www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



YAŞADIKÇA ____Enver Şat
“Çanakkale içinde vurdular beni…”

EMEK GÜNLÜĞÜ ____Seyit Aslan
Merkez Lavuarı

EMEK DÜNYASI ____İhsan Çaralan
Halk sağlığını kim koruyacak?

KONUM ____Çetin Diyar
Merhaba ‘Yeni gün’!

BAYKUŞ ____Şebnem Korur Fincancı
Harfler ve günler

YAŞAMA KÜLTÜRÜ ____Cengiz Bektaş
Haldun Taner

AYRINTI ____U.Ozan Darıcı
Tek eksik futbol

DÜNYAYA BAKIŞ ____Taylan Bilgiç
Yeni kozmik anayasa

ARA SIRA ____Bawer Ronî
Mitolojide ateş

  YAŞADIKÇA..........Enver Şat

“Çanakkale içinde vurdular beni…”

Toprak her dönemde önemini korumuştur. Çünkü toprak olmadan vatan olmaz. Vatan olmadan ulus olunmaz, halk olunmaz.
Bu gerçek, işgalciye karşı toprağını savunanı daha güçlü kılar. İşgalci ne kadar güçlü olursa olsun, savaşı mutlaka topraklarını savunmaya karar verenler kazanır. Tarih bunu hep bu şekilde yazmıştır. Toprakların işgalcinin elinde kalması, ancak o topraklarda yaşayanların yurtlarını savunmak istememeleriyle mümkündür. Tarih; yurdunu, toprağını savunmayan halkların mezarlığıdır aynı zamanda. Çünkü toprağını savunmayanlar, yok olmuşturlar, yok olmaya mahkûmdurlar.
Yüzbinlerce canını toprağın kara bağrına gömerek, emperyalizme karşı bağımsızlığını kazanmış bir halk olarak bunu biliyoruz. Bugün Anadolu’da hangi kapıyı çalsanız, vatan için seve seve canını verecek insanlar çıkar kaşınıza. Ama düşman her zaman açıktan ve cepheden saldırmıyor. Halklar bu durumda, bazen cahilliğinin, bazen de gafletinin kurbanı oluyor.
Toprağı sadece ekilen, biçilen bir alan olarak düşünmek doğru olmaz. Toprağa bir bütün olarak bakmak gerekir. *Toprak; tarımsal toprak, orman toprağı, kentsel toprak ve kıyılar olarak ele alınmalıdır. Bu kapsamda bakınca topraklarımızın geleceğinin hiç de parlak olmadığını görmekteyiz. Tarımsal topraklarımız yanlış ve ilkel tarımsal uygulamalar yüzünden her geçen gün potansiyel kaybına uğramaktadır. Orman topraklarımız, yağmalanmakta, sürdürülebilir bir ormancılık politikamız bulunmamaktadır. Aynı durum kentsel topraklar ve kıyılar içinde geçerlidir. Kentler giderek yaşanılmayacak derecede bozulmakta, kıyılar betonla kaplanmaktadır. Şimdi bu duruma birde topraklarımızın yabancılara satışı furyası eklenmiş durumda.
Örneğin ülkemizde değişik yollarla toprak satın aldığı bilinen İsrail’in toprak politikasına baktığımızda, bizim hangi pozisyonda olduğumuz daha iyi anlaşılmaktadır.
“İsrail topraklarının % 80.4’ü devlet malı olup, % 13.1’i Yahudi Ulusal Fonu’nun, % 6.5’i ise İsrailli Yahudi ve Araplar arasında eşit olarak dağıtılmış özel mülktür. Sonuçta, İsrail topraklarının % 93.5’i devlet malıdır. Bu toprakların, değil yabancılara, İsrailli vatandaşlara bile satışı söz konusu değildir. İsrail Toprak İdaresi, ülkenin toprak rezervlerini yönetmek, mevcut toprakları çeşitli amaçlara yönelik olarak en uygun şekilde pazarlamak, yeni yerleşim yerlerine karar vermek ve bu yerleri kiralamak gibi görevleri üstlenmiştir.”(*)
Bizde ise yabancıya toprak satışı yapmak ülkenin kurtuluşuymuş gibi gösterilmektedir. “nasıl olsa toprağı sırtlayıp götürmüyorlar ya!” gibi saçma sapan savunmalar yapılmaktadır.
Bakın Osmanlının son zamanlarında, 1895 tarihinde İzmir’in yüzde 85’nin tapusu yabancıların eline geçmişti. Bugün de, birinci sınıf tarım alanlarımız ve kıyılarımız yerli ve yabancı yağmacılara adeta talan ettirilmektedir. 03.07.2003 tarih ve 4916 Sayılı Yasa ve 442 Sayılı Yasa’da 87. ve 2644 Sayılı Yasa’da 36. madde değişikliği ile aşağıdaki maddeler kabul edildi.
  • Karşılıklılık koşulunun belirlenmesinin Bakanlar Kurulu kararına bırakılması.
  • Yabancı tüzel kişilerin de taşınmaz mal edinebilmesi.
  • Yabancı Devletlerin de taşınmaz mal edinebilmesi.
    Herhalde CHP’nin son yıllarda yaptığı en önemli hizmet, bu yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurarak, yasayı iptal ettirmesidir. Böylece yabancıların tek kurşun atmadan bize ait topraklara konmaları şimdilik, kısmen geri püskürtüldü. Ama, bu saldırıların devam edeceğinden kimsenin kuşkusu olmasın.
    Geçtiğimiz hafta Çanakkale Zaferi’nin 90. yıldönümüydü. Doksan yıl önce vatan topraklarını kirli ve pis çizmeleriyle çiğnemelerine engel olduğumuz düşman, bugün bize dost(!) olmuş. Oysa, aynı düşman Çanakkale’de ders almamış ki, bugün Irak’ta, Afganistan’da silahlı emperyalist güç olarak, başkalarının toprağını işgal etmektedir.
    Bir ülkeyi işgal etmek isterken gebertilen düşman askerlerinin, topraklarını işgale karşı korurken şehit düşenlerle aynı kefeye konduğu dünyanın neresinde görülmüştür?
    Maalesef bizdeki mandacı zihniyetler, ellerinde topları ve tüfekleri ile can almaya gelen düşman askerini, neredeyse “şehit” mertebesine çıkartmaktadırlar.
    Son yıllardaki uygulamalara bakınca, Çanakkale türküsü daha bir yanık geliyor kulağımıza…
    “Çanakkale içinde vurdular beni
    Ölmeden mezara koydular beni…”
    (*): Yukarıdaki alıntılar, TMMOB Yönetim Kurulu Üyesi Baki Remzi Suiçmez’in 17.03.2005 tarihli konferansından alınmıştır.
    e-posta:
    enversat@mynet.com

