www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
TABLO
____
Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
Krizin sorumlusu bulundu: TÜRKTELEKOM(!)
MERCEK
____
A. Cihan Soylu
Devlet ve “derin”i
JİN Û JÎN
____
Yıldız İmrek Koluaçık
Kadınlık halleri
ÖZGÜRLÜKLER
____
Hüsnü Öndül
Soykırım
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Nostradamus manyakları
HAYATIN İÇİNDEN
____
Arif Nacaroğlu
Dokuz nokta dokuz
SPORUN RENKLERİ
____
Deniz Kaya
Kördüğüm
KARŞI KIYIYA YAZILAR
____
Tijen Zeybek
Değişim... Nerdesin
TABLO
..........
Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
Krizin sorumlusu bulundu: TÜRKTELEKOM(!)
Kendisini özelleştirmeye odaklamış bir siyasal anlayış, halkın alınteri ile kurulan her türlü iktisadi değeri sermayeye peşkeş çekmenin kararlılığı ile olmadık yöntemlere başvurabilmektedir.
Özelleştirme hedefine alınan kuruluşlar, kimi zaman “zarar ediyor” gerekçesi ile, kimi zaman “borç kapatma” gerekçesi ile kimi zaman “devletin ticaretten çekilmesi gerektiği” gerekçesi ile kimi zaman da PETKİM’de yapıldığı gibi “halka satış yapıyoruz” oyunu ile peşkeş çekmeye zemin oluşturulmaktadır.
SEKA, TEKEL, TÜPRAŞ, PETKİM, TÜRKTELEKOM, SSK, THY, Petrol Ofisi vb. Kamu İktisadi Teşekkülleri hep bu gerekçelerle sermayenin sofrasına sunuldu.
Satışı birkaç kez Anayasa mahkemesince iptal edilmesine rağmen hedef tahtasından hiç inmeyen, TÜRKTELEKOM’un da buna benzer gerekçelerle yeniden ısıtılarak satılması için yoğun bir çaba içine girildiği görülmektedir. Ortaya atılan gerekçeler ise halkta pişmanlık hissi uyandırmak ve bu konuda halkı bu peşkeşlere kabullendirmek amaçlı olduğu açıktır.
Öyle ki, 2001 krizinin ve IMF’ye borçlanmanın faturası da, TÜRKTELEKOM’un satılamamasına çıkarılmaktadır. Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, kendisine uzatılan mikrofona aynen şunları söylüyordu: “TÜRKTELEKOM ilk satışa sunulduğunda 40 milyar dolar değer biçilmişti. O dönemde satılsaydı 2001 krizi olmazdı. Hatta bugün borçlanmaya ihtiyaç da olmazdı.” Duyan da ;”Vay be Telekom satılsaydı ülke kurtulacaktı. Buna engel olanlar vatan hainidir diyecek.” Sayın Bakan, halkı ya aptal yerine koymakta, ya da dalga geçmektedir. Gerçeği saptırmaya dönük bu iddiayı ortaya atan kişiye sormak lazım:
Peki, kabul edelim ki böyleydi! En az Telekom kadar değerli olan diğer KİT’lerin satışından elde ettiğiniz gelirler nerede? İktidarı diğer özelleştirmeci sermaye hükümetinden devraldığınızda, 250 milyar dolar olan toplam borç, neden artarak 336 milyar dolara çıkmıştır? Madem ki Telekom’un satışından beklediğiniz 40 milyar dolar ile bu kadar sorun çözülecekti, TMSF’nin Hazine’ye olan 42 milyar dolar borcu ,”Torba Yasa” olarak adlandırılan kanun değişikliği ile neden silinmektedir? Halkın parasını hangi yetki ile, kime peşkeş çektiğinizi açıklayabilir misiniz? Bankalar yolu ile hortumlanan ve dolaylı maliyeti ile birlikte yaklaşık 100 milyar doları neden tahsil etmediniz…? Bu soruları uzatmak mümkün.
Özelleştirme konusundaki kararlılığın yarattığı hırs ile söylenen bu sözlerin ne anlama geldiği ve doğal olarak yarattığı çelişkilerin ne boyutta olduğu iddia sahipleri tarafından fark edilmemektedir!
“Zarar ediyor” gerekçeleri tutmayınca, şimdi de IMF’ye siyasi tercih ile borçlanan sermaye temsilcileri bu sonucun faturasını, halkın malı olan kuruluşların “satılmamasına” çıkarma pervasızlığında bulunmaktadır (Böylece bu kuruluşların zarar etmediğini de itiraf etmektedirler). Oysa 336 milyar dolar borcun sorumlusu KİT’ler olmadığı gibi emekçiler hiç değildir.
