www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
EMEK DÜNYASI
____
İhsan Çaralan
Düşmanın olmadığı bir savaş Çanakkale!
ROJEV
____
Ender İmrek
Kürtçe bölmez, birleştirir
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Abdülhamit Düşerken!
ÖZGÜRLÜK YOLU
____
Mumia Abu Jamal
Colorado'da soğuk savaş
köse&öncü
____
Ahmet Haşim Köse - Ahmet Öncü
Doları ilk terk eden kurtulacak mı?
İŞÇİ ÜNİVERSİTESİ
____
Yüksel Akkaya
Dibe vuran panoptik üniversitenin sefaleti
EMEK DÜNYASI
..........
İhsan Çaralan
Düşmanın olmadığı bir savaş Çanakkale!
Bugün, Çanakkale Savaşı’nın 85. yıldönümü. Ve bu yıl “kutlama”lar, her yıl yapılandan daha kapsamlı bir propagandayla yapılıyor. Bu bir yandan Çanakkale’de savaşın yapıldığı alanın yeniden düzenlenmesiyle ama öte yandan da hükümetin, egemenlerin halkın bilincini çarpıtmak için duyduğu ihtiyaca dayanak olması için böyle yapılıyor.
Hiç kuşkusuz Çanakkale savaşları ilginç bir özelliğe sahiptir.
Her şeyden önce emperyalist bir dünya savaşı içinde; bu emperyalist savaşın taraflarından birisi olan Osmanlı topraklarına yapılan bir saldırıdır ama, o günkü dünya koşulları, bir yandan Çanakkale’yi “yurt savunması”na dönüştürürken öte yandan da Rusya’da gerçekleşecek olan Ekim Devrimi’ne bir emperyalist müdahaleyi zorlaştıran ve Çarlığın yıkılmasına vesile hazırlayan bir savaş olması bakımından da herhangi bir emperyalist savaş içindeki bir kanlı çatışma olma özelliklerini aşmaktadır.
Ancak böylesi önemli özelliklere sahip bir savaş, uzunca bir zamandan beri “düşmanın olmadığı” bir savaş, kime karşı kazanıldığı belli olmayan bir “zafer” olarak kutlanmaktadır. Bu yıl ise, özellikle bu yönü öne çıkarılmaktadır. TV ve basında; “Çanakkale Belgeseli” olarak hazırlanan film böyle tanıtılmaktadır. Dolayısıyla, böyle bir “düşmanı olmayan savaş” ya da “kötü tarafın savaş olduğu”nu gösterme amaçlı belgeselin kendisi bile, Çanakkale’de, iki tarafın da haklı olduğu, sadece savaşın kötü olduğunun “belgesi” olarak kullanılmaktadır.
Bu çok hayret verici bir durumdur. Çünkü Türkiye’nin egemenleri, gerek resmi tarihlerinde gerekse gayri resmi söylemlerinde; “Adem Baba’dan beri, Türk ırkından ya da öyle varsayılanların taraf olduğu her savaşın “haklı tarafı”nın Türkler olduğunu peşinen varsayan bir tarih anlayışına sahiptirler. Çin’i yağmalayan Hunlular, Roma’yı basan Atilla da haklıydı! Avrupa’yı istila eden Osmanlı da insanlık için, uygarlık için savaşmıştı! Dahası ülkelerini savunan halklar ise cani ve zalimdiler! Ve elbette Osmanlı’ya karşı kurtuluş savaşı veren Yunanlılar, Sırplar, Bulgarlar, Ermeniler, Araplar, Lehler... ise; “hainler, zalimler, askerimizi arkadan vuran kalleşler, Osmanlı’nın verdiği ekmeği inkâr eden nankör milletler”di!
Ama iş Çanakkale’ye gelince; birden bu “Türk merkezli” tarih anlayışının yerine, aptalca bir hümanizm gelip oturmakta, “hain, alçak, zalim” denilen şey, kimin çıkardığından hiç söz edilmeyen “savaş”a lanetler okunmaktadır. Ama, Çanakkale’ye saldıran İngiliz-Fransız zırhlılarına, emperyalist ordulara; o orduları toplayıp binlerce kilometreden oraya gönderen devletlere, o devletlerin sahibi olan büyük sermaye güçlerine hiç laf edilmemektedir.
Burada cepheye sürülen iki tarafın asker ve subaylarının yaşadığı dram elbette ki sanat, edebiyat, tarih bakımından pek çok yönüyle değerlendirilmek ihtiyacındadır. Savaşın yarattığı yıkımı, kötülükleri anlatabilmek için insani kaygıların öne çıktığı pek çok şey söylenebilir. Bunlar da elbette gerçeklerdir. Ve dahası her iki taraftan da askerler, büyük ölçüde de subaylar halkın çocuklarıdır; bu savaşta birbirini öldürmek için karşı karşıya getirilmiş, silahlandırılmış masum emekçilerdir. Ama bütün savaşlarda böyle değil midir? Tarihte bilinen en haksız savaşlarda bile iki tarafta da birbirine kardeş olması gereken insanlar cephelere sürülmemiş midir? Bugün Irak’ta bile Amerikan askerlerinin yüzde 99’unun Irak halkına kardeş olmaları, onları savaşmaya zorlayan Amerikan emperyalizmine karşı savaşmaları gereken insanlar değil midir?
Öyleyse nedir Çanakkale’nin özelliği.
