www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



AVRUPA GERÇEĞİ ____Yücel Özdemir
Umut ülkesinden yoksulluk diyarına

EKONOMİ DÜNYASI ____Tahir Şilkan
Kurumlar vergi ödüyor mu?

GERÇEK ____İ. Sabri Durmaz
1 Mayıs’ın asıl görkemi nerdedir?

UFUK ____Fatih Polat
Yıl 1933-Yıl 2005

MERCEK ____A. Cihan Soylu
Provokasyon, şovenizm dalgası ve aydınların çağrısı

GÜNLÜK ____Yücel Sarpdere
Vatikan’ın labirentleri

TIRTIL ____Erdal Şekeroğlu
Beleşçiler

bilgi-işlem ____Sadık Çakıcı - Uğraş Işık
Kamu yararına tasarlanmış bir internet için

İNSAN ve SPOR ____Hakan Keysan
Futbol ve postmodernizm - 1

YAŞAMANIN YEDİ RENGİ VAR ____Gülsüm Cengiz
İncirlik, bayrak ve ulusal onur üzerine

ARA SIRA ____Salih Karaaslan*
Demokrasi güçlerinin birliği ve çözüm önerileri

  AVRUPA GERÇEĞİ..........Yücel Özdemir

Umut ülkesinden yoksulluk diyarına

Almanya; Türkiye’de işsiz, güçsüz milyonlarca insan için uzun yıllar bir umut, kurtuluş ülkesiydi. Bugün de, bu bakış açısı eskisi kadar güçlü olmazsa da varlığını sürdürüyor.
Türkiye’den yüzbinlerce işçi ve köylü yoksulluktan kurtulmak, iyi bir işe sahip olmak ve çocuklarına güvenli bir gelecek sağlamak amacıyla bundan 44 yıl önce bu “umut ülkesi”ne göç etti. Gelmek isteyen yüzbinlercesi de sağlığı yerinde olmadığı, yaşı tutmadığı için İstanbul’dan, Ankara’dan geri çevrildi.
Gelen ilk kuşak işçilerin önemli bir bölümü yıllarca zor şartlarda çalışarak, boğazından keserek, biriktirdiği emeğini Türkiye’de ev veya arsa olarak yatırıma dönüştürdü. Kimisi de birikimini üçkâğıtçı-tefeci takımına, İslamcı holdinglere kaptırdı.
Ve bugünlere gelindi.
Burada Almanya’ya göç hikâyesini bir kez daha yazacak değilim. Olup bitenler genellikle biliniyor.
Bilinmeyen Almanya’daki Türkiye kökenli işçilerin, gençlerin, kadınların bugün hangi ekonomik ve sosyal koşullarda yaşadığıdır.
Geçen hafta Türkiye Araştırmalar Merkezi (TAM) tarafından, Federal Hükümet’in kısa bir süre önce yayınladığı “2. Zenginlik ve Yoksulluk Raporu”na dayandırılarak kamuoyuna açıklanan rakamlar, Türkiye kökenlilerin içinde bulunduğu işsizlik ve yoksulluğun had safhaya ulaştığını gözler önüne serdi.
Almanya’da 1 milyon 950 bin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yaşıyor. TAM’ın raporuna göre, bunların üçte biri yoksulluk sınırının altında. Ülke genelinde yüzde 14 olan genel yoksulluğun Türkiye kökenliler arasında iki misliden de fazla olması, yoksulluğun giderek katmerleştiği anlamına geliyor.
Türkiye kökenliler arasında işsizlik de alabildiğince yüksek. Ülke genelinde işsizlik oranı yüzde 12.6 iken, bu oran göçmenler arasında yüzde 26.2’ye, Türkiye kökenliler arasında yüzde 31’e kadar çıkıyor.
Yani; çalışabilir durumda olan her üç Türkiye kökenliden birisi hem işsiz, hem yoksul.
Bunlara bir de emeklileri eklemek gerekiyor. İlk nesil işçilerin bir kısmı Türkiye’ye geri dönüş yaparken, 215 bini hâlâ, en azından resmi olarak, Almanya’da yaşıyor. Bunların aldığı ortalama aylık 526 Euro. Bu parayla tek başına kira ödemek bile zor. Türkiye kökenli işçiler ilk geldikleri yıllardan itibaren Alman işçilerinden daha az ücretle çalıştırıldıkları için, bugün daha az emekli maaşı alıyorlar. Yıllarca fabrikalarda en ağır işleri yapanlar bugün beş sente muhtaç bırakılmış. Yoksulluk tanımı ülkeden ülkeye değişiyor.
Almanya’da, kira haricinde, dört kişilik bir ailenin aylık geliri eğer 1103 Euro’nun altındaysa, bu aile yoksul kabul ediliyor. Bu demektir ki; 1 milyon 950 bin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının yüzde 30’u bu miktarın altında bir gelire sahip. Yüzde 35’nin geliri de, sınırın çok az üstünde.
Her iki oranı alt alta koyarsak, Almanya’da yaşayan Türkiye kökenlilerin yüzde 65’inin ya yoksulluk sınırının altında, ya da çok az üstünde yaşadığı görülüyor.
Bu rakamlar kentlere, bölgelere göre detaylandırıldığında daha karamsar bir tablo ortaya çıkıyor. Örneğin, Berlin’deki Türkiye kökenlilerin nerdeyse yarısı işsiz ve yoksulluk sınırında. Gençler ve kadınlar açısından tablo tam anlamıyla felaket. Her iki kadından birisi işsiz.
Araştırma, kurtuluşu Almanya’da görerek göç eden birinci nesil işçiler ve onların çocuklarının ekonomik olarak geldiği iflas noktasını gösteriyor.
Türkiye’den meseleye bakılınca, yıllar öncesinin “Alamancılar”nın artık “eski Alamancılar” olmadığı, onların da yükselen işsizlik ve yoksulluk sarmalına takıldığı ve durumlarının her geçen gün biraz daha kötüleştiği görülmeli.
Almanya’dan bakılınca ise, sermayenin emekçilerin kazanılmış ekonomik ve sosyal haklarına yönelik başlattığı saldırılar, en çok toplumun “en alttakiler”i olan göçmenleri, onlar arasında da en büyük grubu oluşturan Türkiye kökenlileri etkiliyor.
İşsizlik ve yoksulluk elbette sadece Türkiye kökenlilerin sorunu değil. Son birkaç yıl içinde SPD-Yeşiller hükümetinin yürürlüğe koyduğu yasalar bütün uluslardan emekçileri yoksullaştırdı.
Türkiye’de işsizlik ve yoksullukla boğuşan bir emekçi belki kurtuluşu Almanya’da görebilir, buraya göç etmeye çalışabilir. Peki Almanya’da aynı sorunla boğuşan Türkiye kökenli nereye gidecek?
Avrupa’da başka Almanya yok...
AB’nin en zengin ülkesinin “en yoksulları” olmak...
Rakamlar ortada... Türkiye kökenli göçmenler için “umut ülkesi”, “yoksulluk diyarı”na dönüşmüştür. Ve bu durumun kısa süre içinde düzelmesi mümkün görünmüyor.
Tek çare, Alman emekçileriyle, halkıyla birleşerek işsizliğe, yoksulluğa, ırkçılığa ve sosyal hak gasplarına karşı birleşmek, mücadele etmek.
e-posta:
yucel@evrensel.de

  Başa dön

  EKONOMİ DÜNYASI..........Tahir Şilkan

Kurumlar vergi ödüyor mu?