Çıkan krizlerin ve borcun sorumlularının kimler olduğu bellidir: Yüce divanda yargılananlardır... Hakkında onlarca yolsuzluk dosyası olduğu için kapağı Meclis’e atıp dokunulmazlık zırhına sığınanlardır… Bunlarla ticari ve çıkar ilişkisinde bulunan hortumculardır... KİT’lerin birçoğunun üzerinde kurulu olduğu arsaları değerinden aşağı peşkeş çekme yolsuzluğunda bulunanlardır…
Dolayısı ile, Telekom emekçilerinin, “Telekom vatandır, satılamaz” kararlılığı ile haykırmasının yarattığı köşeye sıkışma refleksi ile ortaya atılan bu iddialar da tutmayacaktır. SEKA direnişinde köşeye sıkışan ve hinlik yaparak bir “yasa” ile sorunu yerele devrederek şimdilik işin içinden sıyrılmış görünen hükümet, Telekom’da böyle bir manevra şansı bulamayacaktır.
Emekçilerin mücadeleyi ortaklaştırarak yükseltmesi durumunda bütün bu saldırılar geri püskürtülecektir.
e-posta:
kirmizitoprak@hotmail.com
Başa dön
MERCEK
..........
A. Cihan Soylu
Devlet ve “derin”i
Türkiye burjuva politikasının 40 yıllık “baş aktör”lerinden biri olarak Demirel’in ve 12 Eylül Cuntası lideri Kenan Evren’in “derin devlet” üzerine açıklamaları, devletin “demokratikliği” ve “şeffaflığı” üzerine kesintisiz vaazıyla halk kitlelerini sistemine bağlı tutmak isteyen burjuvazi için, bu iddiasını çürüten ya da lekeleyen bir “itiraf” sayılabilir. Kuşku yok, Demirel ve Evren, kendi devletlerini de, devletin derinini de, onun zaten özünde derin bir örgütlenme olduğunu da milyonlarca insandan çok daha iyi bilirler. “Piyasa propagandası” da, onların derin devletin adamları olduklarına dair az haber yaymamıştır. Biri eski genelkurmay başkanlığına ve askeri cunta liderliğine kadar yükselmiş ve öteki neredeyse kırk yıl boyunca Türkiye halkını inim inim inleten politikaların merkezinde yer almış bu iki kişinin, ve onların “kader ortakları”nın “devletin has adamları” olmamaları, elbette beklenemez. “Derin devletin içindekiler yani normal zamanlarda belli yetkileri kullanma durumunda olanlar, birde bakarsınız kurtarıcı hale gelmek isterler” derken, Demirel, yönetiminde yer aldığı devleti de, onun “derin ilişkileri”ni de çok iyi biliyordur. Türkiye emekçileri, Kontrgerilla, JİTEM, Özel Haraket Dairesi isimlerine yabancı değildirler. Bunların birer devlet organı veya organizasyonu olarak çalıştıkları da bilinir. İşbirlikçi gericilik bütün bu militarist-gizli-derin örgütlenmeleri, kendi “bekası için” örgütlemiş ve gerçekte tüm ezilenlerin üzerine salmıştır. Çok sayıda aydına yapılan suikastların, gözaltı kayıplarının, gazete kundaklama ve Kürt işadamlarının ortadan kaldırılmasının ardındaki imza, Ağar’ın “bin operasyon”unu gerçekleştiren mekanizmaya aittir. Susurluk’ta bir arada ve suçüstü yakalanan bu “devlet”in özlü işleyişidir. Aslında “derin temsilciler” bir arada yakalanmışlardır. Devlet örgütlenmesi, genel bir görüntü olarak il ve ilçelere kadar genişleyen bir siyasal, hukuki-mali-askeri mekanizmayı ifade etmekle birlikte, esas olarak temel kurumları üzerinden gerçekleşmiştir. O kurumların işleyişi ise, ileri sürüldüğü gibi, hiçbir zaman ne şeffaf olmuştur, ne de demokratik!
Bunun içindir ki, “atanmışlar”ın “seçilmişler”in yetkilerini ellerinden alma, onların yerine yönetime geçme ve hakları askıya almalarının “yanlışlığı” üzerine burjuva demokrat, liberal “sol” aydınların eleştirileri, gerekli olmakla birlikte, sorunun özü yönünden saptırıcı bir yan da taşımaktadır. Çünkü bu eleştiri “şeffaflık” üzerine burjuva propagandasının geçerliliği üzerinden geliştirilmektedir. Ancak bu kapsam içindeki eleştiri örneğin, daha baştan burjuva devleti ve onun “demokratik” biçimini “herkes için demokratik” olarak almakla maluldür. Sınıflı toplum gerçeğinden uzaktır, onun sınıf ilişkilerinin bu “demokrasi”nin sınırlarını, içeriğini-kapsamını belirlediğini görmez ya da görmezden gelir. Ve zaten başka bir demokrasi de tanımaz, tanımak istemez.