Burada, Türkiye’nin egemenlerinin söz Çanakkale’den açılınca kendi tarih anlayışlarını, savaş anlayışlarını bir yana bırakıp; “Düşman olarak savaşın kendisini görmeleri”nin bir tek nedeni ortaya çıkıyor. O da, Türkiye’nin egemenlerinin batı emperyalizmiyle bağlantıları ve onlara karşı gelişecek antiemperyalist bilincin köreltilmesi için hümanizmi bir perdeleme malzemesi olarak kullanmak, Çanakkale’deki savaşın yarattığı dramdan yararlanarak, emperyalizmi ve Osmanlı gericiliğini masum ve hatta mağdur gösterme gayretidir.
Oysa savaş, “savaş tanrısının bağımsız eylemi” olarak dolaşan bir “kötü kahraman” değildir. Tarihte böyle, iki tarafında “iyi” olduğu bir savaş da görülmemiştir. Ve “Savaş kötüdür, ama savaşan taraflar, savaşı çıkaranlar iyidir” gibi bir hümanizma da aşırı aptalcadır. Savaş, mazlumları ezmek, halkları köleleştirmek için kullanıldığında kötüdür. Ama kurtuluş savaşları, sömürücü sınıflara karşı sömürülülenlerin mücadelesinin devamı olarak savaşlar acılar verse de insanlık için iyidir, onu ileri götürür. Yani savaşı bir amaç için kullananlardan ayrı olarak “savaşın kendisi” diye de bir şey yoktur.
Açıkçası Türkiye’nin egemenleri İngilizleri, Fransızları düşman, ülkelerine saldıran bir düşman ordusu olarak tanımlama cesaretini gösteremedikleri için, onlara emperyalist, saldırgan diyemedikleri için “savaş” diye soyut bir “düşmanı” Çanakkale Savaşı’nın “kötü adamı” ilan etmişlerdir. Tıpkı bugün, “Irak’ın işgali kötüdür, ama Amerika iyidir, bizim stratejik müttefikimizdir” demeleri gibi. Mantığın ve rasyonel düşünmenin bittiği yerdir burası.
e-posta:
caralan@evrensel.net
Başa dön
ROJEV
..........
Ender İmrek
Kürtçe bölmez, birleştirir
Ankara 2. İş Mahkemesi Eğitim Sen’in kapatılması istemiyle açılan davada, olumlu kararında direndi. İyi de oldu. Anadilde eğitim hakkının fiili olarak uygulanmasının ülkeyi böleceği yönlü yaklaşımın bir paranoya olduğu bir kez de mahkeme kararıyla teyit edilmiş oldu.
Mahkemenin gerekçeli kararında durum şöyle izah ediliyor; “Dilin bölücülük unsuru olmak yerine ulus bütünlüğü içinde değişiklik unsuru olması doğaldır. Davalı sendikanın tüzüğünde bulunan hükümler, mahkememizce Türkiye Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğüne, ulus bütünlüğüne, devletin tekliğine, sınırların değişmezliğine karşı bir tehlike olarak görülmemiştir.”
Elbette, Kürtçe Kürt halkının, yani ana dili olduğu halkın diğer taleplerinden soyutlanarak ele alınamaz. Ve bu karar bir dönemin kapanması anlamına gelmiyor. Ancak, bu karar, Kürt halkının dil, kültür, kimlik ve siyasal hakları karşısında inkârcı, ırkçı ve şoven tutumun yanlışlığına vurgu yapmak bakımından ileri bir duruma işaret etmekte, Türkiye’nin demokratik yasalara kavuşması bakımından bir gerçeğe vurgu yapmaktadır.
Ancak inkârcı ve yasakçı yaklaşım devam etmektedir.
Siyasi partilerin Kürtçe yasağı ile kuşatılması durumu sürüyor. Programlarında Kürt sorununa yer verdiğinden dolayı çok sayıda parti kapatıldı. Partiler, milyonlarca nüfusa sahip Kürt halkına kendi ana dillerinden seslenememekte, bildiri, gazete, afiş çıkaramamakta, kaset, CD gibi propaganda materyallerini kullanamamaktadırlar. Miting ve toplantılarda Kürtçe selamlamadan dolayı açılan davalarla gülünç duruma düşülmektedir. Newroz başvurularında ‘w’ sorun olmaya devam ediyor. Bir harften dolayı yaşam altüst ediliyor! Çelik zırhlar çekiliyor, inkâr ve şiddet devreye sokuluyor.
Kürtçe davetiye çıkardı diye sendikalara, siyasi partilere dava açılıyor. Yapılan etkinliklerde Kürtçe şarkı ve türkü söylenmesi dava konusu olabiliyor. HAK-PAR’ın Cumhurbaşkanı ve Başbakan’a gönderdiği davetiyelerden dolayı dava açılıyor. EMEP Elazığ İl Örgütü’nün düzenlediği gecede bir müzik grubunun Kürtçe şarkılar söylemesinden dolayı dava açılabiliyor.
Ama diğer yandan devlet televizyonunda Kürtçe yayın yapılmaktadır. Böyle mantıksızlık olamaz! Devlet televizyonundan ve radyodan yapılan yayının içeriği, milyonlarca insanın kullandığı dilden yayına ayrılan zamanın azlığı, gülünç hal ve yasak savma durumunu bir yana bırakarak söyleyecek olursak; bu hangi mantığın izah edebileceği bir sorudur?
Hayatın gerçekleriyle çelişen durumlar bu kadar bariz ortadayken, mantıksızlıkta ısrar etmek, halkına baskı yaparak “dış güçler” karşısında ezilip büzülmek niye? Demokratikleşmeden korkan, aydınlıktan korkan bu yaklaşım Türkiye’nin ve halkımızın çıkarına değildir. Şiddet ve inkârdan kaynaklı tutumlar maddi ve manevi olarak ülkemizi zarara sokmaktan başka bir rol oynamamaktadır.