      Başa dön

      EMEK GÜNLÜĞÜ..........Seyit Aslan

    Merkez Lavuarı

    AKP Hükümeti Kamu İktisadi Teşekkülllerini (KİT) bir yandan satıyor, bir yandan kapatıyor. Kapatmalar sermayenin çıkarına uygun yapılıyor. Kapatılan her fabrika ve işyerine karşılık, özel sektöre teşvikler verilerek, o işin özel sektör tarafından yapılması sağlanıyor. Elleri, kolları serbest kalan sermayenin ilk işi, işçi ücretlerini ve sosyal haklarını düşürmek oluyor. SEKA’da ateş topunu belediyenin kucağına atarak rahatlayan hükümet, yeni saldırılar için harekete geçti ve ERDEMİR’in satışını gündeme getirdi. Zonguldak maden ocaklarından çıkan kömürün yıkamasını yapan Merkez Lavuarı’nın kapatılması gündemde. SEKA’da yaşananlar Zonguldak Merkez Lavuarı için de tezgâhlanıyor. Neymiş “şehrin görüntüsünü bozuyormuş”, “şehrin merkezinde böyle bir tesis olmazmış.”
    Önceleri maden ocaklarından çıkan kömür, vagonlarla lavuara taşınıyormuş. Daha sonra “vagonlarla taşıma maliyetli oluyor, hızlı olmuyor” gerekçesiyle taşıma işi kamyonlarla yapılmak üzere özel sektöre verilmiş. Kamyonlar ile taşıma maliyeti, vagonlar ile taşımanın birkaç katı üzerine çıkmış durumda. Anlayacağınız birkaç taşıma şirketini zengin etmekten başka bir işe yaramış değil.
    Hükümetin hesabı Merkez Lavuarı kapatıp, yapılan kömür yıkama ve ayrıştırma işini özel sektöre vermek. Kozlu ve Üzülmez’e Turgay Ciner tarafından iki lavuar yapılacağı söyleniyor. Muhtemelen işi alacak şirket tek kuruş sermaye koymadan hükümetten alacağı teşviklerle bunları yapacak. Şu anda bir ton kömürün Merkez Lavuar’da yıkanması ve ayrıştırılması 3.5 dolar civarında. Eğer lavuarda yenilenme yapılırsa, bu maliyet daha aşağı düşürülebilir. Merkez Lauvarı’nın kapatılması ve yapılan yıkama ve ayrıştırma özel sektöre verilirse bunun en az 12.5 dolardan aşağı olmayacağını söylüyorlar. Aradaki fark işletmeyi alacak kişinin kasasına akacak.
    Son 15 yılda maden işçilerinin sayısı 12 bine düşmüş durumda. Resen emeklilik ve yerine işçi alınmamasının getirdiği sorunlar tahrip edici sonuçlar ortaya çıkarıyor. İşsizlik giderek büyüyor. Özel ocakların yanı sıra, kaçak çalıştırılan ocaklar giderek yaygınlaşıyor. Kaçak ocaklarda tahmini olarak 2500 işçinin çalıştığı söyleniyor. Ne denetim var, ne de engel. Bu durum kaçak üretimi teşvik ediyor. TTK’ya yeni işçi alımı gündemde, 2 bin işçi emekli edilecek, yerine 1500 işçi alınacak söylentileri dolaşıyor. Yeni alınacak işçiler için bir bütçe ayrılmış. Eğer işe girecekler sendika tarafından asgari ücretli olarak kabul edilirse işe alınacak sayı 1500 olurmuş. Şayet kabul görmez ise bu sayı 500 civarında kalır deniyor. Yerin dibine asgari ücretle inin diyorlar. Bugüne kadar madenciler 4 bin 500’ün üzerinde şehit vermiş durumda, iki gün önce yine göçük sonucu 1 işçi yaşamını yitirdi ve 4 işçi yaralandı. Acaba işçilere asgari ücreti reva görenler, maden ocağında bir saat çalışmayı göze alabilir mi? İşçi alımı şantaja dönmüş durumda.
    Türk-İş Başkanlar Kurulu da yarın Zonguldak’ta toplanarak yeni süreçle ilgili belirlemeler yapacak.
    Zonguldak maden işçileri, toplanacak başkanlar kurulundan kararlılık bekliyor. Çünkü Merkez Lavuarı kapatılırsa, yeni saldırıların arkası gelecektir. Dün lauvara kömür taşıma işinin özel sektöre verilmesine ses çıkarmayanlar, lavuarın kapatılmasına karşı tavır almazlarsa, saldırı bir süre sonra ocaklara yönelecektir. Zaten kaçak çalıştırılan ve denetlenmeyen ocaklar bunun açık göstergesi. Maden işçilerinin mücadele geleneği bu sorunları aşacak güce sahip. Bunun için yapılacak iş önce tüm maden işçilerinin birliğini sağlayacak bir çalışmanın içine girmektir. Türk-İş Başkanlar Kurulu bunları dikkate almak ve SEKA deneyiminden sonuç çıkarmak durumundadır.

    e-posta:
    aslanseyit@mynet.com

      Başa dön

      EMEK DÜNYASI..........İhsan Çaralan

    Halk sağlığını kim koruyacak?