İşçi ve emekçiler ise, yaşananlardan sonuçlar çıkarma zorunluluğunun yanı sıra, gösterilmek istenmeyeni de görmek için çaba göstermek durumundadırlar. Burjuva devletinin tüm dünyadaki sözcü ve temsilcileri, neredeyse her gün ve her saat ve kulakları sağır edercesine, burjuva demokrasisinin insanlığın görüp göreceği en demokratik sistem olduğunu yineleyip duruyorlar. Bunun bir yalandan ibaret olduğunu oysa, sosyal yaşamda, günlük pratik ilişkiler içinde, ezilenlerle egemenlerin karşı karşıya geldikleri neredeyse her zaman ve her yerde görüyoruz. Bir hak grevi sırasında da, siyasal talepli bir gösteride de, işyerlerinin kapatılmasına karşı ya da polis katliamlarına karşı tutum alındığında da devletin “demokratik” ve terörist yöntemleriyle, temsilcilerinin uygulamalarında karşılaşmak gündelik olaylardandır. Çıkarları sarsılıp sisteminin geleceği üzerine tereddüt ve tehditler ortaya çıktığında, siyasal şiddeti yoğunlaştırıp hak ve özgürlükleri gaspeden, insanları “gizli”-açık yöntemlerle ortadan kaldıran ve faşist şiddetle düzenini ayakta tutmaya çalışan da tekelci burjuvazinin kendisidir. Bütün bunları devlet organlarına dayanarak, onların “şeffaf” ve “derin” faaliyetiyle gerçekleştirdiği de gerçeğin kendisidir. Burjuva yönetimi altında insan, bu yönetimin burjuva demokratik ve faşist biçimleri arasında “seçim”e zorlanmakta ya da bunların geçiş süreçlerinin tüm baskı ve sıkıntılarına mahkûm edilmektedir.
İster “Batı türü” burjuva demokratik, ister faşist, isterse Türkiye’de olduğu türden sıkça askeri darbe ve diktatörlüklerle daha da azgın bir gericiliğe dönüştürülen antidemokratik siyasal sistem biçiminde olsun, tekelci burjuvazi, “aynı” devlet aygıtını kullanmaktadır. Bu aygıtın, makinenin, şiddet organizasyonunun -ya da adına her ne denirse- ana işlevi, tekelci burjuvazi ve genel olarak sermayenin çıkarlarının korunması ve tüm toplumun bu çıkarlara bağlı olarak yönetilmesidir. Egemen sınıf ve ezilenler arasındaki ilişkilerin seyrine bağlı olarak,-buna egemenlerin kendi aralarındaki çelişkilerle uluslararası alandaki gelişmelerin etkilerini de eklemek gerekir-, burjuva yönetim biçimi değişebilmektedir. Ancak, devletin bir burjuva devleti olması; bunun da işçi ve emekçiler üzerinde örgütlü sermaye baskısını ifade etmesi ve “şeffaflık” ve “demokratikliğin” buna bağlı olması, işin özüdür. “Derin devlet” tartışması da sorunun bu özü örtülmeden yürütülürse, yararlı olacaktır.
Başa dön
JİN Û JÎN
..........
Yıldız İmrek Koluaçık
Kadınlık halleri
Mesleğiniz avukatlık olunca hayatın binbir türlü haline tanıklık edersiniz. Duruşma salonları da bir tür tiyatro salonu gibidir. Yaşama ayna tutar orada sergilenenler.
Boşanma davalarında ileri sürülen iddialar, savunmalar, tanıklıklar; ülkenin ve özellikle o kentin kadınlarının toplumsal konumunun aynasıdır. Hele hele kadın aleyhine kadınlar tarafından yapılan tanıklıklar tam bir trajedidir. Kadının özgürleşme çabasının karşısına dikilen “öteki” kadının, kendisini de ezen aynı gerici değer yargılarını savunması ibret verici bir resimdir.
Biraz yorumlu, biraz yorumsuz...
