www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



15 yıldır Tiyatro... Tiyatro...
Kendi alanında tek olan “Tiyatro... Tiyatro” dergisi, 15. yılını kutluyor. 1991 yılından beri tiyatroyu yazan ve tiyatro bilincine sahip kuşaklar yetiştiren dergi, tanıtım ve eleştiride de önemli bir yere sahip.

Diyarbakır’da ‘Kadın Oyunları’
Diyarbakır Devlet Tiyatrosu, Dario Fo’nun “Kadın Oyunları”nı sahneye taşıyor. 7 kadının öyküsünü anlatan oyunda, kadınların toplumsal yaşamda karşı karşıya kaldıkları farklı sorunlar ele alınıyor.

En kötü oyuncu: George W. Bush!
“Altın Ahududu Vakfı” tarafından sinemanın en kötülerine verilen Razzie ödülleri sahiplerini buldu.


15 yıldır Tiyatro... Tiyatro...
Turgay Keser
Derginizin 15 yılını değerlendirebilir misiniz?
Bu derginin çıkışı hesaplanmış, planlanmış değildi. Tamamen tesadüfe dayalı çıkışı. Biz yayıncılık yapıyorduk o zaman. 1991’in Ocak ayında bir akşam ofiste otururken, Rutkay Aziz “Bir dergimiz bile yok” dedi. “Çıkartalım o zaman” dedim ben de. 1991 Şubat’ında ilk sayısı çıktı. O birinci sayı ve daha sonraki birkaç sayı tamamen tanıtıma yönelik ve üçüncü hamur kağıda 20 bin basıldı. Bu sayılar bütün tiyatrolarda ücretsiz olarak dağıtılmıştı. 7-8 sayı bu şekilde gitti. Sonra çok küçük bir meblağ kondu ve öyle dağıtıldı. Devlet Tiyatroları’nın Ankara, İstanbul ve İzmir başta olmak üzere oyunlarının hemen hepsinin tanıtımını yapıyordu.
Birkaç evre olarak ayrılabilir dergi. Bu evrelerden bir tanesi Dikmen Gürün’ün yayın yönetmenliği dönemidir, burada dergi çizgi değiştirerek tanıtım dergisi olma kimliğini korumakla birlikte, daha kuramsal yazılar, oyun eleştirileri gibi bölümlerde eklenerek broşürümsü yapısından dergi kimliğine ulaştı. Bu da 5 yıl devam eden bir süreçtir. Dikmen Gürün’den sonra bir dönem Orhan Alkaya sürdürdü bu görevi. Sonra da ben üstlendim. 1997-98 falandı.
Derginin çıkışından bu yana Türk tiyatrosunda neler değişti?
Türk tiyatrosu nicel olarak bir defa çok geriye gitti. Derginin bir defa ilk yayımlandığı dönemlerde birinci tür oyunlar ve ikinci tür oyunlar diye adlandırılan bir yapı vardı. Ekim gibi başlar özel tiyatrolar, ocakta ikinci oyunlarını sahnelerdi. Şimdi artık bu kalmadı. Hatta şimdi aralıkta veya ocakta özel tiyatrolar sahne açmaya başlıyorlar. Bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de tiyatro kan kaybediyor.
Yeni sahneler açıldı...
Elbette sahneler açıldı, açılıyor. Ama her açılan yeni sahne daha az kusurlu ve daha iyi bir donanıma sahip olması gerekirken, tamamen tiyatronun kendi olanaklarına uzak birer ucube salonlar açılıyor. Daha çok yerel yönetimlerin açtığı salonlar bunlar ve kimseye bir şey sormuyorlar. Düz bir mimarın yaptığı salonlar oluyor çoğu. Beşinci, altıncı katlara salonlar yapılıyor ki; alt katları başka amaçlar için kullanılabilsin diye.
Tiyatro seyircisinin azaldığı, hatta “tiyatronun bittiği” bile söylendi.
Yok, seyircinin bittiği söylenemez. Doğrudur belli bir kayıp var, ama bu dünyada da böyledir, İngiltere’de de 5 yıl önceyle şimdi karşılaştırılınca bu tablo karşımıza çıkar. Dönemin gerekleri veya yaşam biçimi bu. Metropoller de insanları; yaşam, kültür-sanat alanının dışına itiyor, insanların biraz kültür altyapısıyla ilgili ve bu da ülkemizde olmayan bir şey.
Türkiye’de tiyatronun biraz daha statükonun içinde kalması da buna eklenebilir. Araştırmayı çok ön plana almadıklarını düşünüyorum. Dönem ve insanlar değişirken tiyatro buna ayak uyduramadı ama dünyada tiyatronun nereye gittiğine bakacaklarını ve yeni araştırmalara yöneleceklerini düşünüyorum.