    “Sahte rakı” cinayetleri, “sahte sigara” tehdidi, genetik yapısıyla oynanmış ürünlerin yaratabileceği tahribat, şu ya da bu üründe kanserojen katkı maddelerinin varlığı derken, nihayet; domates, patlıcan, biber, patates gibi en yaygın kullanılan gıdalar bile artık “ölüm saçma” düzeyinde zehirler taşıması aşamasına gelip dayanmış bulunuyor.
    Ankara Ticaret Odası ve Türkiye Ziraatçılar Derneği’nin önceki gün “tarım ürünlerinin halk sağlığını tehdit ettiği”ne dair açıklamaları, aslında “sahte rakı”nın devede kulak olduğunu, pazar için yapılan tarım üretiminin neredeyse tümünün, halk sağlığını tehdit eden, “zehirleme”den “kanser”e yol açmaya kadar çok yönlü tehditler içerdiğini göstermektedir.
    Burada sorun bir “ahlak sorunu” değildir. Tam tersine burada olan tamamen, “daha çok kâr”, rakibini geride bırakmak için girişilen bir “rekabet”tir! Yoksa hiçbir üreticinin “vatandaşa zarar verme” gibi bir amacı yoktur. Yani üreticilerin birbiriyle rekabete sokulması, kârın sınırsız teşvik edilmesi, bu alanda yapılacak her denetim ve sınırlamanın kişilerin mülk edinme ve kazanma özgürlüklerinin sınırlanması olarak görülünce; hormon, gübre ve tarım ilaçlarının hormon etkisi yaratacak biçimde kullanılması, modern tarımı halk sağlığını tehdit eden ürünler üreten bir sektöre dönüştürmüş bulunmaktadır.
    Tarımcılar, uzmanlar şimdi bu tehdidi daha açık ve gerekçelerini göstererek ortaya koyuyorlar. Ama, ülkeyi yönetenler, bu açıklamlardan kendisi için sonuçlar çıkarıp; tohumdan gübrelemeye, ilaçlamadan üretimin planlanmasına kadar kamusal bir müdahale örgütlemek yerine olup biteni seyrediyorlar. Hatta dönüp böyle başı boş üretimin gelişmesiyle, çok kârlı bir iş olmasıyla övünüyorlar. Bütün bu açıklamalardan, patırtıdan geriye; “vatandaşın kendi tedbirini kendisinin alması” kalıyor. Onun içindir ki; uzmanlar, hormonlu sebze ve meyvelerin hormonsuz olandan nasıl ayrılacağına dair (şekil şemal tanımları vererek) “kocakarı formülleri” sunma çaresizliğine sürükleniyorlar.
    Burada asıl görev hükümetlerdedir. Ama hükümetlerin bugüne kadar bu alanda attıkları bir adım olmadığı gibi tersine, tüccarlık, her yolla kârı artırmanın meşruluğu felsefesi desteklenmektedir. Bunun sonucu olarak da bugüne kadar bu konuda alınmış tek tedbir; “organik tarımı desteklemek” biçiminde oldu. O da, “çok kârlı bir iş” diye sunuldu. Yani piyasada doğal koşullarda yetiştirilmiş ama “halkın alamayacağı kadar pahalı” sağlıklı ürünler de bulunacaktır. Böylece isteyen istediği ürünü alabilecek, tabii ki parasını ödeyerek! Bu, “burjuva özgürlüklerin geldiği son aşamalardan birisi”dir. Abes görünse de hükümetin, sermaye ideologlarının mantığı budur; burjuvazinin gerçeği de budur.
    Buradan elbette bilimin, teknolojinin imkânlarının, tarım üretiminin artırılmasında kullanılmaması gerektiği çıkmaz. Tam tersine bugün insanlığın ihtiyaçları, bilim ve teknolojinin tarımda da sonuna kadar kullanılmasını dayatmıştır. Ama bu halkın ihtiyaçlarını düşünen, bu ihtiyacı sağlığa en uygun bir biçimde karşılayan bir tarım üretimini geliştirecek politikaların devreye sokulmasıyla yapılırsa anlamlıdır.
    Ve bu nokta da, bilimle kapitalist kâr hırsının çelişmesi, başka bir söyleyişle halkın ihtiyaçlarının karşılanmasıyla kapitalist üretimin çelişmesi gündeme gelir. Hem kapitalizm, rekabet, kâr hırsı bu sistemin tek itici gücü olacak, hem de kapitalist, halk sağlığı, halkın ihtiyaçları gibi “ekonomik olmayan” gerekçelerle kârını sınırlayacak! Bu kapitalistlerden beklenmeyecek bir tutumdur.
    Hükümetler elbette alacakları pek çok önlemle tehlikeyi azaltabilirler. Bu nedenle gıda güvenliği ve halk sağlığını tehdit etmeyen bir tarımsal üretim ve ürünlerin çok yönlü olarak denetlenmesi talebi, çok somut ve ertelenemeyecek kadar önemli bir taleptir. Ama aynı zamanda bu tehdidin hükümetleri de aşarak bir sistemin halkı tehdidi, insan sağlığının tehdidi olduğu; kapitalizme karşı kârın, rekabetin olmadığı bir dünya, sosyalist bir dünya için bir mücadeleye bağlanmayan bir mücadelenin çok bir ilerleme şansı olmadığını da bilmek durumundayız.

    e-posta:
    caralan@evrensel.net

      Başa dön

      KONUM..........Çetin Diyar

    Merhaba ‘Yeni gün’!