“Hakim bey, kocası çalışma diyordu, ama kadın gene de çalışıyordu. Bir gün evlerine yemekli misafirliğe gittik. Kadın daha işten gelecek de yemek hazırlayacak! ........(saygıdeğer koca) lokantadan yemek getirtti de öyle yedik. Yavrucak nasıl da mahcup oldu”
Ez cümle... Kadınların çalışma hakkı yoktur. Kadının yeri, erkeğin yanıdır. Dizini kırıp, kocasının evinde oturmalıdır. Kadının yapacağı en kutsal iş, kocasının hizmetini görmektir. Her gün tekrarladığı bulaşık, çamaşır, temizlik gibi kutsal evinin işleri ona yeter de artar bile. Ha buna, bir de saygıdeğer kocanın, kendisi kadar saygıdeğer konuklarının ağırlanması işini eklemek gerekir. Böyle zamanlarda kadına düşen; iyi bir komi, iyi bir garson, usta bir aşçı olmaktır. İşte sana bir yığın iş!.. Eksik etek halinle boyundan büyük işler aramaya boşver, o işler efendin (!) erkeğe aittir. Sen en fazla bir “ev kölesi” olabilirsin.
“Hakim bey, iki tokattan ne olacak? Hepimiz kadın olduk; vallahi de, billahi de boşanmada kadın kusurludur.”
Evet, zaten kadının doğumu-hayatı-ölümü bir kusurdan ibarettir. İlk günahın sahibi, yasak meyve ile insanı cennetten kovduran ölümlü... Eksik aklı, eksik bedeni ile kusurluluğun sembolü...
Eğer eksiksen, eşit olman mümkün değildir. Eşit değilsen, yönetilirsin, yani özgür olamazsın. Eh 800 yıllık devlet geleneğinin sahibi bu “şanlı”... toplumda; şiddet ve zor, yönetme sanatının vazgeçilmez bir aracı olmuştur. Hatta rivayet odur ki, dayak cennetten çıkmıştır. İki tokadın lafı mı olur? Şunun şurasında her kadın, efendisi “yüce” erkek tarafından terbiye edilirken beş parmağın resmini görmüştür suratında. Eğer bununla kaldıysa, şanslıdır hatta. Yumruklar, sopalar, kesici-delici aletler, mermiler, el bombaları, piknik tüpleri... Araçlardan araç beğen şiddet şövalyelerinin sanatını sergilemesinde. Beş parmağın sahibi eli öpüp başına koy, a şaşkın kadın...
“2-3 günde bir çarşıya çıkıyordu hakim bey... Namuslu bir kadının ne işi var her gün çarşıda?”
Namuslu kadın (!), evinin dört duvarı arasında, kocasının ya da aile büyüklerinin izin verdiği kişilerle görüşerek, onların izin verdiği yerlere, onların istediği saatte ve herhalde yalnızca onlarla beraber gitmeyi kendisine hak görebilen kadındır. Özgür, kendi kararlarını kendisi veren, ilişkilerini kendisi belirleyen kadın; namuslu bir kadın değildir. Mesela arkadaşlarıyla -eski komşularıyla- kendi ailesiyle yerli/yersiz görüşmek, ya da bir şeyler satın almaya parası olmasa bile zevk olsun diye çarşı-pazar gezmek, “aile kadını”nın haddine mi düşmüş?
Anlatılar bir değil, üç değil, elvan-elvan... Ben birkaç resim getirdim sizlere. Üstünde düşünmek için. Biz eşitlik savunucusu kadın avukatlar, bu canlı resim sergisini sayısız kereler izleriz.
Sergiye dipnot: “Hakim bey” diye seslenilen hakimler çoğu kez “kadın” olabilir. Ama olsun, onlar anlatıcının gözünde her zaman “hakim bey”dir.
e-posta:
yimrek@mynet.com
Başa dön
ÖZGÜRLÜKLER
..........
Hüsnü Öndül
Soykırım
1915’li yıllarda Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetiminde ittihat ve Terakki Partisi etkiliydi. Osmanlı’yı 1. Dünya Savaşı’nda savaşa sokan ekip, İttihat ve Terakki’nin ünlü Talat, Cemal ve Enver paşalarıydı.
İttihat ve Terakki Partisi, derin devlet partisidir. Kanımca da şu ya da bu biçimler altında, derin devlet partisi olarak hep var oldu.
Uygulamaya tehcir denildi.
Ağırlıklı olarak Doğu vilayetleri sınırları içerisindeki Ermeniler, imparatorluğun güneyine sürüleceklerdi.
Uzun yolculuk 24 Nisan’da emirle başladı. Yüzbinlerce Ermeni, köylerden, kentlerden toplanıyor ve yaya ya da trenle naklediliyordu. Açlığın, hastalığın kırdıkları, insanların kırdığı yanında hiç kalıyordu. Elbette çapulcular, eşkıyalar da saldırdı onlara. Ama en çok da Osmanlı silahlı bürokrasinin şiddeti kırdı onları. Bazı Osmanlı subayları bizzat katliamı yönettiler.