ABD ve AB’nin ülkenin demokratikleşmesi, Kürt sorununun demokratik halkçı çözümü yönlü talepleri suiistimal ederek, ülkemiz ve halkımız üzerinde söz ve karar sahibi olmasına olanak yaratan bu yaklaşımdan vazgeçilmelidir!
Kürt sorunu demokratik ve halkçı bir tarzda çözülme yoluna girmedikçe, Eğitim Sen için verilen bu kararın esasta bir önemi olmayacaktır. Yarın Genelkurmay Başkanlığı’ndan ya da başka bir yerden yapılan bir açıklama ve tazyik karşısında nasıl bir durumun ortaya çıkacağını kestirmek zor değil. Zira Eğitim Sen hakkında açılan dava da Genelkurmay’dan yapılan açıklamadan sonra gündeme gelmişti. Bu bakımdan son günlerde yapılan açıklamalar da kaygı vericidir. Genelkurmay’dan, Ordu komutanlarından yapılan açıklamaların işlevi görülmelidir. ABD’nin işini kolaylaştıran ve destek sunan işlev gören açıklamalar ülkemizin, Türk ve Kürt halkının iyiliğine bir rol oynamamaktadır. Bu tür açıklamalar Türkiye’nin geleceği, birliği ve barış içinde eşit ve özgür yaşamını kolaylaştırmıyor.
Kürt sorununu çözmek, ABD’nin ülkemiz ve bölgemiz üzerindeki hayin planlarını boşa çıkarmak, bağımsızlıkçı ve antiemperyalist olmak, her şeyden önce Türk halkıyla iç içe geçmiş, ‘etle tırnak olmuş’ olmuş Kürt halkının eşitlik ve kardeşlik taleplerini karşılamakla mümkündür. Amerika’nın işini kolaylaştıran, gücünü artıran, elini kolaylaştıran açıklamalardan ısrar etmek bu ülke yararına bir iş değildir.
e-posta:
enderimrek@hotmail.com
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Abdülhamit Düşerken!
Daha birkaç gün önce TRT 1 ekranlarında filmi gösterildi Abdülhamid'in son günlerinin.
Gerçi filmde, yerli ve yabancı basın mensuplarından bir kısmına övgü yazıları yazmaları için kese kese altınların verildiğine değinmekle birlikte, Abdülhamit deyince akla gelen o meşhur "sansür"den pek söz edilmemişti.
Ki, Abdülhamid deyince birkaç kere düşüneceksin.
Osmanli sarayi gibi, kardeşin kardeşi rüyasinda gördügünün ertesi sabahinda birkaç kellenin koptugu bir yerde, üstelik de çöküş döneminde 33 yil saltanat koltugunda kalmayi başarmak kolay bir şey degil hani.
O güne degin Osmanli'daki en büyük istihbarat teşkilatini, jurnal agini kuran II. Abdülhamid, basina en koyu sansürü uygulamasi ve yasaklarla da tarihe geçmişti.
Hoşuna gitmeyen gazeteleri kapatma yetkisini alarak, Kanun-i Esasi'yi de yürürlükten kaldıran Abdülhamid, sansürü iki koldan yürütüyordu.
Bunlar "Matbuat-ı Hariciye" ve "Matbuat-ı Dahiliye" Müdürlüğü şeklindeydi.
Yani bu iki müdürlük yurtiçinde basılan ve yurtdışından gelen her türlü gazete ve dergiyi denetliyorlardı.
Öyle bir hale gelmişti ki artık bırakın haberi yorumu, bazı kelimelerin yazılması bile yasaklanmıştı.
Misal, Abdülhamid'in burnunla alay edildiği düşünülerek, burun kelimesi yasaktı.
Bunun yanı sıra yasak olan kelimelerden bazıları şöyleydi: "Grev, suikast, ihtilal, anarşi, sosyalizm, dinamit, infilak, kargaşalik, Makedonya, Girit, Kibris, Yildiz"
***
Başefendinin şiir meselesinden içeri atildiginda haykirdigi günleri animsayiniz.
Bir başa gelsin neler neler yapacakti.
Demokrasi yoklugundan çok çekmiş birisi olarak, işbaşina gelir gelmez demokrasinin önündeki bütün engelleri kaldiracakti!
Ama tüm koltuk sahipleri gibi, bir süre sonra yipranmalar başlayip hafiften mirin kirinlar olunca o da döndü özgürlüklere gözünü dikti!
Her şey iyiydi de, medya kötü gösteriyordu!
Oysa, bu kadar medya destegi pek az kişiye nasip olmuştur.
Düşünün adamin her şeyinde bu medya boncuk aramiştir.
Sadece birkaç yolsuzluk haberi, birkaç eleştiri bile beyefendiyi ürkütmüştür.
Kaldi ki, klasik anlamda söylemek gerekirse basinin kelimenin hakkettigi anlamiyla özgür falan olmadigi zaten biliniyor.
Patronun kesesine baglilik, zaten basin özgürlügüne ölümcül darbeyi başindan indiriyor.
Kalan kirintilarin bir bölümü yasalar tarafindan budaniyor.
Beyefendi de en son kalana göz dikiyor.
Tipki Abdülhamid dönemi gibi, pek çok şey bu yasayla yasaklaniyor.
Yolsuzluklardan söz edemezsin; iftira ve çamur atmaktan içeri girersin!
Piyasalardan söz ederken yazdiklarin beyefendilerin hoşuna gitmezse, ekonomiye fesat kariştirmaktan birkaç yil yiyebilirsin.
Grev, direniş övgüsü yaparsan, şirkete, patrona zarar vermekten ceza yiyebilirsin.