Nisan ayı, kurumlar vergisi mükelleflerinin beyanname verme ayıdır. Gerçekte kurumlar vergisi beyannamesinin verilme süresi, yasa uyarınca 15 Nisan akşamında sona eriyordu. Ancak geçen ay gelir vergisi mükelleflerine de tanınan süre uzatımı aynı gerekçeyle kurumlar vergisi mükelleflerine de verilmiş bulunuyor. Gerekçe, önemli sayıda mükellefe getirilen yıllık gelir ve kurumlar vergisi beyannamelerinin elektronik ortamda verilme zorunluluğu olarak açıklanmıştır.
Nisan ayı beyanname verme ayı olmasına karşın vergi ödeme ayı değildir. Çünkü kurumlar vergisi mükellefleri 2004 yılına ilişkin kazançlarının vergisini 3’er aylık geçici vergi beyannameleri ile beyan ederek ödemiş bulunmaktadırlar.
Yasal düzenlemelerle igili bu bilgiler sonrasında veriler bize kurumlar vergisinin devletin vergi gelirleri içerisinde sadece yüzde 7.5 oranında payı olduğunu göstermektedir. Anayasa uyarınca “herkes” kamu giderlerini karşılamak üzere vergi ödemekle yükümlüdür. Vergi ödemekle yükümlü kişiler arasında kurumlar da yer almaktadır. Ancak, uygulanan mali politikalar devletin beyan üzerinden alınan vergiler yerine, haksız ve adaletsiz dolaylı vergileri esas alındığını ortaya koymaktadır.
Devlet bütçe gelirleri içerisinde dolaylı vergilerin payı yüzde 70’leri aşarken, kurumlar vergisinin payı yüzde 10 düzeyinden yüzde 7.5’a gerilemiş durumdadır. Ücretlilere, emekçilere tanınmayan vergi indirimi şirketlere tanınmış durumdadır. Kurumlar Vergisi Yasası ile birçok muafiyet ve istisna getirilmiş bulunmaktadır. Kurumlar vergisi oranı yüzde 46’dan yüzde 33 indirilmiş, 2005 yılı kazançları içinde yüzde 30’a indirilmiştir.
Gelirler Genel Müdürlüğü’nün yayınladığı veriler, kurumlar vergisinin önemli bir kısmının çok az sayıda mükellef tarafından ödendiğini ortaya koymaktadır. Çok az sayıda kuruluşun önemli bir kısmını, birkaç yıllık kârları karşılığında özelleştirme adı altında peşkeş çekilen kamu kuruluşları oluşturmaktadır. TÜPRAŞ, PETKİM, TEKEL, elektrik üretim ve dağıtım şirketleri TÜRK TELEKOM gibi kamu kuruluşları kurumlar vergisinin önemli bir kısmını yüklenmiş durumdalar. Özelleştirmenin kurumlar vergisini ortadan kaldırdığına ilişkin en somut örnek Petrol Ofisi Şirketi’dir. Ülkemizin en kârlı ve en çok kurumlar vergisi ödeyen şirketlerinden olan Petrol Ofisi borçlu ve zararlı şirketle birleştirme operasyonları sonrasında artık kurumlar vergisi ödememektedir. Petrol Ofisi şirketinin uzun yıllar boyunca kurumlar vergisi ödemeyeceğini söyleyebiliriz. Yaşamlarını güçlükle sürdüren emekçileri dolaylı vergilerle cendere altına almak sermaye hükümetlerinin tercihidir.
Türkiye odalar ve Borsalar Birliği Başkanı’nın açıkça beyan ettiği üzere “sermaye birikimi sağlamak” gerekçesiyle kayıtdışı ekonomiye göz yumulmuş, kayıt dışılık desteklenmiş, büyük kârlar elde edenlerin kazançlarının vergilenmesi yerine, stopaj gelir vergisi ve dolaylı vergilerle dar gelirlilerin vergi yükünü üstlenmesi sağlanmıştır.
Bugünden görülen, bu politikaların sürdürüleceği gerçeğidir. Emekçilerin vergi yükü ağırlaştırılırken, patronlara, büyük kârlar elde eden şirketlere vergi indirimleri ve vergi istisnalara getirilmektedir. Bu süreci tersine çevirecek politikaların uygulanması talebinin güçlü bir biçimde ortaya konulması gerekir.


 
Başa dön

  GERÇEK..........İ. Sabri Durmaz

1 Mayıs’ın asıl görkemi nerdedir?

1 Mayıs’ı kutlamak için yurt çapında hazırlık yapıldığına dair haberler geliyor. İşçilerin, kamu emekçilerinin ileri kesimleri, pek çok sendikacı, sınıf partisi ve emekten yana siyasi çevrelerin bu yıl kutlamaların daha görkemli olması için bir çaba içinde olduğu belirtiliyor.
Ancak geleneksel “hastalıklar”ın sürdüğü de bir gerçek. Örneğin pek çok sanayi bölgesinde sendika şubeleri ve temsilciliklerin; 1 Mayıs kutlamalarını kendi bölgelerinde yapmak yerine, bir “metropoldeki gösteriye katılma” tutumunda olduğu anlaşılıyor. Söylenen gerekçeler ise; “1 Mayıs’ın daha görkemli kutlanması” ve “üyelerinin bu merkezlerdeki büyük gösterilere katılarak moral bulması” gibi şeyler.
Ama şu da bir gerçek ki; yerel 1 Mayıs gösterisi yapılmayan yerlerden bir başka kente gidildiğinde katılabilecek işçinin, emekçinin onda biri bile uzak yerlere gitmiyor, gidemiyor. Nitekim, işçiyi büyük merkezlere taşıyarak, “görkemli gösteri” yapacağını söyleyen sendikacılar da; “taşıma yoluyla 1 Mayıs’a katabilecekleri emekçi sayısının bir, iki haydi 5 otobüsle sınırlı” kalacağını kabul ediyorlar. Ama; fikirlerinden de caymıyorlar. Çünkü; “yukarıdan”, sendika merkezinden ya da yandaşı oldukları siyasi parti merkezlerinden öyle isteniyormuş!
Elbette ki 1 Mayıs’ta görkemli gösteriler yapmak, hem işçiye, emekçiye moral verir hem de sermaye güçlerine, hükümetine gözdağı. 1 Mayıs’ın felsefesinde, tarihinde bu vardır. Ayrıca, işçi sınıfının gücünün ve güçlülüğünün yansıtıldığı bir alan olarak 1 Mayıs elbette görkemli olmalıdır. Ama, 1 Mayıs bundan ibaret olmadığı gibi, onun en önemli yanı da bu değildir. Tersine 1 Mayıs; “İşçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele günü” olarak; işçilerin en geniş kesimlerinin kendi aralarındaki dayanışmanın, birliğin ve bunun temelinde de mücadele azminin ifadesi olan bir işçi bayramıdır. Bu yüzden de; işçilerin daha geniş kesimlerinin alanlara çekilmesi (örneğin 2005 1 Mayıs’ında, ilk kez 1 Mayıs’a katılacak işçilerin sayısı ne kadar çoksa 1 Mayıs da anlamına, ruhuna o kadar uygun kutlanmış olur), taleplerini haykırması bütün diğer “gösterilerden” çok daha önemlidir. 1 Mayıs’ın asıl görkemi de, bu işçi, emekçi yığını üstünden gerçekleşirse anlamlı olur. Bu yüzden de, 1 Mayıs’ın sadece birkaç merkezde değil bütün ülke sathında , bütün ülkenin 1 Mayıs alanına dönüştürülerek gerçekleştirilmesi, 1 Mayıs’ın fikriyatına, tarihine ve misyonuna çok daha uygun olanıdır.
Kaldı ki; bugünkü koşullara bakıldığında; büyük kentlerde görkemli gösteriler yapmak için büyük işçi ve emekçi yığınları vardır ve üstelik de talepler üstünden hareket edecek olan sendikalar ve siyasi çevreler alanlara çok geniş kalabalıkları dökebilirler. Ama bunun için çalışmak, imkânları seferber etmek; işçilerin örgütlü ve 1 Mayıs’a zaten gelecek kesimlerin, diğer işçi kesimlerini de örgütlemek ve onların 1 Mayıs’a katılmasının önemini anlatmak üzere harekete geçirilmesi gerekir. Yani 1 Mayıs’a kitlesel katılımın örgütlenmesi gerekir. Bu da elbette sağa sola haber gönderip; “1 Mayıs’a İstanbul’a gelin, İzmir’e gelin” demekten biraz daha fazla çaba ister!
Büyük kentler böyle de “küçük kentler”de 1 Mayıs alanlarını dolduracak işçi yğınları yok mu? Elbette var. Orta büyüklükte her ilçede, binlerce işçi emekçi, üç-beş sendika şubesi var. Ve bu ilçelerde 1 Mayıs bayrağı kaldırıldığında bütün bu emekçi kitlesinin azımsanmayacak bir bölümünün bu bayrak altında toplanması için de koşullar çok uygun.
Bu yüzdendir ki; 1 Mayıs’ın her ilde, her ilçede kutlanmasını ana tutum olarak ilan etmek; bugünkü koşullarda, 1 Mayıs’ın anlam ve içeriğine olduğu kadar görkemli kutlanmasının da en doğru yolu olarak görünmektedir.
Bu aynı zamanda Mersin ve Trabzon’daki provokasyonlar üstünden ulaşılmak istenen provokasyona karşı işçi ve emekçi yığınlarına yönelik bölme ve onları şovenizmin yedeğine takma girişimlerine karşı da yanıt vermenin en doğru yoludur.