Sonraki tarihlerdeki karşılıklı silahlı çatışmalarda ölen insan sayılarından söz etmiyoruz. Katledilen Ermenilerden söz ediyoruz. Tek taraflı bir tasarrufla kafilelerin oluşturulması, o kafilelere dahil edilen sivil silahsız Ermenilerin öldürülmesinden söz ediyoruz. Teknik olarak soykırım denir ya da denmez, bence soykırım tanımına uygun (1915’te meydana gelen olay, 1948 yılında kabul edilen eylem tanımına göre nitelendirilebilir; hukuksal sorumluluk ayrı sorundur) olaylar cereyan ediyor. Burada temel sorun şudur: İnsan olarak vicdani rahatsızlık duymakta mısınız? Duymaktaysanız, sorunlar çözülebilir. Ermenilerin 1915 yılında katledilmelerini konuşamamak hukuki rahatsızlıktan öte vicdani bir rahatsızlıktır.
Hukuki baskılar vicdani baskılardan sonra gelir.
İttihat ve Terakki Partisi ve sorumluları bütün bir geleceği, sonradan Türkiye Cumhuriyeti olarak kurulacak devletin yurttaşlarını ve o devleti, suçlu kılacak eylemlerde bulunmuş olabilirler mi? Buna evet demenin olanağı bulunmamaktadır. Ancak, açık ya da örtülü olarak, dönemin sahiplenilmesi, sorumlulukların üstlenilmesini de getirir. Türkiye Cumhuriyeti, iktidardaki partisinin ve onun liderlerinin eylem ve işlemlerini bazen açık, bazen de örtülü olarak savunmaktadır.
İttihat ve Terakki Partisi Türkiye’nin en güçlü ve en etkili partisi olmaya devam ediyor. Kurumsal varlığı kanıtlanamayabilir. Zihinsel varlığı ise tartışılamaz.
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Nostradamus manyakları
İngiliz “uzmanlar!”, Nostradamus’un sallamalarını yorumlamışlar.
Tabii Nostradamus sevenler, bu sallama sözcüğüne fena halde içerleyeceklerdir.
Nostradamus gibi “ulu kâhin” nasıl olur da sallar?
Adam üç temel alanı kendisine uzmanlık dalı olarak seçmiş: Falcılık, büyü ve astroloji.
İlk kehanetini üç ayaklı bir pirinç kaptaki suya bakarak görmüş.
Sonra gayretli çalışmalarla kendisini mesleki olarak geliştirmiş, sudan ateşe geçmiş!
Ateşe bakıyor ve sallıyormuş:
Üç vakte kadar gökyüzünde kıpraşmalar olacak, Asya taraflarında deniz suyu buharlaşacak!
Bu sözleri şimdilerde söylese, su satan şirketlerin kâğıtları borsada anında pirim yapar, herifin Soroz’un spekülatörü olduğu dedikodusu yayılırdı!
Daha sonra suyu ateşi bir kenara bırakmış, geceleri çatılarda dolaşmaya başlamış. İşte o keskin kehanetleri çatılarda dolanırken yazmış!
Akşam uykuya yatmadan önce çatılarda dolanır, gökyüzüne bakıp kehanetlerde bulunurmuş.
Şimdi yaşamış olsa ve gece yarısı damlarda dolaşsa, röntgenci diye mahalleliden bir araba sopa yerdi.
***
İngiliz uzmanlar diye başlamıştık söze.
Yalnız İngiliz uzmanlar değil, Nostradamus alanında çalışan. Alman’ı, Faransız’ı, İtalyan’ı falan var.
Bizim memlekettekiler henüz uzmanlık diplomasını alamamışlar; Nostradamus’a ilgileri hayranlık ve cazgırlık düzeyinde!
Yani Nostradamus kehanet uzmanı, söz konusu İngiliz, Fransızlar da uzmanın uzmanı!
İşte bu uzmanlar ustalarının kitaplarını karıştırmışlar ve şöyle kehanetlere rastlamışlar:
“Geceler boyunca yeryüzü sallanacak / Sonraki baharda iki kez daha olacak / Korent, Efes boğulacak denizde / Yiğit şampiyonlar savaşa girecek.”
Kehanet, Atina ile savaş başlığı altında yapılmış. Uzmanlar bu sallamayı depreme uyarlamış!
Nostradamus sallamaya devam etmiş:
“Mars, Merkür ve Ay bir araya gelecek / Güney’de korkunç bir kuraklık görülecek / Asya’nın dibindeki toprak sarsılacak / Korent ve Efes’te karışıklık”.
“Uzmanlar” bu sözlerden Türkiye’de deprem sonucu çıkarmışlar!
Bizim medya da kaçırır mı atlamış, haberi baş sayfadan vermiş.
Ulen saygıdeğer uzmanlar!
Ulen Nostrdamus manyakları!
Ege’de, Marmara’da, Anadolu’da fay hattının yerini santimine kadar gösteren deprem uzmanlarının zerre kadar değeri yok mu?