Hiç şüphesiz sansür, jurnalcilik Abdülhamid'in sonunu değiştirmedi.
Ama bu yönetim de her yıprananın yaptığı gibi yasaklara başvuruyor.
Yasaklarla idare edeceklerini sanıyor.
Dikkat! Abdülhamid düşüyor!
e-posta:
yucel@evrensel.net
Başa dön
ÖZGÜRLÜK YOLU
..........
Mumia Abu Jamal
Colorado'da soğuk savaş
Colorado Üniversitesi'nden Profesör Ward Churchill'in 'Soğuk savaş yıllarında, özellikle 50'lerde binlerce insanın, farklı politik düşüncelere sahip oldukları için FBI ve daha birçok hükümet kurumu tarafından mağdur edildiğini, haklarının ve işlerinin ellerinden alındığını ve tüm bunların nedeninin de onların komünist olmalarından 'şüphelenilmesi' olduğunu' söylemesinin ardından sağcı dalkavuklar korosu sesini yükseltmeye başladı ve Churchill'in kovulmasını talep etti.
Churchill söz konusu dönem hakkkında bir şeyler biliyor. FBI'ın faaliyetlerine ilişkin Jim Vander Wall ile birlikte yaptığı çalışmalar var. Bunlardan bazıları, "FBI'ın Kara Panterler Partisi'ne ve Amerikan Yerli Hareketi'ne Karşi Gizli Savaşi" ve "FBI'ın Amerika'daki Muhaliflerle Gizli Savaşindan Belgeler" isimli çalışmalar.
Toplamı 900 sayfayı aşan bu iki çalışma; oldukça ayrıntılı bir şekilde ve belgelere de dayanarak Amerikan hükümetinin yıllar boyunca sosyal ve politik hareketleri etkisiz kılmak, bölmek ve dağıtmak için nasıl da illegal, anayasaya aykırı yöntemler kullandığını ortaya koyuyor.
Churchill şimdi; 11 Eylül saldırılarının ardından yazdığı bir makalede dile getirdiği düşünceleri nedeni ile ateş altında.
Bu makalede söylenen şey şuydu: "11 Eylül saldırıları, Amerika'nın dış politikasını bilen bir insan için hiç de şaşırtıcı olmamıştır."
Ward Churchill; Amerika'nın iç politikalarını iyi bilen birisi olarak aynı şekilde dış politikasını da biliyor. Ve tabii dünya ülkelerinde Amerika karşıtlığının ne kadar yüksek olduğundan da haberdar.
2002 yılında yazdığı makaleyi Churchill; Malcolm X'in ABD Başkani John F. Kennedy'nin suikastından sonra yazdığı bir makalesinde gile getirilen fikri anımsatan bir içerik ile oluşturmuştu: Ne ekersen onu biçersin.
Malcolm da Churchill de, Amerika Birleşik Devletleri'nin ülke dışındaki ne yaptığını ve dünyanın her tarafına şiddet ihraç ettiğini biliyorlardı.
Aynı zamanda Amerikan ordusunun ve istihbarat ajanslarının birçok ülkede yarattıkları yıkımı, binlerce masum insanı öldürdüklerini ve bu ve benzer yöntemlerle Amerika'nın emperyalist çıkarlarını koruduklarını da.
CIA'nın Phoenix operasyonunu hatırlayalım. Amerikan hükümeti, donanması, CIA, ordunun özel birlikleri, Avustralyalı SAS komandolar ve Güney Vietnam polisi, gerilla olarak tanımlanan binlerce insanı 'etkisiz' hale getirmişlerdi.
Churchill şöyle yaziyor: "Gerillalar; Amerika ve onun işbirlikçilerini ülkeden kovmadan önce 40 binden fazla insan katledildi."
Ward Churchill dünya üzerinde terör estiren politikacıları, orduyu ve devlet kurumlarını acımasızca eleştiriyor.
Dünya Ticaret Örgütü'ne düzenlenen saldırıda yaşanan ölümler onu aptallaştırmıyor.
O yapabileceği en iyi şekilde, dünya üzerinde yayılan şiddetin, yine şiddet olarak buraya geri döndüğünü anlatıyor.
Sadece ve sessiz bir tonda Churchill'in yazdıklarının doğru olduğunu söylemek bizim için yeterli olmamalı. Daha fazlasını yapmalıyız. Churchill'in haklı olduğunda ısrar etmeliyiz.
Ve hiç kimse; sağcı baykuş korosu ve Bill Owens gibi yöneteciler de, neyin yanlış olduğunu söyleme hakkını talep edemezler.
Soğuk savaş bitti (Colorado'da bile).
Churchill haklı!
Başa dön
köse&öncü
..........
Ahmet Haşim Köse - Ahmet Öncü
Doları ilk terk eden kurtulacak mı?