e-posta:
durmaz@evrensel.net

  Başa dön

  UFUK..........Fatih Polat

Yıl 1933-Yıl 2005

Yıl 1933. Dönemin Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak imzasıyla tüm askeri birliklere gönderilen emirde, "Kürt diye adlandırılan eşkıyanın Güneydoğu Anadolu’da dolaştığının görüldüğü, bu kişilere en sert tedbirlerin alınması gerektiği" belirtilir.
İhsan Sabri Çağlayangil, 18-19 Ağustos 1989 tarihli Güneş gazetesinde Tanju Cılızoğlu ile söyleşisinde, devletin Kürt isyanlarını ve Kürt sorununu "çözme" mantığını anlatırken bu emri hatırlatır.
Tarih 22 Mart 2005. Mersin'deki bayrak provokasyonu nedeniyle açıklama yapan Genelkurmay Genel Sekreterliği, "sözde vatandaşlar" nitelemesi kullandı.
Aradan 72 yıl geçti, ancak anlayış aynı. 72 yıl önceki Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak'ın "Kürt diye adlandırılan" diyerek "sözde vatandaş" statüsünde andığı Kürtler hakkında bu dönemin Genelkurmayı da aynı üslubu kullanıyor.
O dönemde Kürtler kendilerine verilen "TC" uyruklu nüfus kâğıdını kullanıyorlardı, bugün de öyle. Ama onlar dün de, bugün de "sözde vatandaş".
Diyarbakır Belediyesi Başkanı Osman Baydemir, bu yaklaşıma tepki olarak önceki gün yaptığı açıklamada "Özde vatandaşların sözde vatandaşlarına saldırdıkları bir ülkede demokrasiden, özgürlüklerden bahsetmek mümkün değildir." dedi. Hatip Dicle de "Genelkurmay'ın Kürtlere bir özür borcu var" dedi.
72 yıl arayla Genelkurmay tarafından yapılan iki açıklama arasındaki "devamlılık" bile Genelkurmay'ın bu talebe olumlu yanıt vermeyeceğinin bir göstergesi sayılabilir. Eğer bu konuda dışarıdan başka türden bir basınç gelirse belki o zaman Genelkurmay "bayrağı yakmak isteyenlerle", "özde vatandaşları" ayırdıklarını ifade eden, ama aslolarak "terörle mücadele" zeminine oturan bir açıklama ile durumu toparlama ihtiyacı duyabilir.
On yılda bir yaptığı askeri darbelerden ötürü, Türklerden bile özür dilememiş bir gelenek var karşımızda.
Genelkurmay'daki bu türden "devamlılık"lar sürdüğü sürece, tabi ki biz de onu böyle eleştirmeye devam edeceğiz. Demokratik ve dirençte de devamlılık esastır çünkü.
Genelkurmay'ın "bayrak provokasyonu"nun ardından yaptığı açıklamanın Baydemir'in benzetmesiyle "özde vataşdaşları" nasıl tetiklediği düşünüldüğünde, böyle bir "özür"ün de, "özde vadandaşların" Kürt sorunu konusundaki önyargılarının kırılması bakımından bir etki yaratabileceğini söyleyebiliriz. Bu nedenle böylesi bir "özür" önemlidir.
Ama "terörle mücadele" söylemi arasında askeri bir talimattan farkı olamayacak "sözde özür"den değil, kompleksiz bir gerçek özürden söz ediyoruz.
Böyle bir yaklaşım ve demokratik açılım olmadığı sürece de, bu ülkede yaşayan Kürtler, kendilerine verilen "TC" kimliğine rağmen aslında "sözde vatandaş" olarak görüldüklerini düşünmeye devam edeceklerdir.
Bu da ne demektir?
İhsan Sabri Çağlayangil’in, bu yazının girişinde atıfta bulunulan söyleşisinde dile getirdiği şu gerçek bu açıdan öğreticidir:
“Benim, Güneydoğu’da Emniyet’te çalıştığım dönemlerde dikkatimi çekmişti. Asfalt yolda yürümezlerdi. Yandaki toprak yolda yürürlerdi. Bir gün ‘Neden?’ diye sordum. ‘O devlet yolu, biz kendi yolumuzda yürürüz’ dendi.”
Eğer Kürtlerin kendilerini bu ülkenin asli unsurları olarak hissetmeleri isteniyorsa, bu “operasyon”la “asimilasyon” arasına sıkıştırılmış bir yönetme anlayışı ile olamaz. Kürtleri ateşin ortasında bırakan bir tutumla hiç olamaz.
Trabzon’da yaşananlar ve ardından çeşitli biçim ve düzeylerde başka bölgelerde kendisini gösteren irili ufaklı gelişmeler dumanlı havayı seven “kurtları” fazlasıyla memnun etti.
“Derin devlet”, yani devletin derin kurumları bir süredir yitirdiği zemini güçlendirmek için bu ortamı körüklemeye devam ediyorlar. Kaymakam ve vali gibi çeşitli kademedeki “atanmışların” verdikleri refleks bunun bir göstergesidir.
O nedenle de Genelkurmay’ın “itidal” tavsiyeli ikinci açıklaması yetmez, açık bir özür gerekir.