Onlar sözlerinin dinlenmesi için, ellerinde Nostradamus’un kehanetleriyle mi dolaşmalı?
Hem Nostradamus da neymiş, bizde de böyle kahinler vardı.
Hatta birinin adı Memiş’ti.
Bir televizyon programında başka bir çarpık kahinden tokadı yemiş, ama nasıl kahinse bırakın asırlar sonrasını, az sonra tokat yiyeceğini kestirememişti!
Nostradamus her bir şeyi bilen bir dahi kahinmiş!
Olmuş ve olacak her şeyi bilirmiş!
Madem öyle bilsin bakalım, bizim memlekette adam başına düşen 4200 dolar nerede?
e-posta:
yucel@evrensel.net
Başa dön
HAYATIN İÇİNDEN
..........
Arif Nacaroğlu
Dokuz nokta dokuz
Rakam, indirimli satış fiyatı gibi. 10 değil.
Belli ki ince ince hesaplanmış, kıl kırka yarılmış. Ama ne çare ki münafıklar, ezeli muhalifler, ne yapılsa beğenmeyenler hemen karşı saldırıya geçmişler.
- Ulan bu nasıl büyüme? Trafik ışıklarında araba camlarına saldıranlar arttı. Sanayi bölgelerinde işçiler deste deste kapıya konuyor. Önüne gelen elden düşme otuz, kırk milyona bir el arabası ayarlayıp üstüne on milyonluk maydanozu ancak doldurabiliyor. Sonra ver elini ara sokaklar. Gözde üniversitelerimizin seçme mezunları, bir polislik kapıp devlete kapağı atmak için birbirlerini tepeliyor. Zengin bile dertli. Çekler ödenmiyor. Borçlar dönmüyor. Atılmayıp, zorunlu izne çıkarılan işçiler kendilerini şanslı sayıyor. Bu ne biçim büyüme lan? Hasss...
Hızını alamayanlar, işi ileri götürüp, rakamın sahte ve aldatmaca olduğunu vurguluyorlar.
Ama cabbar hükümetimizin cabbar başbakanı tüm bu şer çıkışlara parti grubundaki tek konuşmayla, bizim tercümemizle şöyle karşılık veriyor.
- Büyüdük... “Büyüdük de, neden işsizlik azalmadı?” diyenler bu işi bilmiyor. İşsizlik azalmaz. İşsizlik, ülke ne kadar zenginleşirse zenginleşsin bitmez. Hep vardır. Hep var olacaktır.
İşte işin püf noktası da burasıdır. Kim, ne kadar büyürse büyüsün işsizlik azalmayacak, hatta artacak ve hep var olacaktır. Çünkü bu sistemde büyüyenler devlet kundaklarında büyütülüp, palazlandırılmış necip azınlıktır. Altı milyar insan bu dürzüleri palazlandırmak için canla başla çalışırlar. Sanat, spor ve bilimum insan icadı şey hep bunlar için tezgahlanır. Hele bilim. Tam anlamıyla bunların emrindedir. Çipler, robotlar, haplar, toplar hep bunların hizmetine sunulmuştur.
Eskiden on kişinin yaptığı işi bu gün iki kişinin yapabiliyor olması insanlığa değil, sermayeye yaramıştır. Kazançlar artmış, sermayeler katlanmıştır. Kalan sekiz kişi de insana yakışır işlerle uğraşacaklarına sokaklarda sürünmektedir.
Başbakan haklıdır. Türkiye büyümüştür. Hatta dünya bile büyümüştür. Ünlü Forbes dergisindeki en zengin beş yüz kişi arasına bu yıl sekiz Türk büyüğü girmeyi başarmıştır. Zengin ülkelerin karanlık tekelleri sermayelerini, cirolarını, kazançlarını katlamışlardır ve o ülkelerde de işsizlik artmıştır.
Başbakan haklıdır. Bu sistemde ülkeler, sermayeler, cirolar, ulusal gelirler büyür. En zenginler listesindeki şanslı insan sayıları artar. Onların yalakaları da tuvalet kağıdı görevlerini sürdürdükçe nemalanırlar. Ama işsizlik artar. Onurlu işçilerin işsizliği artar.
Bu sistemde dokuz nokta dokuz büyünür ve sokaklarda çocuklar arabaların camlarına, kadınların çantalarına saldırır. Zaten bu sistem üç beş dürzünün büyümesi için tezgahlanmıştır.
e-posta:
arif1@gantep.edu.tr
Başa dön
SPORUN RENKLERİ
..........