    2005 Newroz’u barış ve kardeşlik bayramı olarak kutlanıyor. Binlerce yıllık geçmişi olan Newroz, Ortadoğu’nun ve Uzakdoğu’nun birçok halkı tarafından farklı anlamlarıyla kutlanıyor. Newroz, Nevruz, Növroz, Navruz gibi farklı adlar ve anlamlarla kutlanan bu bayram, aynı zamanda halkların yüzlerce yıldır birlikte barış ve kardeşlik içinde yaşamasının sembolü olmuştur. Ama bugün, bölge ve dünyanın birçok bölgesi emperyalist saldırganlık ve yerli gericiliklerin baskıları tarafından kuşatılmış durumda. Arap, Fars, Kürt, Türk tüm bölge halkları emperyalist saldırganlığın hedefi haline gelmiş durumda. Öte yandan geçen yıl Suriye ve bu yıl İran Kürdistanı’nda yerli gericilikler Kürtler’e karşı inkârcı politikalar eşliğinde baskı ve katliamlar yapıyor. 2005 Newroz’u emperyalizm ve yerli gericiliklere karşı mücadele ve halkların barış, kardeşlik, eşitlik içinde yaşama özleminin ifadesi olarak anlam kazanıyor.
    Türkiye’de resmi ‘Nevruz’ kutlamaları yapan devlet, halkın Newroz’una karşı baskıcı, yasakçı ve tehditkâr tutumunu sürdürüyor. Kutlama başvurularında ‘w’ hâlâ yasaklama gerekçesi yapılıyor. Newroz’un barış ve kardeşlik bayramı olarak ‘resmi tatil’ ilan edilmesi ve Kürt sorununun demokratik çözümü yönünde bir fırsat olarak değerlendirilmesi yerine hâlâ ‘terör sopası’ sallanıyor. Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt, Newroz’da “terör örgütünün eylem hazırlığı içinde olduğu”nu söyleyerek Newroz kutlamalarını ‘yasadışı’ göstermeye çalışıyor. Büyükanıt bunlarla da yetinmiyor: “Terörün düşük seviyeye indirgenmesi sonrasında olağanüstü hal uygulamasının kalkmasından bazı yasaların değişmesine kadar bir dizi yeni durum ortaya çıktı. Yani terör örgütü üyelerinin sayısı 1999’daki rakama ulaşırken, biz 1999’daki mücadele gücünün gerisindeyiz” diyerek adeta topyekün bir savaş çağrısı yapıyor. Büyükanıt’ın çağrısı hemen yerine ulaşmış ki; Dersim’de Newroz kutlaması yasaklanıyor, Gündem gazetesi toplatılıyor, ev baskınları ve toplu gözaltılar gerçekleştiriliyor. Ama dün ve bugün Newroz alanlarını dolduran yüzbinler ‘Savaşa Geçit Vermeyeceğiz’ şiarıyla Büyükanıt’a yanıt veriyor.
    Newroz’un Kürt halkı için özel bir anlamı olduğu biliniyor. Çünkü Newroz yok sayılmaya, inkâra karşı Kürtler’in ‘varoluş’ bayramıdır. Newroz; yanan ateşler, tutuşan bedenler ve serhıldanlarla bir halkın ‘diriliş’ günüdür. Bugün Newroz’un farklı anlam ve versiyonları içinde Demirci Kawa’nın zalim Dehak’a karşı mücadelesiyle sembolize olmasının ‘politik’ bir mesajı vardır. Newroz; günümüz zalimlerine, emperyalizm ve kanlı diktatörlüklere karşı, bir isyan çağrısıdır. Bu çağrıya kulak veren halklar ve her milliyetten emekçilerin kardeşlik için birleşen elleri, emperyalizm ve her türden gericiliğin beynine Demirci Kawa’nın balyozu gib inecek. Newroz, savaşın ve sömürünün olmadığı ‘yeni gün’ün müjdecisidir!

    e-posta:
    cetindiyar@mynet.com

      Başa dön

      BAYKUŞ..........Şebnem Korur Fincancı

    Harfler ve günler

    İki hafta Avrupa’nın değişik ülkelerinde kaldım. Yazı yazıp göndermek de mümkün olmadı. Yola çıktığım 6 Mart gününün akşamı Paris’de televizyon ekranları yerde tekmelenen kadınlarımızı gösteriyordu. Ertesi sabah Fransa Millet Meclisi’nin toplantı salonunda Avrupa Birliği ve Türkiye’nin ele alındığı bir toplantıda konuşmacıydım. Avrupa Birliği sürecinin, Türkiye’de insan haklarına olumlu etkisini ifade etmem mi bekleniyordu, bilemiyorum. Avrupa Birliği ülkeleri ile eşzamanlı özelleştirilmekte olan sağlık ve eğitimden, cezaevlerinin “tretman” projelerinden, anti-terör yasalarından, Avrupa Birliği gibi emperyalist bir projenin insan haklarına çifte standartlı bakışından söz ettim. İnsan haklarının geliştirilmesinin ancak halkların birliği ile mümkün olabileceğini, emperyalist hiçbir projenin insan hakları alanında içtenlikle tavır almasının mümkün olmadığını söyledim. Gece otobüsünde bir zenci beyazlardan dayak yerken, otobüs yolcularının gözleri camlardan dışarıyı seyrediyordu. Ertesi gün Fransız lise öğrencileri eğitimin özelleştirilmesine karşı boykot yapacaklardı. Aralarında dayağı otobüs camlarındaki yansımasından izlemekle yetinenler de olacaktı muhakkak.
    Sonraki durağım İngiltere’ydi. İşkencenin etkin biçimde araştırılması için İstanbul Protokolü eğitimi programını birlikte yapmak üzere Medical Foundation’ın Londra’daki merkezinde toplandık. Aynı günlerde the Guardian’da anti-terör yasası tartışmaları yayınlanıyordu. Gazetede yer alan haberler arasında 11 Eylül sonrası gözaltına alınan ve yaklaşık 3.5 yıldır mahkemeye çıkarılmadan gözaltında tutulan insanların öyküleri, yargıç kararı ile serbest bırakılacakları ve bu serbestliğin koşulları da yer alıyordu. Gözaltında 1000 günden fazla kalan bu insanların öyküleri çok çarpıcıydı. Her birinin A’dan P’ye bir harfi, her harfin binlerce gündür yaşadıkları vardı. Bazılarının Londra’nın güneydoğusundaki Belmarsh Cezaevi’nde başlayan öyküleri Broadmoore Hastanesi’nde devam etmişti. Ne ile suçlandıklarını bilmeyen, 1000 günden fazla süren gözaltı sürecinde avukatları ile dahi görüşmelerine izin verilmeyen insanların bir kısmı çok ciddi psikolojik rahatsızlıklar yaşamışlar ve hastaneye yatırılmışlardı. Bu ülkeye daha iyi bir hayat için geldiklerini söylüyorlardı. Belmarsh Cezaevi’nde onları çıldırtacak kadar iyi bir hayatın peşinden gelmişlerdi. Bin gündür isimleri olmamıştı. Hurufatı zengin bir ülkenin harfleriydiler artık. Aynı günlerde serbest bırakılmalarına karar verildi. Harflerden isimlere geçerken, evde elektronik etiketlerle yaşayacaklar. Görüşecekleri her insan bilinecek. Her adımları izlenecek. Acil durum düzenlemelerinden anti-terör yasasına geçilirken, belli ki bu harflere yenileri eklenecek. Medical Foundation bir başka ülkede insanlara insan hakları dersi verecek.
    Son durak Hollanda’ydı. Türkiye Hollanda İnsan Hakları Derneği’nin düzenlediği “Kadın, Mülkiyet ve Din” başlıklı bir toplantıda konuşmacıydım. Amsterdam’da Kırmızı Fener Mahallesi’nde bedenlerini satmak zorunda kalan kadınlar camların ardında gözlerimin içine bakarken, Fransız bir yönetmenin kadınların sokaklarda dövüldüğü bir ülkenin film festivaline katılmama kararını öğrendim. Aynı günlerde Irak’daki işgalci güçler arasında yer alan ülkelerden Hollanda’nın askerlerinden bir grubun döndüğü haberleri yayınlandı.
    Türkiye’den giderken Fethiye Çetin’in “Anneannem” isimli kitabını almıştım. Londra metrosunda elimde kitap, ağlayarak okudum. Anneannesi anneannem oldu, sürgündeki bendim. Katledilenler benim canlarımdı. Bizi yalnızlaştıran emperyalizme karşı, her birimiz suratı tekmelenen kadın, dövülen zenci, sağlık, eğitim hakkı elinden alınan çocuk, bin gün adsız kalan bir harf, Kırmızı Fener Sokağı’nda vitrindeki kadın, işgalde katledilen Iraklı ve bütün anneanneler anneannelerimiz olmadıkça günlerin içinde harfler olmaktan kurtulamayacağız. Hakların savunulabilmesi için insan olmak gerekir. İnsanlar yan yana durunca, halklar birlikte güçlenir.