e-posta:
polat@evrensel.net

  Başa dön

  MERCEK..........A. Cihan Soylu

Provokasyon, şovenizm dalgası ve aydınların çağrısı

“Irkçı ve milliyetçi” istismar üzerinden “fitili” tutuşturulan provokasyon ve saldırılar, hangi etnik kökenden gelirse gelsin, tüm emekçilere karşı bir tehdit politikasına dönüşmüş bulunuyor. Ülkesine ve halkına karşı sorumluluk duyan insanlar bu gelişmelere sessiz kalabilirler mi? Sessiz kalmanın ya da halk kitlelerinin gerçeklerin ayırdına daha fazla ve daha net biçimde varmaları için çaba göstermemenin, tekelci gericiliğin ve kontrgerilla kışkırtıcılığının tutmasına yarayacağı biliniyorken, sermaye partileri ve holding gazetecilerinin şoven milliyetçi dalgaya rüzgar verme çabalarına seyirci olunabilir mi?
Türkiye aydınlarının küçümsenemez bir kesimi, estirilen şoven gerici dalgaya ve bunun içerdiği ciddi ve büyük tehlikeye dikkat çekerek, olaylara sessiz ve seyirci olunmaması gerektiğini ortaya koydular. Önce, Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın da desteklediği Sennur Sezer ve Adnan Özyalçıner’in duyarlılık çağrısı ve sonra, aralarında altmış akademisyenin bulunduğu 200 yazar, aydın ve sanatçının uyarısı! Bu çağrı ve tutum önemlidir ve şimdi gerekli olan hem bu tutumun daha ileriden yaygınlaştırılması hem de gerici şoven dalga üzerinden varılmak istenen hedeflerin deşifre edilmesini daha ciddi biçimde gerçekleştirmek üzere çabaların yoğunlaştırılmasıdır. Burada iki şey özellikle önemlidir: Provokasyonlarla varılmak istenen amaç ve bunun için üzerinde hareket edilen zeminin önemli oranda hazır oluşu.
BÖLÜCÜ-PROVOKATİF POLİTİKANIN ZEMİNİ
Haber ajansları ve gazetelere son birkaç hafta içinde yansıyan olay ve görüntüler, devlet ve hükümet sözcüleriyle ırkçı-faşist parti, örgüt ve kuruluşların, “ulusal duyarlılık” adına ve bazı “ulusal değer ve simgeler”in istismarı üzerinden estirdikleri “milli histeri fırtınası”nın “lokal” bir olay vesilesiyle ortaya çıkan “spontan” tepkiden başka bir şey olduğunu göstermektedir.
Her şeyden önce, son dönemdeki olaylar, kimi holding gazeteleriyle haber ajanslarının ileri sürdükleri gibi, “vatandaşın kendiliğinden infiali” üzerinden gelişmiş değildir. Eğer bir “infial durumu”ndan söz edilecekse, bunun doğmasına yol açan ve “tetiği çeken”, devlet ve hükümet kurumlarının en üst yöneticileridir. MHP-Ülkü Ocaklı “harekat timleri” ve sermayenin hizmetindeki silahlı özel birliklerin mensupları, bu tetiği çeken komut üzerine harekete geçmişlerdir. Trabzon’da, “Trabzon Türktür Türk kalacaktır” sloganıyla bağımsızlık ve demokrasi taraftarlarını linç etmeye girişenler, “Türkiye Türklerindir” “şiar”ında ifadesini bulan bölücü inkârcılık ideolojisinden beslenmişlerdir. Bin yıllık “birlikte yaşanmışlık” pratiğini, onun deneyimlerini; güven ve güvensizliklerini saklı tutalım; son bir asırlık devlet uygulamaları ve egemen sınıf politikası, inkâr ve reddetme üzerinden şekillenmiş ve bugüne gelmiştir. Bu politikanın çeşitli kuşaklardan Türk kökenli emekçiler ve gençler arasında, işbirlikçi egemen sınıfın şoven, ırkçı, gerici ve faşist ideolojisinin etkili olmasına hizmet ettiği bir gerçektir. Bugünün şoven ve ırkçı “odaklar”ı, bu bölücü ve ayrıcalıkçı devlet politikasından beslenerek oluşmuşlar-gelişmişler ve buradan güç alarak ilerleme çabasındadırlar.
İçinde bulunduğumuz dönemin uluslararası gelişmeleri günümüz gericiliğini ve şoven milliyetçiliği besleyen ve ona güç veren önemli bir etken durumundadırlar. Emperyalist gericilik ve özellikle Amerikan emperyalizminin politikaları hemen her ülkede bir karşı politika ve tepkiyi doğurmuştur ve doğurmaktadır. Amerikan saldırganlığı, emperyalist hegemonya mücadelesi ve yanı başımızdaki ülkelerin işgal edilmesi Türkiye’de de -çok sayıdaki başka ülkede olduğu türden- bir ulusal savunma duyusu ve duyarlılığını, haklı biçimde geliştirmiş bulunuyor. Ancak, işçi sınıfı ve emekçilerin emperyalizme karşı oluşan “ulusal duyarlılığı” kendi sınıfsal talepleriyle ve sosyal kurtuluş ve bağımsızlık hedefiyle birleştirmeyi başaramadığı yer ve durumlarda, uluslararası sermaye ile işbirliği içinde olan faşist, gerici milliyetçi akım ve partiler bu karşı tepkiden yararlanmakta ve güç toplama olanağı bulabilmektedirler. MHP, DYP ve AKP gibi şov en-gerici; ve ırkçı, “milliyetçi muhafazakâr” sermaye partileri de, bugün aynısını yapmakta, ve kendilerini, “emperyalizme karşı ve ulusal değerlerden yana” olarak gösterebilmektedirler. Bu ikiyüzlü politika, henüz sermaye güçleriyle arasındaki uzlaşmaz karşıtlıkların ayırdına varamamış kesimler için aldatıcı bir işlev görmekte ve şoven gericiliğin avantajlarından birini oluşturmaktadır. Gericiliğin bu avantajı pervasız biçimde kullanmaktan kaçınmadığı da bir gerçektir. Olayların “akışı”,sermayenin bu en gerici, en şoven ve halka düşmanlıkta sınır tanımayan kesimleri ve temsilcilerinin, güç toplamak için her yol, yöntem ve aracı kullanmaktan kaçınmayacaklarını göstermektedir. Kürtlerin ve ileri işçi ve emekçilerle aydınların “düşman” ya da “tehlikeli ve bölücü terörist” gösterilmesi, yoğunlaştırılan Ermeni tehciri tartışması, kitap yakılması çağrısı ve Nazi kasaplığı ve ırkçılığının ideolojik-politik “formu” olan görüşlerin yaygınlaştırılması üzerinden geliştirilmek istenen sözde ulusallık; bütün bunlar aynı gerici amaca bağlanmıştır. Bunlar, tüm halka karşı tekelci gericiliği ve siyasal şiddet politikasını yoğunlaştırırlarken, bunu “ulusal değerlerin savunulması ve sahiplenilmesi” olarak göstermektedirler ve içinde bulunduğumuz ya da içinden geçtiğimiz dönemde bu gerici politika ve taktiğin belirli bir başarı sağladığı da bir gerçektir.
SERMAYE VE GERİCİLİĞİN YENİDEN ÖRGÜTLENMESİ GİRİŞİMİ
Bu politika, öncelikle sermaye ve gericiliğin güçlerini yeniden takviye etmesine, derlenip toparlanmasına; çıkar çatışmasının saflarında yol açtığı bölünmeye karşın, emekçilere karşı bir “blok halinde” hareket etmesinin sağlanmasına hizmet etmektedir. Ancak, burjuvazi ve emperyalizm yararına sağlanan gelişmelere karşın, izlenen halk düşmanı politikalar açmaz ve engellerle de karşılaşmaktadır. Bu başka birçok ülkenin yanı sıra Türkiye için daha fazla geçerlidir. IMF programlarına bağlanan ve emperyalizm işbirlikçilerinin işçi sınıfı başta olmak üzere emekçi kesimlere müjdeledikleri “mutluluk ve refah cenneti”nin gerçekte bir saldırı, işsizlik, açlık ve yoksulluk cehennemi olduğunu olaylar açığa çıkarmıştır. İşçi ve emekçiler bunu anladıkları oranda, egemen sınıflarla onların partilerinin politikalarına mesafeli durmaya başlamışlar, bu da tekelci gericilik ve hükümetlerini yeni araç ve yöntemlerle kendilerini ve sistemi takviyeye yöneltmiştir. Türkiye gericiliği yönünden bu durum, bağımlılık koşullarında ve son yıllarda bölgeyi kuşatan emperyalist politikaların etkisiyle “acil bir gereksinme” olarak ortaya çıkmıştır. Mali sermaye ve emperyalizm hebasına politikaları halka dayatan burjuvazi ve hükümetleri, içerdeki mücadele ve uluslararası gelişmelerin etkisi altında, Kürt sorununda ve politik talepler karşısında bir ölçüde de olsa geri çekilme zorunda kalmış ya da bunu gereksinmişler, ama aynı nedenle açmaz ve zaafları daha da artmıştır. Gericiliğin ve onun provokasyon ve kontra örgütleriyle güçlerinin son “hamleleri”i, bu bakımdan, ancak bu gelişme ve etkenlerle ilişkileri içinde “bir yere oturtulabilir.”
Olayların ve bu olaylar karşısında alınan tutumun gösterdiği, Türkiye gericiliğinin, son dönemlerin gelişmelerini, özellikle Kürt sorunu üzerinden provokatif bir biçimde kullanmaya çalıştığıdır. Buna, Kıbrıs ve Ege sorunları, AB ile ilişkiler ve Ermeni sorunu kapsamındaki tartışmalar üzerinden estirilen aynı içerikli şovenizmi eklemek gerekiyor. Bütün bunlar, aslında sözü dahi edilemeyecek “tavizler politikası”nı “geri çekme”nin de gerekçeleri yapılmaktadır. Bayrak ve inanç sorunlarının istismarına bunun için bu kadar güçlüce sarılmışlardır. Yoksa onlar için ne ulusal çıkar ve değerler ne de inanç ve vicdan özgürlüğü dahil insan hak ve özgürlükleri önem taşımaktadır. Aksine, sosyal ve politik hak gasplarını böylece daha ileriye götürebilecek, özelleştirme politikalarını sürdürecek, İncirlik başta olmak üzere üslerin Amerikan haydutluğu tarafından daha etkin biçimde kullanılmasını sağlayacak, tarım ve sanayi alanında uluslararası tekellerin isteklerini hükümet ve yönetim politikaları olarak uygulamaya geçirecek, bağımlılığı daha da güçlendireceklerdir. Bu hain ve halk düşmanı politikalara karşı halkın mücadelesini de böylece, Kürt sorunu gibi “duyarlılık gerektiren” konuları istismar ederek, geliştirilen şovenizmin harekat alanında etkisizleştirmeyi başarmış olacaklar!
Genelkurmay katından “düğmeye basılması” da, MHP-Ülkü Ocaklarının başını çektikleri “Bayraklı” istismar gösterileri de, Trabzon’daki “linç girişimleri” ve AKP’nin gençlik kongresinde bayrağın bir “sembol araç” gibi kullanılarak ilgi ve destek görmeye çalışılması da, aynı gerici amaca bağlanmıştır.
SOMUT TALEPLER ÜZERİNDEN MÜCADELENİN ÖRGÜTLENMESİNE ARTAN İHTİYAÇ
Sermaye partileri ve kurumlarıyla hükümet çevrelerinin, provokatif ve istismarcı girişim ve politikalarının halka ve ülkenin bağımsızlığına karşı içerikte olduğunu gösteren ilk şey, ABD haydutluğu ve uluslararası sermaye ile aynı hat üzerinde bulunmalarıdır. IMF-Dünya Bankası politikalarının hükümet programlarında pratiğe geçmesi, ve hükümet dışı sermaye partilerinin de bu politikalara itirazlarının olmayışı hepsinin ortak zeminde olduklarını gösteriyor. Tümü, gerçekte ulusal kaynakların ve değerlerin uluslararası sermayeye ve emperyalizme peşkeş çekilmesi suçunu işliyorlar. Özelleştirmeyi, ABD politikalarına uyumu ve yedeklenmeyi, üslerin Bush çetesi tarafından bölge halklarına karşı kullanılmasını savunuyor, Kürtlere karşı izlenen inkârcı, bölücü ve şoven politikanın sürdürülmesini istiyorlar. Bunların, emperyalist ve özellikle Amerikan emperyalist politikasının Türkiye ve bölgede uygulanma olanağı bulmasının “iç ve yerel dayanakları”nın ortadan kaldırılması gibi bir istekleri ve politikaları yoktur. Yani ileri sürdükleri gibi yurtsever-vatansever çizgide değil, antiemperyalizmin gerçek kitle dayanağı ve güçlerini bölücü bir işbirlikçi politikanın savunucusu, karşı güç konumundadırlar. Kürt sorunundaki çözümsüzlüğün, Türk-Kürt ulusal hak eşitliği ve kardeşçe birlikte yaşama olanağı temelinde ortadan kaldırılması, onların üzerine bastıkları bölücülük balonunu patlatacağı için, bu çözümsüzlüğün sürdürülmesini, inkârcı-ırkçı ve şoven politikalarda ısrar edilmesini istemektedirler. Oysa, asırlardır birlikte yaşayan ve devlet politikası onları birbirine karşı güvensizliğe sürükleyici bir karakterde olmasına karşın, halk kardeşliği ve kadirşinaslığının örneklerini gösteren Türk ve Kürt emekçileri hak yoksunluğunun istikrarsızlık ve ayrımcılığı körüklediğini görmüşlerdir. Türk işçi ve emekçisi, yanında, dili ve kültürü baskı altına alınıp yasaklanmış, ulusal kimliği reddedilen Kürt kardeşinin lal bırakılmasına razı gelmeyeceğini eninde sonunda gösterecektir. Bu, tüm ezilenlerin yararına olan tek çıkış yoludur. Sermaye partileri, güçleri ve emperyalist burjuvazinin istemediği de böylesi bir gelişmenin gerçekleşmesidir. Bugünün provokasyonları, bayrak istismarı, milliyetçiliğin ve şovenizmin güçlendirilmek istenmesi, böylesi bir gelişmenin yolunu kapama amaçlıdır. Bunu boşa çıkarmak ise en başta ileri Türk ve Kürt işçisi, emekçisi ve burjuva afyonlamasının etkisini eninde sonunda kıracak genç kuşaklarla halka ve ülkenin çıkarlarına duyarlı aydınların sorumluluğu içindedir. Bu bakımdan ülkemiz aydınlarının çağrısı ne kadar güçlü destek bulabilirse ve tüm milliyetlerden işçi ve emekçiler kendi talepleriyle sermaye ve gericiliğin politikaları arasına sınır çekmeyi ne kadar başarabilirlerse, provokasyon ve saldırı hazırlıklarıyla gericiliği tahkim çabaları o kadar etkisiz kılınabilecektir.