Ekonomi ders kitaplarında anlatılan güzel bir öykü vardır. Bu öykü, fiyatların, örneğin paraların değişim fiyatı olan döviz kurlarının, piyasada arz ve talep tarafından belirlendiğini anlatır. Nedense öyküde arz ve talebi etkileyen sosyal ve politik etkenlerden bahsedilmez. Mesela sürekli dış ticaret açıkları veren ve bu açıklarını borçlanarak sürdüren ama aynı zamanda kendi ulusal parasını dünya finansının ve ticaretinin temel parasal aracı olarak koruyabilen bir devletin varlığında, arz-talep yasalarının nasıl devre dışı kalabileceği ve buna bağlı olarak da döviz kurlarının nasıl belirleneceği hiç anlatılmaz. Ya da parası değersizleşmesine rağmen giderek artan cari açık verebilen bir ekonominin neden ve nasıl ortaya çıkabileceği üzerine kuramsal bir bilgi sunulmaz. Ekonomiyi, ekonomi ders kitaplarından öğrenenlerden bazıları böylesi bir durum karşısında şaşkınlıkla dünyaya bakarak, dünyanın giderek “kitaptan” uzaklaşmakta olduğu saptamasını yapmak zorunda kalırlar. Bazı başkaları ise artık kitabın olup bitenleri anlamaya ve anlatmaya yetmeyeceğine ikna olarak “kitapsızlaşırlar”. Bugün dünyamız böylesi bir döneme girmiştir. Günümüzde döviz kuru ve faiz başta olmak üzere temel ekonomik göstergelerdeki iniş çıkışları anlamak için ekonomiden ve onun sözde “doğal yasalarından” daha çok siyasal ve sosyal alana bakmak gerekmektedir. Aslında bu kural her zaman geçerlidir. Çünkü ekonomi her zaman siyasal alana tabidir ve bu anlamda ekonominin hiçbir zaman doğal sayılabilecek bir yasası yoktur. Öte yandan dünyada hakim bir devlet ve bu devletin siyasi gücüyle desteklediği hakim bir dünya rezerv parası olduğu zamanlarda ekonominin siyasetten bağımsız yasaları varmış hissi uyanır ve ekonomi ders kitaplarında anlatılanın sadece bir öykü olduğu unutulur. Bu unutturma işi hegemonyanın yani egemen devletin başarısıdır.
Günümüz dünya ekonomisine bakınca bu dünyada ABD’nin hâlâ egemen güç olduğu ve doların hakim rezerv para işlevini sürdürdüğünü görmekteyiz. Öte yandan bu durumun daha ne kadar süreceği hakkındaki şüphelerin de artmakta olduğunu izlemekteyiz. Nitekim geçtiğimiz hafta ABD’nin yıllık cari işlemler açığının 666 milyar dolar seviyesine ulaştığının açıklanmasının ardından, dünya genelinde bu açığın yarattığı belirsizlikler yeniden iktisat tartışmalarında merkeze kaymış ve temel ekonomik göstergelerdeki olası iniş çıkışlar hakkında bir dizi tahmin gündeme gelmiştir. Bu tartışmaların kaçınılmaz olarak ABD’nin sürdürmekte ısrarlı göründüğü tek-yanlı dünya iktidarıyla da ilgili olduğu açıktır. Bu yazıdaki amacımız, elimizden geldiğince, büyüyen ABD cari açığının neden bu denli önemli bir sorun olduğunun okuyucularımız tarafından anlaşılmasını sağlamaktır. Bu doğrultuda öncelikle bazı gözlemlerde bulunmanın yararlı olacağı kanısındayız.
Gözlemler:
i) ABD cari işlemler (Cİ) açığı 2000’li yıllardan bu yana GSYİH’nin % 4.5’leri düzeyinde seyretmektedir. ABD bu düzeyde Cİ açığıyla tarihinde en son % 4’ler düzeyinde 1816 yılında karşılaşmıştır. İktisatçılar herhangi bir ekonomi için Cİ açığının GSYİH’nin % 5’ine yaklaşmasını kritik bir durum olarak kabul ederler;
ii) ABD söz konusu cari işlemler (Cİ) açığını sürdürebilmek için küresel ekonomiden kendi ekonomisine günlük 2 milyar doları aşkın tutarda bir sermaye girişine ihtiyaç duymaktadır;
iii) ABD’nin Cİ açığı ABD dışı dünya ekonomisinin sürekli fazla verme zorunda kalışını da beraberinde getirmektedir. Tek başına ABD’nin Cİ açığı dünya ekonomisindeki Cİ’ler fazlasının % 70’ne denk düşmekte, yani ABD bu fazlaları kendi ekonomisine çekmektedir.
iv) Cİ açığının birikimi ABD’yi dünyanın en borçlu ülkesi konumuna ulaştırmıştır. Bu borçlar ABD hazine bonoları şeklinde dünyanın her yerinde ama özellikle Çin ve Japon merkez bankalarında birikmiştir.
v) 2003 yılı verileri dikkate alındığında ABD’nin 531 milyar dolar düzeyinde olan Cİ açıklarının finansmanında Asya ülkelerinin 309 milyar dolarla en önemli ülke grubunu oluşturdukları gözlenmektedir. Bu ülke grubunu 96 milyar dolarla Batı Avrupa ve Kanada, 71 milyar dolarla petrol ihracatçısı ülkeler ve 55 milyar dolarla diğer ekonomiler izlemektedir.
vi) ABD dışı dünya yarattıkları fazlaları büyük ölçüde ABD hazine bonolarında (varlık) tutmaktadır. Bu açıdan önemli olan gözlem söz konusu varlıkları tutanların resmi kurumlardan daha çok “özel yatırımcı” olarak tanımlanacak finans sermayesi olduğudur. Nitekim 2003’ün sonunda yabancı resmi kuruluşlar 1.5 trilyon dolar civarında ABD varlığı tutarken, bu miktar yabancıların tuttukları toplam ABD varlıklarının %14’ü düzeyindedir.
vii) Daha ilginci yabancıların bu derece ABD varlığı tuttuğu bir durumda ABD’nin dış dünyaya bu varlıkların karşılığında net bir ödeme yapması beklenmesine karşın, bu beklentinin gerçekleşmemiş olmasıdır. Başka bir deyişle ABD’li yerleşiklerin dış dünya varlıklarından elde ettikleri gelirler ABD’nin transfer ettiğinden daha büyük olmuş ve dünyanın en borçlu ülkesi olan ABD’ye buna rağmen net varlık gelir transferi gerçekleşmiştir. Nitekim varlıklar üzerinden ABD’ye net gelir transferi 2004 yılında da pozitif gerçekleşmiştir.