Deniz Kaya
Kördüğüm
Avrupa Ligi’nde ‘’Dörtlü Final’’ oynamasına karşın tecrübesizliğinin kurbanı olarak Avrupa ikinciliğini elde eden Fenerbahçe Bayan Basketbol Takımı’nın bu başarısı küçümsenmemeli. Erkeklerde olduğu gibi bayanlarda da Türk basketbolunun çıtası gitgide yükseliyor. Basketbola yaptığı katkılar ve yatırımlarla dikkat çeken Fenerbahçe’yi tüm kulüplerin örnek alması gerekiyor. Basketbol kökenli bir başkan tarafından yönetilen Galatasaray’ın bayan takımının küme düşmesi, erkek takımının da zor durumda olması üzücü olduğu kadar ders çıkarılması gereken bir durum. Özhan Canaydın gelinen noktada, Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın basketboldaki hamlelerini örnek alıp basketbola gereken önemi vermeli. Galatasaray gibi köklü bir kulübün basketbolu boşlaması, ülkü basketbolunu da olumsuz etkiler.
***
Gelelim futbola...
Son maçların ardından Süper Lig tablosu oldukça bulanıklaştı. Ancak bu hafta sonu gerçekleştirelecek olan mücadeleler sonrasında -özellikle de Galatasaray-Trabzonspor maçı- durum biraz daha netleşebilir.
Galatasaray, bu maçı kazanması durumunda, ikinciliği büyük ölçüde garantileyecek ve en kötü ihtimalle Fenerbahçe’yle arasındaki 4 puanlık farkı korumuş olacak. Bu da lider için çok ciddi bir tehdit. Çünkü sarı-lacivertlilerin üç zorlu derbi maçı dışında kendi sahasında maçı kalmadı. Ayrıca deplasman karşılaşmalarında da çoğunlukla küme düşme hattında bulunan ve galibiyetten başka şansı olmayan takımlarla karşılaşacaklar. Bu nedenle, Galatasaray’ın pazar gecesi Ali Sami Yen’den çıkaracağı bir 3 puan, geriye kalacak haftalarda zirve yarışını daha çekişmeli bir hale getirebilir.
Bir başka açıdan bakıldığında bu sonuç Galatasaray kadar Beşiktaş’ın da işine yarayacaktır. Ligdeki en büyük hedefi üçüncülük olan siyah-beyazlılar dört gözle Trabzonspor’un puan kaybetmesini bekliyor. Trabzonspor’la arasındaki puan farkını kapatma fırsatını geçen hafta tepen Beşiktaş’ın bir daha bu hatayı tekrarlaması zor bir ihtimal.
Trabzonspor, Galatasaray’ı yenmesi halinde ise şampiyonluk için olmasa bile Şampiyonlar Ligi için yeniden ümitlenecek. Bu durumda Beşiktaş üçüncülük şansını tamamen yitirirken, Fenerbahçe de şampiyonluk yolunda rahat bir nefes alacaktır.
İlk bakışta derbinin en olabilir sonucu olarak görünen beraberliğin ise yalnızca Fenerbahçe’nin işine yarayacağı kesin.
İşte zirve mücadelesi açısından böylesine kritik önem taşıyan bu maçta, her iki takımda da yer alan ve oyunun kaderini etkileyebilecek yetenekteki kilit oyuncuların performansı, skor üzerinde belirleyici rol oynayacak. Özellikle Trabzonspor’da Fatih Tekke, Gökdeniz ve Yattara, Galatasaray da ise Ayhan ve oyuna ilk 11’de başlamasa bile Hasan Kabze derbiye damgasını vurabilir.
Bu karşılaşmada stratejik hesaplar ve taktik savaşı ön plana çıkacağından belki çok kaliteli bir oyun sergilenmeyecek ancak yine de heyecan dozu belli bir düzeyin altına inmeyecek.
Kalan 8 haftaya kadar heyecanı hiç düşmeyen şampiyonluk yarışında düğüm bu hafta çözülebilir. İzleyip göreceğiz...
e-posta:
dnzky04@yahoo.com
Başa dön
KARŞI KIYIYA YAZILAR
..........
Tijen Zeybek
Değişim... Nerdesin
Gene sandık yolu göründü. Her seferinde insanda daha da fazla “beyhudelik” duygusu uyandıran bir tekerrür gibi görünüyor bu eylem. Çünkü büyük kalkışmalardan sonra gerçekleşen seçimlerden sonra da beklenilen değişim olmuyor. Evet, bir değişim oluyor, ama dediğim gibi bu beklendiği kadar etkili, başka değişimlere yol açacak dinamizmi getirmiyor. Tam tersine, yeni ve bundan dolayı da uzun sürecek bir başka çeşit kıstırılmışlığın içine yuvarlandığımızı duyumsuyoruz. Bilinçli ya da bilinçsiz olarak herkeste bu duygu başgösteriyor ve bilinçli olanda kıstırılmışlık olarak tezahür ederken, bilinçsiz olanda yani halkta rehavet şeklinde tezahür ediyor. Bu da bazı tehlikeleri beraberinde getiriyor. Bir kere var olan durum, yani yeni statüko halk nazarında belli bir krediye sahip olduğundan bunun tükenmesi zaman alıyor. İkincisi yaratılan yeni durumdan daha iyisinin olamayabileceği düşüncesi sinsi sinsi dolaşıma sokuluyor. Bu da insanların hakları olan konularda talepkâr olmalarının önüne bir duvar gibi dikiliyor. Çünkü bunu yeni ve gerçek bir keşif gibi ortaya koyanlar “yeniler”.