 
Başa dön

  GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Vatikan’ın labirentleri

Türkiye’de bile bir yas tutulmadığı kaldı.
Gazeteler Papa ve Vatikan için ağladı.
Oysa Vatikan denilen “kutsal” mekânın labirentlerinde ne “sırlar” gizliydi.
Orası insanlığın utancı “engizisyon”un merkeziydi.
Yüzbinlerce insanın işkenceden geçirildiği ve yok edildiği engizisyon adı tıpkı Vatikan’ın göz kamaştıran iç dizaynı gibiydi:
“İman Doktrini İçin Kutsal Yetki Topluluğu.”
Vatikan’ın dehlizleri iç entrikaların da tanığıdır.
Mesela son papa neredeyse yarı Tanrılaştırılır da, ondan önceki I.Paul’un sadece 33 gün süren papalığında sapasağlam yattığı yatağından sabah uyanamamasının nedenlerini kurcalayanlar, hele “zehirlendi rahmetli”sözlerini edenler hiç sevilmez!
Şimdi merakla seçim sonuçları ve yeni Papa’nın kim olacağı bekleniyor.
Ama bu seçimler bize sunulduğu gibi derin bir huşu içersinde mi gerçekleşiyor? Sonuç, takdiri ilahi denilip oluruna mı bırakılıyor?
Vatikan aynı zamanda tarikatların, hiziplerin, ülkelerin, egemen güçlerin dişe diş savaşım merkezidir.
Dominiken tarikatı, Fransiskan tarikatı, Cizvitler tarikatı, OPUS DEI. Hepsi iktidar olabilmek için çatır çatır mücadele içersindedir.
Çünkü o koltuğu ele geçirmek, hem yüzmilyonlarca Katoliğin üstünde politik etkinlik kurmak, hem de yüz milyar doları aşan devasa bir holdingin başına geçmektir.
Vatikan’ın sahibi olduğu veya yönlendirdiği günlük, haftalık ve aylık 200’den fazla gazete ve dergi, 154 radyo istasyonu, 49 TV kanalı vardır.
Bankası, banka ortaklıkları, oteller, gökdelenler, dünyanın en büyük çokuluslu şirketlerinde hisse senetleri, alışveriş merkezleri, dünyaya yayılmış 400’den fazla üniversite Vatikan’ın portföyündedir.
***
Peki Vatikan neye göre değerlendirilerek “barış” merkezi ilan ediliyor?
Gerçekten durum böyle midir?
Ya da tantanası yapıldığı gibi orası dünya işlerinden uzak, sadece ilahi adalet ve ahret için çalışan bir yer midir?
Bir Polonyalı olarak Papa II. Paul o makama nasıl layık görülmüştür?
Çünkü o, Polonya’daki rejim karşıtı hareketin bizzat önünde, içersinde ve her yerindeydi. Leh Valesa’nın ardındaki maddi ve manevi güçlerden biriydi.
Bütün dünya II. Paul’un Papa seçilmesi için CIA’nın aktif biçimde devreye girdiğini ve maddi, manevi, şantaj, tehdit araçlarını devreye soktuğunu biliyordu.
Vatikan ilahi adaletin gereği olarak mıdır bilinmez hep faşist diktatörlerle iç içe olmuştu!
Mesela Vatikan’ın İspanya’daki Kardinali Scriva, diktatör Franko’yla kol kolaydı. Karşılığında da Franko kabinesinden 10 bakanlık ve müthiş bir sermaye gücü aldı, turizm sektöründe dev haline geldi!
Şili’de General Pinochet’in en yakını ve destekçisi de burası olmuştu!
Kimbilir, belki de Franko ve Pinochet o katliamları tıpkı engizisyon gibi “imandan sapanları” temizlemek için yapıyordu!
Zaten Vatikan Roma’daki özel statüsünü de İtalyan Faşist Diktatör Mussolini’nin nurlu ellerinden almıştı!
Peki Vatikan başka ne yapar?
İkonalar, kutsal kitaplar, İsa’yı, Meryem’i, azizleri, yani Tanrıyı pazarlar ve milyon dolarları gelir hanesine katar.
İyi ticaret!