viii) Cİ dengesi, muhasebe ilişkisi olarak, ulusal tasarruflar ile yurtiçi yatırımlar arasındaki farktır. Cİ açığının GSYİH’ye oranının yüksek oluşundan söz etmek, doğal olarak yatırımların GSYİH içindeki payının yüksekliğinden ya da ulusal tasarrufların düşüklüğünden söz etmektir. Cİ açıklarına ilişkin sürdürülen standart öykü ABD bütçe açıklarının ulusal tasarrufları azalttığı ve Cİ açığına yol açtığı şeklindedir. Ancak ABD’nin bütçe fazlası 1998 ve 2000 arası dikkate alınırsa, tek başına bütçe açıklarının Cİ açığının nedeni olamayacağı ortaya çıkmaktadır. Bu açıdan ABD’nin yatırım ve tüketim harcamalarındaki gelişmeleri izlemekte yarar vardır.
ix) ABD’de 2000’li yıllarda net tasarruf oranları ulusal gelirin %2’sinin altına gerilemiştir. Bu oran 1929 Krizi’nden bu yana gözlemlenen en düşük düzeydir. Ulusal tasarrufların bu derece düşük seyrettiği ABD ekonomisinde yatırımların GSYİH’ye oranı 1991 resesyonunda %13.1 iken, bu oran 2000’lerin ortasından itibaren %18 düzeyine yükselmiştir. Ancak bu yatırımların çok önemli bir kısmı üretken sermayeye değil konut yatırımlarına gitmiştir. Nitekim son dört yıllık sürenin ilk iki yılında yatırım harcamalarının GSMH’ye olan katkısı negatif iken, ABD ekonomisi ancak tüketim artışının hızı sayesinde büyüyebilmiştir. ABD’nin iç tüketim itişli son 3 yılki büyümesinin esas dayanağı emlak piyasasındaki spekülatif balon ve nispeten daha az ölçüde de olsa, diğer tüketici kredileridir. Bu kredi talebini doğuran nedenlerin başında, bir yanda 1990’ların ‘dot.com’ olgusunun herkesi borsadan parsa kapma telaşı içinde borçlanmaya sürükleyişi, diğer yanda ise 1996-2001 hariç son 20 yıldır süren ücret durgunluğu gelmektedir. Sonuç rekor seviyede hanehalkı borçlanmasıdır. İpotekli konut borçları ve diğer tüketim kredileri toplamı 2003 sonu itibariyle hanehalkı harcanabilir gelirinin yüzde 108.3’üne erişmiştir. CEPR’in (İktisat Politikaları Araştırma Merkezi) yaptığı tahminlere göre 2009 yılında bu oranının yüzde 152’ye varacağını beklenmektedir. Dolayısıyla ekonominin herhangi bir nedenle duraksamasının hanehalklarının bu olağanüstü seviyelere erişmiş borcu kaldıramamaları sonucunu doğuracağı ve zaten şu anda rekor seviyede olan kişisel iflasların da inanılmaz boyutlara varacağı tahmin edilebilir.
x) Yine aynı kuruluşun yaptığı tahminler, ABD’nin 2003 sonu itibariyle 2.4 trilyon dolara varan borçlanmasının 2009 yılına gelindiğinde 7 trilyon dolar seviyesine, kişi başına ise 24 bin dolara ulaşacağını ortaya koymaktadır. Bu sonuçlara göre ABD’nin 2003 sonu itibariyle GSYİH’ye oranı % 22 dolaylarında olan dış borç yükü, 2009’da şu ana kadar hiçbir gelişmiş kapitalist ekonominin yaşamadığı % 48 seviyesine erişecektir.
xi) ABD’nin dünyada biriken borçları diğer ekonomilerin biriken rezervleri şeklinde dünya ekonomisinin karşısında durmaktadır. Dünya Bankası’nın 2003 verilerine göre dünya rezervlerinin yaklaşık % 70’i dolar bazındadır. Gelişmekte olan ülkelerin dolar rezervleri GSMH’lerinin % 10’unu, hatta bazıları için % 20’sini aşmaktadır. Dolayısıyla bu ölçüde büyük dolar rezervine sahip olan ülkelerin doların değer yitirmesinden hoşnut olmayacakları da açıktır.