    e-posta:
    korur@yahoo.com

      Başa dön

      YAŞAMA KÜLTÜRÜ..........Cengiz Bektaş

    Haldun Taner

    Bin dokuz yüz ellilerin başındaydı…
    İstanbul Erkek Lisesi’nde öğrenciydim…
    Bir gün Almanca öğretmenim Turgut Kavur, elinde bir betikle girdi derse… “Bu okunmalı!” diyordu…
    Varlık Yayınevi’nin bilinen, boyutları küçük, yüz kuruşluk ederi olan betiklerinden… “Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu” yapıtıydı Haldun Taner’ in…
    Haldun Taner, Turgut Kavur’ un en yakın arkadaşlarındandı. İnanıyordu ona… Yayınlamakta gecikmiş, daha doğrusu ivedi davranmamış arkadaşını herkes okumalıydı…
    Betik, bir öyküler toplamıydı… Adını aldığı ilk öykünün ilk tümcesini okur okumaz evrenim büyüdü:
    “Bir Amerikalı fotoğrafçı, makinasının objektifini çıkarıp yerine bir at gözü takmak suretiyle, çeşitli resimler çekmiş...”
    diye başlayan öykü, birdenbire çevreme bakışımı varsıllaştırdı.
    Düşünün, bir at gözüyle bakın insanlara, ya da kedi, sinek, kelebek, tüm yaratıkların gözleriyle ayrı ayrı algılamağa çalışın olanı biteni…
    Ya da öteki insanların gözüyle…
    Bakalım hepsi sizin gibi mi görüyor evreni? Yeryüzünü, kenti, öteki kişileri?..
    Düşünün, bir yazar oturup bir öykü yazıyor, bir lise öğrencisinin evrenini bilmem kaç katına çıkarıyor…
    Haldun Taner’le tanıştırdı da Turgut Kavur sonra bizi. İstanbul Üniversitesi Edebiyet Fakültesi’nin Sanat Tarihi Bölümü’nün bir gezisine de birlikte katıldık. Eskihisar’a gittik. Onun herkese gösterdiği insanca sevgiyle, saygıyla yakınlıktan söyleşi payımı aldım gün boyu…
    Liseden sonra da kesişti yollarımız kimi kez. Moda’da, Aziz Nesin’li, Kemal Tahir’li, Attila Tokatlı’lı bir sofranın tartışmaları durur özellikle usumda…
    Bugün onun yaşamını bitirdiği yaştayım. Kendimi onunla yaşıt duyumsayarak geriye baktığımda bana, bize, toplumumuza neler verdiğini elbette daha iyi algılıyorum. Bütün YASAKLANMALARINA, en zor durumlara göğüs gererek hem… Güler yüzünü yitirmemeyi bilerek, düşündüklerini açıklıkla, kime (halkına) söylediğini bilerek… Halkıyla, insanıyla ilişkisinde, arada en küçük bir çatlak bırakmadan… Ondan hiç ayrı düşmeden, kopmadan hem… İlericiliği kendine özgüymüş gibi görmeden, ilerlemenin düzeyini kendiyle değil, insanının düzeyiyle ölçerek…
    Yaşamıyla yazarlığının koşutluğu, üzerinde çok durulması gerekli bir olgu bence genç kuşaklar için… Hele genç tiyatro yazarları için… Sahne tozu yutarak yazmanın nasıl da başka bir şey olduğunun anlaşılması için…
    Doğu Berlin’de, 1960 başında, Brecht’ in, “Arturo Ui’nin Önlenemez Yükselişi”ni izledim. Tiyatronun çağımızda nerelere varabileceğini sezinledim. Ama bu arada “Ya benim ülkemde?” sorusuna da takıldım… Sonra yurduma döndüğümde, “Keşanlı Ali Destanı” bana yurdumda da bu alanda çağdaşlığı sundu…
    Haldun Taner’i doksan yaşında, kimi etkinliklerle andık geçen günlerde…
    Anmak güzel… Ama okumak, onu, yeniden tiyatrosunu izleyerek düşünmek daha güzel olmaz mı?

