Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlamalarında polisin; Beyazıt’ta gösteri yapan kadınlara coplarla, biber gazıyla saldırması basında da büyük tepki gördü. Saldırı açıkça vahşi ve öylesine haksızdı ki; o günlerde Türkiye’de bulunan Avrupa Birliği Troykası’nın, “Şok olduk” açıklamasıyla başlamasına rağmen, genelde hak ihlallerini görmezden gelen, sadece temsilcisi oldukları kesimlerin politikasına bağlı olarak “insan haklarını” gündem yapan basının tavrı için; “bu sefer iyi bir tutum aldılar” demeyi engellemez.
Öte yandan, bu polis vahşetine AB’den gelen tepkiler genişlerken Avrupa Parlamentosu’nun “Türk polisini kınayan bir karar alacağı” haberleri de geliyor.
Ancak Türkiye’de hak ihlalleri sadece polisin barışçı gösteri yapanlara saldırması ya da işkence vakalarıyla sınırlı değil. Üniversitesinden fabrikasına kadar Türkiye, bir “hak ihlalleri” cenneti!
Bugün gazetemizde yer alan iki mektup, bu hakların nasıl ve ne kadar rahatça ayaklar altına alındığını gösteriyor.
Trakya Üniversitesi Rektörü, en azından son 25 yıldır üniversite yönetimlerinin başlıca tutumu olan öğrenci düşmanlığını her tür yasa-hukuk tanımazlığa, mahkeme kararlarına uymamaya kadar götürmüş bulunuyor.
Bugün gazetemizde yer alan ikinci mektup ise bir fabrikatörün işçisi karşısında hak-hukuk tanımazlığı; işçinin işine son vermekten de öte onun onurunu ayakları altına alacak biçimde sövüp sayması, dövmesi ölümle tehdite kadar varan saldırganlığı. Ancak sadece patronun tutumu değil; emniyetin tutumu da hukuk tanımazlık noktasına varıyor ve işçiyi davadan vazgeçirmek istercesine ağırdan alıyor.
Peki tersi olsaydı? Bir işçi patronuna sövüp saysa, ona silah çekse, herkesin önünde hakaret etseydi; emniyet böyle mi davranırdı! Şimdiye kadar bütün tanıkların ifadesi alınmış, deliller toplanmış, gariban işçi çoktan hakim karşısına çıkarılmış olmaz mıydı?