Türkiye’de tiyatro dergisi çıkarmanın zorlukları, kolaylıkları neler?
Tiyatro dergisi üzerinde değil yalnızca, dünyada da bu durum bu kadar rahat değil. Sayısı öyle ona, on beşe ulaşmıyor, İngiltere’de çıkan bir dergi vardı, çok uzun yıllar yayınını sürdürdü, ama 3 yıl önce kapandı. Çeşitli ülkelerde bir iki dergi ancak vardır. Bunlarda belli sürelerde çıkan ama bir süre sonra kapanan dergiler. Tabi bu durum Türkiye’de biraz daha zor denilebilir.
Tiyatro sayfaları siyah beyaz çıkıyor neden?
Dergi ilk yıllarda renkli yayımlandı ve daha küçük boyuttaydı. Şimdi bu boya geçerken özellikle siyah-beyaz olmasını tercih ettik. Tiyatronun o kendi yapısının siyah beyaza daha uygun olacağını düşündük. Renkli caf caflı olmasını istemedik, yani açıkcası bu bir tercih.
Tiyatro eleştiri ve tanıtımı ülkemizde ne durumda?
Bir defa bizim dergi olarak da uzun zamandır tespit ettiğimiz tiyatroda eleştirmenin noksanlığıydı. Ustalar diyebileceğimiz, ama sayısı çok az kalmış eleştirmenimiz varken, sonra çok büyük bir boşluk vardır. Daha ara yaşlarda, yeni eleştirmen göremeyiz. Bunun temel nedenlerinden biri, ulusal basında, yani günlük gazetelerin kültür sanat sayfalarından feragat etmesinden kaynaklanıyor. Eskiden Milliyet’in vardı, kültür sanat sayfası olan bir gazete bunu kapatıyor. Tirajı yüksek olan gazetelerde kültür sanat sayfaları yok. O nedenle eleştirmenin yazı yazacağı yerde yoktu, bunun için biz bu açığı kapatmak için de yeni soluklara yer veriyoruz iki yıldır. Ya da onların deneyim kazanmasına çabalıyoruz. Bu arkadaşların da bir kısmı devam edecek, bir kısmı vazgeçecektir. Ve buradan iyi eleştirmenlerinde zaman içinde çıkacağını zannediyorum. Çünkü eleştiri yazdıkça gelişen bir tür.
Bu anlamda okurunuzu da yetiştirdiğinizi düşünüyor musunuz?
Bu birlikte işleyen bir süreç. Biraz da eleştirmenin okurla kuracağı ilişkiye bağlı. Bu da zaman alcak bir şey, çünkü eleştiri mekanizmasının zedelendiğini düşünüyorum. Yani buradan biraz geriye gittiğiniz zaman okur ya da tiyatrocu diyebileceğiniz insanların; hangi eleştirmenin hangi oyunda ne yazacağını yazmadan bilir hale geldiğini görürsünüz. Yani “A” eleştirmen “Z” tiyatrosunu yazıyorsa, ne yazacağını bilir duruma gelmişti okur. Bu ilişkinin güvene dönmesi zaman alacaktır.
Okurlarınızla ilişkileriniz nasıl?
Dergimiz kendi alanında tek olduğu için, alanın bütün noktalarına egemen olmaya çalışıyor, tabi biraz zor bir şey. Bu anlamda bir kimliği de oluşmuyor derginin, kuramsal yazılar var, eleştiri var, enformasyon vb. Okur ise farklı şeyler istiyor, kimisi kuram yazısına daha ağırlık verilsin istiyor, kimi eleştiriye daha çok görmek istiyor, tanıtım isteyen var, yurtdışı haberlerini isteyenler var vb.
Halbuki Türkiye’de birkaç tiyatro dergisi olsa böyle olmaz, biz de dergimizin ona göre kimliğini belirleriz. İyi bir ekiple çalışıyoruz. Dergi 97-98 de önemli bir kriz yaşadı, ama şimdi bunu atlattık. 15. yılla birlikte yeni abone kampanyası başlatıyoruz. 15. yılda 1500 abone diye.
15 yıldan sonra yeni projeleriniz var mı?
Devlet Tiyatroları ile birlikte bu yıl İstanbul dışındaki tiyatroları İstanbul seyircisiyle buluşturacağız. Onlar, oyunlarını burada sahneleyecek ve buranın sanat ortamıyla tanışacak. Bunun dışında bir de televizyonda bir tiyatro programı yapma planımız var.