    e-posta:
    bektas_cengiz@hotmail.com

      Başa dön

      AYRINTI..........U.Ozan Darıcı

    Tek eksik futbol

    Süper Lig’de son yılların en çirkin şampiyonluk mücadelesi bu yıl yaşanıyor olsa gerek. Herkes her maç sonrasında alabildiğine sessini yükseltiyor, kaybedilen puanları şikeye, teşviğe bağlıyor.
    2004-2005 sezonunda; verilen verilmeyen cezalar, yapılan açıklamalar, tribünler, gazeteler futboldan daha çok konuşulur oldu. Herkes birbirine yükleniyor ama kimse aynaya bakmıyor. Geçtiğimiz haftalarda Trabzonsporlu bir yöneticinin Gaziantepspor karşılaşması sonrasında, rakiplerinin kendilerine “daha büyük bir şevkle” oynadığı yönündeki açıklamalarına büyük tepki gösteren Fenerbahçeli yönetimi, aynı hassasiyeti kendi teknik direktörleri Daum’a göstermiyor. Galatasaray yönetimi Fenerbahçe-Gençlerbirliği maçında yaşanan olaylardan ötürü rakiplerinin sahasının kapanmasını istiyor ancak Ali Sami Yen’de oynanan Beşiktaş karşılaşmasında yaşananları görmezden geliyor. Herkes diğerinin kapısındaki çöplüğe işaret ederken, kendi kapısında birikenleri göz ardı ediyor.
    Tribünlere gelince her yıldan farklı olarak, daha fazla küfür edip, sahaya daha fazla yabancı madde atarak yaşanan kaos ortamına ‘katkı’ yapıyor. ‘Gazeteciler’ ise her zaman alışılageldiği üzerine üzerindeki formalara sıkı sıkıya bağlı, alacakları maaş için ‘alın teri’ döküyor.
    Tüm bunlar yaşanırken, Futbol Federasyonu kendini Sutopu Federasyonu sanıyor olmalı ki, ne bir açıklama, ne olayları düzeltme yönünde bir adım atıyor. Attığı adımlar da işleri düzeltmekten çok karmaşıklaştırmaya yönelik. Birtakım iddialara göre ‘bazı’ başkanlarla oturup, verecekleri cezaları tartışıyorlar.
    Her geçen yıl futboldan uzaklaşılan Türkiye’de bu sene futboldan eser yok. Kim şampiyon olursa olsun tartışma sürecek. Herkes birbirini suçlayacak, kimse suçu üzerine almayacak. Bu yıl ne yazık ki, futbol uğramadı Süper Lig’e. Her şey vardı tek eksik ise futbol oldu.