e-posta:
yucel@evrensel.net

  Başa dön

  TIRTIL..........Erdal Şekeroğlu

Beleşçiler

Doğadaki tüm canlılar düşmanlarından veya asalaklarından kurtulmak için değişik yöntemlere başvururlar. Vücut irilikleri, renkleri, davranış biçimleri ve benzeri diğer özellikleri bakımından gösterdikleri çeştlilikler nedeniyle, sosyal yaşam gösteren yabanarıları bu açıdan en güzel örneklerden birisini oluşturur. Ama tüm bunlara karşın yine de kolonilerinden yararlanan beleşçilerden kurtulamazlar. Bunlar, koloni içerisindeki peteklere depolanmış besinlerle beslenerek gelişen hırsızlar, koloniyi işgal ederek dört dörtlük bir kente sahip olanlar yani hazıra konan sosyal parazitler ve yabanarılarını yavrularını yiyerek beslenenler olanak üzere üç ana grub altında toplanmışlardır.
Kovan içeriisinde depolanmış besin yoğun emek sonucu elde edilmiş, besin içeriği bakımından da oldukça zengin bir yapıya sahiptir. Böylesine bir besini hiç çaba göstermeden elde etmek istyen besin hırsızlarını ilk yapacağı iş, koloni bireyleri tarafından farkına varılmasın diye kılık değiştirmektir. Bu nedenle görünümleri ev sahiplerine oldukça benzerdir. Böylece günün her saatinde koloniye elini kolunu sallayarak girip, rahatlıkla karnını doyurabilir.
Sosyal parazitlerin kraliçesi, yabanarılarının kraliçesinin koloniyi oluşturmasını ve kolonideki sorumlulukları üstlenecek işçi arıların gelişmesini bekler. Koloni yaşamı istediği düzeye geldiğinde kovana girerek ev sahibi kraliçeyi ve yeni gelişmekte olan yavruları öldürerek yönetimi ele alır. Kovanın gerçek sahibi olan işçiler bu işgale boyun eğerek asalak kraliçenin bıraktığı yavruları besleyip, onları sanki kendi kardeşleri imişcesine özen içerisinde bakarak yetiştiriler.
Üçüncü grup ise kovandaki besinler yerine, hücreler içerisinde gelişmekte olan yavruları yiyerek yaşamını sürdüren asalak beleşçilerdir.
Doğdaki canlılar açısından ele alındığında yukardaki olayların her zaman mantıklı bir açıklaması vardır. Hiç bir canlı yaşadığı ortamdan, orada yaşayan diğer canlılarla etkileşime girmeden yaşayamaz. Kısacası türünü geleceğe aktarmak için verilen bir yaşam kavgasıdır bu. Ya insanlar?
Dün 12 Eylül’ü dinledik değişik ağızlardan. Bazıları o kadar pişkin ki, unutalım artık kapatalım geçmişi diyebiliyor, kameranın içine baka baka. Şöyle bir bakın, 12 Eylül’cülerin, çetelerin, sırtını devlete dayamış vurguncuların, hepsinin yukardaki beleşçiler arasında bir yerinin olduğunu göreceksiniz. Tek farkla doğa sağlıklı bir yaşam için kurmuş olduğu denge çevresinde deviniyor, bizimkilerinin tek derdi ise sömürü.
Elbette onlara dur diyenler gelecek bir gün.

Bu yazı 14 Eylül 2000 tarihli Yeni Evrensel Gazetesi’nden alınmıştır.


 
Başa dön

  bilgi-işlem..........Sadık Çakıcı - Uğraş Işık

Kamu yararına tasarlanmış bir internet için

“İnternet yaşamdır” sloganıyla 2005 yılı İnternet Haftası etkinlikleri başladı. İnternet Kurulu tarafından İnternet Haftası (http://www.internethaftasi.org.tr) olarak kararlaştırılan 11-24 Nisan 2005 tarihleri arasında çeşitli faaliyetler düzenleniyor. Etkinlikler genellikle hafta dolayısıyla internet uygulamalarının geniş kitlelere tanıtılmaya çalışıldığı seminer ve konferanslardan oluşuyor.
Yarı sivil bir oluşum olan İnternet Kurulu genel faaliyetleri çerçevesinde ve özellikle de internet haftasında internetle ilgili bütün grupları bir araya getirmeye çaılşmakta. Kurulun bu birlikteliği oluşturmak istemesindeki temel amaç internetle ilgili sorunların tartışıldığı ve bunlara yönelik çözümlerin üretildiği ortak bir platform arayışıdır. İnternet Haftası ise kendi ifadeleriyle “Toplumda İnternet bilincini yaratmak, İnterneti tanıtmak, büyütmek, yeni projeler başlatmak, sorunları ve çözüm yollarını tartışmak, kısaca İnterneti Türkiye gündemine yerleştirmeyi amaçlamaktadır.”
Hafta kapsamında üzerinde en çok durulacak konulardan birisi de e-Türkiye ve e-devlet kavramlarının tanıtımının yaygınlaştırılması. Bu amaçla haftayı destekleyenlerden ellerindeki olanaklar çerçevesinde tanıtım ve duyuru yapmaları ve hatta tüm bunların üstünden bir devlet politikası oluşumuna katkı sunmaları isteniyor. İnternete yönelik hayata geçirilmesi düşünülen faaliyetlerle ilgili daha ayrıntılı bilgi, İnternet Haftası sitesinden edinilebilir.
Elbette internetin sağladığı olanaklardan ve getirdiği kolaylıklardan faydalanmak için düzenlenen her etkinlik önemlidir. Ama öncelikli olarak internet erişiminin bir devlet politikası olarak ele alınıp ülke koşullarına uygun bir şekilde düzenlenmesi gerekir. Bu kapsamda ülkedeki internet erişimi daha az maliyetli ve aynı zamanda belli bir kalitede olmak zorunda.
Konu sadece internet erişimiyle de sınırlı değil. İnternet kullanımında en yaygın araç olan bilgisayarların kamu yararı gözetilerek daha uygun fiyatlarla edinilmesi de oldukça önemli. Ayrıca bilgisayarlarda oluşması muhtemel çeşitli arızlarla ilgili yeterli ve hesaplı bir teknik servis hizmetinin yaygınlaştırılması bu cihazların kullanımının artmasında temel bir etken olacaktır.
Bilgisayar ve internet kulanımında yaşanan ikinci en önemli eksiklik konuya ilişkin edinilen bilgilerin yetersiz ve eksik oluşudur. Kullanım bilgilerini edinmek için insanların rahatlıkla erişebileceği ve birçok sorusuna yanıt bulabileceği geniş kapsamlı devlet destekli projelere ihtiyaç var. Ama bu projeler o şekilde yapılandırılmalı ki internet üzerinde arama denilince nasıl ki insanların aklına hemen birkaç adres geliyorsa bilgisayar ve internet kulanım rehberi denildiğinde de ilk gidilecek bir adres olmalı.
Ayrıca buralarda verilecek olan bilgiler belli bazı teknoloji şirketlerinin ürünlerine yönelik olmamalı aksine her türlü teknolojik platforma ait bilgiler aynı ölçüde yer almalıdır.
İster internet haftası kapsamında olsun isterse yılın diğer haftalarında olsun internet ve bilgisayar kullanımına yönelik bilgiler şimdiye kadar çoğunlukla bu işe meraklı ve gönüllü kişiler ya da onların oluşturduğu organizasyonlar tarafından sağlandı. Ancak şimdiden sonra daha kapsamlı projeler oluşturabilmek için ya bu gönüllü organizasyonlara gerekli kamu desteği sağlanmalı ya da bizzat kamunun bir girişim içinde olması gerekir.
Evet “internet yaşamdır” ama yaşama olanağı olup da yaşamasını bilene.