Bütün bunlardan yüz bulan, geçmiş onca yıldan, göç yollarında tükenen onca insandan sorumlu olan eskiler, yani Eroğlu ve UBP’si ve Denktaş atağa kalkıyor. Eroğlu, önümüzdeki 5-6 ay içinde Türkiye’de gerçekleşecek bir değişimden sonra tekrar iktidara gelme hayallerinden bahsederken, Denktaş Erdoğan’ın “Asıl amacımız KKTC’yi dünyaya tanıtmaktır” sözleriyle canına can katıyor. Halkın iradesinin yerine kendi ırkçı hayallerini ve gelecek planlarını koymak için yeni bir enerjiyle saldırıyor. Elbette onca gezi, konferans ve dizi oyunculuğu aktiviteleriyle “ayağa kaldırmayı başararak arkasına aldığı Anadolu” da ondan desteğini esirgemiyor ve ilk gülle, Deniz Baykal olarak adamıza varıp, tepemize düşmek üzere yola çıkıyor. Arkasından herhalde Doğu Perinçek ve bir takım emekli, emeksiz komutanlar sıraya gireceklerdir.
Bütün bunlar olup biterken, bizim başbakan hükümetin alması muhtemel bir kararını radyo kanallarından muştuluyor. Bakanlar Kurulu’nun alacağı bir kararla Sn. Denktaş’a cumhurbaşkanlığından sonra da faaliyetlerini sürdürebilmesi için devletten ödenecek bir personel devşirilecekmiş, gene devlet kademesinden ve Denktaş’ın arzusuna göre elbette. Bunun dünyada ve Türkiye’de örnekleri varmış en hakikisinden. Umurumda değil. Dünyada ve Türkiye’de olan örnekleri bilmiyorum ve bilmek de istemiyorum. Çünkü bildiğim bir şey varsa, o da Denktaş’ın bütün ömrünü, Kıbrıslı Türklerin hilafına kendi Türkçülük ve Turancılık hayalleri çerçevesinde bir ülke yaratmak için harcadığıdır. Denktaş’ın, halkın iradesinin yerine kendi arzu ve hayallerini koymak için ülkemizin bölünmesine katkı koyduğu ve bu bölünmenin ebediyen sürmesi için canını dişine takarak mücadele ettiğidir. Ve bu mücadelede hiçbir sınır tanımadığı, hiç kimsenin gözünün yaşına bakmadığıdır. Bildiğim bir şey varsa o da yıllar boyunca T.C. Devletinin desteğiyle o makamda kaldığı ve bu uğurda meşhur ettiği söylemiyle “Gelen Türk giden Türk” diyerek kendi halkının göç yollarında eriyip yok olmasını hoşnutlukla seyrettiğidir.
Şimdi, durmaksızın sandığa gidip, kendimize yeni görüşmeci, yeni yeni vekiller seçmemizin böyle kararlar karşısında ne kadar anlamsız kaldığını görebiliyor musunuz? CTP Genel Sekreteri, müstakbel Başbakanımız Sn. Ferdi Sabit Soyer de “...Bundan sonraki çözümsüzlük için suçlu Denktaş değil Papadopulos’tur” dedi. Peki bundan önceki çözümsüzlüğün suçluları cezalarını çekti mi, bundan önceki Kutlu Adalı, Kavazoğlu, Mişaulis ve diğerlerinin katledilmesinin suçluları cezalarını çekti mi? Afrika gazetesinde patlayan bombaların azmettiricileri Kurtlar Vadisi’ndeki mafya babaları mıydı yoksa? Ya da AİHM kararıyla TC Devleti sorumlu tutuldu diye onlar hükmen suçsuz mu ilân edildiler?
Evet, biz gene sandığa gidelim. Yeni yeni vekiller ve yeni bir görüşmeci seçelim; eskileri koruyup kollasınlar, halkın cebinden çıkan paralarla, halkı alnının ortasından bir daha, bir daha vursunlar diye.
e-posta:
tijenz2002@yahoo.com
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net