    e-posta:
    ozandar@hotmail.com

      Başa dön

      DÜNYAYA BAKIŞ..........Taylan Bilgiç

    Yeni kozmik anayasa

    ABD Başkanı Bush’un ikinci döneminin başlangıcında yaptığı “tarihi” konuşma, Amerikan saldırganlığının iplerinin artık illa ki “kitle imha silahı” gibi gerekçelere bağlı olmayacağının işaretlerini veriyordu. Bush, konuşmasında bu tip “tehditler”den neredeyse hiç bahsetmemiş, onun yerine “haydut rejimler”e karşı “hürriyet savaşı”ndan dem vurmuştu.
    Saldırı, işgal ve baskı politikalarının bundan böyle fazla gerekçeye ihtiyaç duymayacağına dair bu sözler, artık resmileşmiş bulunuyor. 11 Mart’ta Wall Street Journal gazetesinde yayınlanan bir haber, yeni bir “çok gizli Pentagon belgesi”ni duyuruyordu. Mart ayı içinde yayınlanan bu belgeden, tanınmış iktisatçı Michel Chossudovsky’nin 17 Mart tarihli makalesi ile haberdar olduk. 19 Mart’ta ise, konu Los Angeles Times gazetesine taşındı.
    Bir nevi “kozmik anayasa” olan bu “Pentagon siyaset belgesi”nin, “dünya çapında ABD nüfuzunu artırmak için gerekenler”i ele aldığı görülüyor. Pentagon burada “ön saldırı doktrini”ni bir adım ileri götürerek, savaşlara daha “proaktif” bir yaklaşım getiriyor ve küresel askeri egemenliğin “bölgesel savaş alanlarının ötesinde” olduğunu vurguluyor. Bu kapsamda; ABD’ye düşman olmayan, ancak “stratejik” görülen ülkelere karşı askeri operasyonlar gündeme gelebilecek.
    Wall Street Journal şöyle özetliyor: “Belgenin temeli, ABD’nin, Irak ve Afganistan gibi spesifik alanların çok ötesinde bir küresel mücadele içinde olduğu fikri. Ordu için sunulan vizyon; sırf belli çatışmalara tepki göstermeye odaklanmaktan çıkmış, dünyayı değiştirmeye odaklanmış bir güç olmak, ABD’nin savaş halinde olmadığı ülkelere daha fazla önem vermek.”
    Bu kapsamda, ABD ordusuna dört temel “görev” biçiliyor:
    1. İç terörist tehditleri etkisiz kılmak için, ‘başarısız devletler’ ile ortaklıklar kurmak.
    2. Terörist gruplara karşı saldırılar düzenlemek.
    3. Çin ve Rusya gibi ‘stratejik bir dönemeçte’ olan ülkelerin tercihlerini etkileyebilmek
    4. Düşman devlet ve terörist örgütlerin kitle imha silahı elde etmesini önlemek.
    Sadece 2 ve 4. maddelerin “askeri nitelikte” olması, 1 ve 3. maddelerin esas olarak siyasi-diplomatik nitelik taşıması ilginç. Bu hedefler, ABD ordusunun giderek Amerikan politikasının her alanına hakim olduğunun delili.
    Birinci hedef bağlamında, dünyanın farklı bölgelerinde “yerel güçleri kontrol ve pasifize etmek” için özel bir askeri güç oluşturulması tartışılıyor. Bu da, çok sayıda ülkeye, oradaki “başarısız devlet”i kurtarmak için askeri danışmanlar ve özel kuvvetler göndermek, ABD çıkarlarını gözetecek “yerel ordular” kurmak anlamına geliyor. Chossudovsky’den dinleyelim: “ABD, sarsılan bir devletin silahlı kuvvetlerine yardımcı olabilmek için, bu birlikleri yaklaşan çatışmalardan çok daha önce gönderecek. İsyan güçlerinin köklenip halkın desteğini almayı başarmasından çok daha önce. Yetkililer, plana göre dünya çapında bu tip birçok timin faal hale getirileceğini söylüyor... Bu faaliyetlerin önemli bir bölümü, Pentagon, NATO veya BM ile anlaşmalı paralı asker şirketleri tarafından gerçekleştirilecek.”
    Bütün bunlar, ABD’nin amacının, halkların emperyalist zincirleri kırmak için ayağa kalkmasını önlemek olduğunu gösteriyor. Hedef; şu veya bu ülkede, ayaklanmalar ve devrimleri daha “başında iken” ezmek.
    Üçüncü madde de dikkat çekici. Burada, “Çin gibi yükselen güçlerin, ABD askeri egemenliğine meydan okumasının önlenmesi”nden bahsediyor. Bunun için ise, kilit önemdeki yüksek-teknoloji sistemlerinde Amerikan egemenliğinin devam etmesi gerekli. Chossudovsky şöyle diyor: “Peki Washington, küresel askeri hegemonya hedefine nasıl ulaşacak? Silah sektörünün sürekli geliştirilmesi ile. Bu da, sivil mal ve hizmetlerin üretiminin hızla azaltılması, askeri harcamaların artırılması demek. Bu yeni, ilan edilmemiş silahlanma yarışı ile, devasa miktarlarda kamu parası, büyük silah şirketlerine aktarılacak.”
    Blgede Çin ve Rusya’dan “potansiyel tehdit” olarak bahsediliyor; ama “gayrıresmi” rakipler arasında Fransa, Almanya ve Japonya da sıralanmış. Bu “cephe”ye karşılık, “ortak”lar olarak İngiltere, Avustralya, İsrail ve Kanada’dan bahsediliyor.
    Chossudovsky, emperyalist ekonominin çarpık karakterini anlatırken, “Zengin Batılı ülkeler kitle imha silahı üretirken, yoksul ülkeler imalat malı üretiyor. Ardından, zenginler, gelişmiş silah sistemlerini kullanarak, Batı piyasalarına mal tedarik eden o yoksul ülkelere saldırıyor” saptamasını yapmış.
    Dahası var. Uzmanlar, bu belgede NATO gibi “uluslararası ittifak”ların neredeyse hiç yer almadığına dikkat çekiyor. Askeri analist Loren Thompson, “Clinton yıllarında koalisyon savaşı, stratejimizin merkez unsurlarından biriydi. Şimdi ise yönetim, Avrupalılardan neredeyse hiçbir şey beklemiyor” demiş (Los Angeles Times).
    Emperyalistlerin dünyayı hızla yeni bir “küresel savaşa” sürüklemekte olduğu, daha başka nasıl anlatılabilir?