e-posta:
bilisim@evrensel.net

  Başa dön

  İNSAN ve SPOR..........Hakan Keysan

Futbol ve postmodernizm - 1

Postmodernizm bizde yaygın olarak kullanılan bir kavram değil. Hele bunu futbol alanında dillendirmek daha da zor. Oysa modernizm sonrası anlamına gelen postmodernizm, yaşadığımız sürecin kültür birikimine karşılık gelir. Yani bugün gündelik yaşamda ilişkilerimizi ve davranışlarımızı belirlerken bu postmodern süreçten yoğun şekilde etkileniyoruz. Medya ve eğitim sistemi bize bu davranış kodlarını dayatıyor.
Bilgisayar teknolojisi bunun üzerinden yapılanıyor. Bölünmüş, parçalanmış, bilginin alınıp satıldığı, farklılıkların bir arada özgürlüğünü kutsayan ve içeriğin önem yitirip her şeyi görüntüyle açımlayan bir tür kaos toplumu yaratıyor postmodernizm.
Aslında küreselleşmenin kültürel uzantısından başka bir şey değil postmodernizm. Yani tüketim kültürüne dayanan ve meta, üründen sonra insanın da bu tüketime konu edildiği bir kirlilik sunuyor insanlığa. Önemli olan tüketmek, neyi ve nasıl tüketirsen…
Geçtiğimiz hafta sonu Manisa Celal Bayar Üniversitesi’nde, “Spor Eğitiminin ve Performansının Felsefi Temelleri” başlıklı bir sempozyum gerçekleştirildi. Bu sempozyuma “Postmodernizm ve Futbol” konulu sunumumla katılmıştım. Öncelikle ilk kez sporun ve performansın felsefi boyutta bu denli içerikli irdelenmesi oldukça önemli bir gelişme. Yıllardır ulusal spor politikamızda eksikliği hissedilen ve birçok kez bu köşeden belirttiğimiz sorunsalın bu sempozyumda irdelenmesi bilinçlenme ve bilgilenme yolunda iyi bir adımdı. Sempozyumu hazırlayan üniversite yetkililerini başta Prof. Dr. Sayın Hatice Çamlıyer ve Dr. Nurullah Candan’a bu önemli etkinlik için teşekkür ediyoruz. İlk kez sporun içinden bilim insanlarıyla reel sporun felsefesi irdelendi.
Önemli katılımcılar sporun felsefi boyutunu ve performansını anlattıkları sunumlarla iki gün boyunca verimli bir çalışmanın içinde bulundular.
Uluğ Nutku, Atilla Erdemli, Hatice Çamlıyer, Veysel Sönmez, İhsan Turgut, Tanju Bağırgan, Caner Açıkada, Gıyasettin Demirhan, İbrahim Yıldıran, Mehmet Şahin, Erkut Konter, Özcan Bilir, Engin Delice gibi alanında uzman daha birçok önemli yazar, felsefeci, spor bilimleri araştırıcısı bilim insanı, sempozyumda sunum yaptı.
Genç katılımcıların sporu ve klasik felsefi yöntemleri sorgulaması sempozyumda öne çıkan olguydu. Sporun etik, estetik ve postmodern yönlerden sorgulanması ve bu yönde sunumların öne çıkması, dikkat çekiciydi. Gençler, sporun, kültürel ve estetik-etik yönleriyle, pratik etkinlik kazanmasının önemi üzerinde durdu. Felsefe kökenli katılımcılar da yine eskisi gibi klasik metafizik yöntemleriyle etkinliğe olgunluk ve hoşgörü dışında yeni bir şey katamadılar. Kitaplarının dışına çıkamadılar. Spor bilimleri kökenli ve sporun içinden gelen katılımcılar açısından etkinlik önemli yararlar getirdi. Beden eğitimi ve performansın bir de felsefe ve estetik-etik yönlerinin olduğunun kavranması, sempozyum konusunun ne kadar önemli bir işlev taşıdığının göstergesiydi.
Ben de “Postmodernizm ve Futbol” başlıklı sunumumda, sporun giderek postmodernist bir eyleme dönüşmesinin içeriğini anlatmaya çalıştım. Günümüz futbolunun işlevinin sadece ‘kazanmak’ boyutuna indirgenmesini ve giderek şiddet eylemlerinin merkezi haline gelmesini irdeledim. Çünkü postmodernist futbol sadece kazanmayı ve bunu yaparken de ahlaki değerlerin, etik ve estetiğin erozyona uğramasını içeriyor. Çünkü kazanmak ile etik, birbirinin çelişkisi konular. Günümüz yaşam biçimi kazanmayı temel düstur edinirken ahlaki değerleri kaçınılmaz biçimde kendinden dışlıyor. Bunu ticarete konu olan ve paranın dolaşıma girdiği her alanda yaşıyoruz. Özellikle futbol, bugün paranın ve para kültürünün egemen olduğu bir sektörel alana doğru hızla dönüşüm geçiriyor. Bu dönüşümü insandan, sanattan ve erdemlilikten yana bir bakışla yeniden sorgulamanın önemi yadsınamaz.
Şimdi bu postmodern sürecin iyi irdelenmesi zorunlu. Beden eğitiminin, herkes için sporun ve performans sporunun felsefi yönü, metafizikten, bilinemezcilikten arındırılmalı. Aksi durumda spor alanında yaşanan kabalık, yozlaşma ve şiddet kontrol edilmekten uzaklaşacaktır.
Gündemdeki şike olaylarının ve bahis sektörünün yaygınlaşması, sporumuzun kirlenmesi açısından trajik bir gelişme oldu. Tüketim sporunda hızla ahlak kirliliği yayılıyor.
Günümüzde bilgi, kültür, eğitim, felsefe ve en çok telaffuz edilen fair play, artık futboldan dışlandı. Saygı ve sevgi kültürü sadece kazananın erdemli değerleri oldu. Korkunç bir yozlaşma sürecine girdik. Artık dürüstlüğü, bilimi, çabayı ve insanı temel alan unsurlar, giderek bu oyunun dışında kalmaya başladı.
İşte bu sürecin tespit edilip, sporun içinden atılması, doğru bir spor felsefesi ve etiğinin yaşam bulması için futboldaki postmodern sürecin iyi algılanması gerekir. Gelecek yazımızda da bu postmodern etkileri irdeleyeceğiz.
e-posta:
hakankey@msn.com

  Başa dön

  YAŞAMANIN YEDİ RENGİ VAR ..........Gülsüm Cengiz

İncirlik, bayrak ve ulusal onur üzerine

“6 yıllık işçiyim. O gün, işten ayrılmak için nizamiyeye geldiğimizde 35 kadar çelik miğferli, silahlı ve eli sopalı Amerikan polisi yanımıza yaklaştı. Arama yapacaklarını söylediler. Temsilcimiz, İkili Anlaşmalar gereği Amerikan polisinin arama yapmaya yetkili olmadığını söyledi. Bunun üzerine bir Amerikalı binbaşı ve üç er, sendika temsilcimizi yere yatırarak, ayaklarından sürüklemeye başladılar. Arkadaşlarımızın üzerine kurt köpeklerini saldılar. Bu Amerikan köpekleri özel olarak eğitildikleri için, bizlerin hayalarına ve gırtlaklarına saldırıyorlardı. Yediğim dayak değil, temsilcimizin gözlerimizin önünde sürüklenmesi beni öfkeden delirtiyor.”
“Sendika temsilcisiyim. Üzerimizi arama yetkileri yok. Buna rağmen aramaya kalkışınca, bizler direndik. Ve beni yakalayıp boğazımı sıkarak sürüklemeye başladılar. Yerde baygın yatarken, müdahale için gelen doktora da izin vermediler. İşçilerin üzerlerine köpekleri saldılar. Bunlar olurken, Türk görevlilerin olaya seyirci kalmalarına çok içerledim. Kahroldum.”
Yukarda anlatılan olay, 15 Mart 1985 günü, İncirlik Hava üssünde geçmişti. Amerikalı polisler ve askerler tarafından dövülerek hastanelik edilen Türk işçilerin en çok ağırına gidense, kendi vatan topraklarında yabancı askerler tarafından dövülüp aşağılanırken, Türk görevlilerin olaya seyirci kalmasıydı. Üstelik, yalnız üsteki Türk görevliler değildi olaya izleyici kalanlar. Konu, bir tek, olanları sendikacılardan öğrenen ve TBMM’de gündem dışı bir konuşma yapan Adana milletvekili Cüneyt Canver tarafından dile getirilmişti. Onun mecliste yaptığı konuşma basına yansıtılmadı. Soruyordu Canver: “...Sayın üyeler, Amerikan polisi, hiçbir hakkı olmadığı halde, Türk işçilerine bu şekilde eziyet ediyor, insanlarımızın onurları kırılıyor, yaşamları tehlikeye giriyor ve bu olaylardan ne bizlerin ne de sayın İçişleri Bakanı’nın haberi olmuyor, olamıyor. Çünkü Sıkıyönetim komutanlığı derhal yayın yasağı koyuyor. Bu yasağın anlamı nedir? Benim ülkemde, benim işçimi yabancılar hunharca dövecek ve ben onların hakkını koruyamayacağım. Biz, ABD’nin sömürgesi miyiz? Burası bir Güney Amerika ülkesi mi?”
12 Eylül’ün karanlık günlerinde, İncirlik Hava üssünde olup bitenler kamuoyundan gizlendi. Ancak yıllar sonra, Erbil Tuşalp’in Bin İnsan adlı kitabının girişindeki yazıdan öğrenebildi pek çok kişi gerçeği ve içimizi yakan o soruyu sordu: Biz, ABD’nin sömürgesi miyiz?
Bunca yıl sonra bana bu olayı yeniden anımsatan şey; hükümet ile ABD arasındaki İncirlik pazarlıklarıdır. ABD, İncirlik’te ve ülkemiz topraklarındaki egemenlik haklarını yeterli görmüyor; daha çok, daha çok egemenlik istiyor. TBMM’ndeki, “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Halkındır” yazısının altında, ülke çıkarlarını koruyacağı konusunda ant içerek göreve başlayan hükümet ise, bunu çok doğal karşılıyor. Dışişleri bakanı Abdullah Gül, şu sözleri söyleyebiliyor: “Biz iki müttefik ülkeyiz, müttefiklerin birbirinden bir şey istemesi doğaldır.”
Bizim hiç kimsenin topraklarında gözümüz yok, ama bu sözü şöyle mi anlamalıyız acaba? Örneğin, Türkiye ABD’nin Ottava üssünde benzer egemenlik hakkı isteyebilir mi? O üsse Türk bayrağını dikip üste çalışan ABD’li işçi ve askerlere, yukarda anlatıldığı gibi davranabilir mi? Böyle bir şeyin olmayacağını, hatta sözünün bile edilemeyeceğini çocuklar da bilir. Gerçek şudur ki; ulusal onurumuz, bağımsızlığımız ayaklar altına alınmış; bunun simgesi olan bayrak yere düşürülmüştür. Tıpkı, 1950’li yı llarda ikili anlaşmalar vb. sözleşmeler çerçevesinde Türkiye’ye gelen ABD’li askerlerin İzmir’de Kordon’da Türk bayrağını yırtması gibi. İnsan öldüren ABD’li çavuşun cezalandırılmaması gibi.
Evet, gerçek şu ki; ülkemizi yönetenler tarafından bayrak yere düşürülmüş; ulusal onur, bağımsızlık ayaklar altına alınmıştır. Çiftçilerimizin tarlalara ne ekip ne ekmeyeceği, işçilerin ne zaman emekli olacağı, kamu personelinin işten çıkarılıp halkın mallarının haraç mezat satılarak özelleştirilmesi kararları İMF tarafından verilmekte, işbaşındaki hükümetler tarafından uygulamaya konulmaktadır. Bergama’daki altın madenlerinin kapatılması kararını veren mahkemelerin kararına karşın, hükümetler, Uluslararası tekellerin vatan toprakları üzerindeki egemenlikleri ni korumaya çalışmaktadır. Bütün bu uygulamalar, halkımızın egemenlik haklarına saldırıdır. Bayrağın yere düşürülmesidir.
Ülkemizi yönetenler, yıllardır iki yüzlü bir politika izlemektedirler. Bayrağı yere düşüren, ulusal onurumuzu ve bağımsızlığımızı hiçe sayan uygulamalarına karşın; yıllardır din, bayrak, vatan toprağı gibi kavramları kullanarak, halkın ulusal onur, inanç vb. değerleri üzerinden politika yapmaktadırlar. Son birkaç haftadır ülkemizin değişik kentlerinde yaşananlar bunun açık bir ifadesidir. Halkın sesi, sözü olması gereken kitle iletişim araçları , hatta emekçilerin örgütlü gücü olan sendikalar bile egemenlerin çıkarları doğrultusunda davranmaktadır. Durum böyleyken, emekçilerin durup düşünmesi; aydınlanma, öğrenme ve öğretme yolunda daha ciddi çabalar içine girmesi gerekiyor. Çünkü gerçek yurtseverler; ülke topraklarına, kültürüne ve bağımsızlığına sahip çıkan bilinçli halk kitleleridir.