Saptamalar ve sorular:
i) Yukarıdaki ilişki ve gelişmelerin neticesinde dünya ticareti sanki ironik siyasi bir oyuna dönüşmüştür. Bu oyunun baş aktörü ABD, dolar üretererek dünyaya dolar sağlamakta, dünyanın geri kalanı ise bu doların satın alabileceği ürünleri imal etmektedir. Bu nedenle giderek artan dünya ticareti, ekonomi ders kitaplarının dış ticaret teorisi bölümlerinde anlatılan “karşılaştırmalı üstünlükler” kuramında çizilen çerçevenin dışına çoktan itilmiş, bütün sorun bir ülkenin diğerinden daha çok dolar kazanarak ABD’nin borç yükünü karşılama hedefine odaklanmıştır. Buna paralel olarak da rekabetçi kalabilmek için döviz kurlarını korumak maksadıyla spekülatif ataklardan korunmak hükümetlerin dış ticaret politikasının ayrılmaz parçası olmuştur. Bu ise merkez bankalarında büyüyen dolar rezervi tutma zorunluluğununu ortaya çıkarmıştır. Kısacası, dünyaya iktisaden baktığımızda, günümüzde ABD’nin dolar ürettiğini ve dünyadan mal ve hizmet aldığını, bunun dışındaki ülkelerin de dolar rezervini bitirebilmek için daha fazla ihracat yapmak ve bu nedenle de rekabette diğer ülkeleri geride bırakmak zorunda olduklarını görmekteyiz
ii) Şimdi, Milliyet gazetesinde 12 Mart 2005’te yayınlanan bir haberi okuyalım: “Japonya Başbakanı Junichiro Koizumi, döviz rezervlerinde değişikliğe gidebileceklerini söyledi. Haber üzerine dolar, Euro’ya karşı değer kaybına uğrayarak son iki ayın en düşük seviyesi olan 1.3456’yı gördü. Bunun üzerine Japonya Maliye Bakanlığı yetkilileri ülkenin rezervlerini dolardan Euro’ya çevirmek gibi bir planları olmadığını belirtti. ABD Hazine tahvillerinin istikrar ve likidite açısından en uygun yatırım aracı olmayı sürdürdüğünü kaydeden Japon yetkililer, Başbakan Koizumi’nin sözlerinin sadece döviz rezervini değerlendirdikleri yatırım enstrümanlarını çeşitlendirmek anlamına geldiğini vurguladılar. 840.6 milyar dolarla dünyanın en büyük döviz rezervine sahip ülkesi olan Japonya’nın rezervinin yüzde 75 - 80’ini dolar varlıkları oluşturuyor.”
iii) Bu haberden de anlaşılacağı gibi dünya ekonomisinin temel istikrarsızlık nedenlerinin başında doların akıbetini belirleyecek olan Japonya gibi dünyanın büyük dolar rezervine sahip ülkelerinin ellerindeki dolarlarla ne yapacağının bilinmemesi gelmektedir. Gerçekten de bugün herkesi meraklandırarak bir anda iktisatçıya dönüştüren bu ürpertici soru, Japonya gibi devletlerin “büyük ve ani bir rezerv çeşitlemesi” “yapıvermeleri” durumunda doların ne oranda değersizleşeceğidir. Bu değersizleşmenin büyüklüğünü kestirmenin bunca yıl ticaret yaparak “merkez bankalarında” dolar rezervi biriktirmiş devletleri çok yakından ilgilendirdiği açıktır. CEPR Çin’in ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu 15 ülkenin doların değer kaybı sonucunda uğrayacağı zarar miktarını tahmin etmektedir. Değişik senaryolarla (dolar %13.8, 22.8 ve 42.0 değer kaybına uğradığı dikkate alınarak) bu ülkelerin toplam zararı, bu ekonomilerin toplam GSMH’nin, sırasıyla, %1.8, 3.0 ve 5.6 düzeylerinde gerçekleşmektedir.
iv) Fakat meselenin ciddiyeti sadece bu bahtsız devletlerin ve bu devletlerin sürekli cezalandırdığı halklarının başına gelecek bu büyük felakatle sınırlı kalmamaktadır. Daha büyük felaket “dünya piyasasının” çökmesi tehlikesidir. Dahası, en azından son iki yüzyıllık tarihte dünya piyasası dışında başka bir uygarlık modeli deneyimi mevcut olmadığından, bu felaket, uygarlığın çökmesi boyutlarında bir felaket düzeyine erişebilir.
v) Bu korkunç olasılık düşünüldüğünde akla şu tür bir soru da takılmaktadır: Merkez bankalarında büyük miktarlarda dolar rezervi bulunan devletlerden dolar daha henüz dibe vurmadan onu terk edenler olası büyük çöküntüden etkilenmeyecekler midir? Yani dünya piyasasının olası büyük krizinden kurtulmanın yolu gemiyi ilk terk eden yolcu olmaktan mı geçmektedir? Örneğin Japonya ya da Çin ya da Almanya merkez bankaları dolar rezervlerini diğer güçlü paralarla aniden ve diğerlerinden önce değiştirseler krizden kurtulabilecekler midir?
vi) Bu sorunun yanıtı tabi ki hayırdır. “Kapitalist Dünya Ekonomisinin” tarihi anımsanırsa, dünyanın rezerv parasının terk edilişinin hiçbir zaman aniden gerçekleşmediği aksine hakim dünya rezerv parasının bir paradan diğer bir paraya geçişinin uzunca bir sürecin sonunda ortaya çıktığı görülecektir. Bu süreç boyunca hegemon (hakim) devlet düşüşe geçmiş bulunurken, ekonomileri yükselen devletler öncelikle merkantalist bir yola sapmışlar ve süreklilik arz eden ticaret fazlaları vermeye odaklanmışlardır. Bu stratejik hedef bu ülkeleri kaçınılmaz olarak genişlemeci emperyalist politikalar izlemeye zorlamıştır. Emperyalist projelerin çakışması ise siyasal krizler yaratmış, siyasal krizler savaşlara yol açmış, savaşlardan da ekonomileri yükselen devletlerden birisi nihai olarak galip çıkmış, ve sonunda bu galip devlet kendi parasını hakim dünya rezerv parası olarak kabul ettirip dünya piyasasını yeniden düzenleyerek yeni bir genişleme dönemini başlatmıştır.
Bu tarihsel deneyimin ışığında bugüne bakarsak bugünün koşulları hakkında aydınlanmak maksadıyla hangi soruları sormalıyız?