    e-posta:
    taylan@evrensel.net

      Başa dön

      ARA SIRA..........Bawer Ronî

    Mitolojide ateş

    Ateşin, günümüzden 400-500 bin yıl önce kontrol altına alındığı düşünülüyordu. Ancak İsrail’de bulunan Hebrew Üniversitesi’ndeki arkeologlar, insanların ateşi sanılandan çok daha önce kullanmaya başladıklarını gösteren kanıtlar ortaya çıkardılar. Anadolu ile Asya yollarının kesişim noktasında bulunan Gesher Benot Yaagov adlı 790 bin yıllık kazı alanında, insanlarca yakılarak kontrol altına alındığı sanılan ateşin izlerine rastlanılmış.
    Ateşin bu kadar erken bir dönemde kullanılmaya başlanmış olması, bize insanoğlunun becerileri ve davranışları hakkında da çok şey anlatır. Ateş, insanların vahşi hayvanlardan korunmalarına, yiyeceklerini pişirmelerine ve kışın ısınmalarına yardımcı olmuş. Belki de ateş, gece geç saatlere kadar uyanık kalabilmelerini ve birbirleriyle daha çok etkileşim halinde olmalarını sağlıyordu (...) Yukarı Mezopotamyalı halklar, ateşin gücünden her alanda yararlanmaya başladılar ve uygarlıklarını geliştirdiler.
    Ateş kutsaldır. Çünkü, toplum ateşi kullanarak gelişmesini sağlamıştır. Ateş, insanı soğuk havalarda ısıtmış, gıdalarını pişirerek doyurmuş, yabanıl hayvanlara karşı (özellikle geceleri), korumuştur. Pek çok meslek ve zanaattın icrasında da ateşe büyük gereksinme duyulmuştur. İnsanlık tarımcılığa başlar başlamaz (ki bu yerleşik bir hayata geçildiğinin de kanıtıdır), elde ettiği buğdaydan hamur yaparak Tennur (Tandır), içinde ateş yakarak ekmeğini pişirmiştir.
    Demir çağını başlatan da ateştir. Mitolojide ateşin tutuşturulduğu kesit (urna) ve ateş, din adamları tarafından sürekli canlı tutulur, söndürülmezdi. Ateşle yüz yüze gelenin, ateşi nefesiyle kirletmemesi için yüzünü örtmesi gerekiyordu. Bunun yanı sıra bazı dini ayinler açık havada, kubbe biçiminde, dört tarafı açık ve ortada ateş yeri bulunan tapınaklarda oluyordu.
    Ateşten tanrılar ve ateşin gücüne sahip tanrılar vardı. Ya da ateşin kendisiydi tanrı. Ateş tanrısının adı: Girrav ve Gibil’di
    Ateşin kutsal sayılması eski çağlarda başlar ve günümüze kadar süregelmiştir: Bugün hâlâ dünyanın birçok yerinde, ölen insanların bedeni, ateşte yakıldıktan sonra, geride kalan külleri ya gömülür, ya rüzgara savrulur, ya da suya (deniz, ırmak...vs.) bırakılır. Bu durum, bize ateşin kutsallığını gösterir.
    Yukarı Mezopotamya’da ateşe adak sunmak, kurbanın kanını dökmek, tanrılara sunulan adakları ateşe atmak, gelenekler arasında yer alırdı. Ayrıca ateşin temizleyici ve yargılayıcı niteliği de vardı. Efsanevi Kürt Kralı Nemrud ile Hz. İbrahim arasında geçen olayda gördüğümüz gibi Hz. İbrahim’in gerçekten suçlu olup olmadığı ateşin takdirine bırakılmıştır. M.Ö.1000-1500 yılları arasında yaşamış olan Zerdüşt’ten bu yana da ateşin kutsallığı gittikçe önem kazanmış ve daha çok, Zerdüşt dini ile bağlantılı düşünülmüştür.
    Zerdüşt’ün ateş ile bağlantısı şöyledir: “Bilgelik aşkına, Zerdüşt bir dağın üstünde yaşamak için insanlardan uzaklaştı. Gökten inen büyük bir ateş bütün dağı tutuşturdu. Dağ sonsuza dek yandı. Saray sorumlularıyla birlikte kral, yanan dağın yanına geldi, amacı ibadet etmekti. İşte o zaman Zerdüşt ateşin içinden sapasağlam çıktı.’’
    Avesta’ya göre ateş, Tanrı Ahura Mazda’nın ruhudur. Bu nedenle Mazda inancında, sürekli yanan kutsal ateş merkezleri vardır. Bunlara (Ateşgede) ya da (Ateşgah) adı verilir. Mazda inancında din adamları yüzlerini ateşe dönük olarak ibadet ederlerdi. Ocağa düzgün odunlar atılır. Ateş, kötüyü iyiden ayıran, suçluyla suçsuzu belirleyen, tanrısal bir güce sahiptir.
    E. Xemgin’in araştırmasında, bazılarına göre kutsal ateş, üçe ayrılır. Bunlar, Farnhag ateşi: Din adamlarının ateşi, Guşnasp ateşi: Savaşçıların ateşi, Burzin Mihr ateşi: köylü, çiftçi ve halkın ateşidir. Oysa Avestada’ki ateşler 5 grupta toplanır:
    1. Berezisavap ateşi: Bu ateş kutsal olarak kabul edilenlerin önünde yanandır.
    2. Vobufryana ateşi: İnsan ve hayvanların bedeninde olandır.
    3. Urzavişta ateşi: Bu ateş bitkilerde bulunandır.
    4. Vazişta ateşi: Bu ateş gökteki bulutların çarpışmalarından meydana gelen yıldırım ve şimşek ateşidir.
    5. Spenişta ateşi: Bu ateş de çalışmalarda kullanılan ateştir.
    Yine Zerdüşt öğretisine göre, yeryüzündeki bütün canlı ve cansız varlıklarda ateş vardır. Bu ateş insanda, hayvanda, bitkide, suda, toprakta, gökte değişik zaman ve biçimlerde kendisini gösterir ama bu ateşin en kutsal olanı, insan ile Ahura-Mazda arasındaki ilişkiyi sağlayan ateştir.
    Yezidilik ve Alevilik de Zerdüşt dininden etkilenmişdir. Yezidilerde de ateş ve güneş önemli bir yer teşkil etmektedir. Ateşe ve küle tükürülmez. Ev içinde ocağın bulunduğu oda kutsal sayılır. Ateş söndürülmez. Bunun yanında Türk Mitolojisi’nde Türk-Moğol halkları eski tarihlerden bu yana başka kavimlerde de kutsal sayılan ateşe büyük bir saygı göstermişlerdir. Hatta ateşte bir ruh olduğuna inanmışlardır. “Altaylılar bu ruha ot ezi (Ateş sahibi), Yakutlar ot iççite adını vermişlerdi.” Türklerin de ateşte, temizleyici bir kuvvet gördükleri söylenebilir. Ayrıca, ateşin insanı kötü ruhlardan, yani hastalıklardan kuruyan bir özelliğinin olduğu inancı da bulunuyor. Türkler’deki törenlerin ateş ile ilişkisine baktığımızda, Mazdaizm’den etkilendikleri söylenebilir. Tabiî Sibirya gibi soğuk bir iklimde olmaları, ateşin önemini daha da artırmıştır.
    Bütün Doğu Asya halklarında, ateşin kutsallığını görebilmekteyiz. Bugün dahi Hindistan’da ateş üstünde yürüme törenleri (gösterileri), yapılmaktadır.
    “Toroslarda, Kilikya’da Tyana Tepesi üzerinde bulunan Kastabela’da mabetti tanrıçanın rahibeleri, söylendiğine göre korlar üzerinde hiç acı çekmeden çıplak ayakla gezerlermiş.”
    Rufailerde de ateşi yalamak, ateşler içinde yuvarlanmak, coşku içindeyken vücuduna şişler batırmak gibi eylemler görülür. Günümüzde bu tür ayinlerin izlerini görebilmekteyiz.
    Yakılan ateşin üzerinden atlamak, ruhsal temizlemenin, coşku ve cezbenin bir gereği olsa gerek. Bundan dolayıdır ki Kürt halkı Newroz bayramlarında ateşler yakar, yakılan ateşin üstünden atlarlar. Ateşin Newroz bayramıyla olan ilişkisini görmekteyiz.
    Kurtuluş, arınma ve yeni gün anlamlarına gelen bu bayramın heyecanını, başta, Kürt halkı olmak üzere bütün halklar, bugünlerde yeniden yaşamaktadır. Kutsal ateşin, bütün insanları kötülüklerden arındırması dileğiyle...

    e-posta:
    bawerroni@hotmail.com

      Başa dön


  • Bize ulaşmak için;

    Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net