e-posta:
gulsum@evrensel.net

  Başa dön

  ARA SIRA..........Salih Karaaslan*

Demokrasi güçlerinin birliği ve çözüm önerileri

Dünyadaki ve ülkemizdeki gelişmeler, eski statükoları değişime zorlamaktadır. Demokrasi güçlerinin bölünmüşlüğü ve dağınıklığı, yeni düzenlemelerin egemenler tarafından yapılmasını kolaylaştırmaktadır. Özellikle ülkemizde yaşanan iktisadi, siyasi ve sosyal kriz, ezilenlerin eşitlik, özgürlük ve adalet istemlerine meşruluk kazandırırken aynı zamanda gerçek bir demokrasi ihtiyacını da önümüze görev olarak koymaktadır.
Baskının, sömürünün ve adaletsizliğin böylesine yoğun yaşandığı ülkemizde güçsüzlüğümüzün temel nedeni demokrasi talebinin olmayışı değil, demokrasi güçlerinin bölünmüşlüğüdür. Bu durumda tek tek yapılan arayışlar başarıya ulaşamadığı gibi geniş kitlelerde umutsuzluk ve güvensizlik yaratmaktadır.
Bu bölünmüşlüğü gidermek amacıyla birçok birlik girişimi denenmiştir. Ancak anlayış ve yöntemlerdeki yanlışlıklarımız kalıcı bir sonuç alıcı birlikteliğin oluşturulmasını engellemiştir. Bu yanlışlıkların başında farklılıkları ortak paydalarda buluşturma yerine farklılıkları kendine katma veya farklılıkların gerçekliğini zorlayan kararları dayatma anlayışıdır. Güç birliğine zarar veren bir diğer olgu da kurumların kendi öznelliği üzerinden bir araya getirilmemiş olmasıdır. Özgün alan örgütlemeleri oluşturmaksızın her şeyin bir arada ve aynı hedefte buluşturulması sıkıntılar yaratmıştır. Gerçekçi birlik, her kurumun kendi özgünlüğü içerisinden hareketle ortaklaştırılması ve bu alan örgütlerinin genel birliktelik içerisinde alana uygun konumlandırılması ile sağlanabilir.
Kalıcı güç birliklerinin başarılamamış olmasının bir diğer nedeni de birleşme veya sadece eylemde birlik olarak düşünülmüş olmasıdır. Güç birliklerinin önemli sorunlarından biri de ülkemiz gerçekliğine en uygun güç birlikteliği olan platformda yaşanan öncelikler sorunudur; bu çoğu kez ayrışmalara neden olmaktadır. Oysa platform aynı zemin demektir. Aynı zeminde buluşanların öncelikleri de aynı olmalıdır.
Güç birliklerinde yaşanan diğer bir sorun da yasal kurumlar ile meşru kurumlar arasındaki ilişkinin düzenli sağlanamamış olmasıdır. Örgütlenme özgürlüğünün yasalarla sınırlandırıldığı ülkemizde meşru birçok farklılık yasallaşamamıştır. Yasaların bu meşru alanları da kapsaması için gereken yapılmalıdır. Bu meşru güçler ile meşru zeminlerde birliktelikler geliştirilirken bu güçlerin yasal ilişkileri üzerinden güç birliklerine katılmaları esas alınmalıdır.
Yaşadığımız daha birçok eksikliğin yanı sıra hiç kuşku yok ki en önemli eksikliğimiz demokrasi kültürümüzdeki eksikliktir. Farklılıklara tahammülsüzlük güç birliğinin sağlanamamasında en önemli rolü oynamaktadır.
Konu demokrasi için demokrasi güçlerinin birliği olunca, demokrasi talebinde bulunanların çeşitliliği göz önüne alındığında ortak nokta demokrasidir. Başka hiçbir husus güç birliğinde bağlayıcı olamaz.
Plaftorm, üyelerin eşit katılımından oluşur. Birliğin kararları katılımcı güçler tarafından alınır ve uygulanır. Kararlara katılmayanlar uygulamaya katılmak zorunluluğunda olamazlar.
Plaftormun amaçları dünyamızda ve ülkemizde demokrasiyi savunmak, eşitlik, özgürlük ve adalet kavramlarını tüm insanlık için hak kabul etmek, düşünce ve inanç özgürlüğüne dayanan laikliği savunmak, her türden ırkçılığa ve şovenizme karşı olmak, örgütlenme ve demokratik direnme hakkını savunmak, farklı kültürlerin özgürce gelişimini savunurken, evrensel değerlerin topluma kazandırılmasını esas almak, cinsiyetler arasındaki eşitsizliğe karşı çıkmak, kadın haklarının geliştirilmesini savunmak, demokrasinin adil bir barış ortamında gelişeceği inancı ile barışı savunmak, her şeyin insan için olması anlayışı içinde doğanın ve çevrenin korunmasını savunmak olmalıdır.
Güç birliğine katılacak kurumlar, kendi temsilcilerini güç birliği için görevlendirecektir. Katılımcılar kurumlarının görüşlerini getirecek, kararlarda ortaklaşan kurumlarla karar uygulanacaktır. Kararlara katılmayan kurumları bağlamayacaktır.
Katılımlar süreç içinde kendi özgünlüklerine uygun alan örgütlülüklerine yöneltilecektir. (Emek, hukuk, insan hakları, kültür, kadın, gençlik, eğitim, sağlık, çevre, sanat, yerel yönetimler, siyaset vb.) Bu alanlar oluşturulduktan sonra güç birliğine alan temsilciliği düzeyinde katılacaklardır.
*İHD Ankara Şube Başkanı


 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net