Günümüzdeki gelişmelere baktığımızda merkantalist devletlerin ve bunların emperyalist politikalarının giderek hakim hale geldiğini görüyoruz. Bunlar Japonya ve Çin’in içinde yer aldığı Asya bloğu, Almanya ve Fransa’nın içinde yer aldığı Avrupa olarak öne çıkıyor. Kriz içinde bocalayan hegemon devlet ise arka planda benzer politikalar izlemekle birlikte “serbest ticaret” politikasını dünyaya dayatarak bu bloklarla iktisadi planda savaşıyor. Bu savaşı destekleyen fiziki bir savaş durumunu ise çevre ülkelerde sürdürüyor. Bu anlamda çevredeki savaşı aslında merkantalist bloklarla savaşının doğal bir uzantısı görünümünde. ABD’nin neoliberalizmi bu anlamda Asya ve Avrupa’nın neomerkantalizm ile dialektik bir çelişki içerisinde bulunuyor. Bu çelişkinin çözümü krizin ne şekilde dünyayı yeni bir çözüme ya da yeni çözümsüzlüklere iteceğini belirleyecek. Bu nedenle en can alıcı sorulardan belki de ilki şu: Çin ve Japon ortaklığı olmadan, Almanya, Fransa ve İngiltere ortaklığı olmadan Asya ve Avrupa neomerkantalist blokları ABD karşısında üstünlük kurabilirler mi? Ayrıca bu tür ortaklıkları kurmanın koşuları bugün için mevcut mu?
Gelecek hafta bu sorular hakkındaki düşüncelerimizi sizlerle paylaşacağız.
e-posta:
kose-oncu@evrensel.net
Başa dön
İŞÇİ ÜNİVERSİTESİ
..........
Yüksel Akkaya
Dibe vuran panoptik üniversitenin sefaleti
Hafta içinde gazetelere üniversiteler ile ilgili iki haber yansıdı. İlki, ülkenin en eski üniversitesi olan İstanbul Üniversitesi'nde disiplinsizlik gerekçe gösterilerek 16 öğrencinin yüksek öğrenim hakkının ellerinden alınması ile ilgili idi. İkincisi de, disipline pek meraklı üniversitelerimizin başarılı üniversiteler sıralamasında bırakın ilk yüzü ilk beş yüzün içine bile giremediği ile ilgili idi.
Birbirinden ayrı iki olay gibi görünse de aslında her iki olay birbirini açıklayan iki önemli örnektir. Türkiye'de üniversiteler bilim kurumu işlevi üstlenmekten çok, J. Bentham'ın Panoptik Hapishanesi'ni en başarili şekilde uygulamak için birbirleri ile yarişmaktadirlar.
Sendikaciliga uyarlamaya çaliştigim "panoptik" kavramı, ne yazık ki, bugünkü hali ile en çok "üniversitelerimize" yakışmaktadır. İlk kez bundan bir ay öncesine kadar Akdeniz Üniversitesi'nde Eğitim Sen'in düzenlediği bir konferansta dillendirdiğim bu sıfatlandırma, üzülerek belirtmek gerekir ki, her geçen gün bana daha anlamlı ve doğru gelmektedir.
J. Bentham, denetim üzerine kafa yormuş, denetim ve kontrol için iktidarın gözünün her yerde olduğu duygusunun yaşatılmasının, bunun içselleştirilmesinin çok önemli olduğuna dikkat çekmiştir. Hapishanelerdeki mahkûmlar gibi üniversitelerde öğrencileri ve öğretim elemanlarını da denetim ve kontrol altında tutmak için iktidarın gözünün her yerde olduğu duygusunun yaratılması gerekir. Bunun için de önce yasal düzenlemelere, sonra da bu yasaların yarattığı duygunun öğrencilere, öğretim elemanlarına içselleştirilmesi gerekir. Panoptik üniversitede, iktidarın isteğinin bir gereği olarak sormayan, sorgulamayan panoptik öğrenci ile araştırmayan, netameli konulara dokunmayan, sadece muallimlik yapmayı benimseyen panoptik öğretim elemanına ihtiyaç vardır.
Oldukça geniş kapsamlı tutulmuş disiplinsizlik suçu ile öğrencinin öğrenim hakkının elinden alınması tehlikesi ile tehdit bu sistemin olmazsa olmazıdır. Böyle olduğu için, bin bir zahmetle üniversiteye girmiş olan panoptik öğrenci için artık önemli olan öğrenim hakkı elinden alınmadan, siciline tek çizik çekilmeden üniversiteyi bitirmektir. Bunun da tek garantisi hiçbir şeye bulaşmamak, sormamak, sorgulamamak, merak etmemektir, kısacası öğrenme ve araştırma isteğinden yoksun kalmaktır.
Benzeri bir durum öğretim elemanları için de geçerlidir. Öğretim elemanı yükselmek ve sözleşmesini uzatmak için yönetim ile, aynı anlama gelmek üzere iktidar ile, iyi geçinmek zorundadır. İyi geçinmek, yönetimin, iktidarın istemediği davranışları yapmamakla mümkündür. Bu durumda öğretim elemanı iktidarın bu beklentisini içselleştirerek hiçbir kontrol mekanizmasına gerek kalmadan kendi kendini denetleyip, sansürleyerek beklenen ve isteneni yerine getirecektir.
Bu panoptik öğrenci ve öğretim elemanının bulunduğu üniversiteler bir kışladan daha geri özellikler taşıdıklarından, olsa olsa, birer panoptik hapishaneyi temsil eden panoptik üniversite olabilirler. Bugün, ne yazık ki, yüksek öğretimde gelinen nokta budur. Böyle olduğu için de soru sormayı, sorgulamayı, kuşku duymayı gerektiren üniversite ortadan kaldırılmış, sonuç olarak da "top 500"e girilememiştir.
Bu panoptik üniversitenin mimarlari olan Netekim Paşa'ya ve Doğramacı Hazretlerine, çıraklarına teşekkür etmekten başka ne gelir ki elimizden!
e-posta:
akkayayuksel@yahoo.com
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net