Başa dön


Diyarbakır’da ‘Kadın Oyunları’
Ali Rıza Kılınç
Alt yazı: Hakan ve Müge arasında gerginlik...; Annelerin kız oğlan kavgaları...; “Annem ailen hakkında laf ediyor bana arsız diyor...”, “Şimdiye kadar sustum yeter, artık susmayacağım...” Bu sözler “Size Anne Diyebilir miyim?” programından.
Soru: Dünyanın geri kalanı bir kez sömürgeleştirildiğinde yeni pazarlar nasıl açılabilir? Yeni kullanımlar, yeni ihtiyaçlar, yeni tanımlar yaratmak yeterli mi? Panik atak halinde Semra Hanım’ın saçmalıkları kullanılabilir malzeme olarak ne kadar süre ile tüketilebilir? Tülin’in, Caner’in ‘bardak şovu’ndan aldığı 1000 dolar malumunuz!
Geçtiğimiz günlerde “Sevgililer Günü” de kutlandı. Gazete sayfalarında istemediğimiz kadar reklam, tabela ve bilboardlarda sayısız afişler; arzu, istek, ihtiras, cinsellik gibi kavramlar, kadınların teninde nesnelleştirilerek yansıtıldı. Televizyonlar da bunu gören görüntülerle eşlik etti. Önümüzdeki günlerde ise “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” kutlanacak. Bu kutlamalara bölge illerinden de eşlik edilecek. Kürt kadınları “kadınların alanı” dediğimiz yerden aldıkları paylar üzerinden bir kez daha düşünecek/tartışacak.
‘Kadın Oyunları’
Bununla birlikte Diyarbakır’da İtalyan Oyun Yazarı Dario Fo’nun kaleminden sahneye yansıyan tiyatro oyunu da bu süre içinde kadınların, özellikle de emekçi kadınların sorunlarına dikkat çekecek. Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’nun geçtiğimiz günlerde sezonun son oyunu olarak sahnelediği “Kadın Oyunları”ndan söz ediyoruz. Oyuna geçmeden önce, oyunun temel karakterini belirleyen, dolayısıyla en güncel yanıyla “Sevgililer Günü” ile “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” arasındaki ayrımı önemli ölçüde ortaya koyan bir söze yer verelim.
Daily Mirror, Sevgililer Günü’nde herhangi bir sınıfsal göndermesi olmayan eş ve anneyi temsil eden bir dizi anne çocuk fotoğraflarıyla birlikte şu manşeti atar: “Bay İngiltere bu senin karın...”
Akademik çevrelerde sınıfsal ayrımdan çok cinsel öznenin kurulmasından daha da önemlisi herkesin ‘arzu’yla ilgilenir olmasını ön plana çıkardığı yönünde tartışmalara yol açan bu söz, “kadın oyunları”nda eleştiriye tabi tutulan anlayış olarak hedef tahtası durumundadır. İki perdelik oyunda 7 kadının öyküsü yer alıyor; kadınların toplumsal yaşamda karşı karşıya kaldıkları farklı sorunlar izleyici karşısına çıkarılıyor.
Anahtarın yeri
Oyun, birçok defa farklı zamanlarda sahnelenmesine rağmen günümüz toplumu açısından hiçbir güncelliğini yitirdiği söylenemez. Seri üretim zincirinin bir parçası olarak her gün kendisi dahil olmak üzere, yeniden üreten işçi kadını anlatmaya gerek var mı? Hani saat 06:40. İşe gitmek için birkaç dakikası kalmış. Bir yandan bebeği, diğer yandan kocası, yemek, mutfak, çamaşırlar... Ayların yılların alışkanlığıyla hepsi kendi sorumluluğunda. Kapıya çıkıyor, ama anahtarı nereye koyduğunu unutuyor. Bilemediğimiz kadar ayrıntı, allak bullak olmuş akıl... Kahredici koşuşturmacanın hemen ardında her şeyi kendisine benzeten sürpriz bir “makina hayatı”... Bugün pazar çalışma günü değil!
Kadının rolü
Başka bir sahne; kadın büyük bir cinsel istismara uğruyor, tecavüz ediliyor; kaba dayak var, ardı sıra iç içe geçen aldatma, yalan, dişil ve egzotizm... Kadın ve sömürge olguları aynı şekilde... Kirlenme, namus ve de ruhu çekilmiş yüzlerce kavram; sözlerde, diyaloglarda, beden dilinde görünür kılınıyor. Oyun bu yanıyla kitle kültüründeki kadınlık imgelerinin önemli özelliğine temas ediyor, ama en çok da ortaya koyduklarıyla değil, gizledikleriyle ilgilendiğini söylemek daha yerinde olur.
Dario Fo, kadınları, sadece kitle kültürünün en geniş anlamıyla boş zaman, aile hayatı, veya ev hayatı arenasında ‘kadınsı’ yanlarını göstermeye çalışmakla kalmıyor. Kadınların siyaset ve para ve iş alanı içindeki rolüne de dikkat çekiyor.
Oyunun müzik, dekor ve kostümü de oyun atmosferi ile uyumlu. Füsun Demirel’in Türkçe’ye çevirdiği ve Ankara Devlet Tiyatrosu (ADT) sanatçılarından Yunus Emre Bozdoğan’ın yönettiği oyunda; Lale Ertiş Gençtürk, Mine Medya Haktanır, Pınar Gün, Filiz Kılıç, Selda Özler, Gaye Filiz Çele ve Hatice Sezer rol alıyor. Oyunun ışığı Şükrü Kırımlıoğlu’na, dekor ve kostüm tasarımı da Gül Emre’ye ait.


Başa dön


En kötü oyuncu: George W. Bush!
Martfest ODTÜ
ODTÜ ve LEO Organizasyon tarafından gerçekleştirilen martfestodtü, 1-24 Mart 2005 tarihleri arasında Ankaralı sanatseverlerle buluşacak. Martfest, konsept olarak gençlerle sanatçıları biraraya getiriyor ve Türkiye’ye gelmesi hiç de kolay olmayan bir çok sanatçıyı erişilebilir ve dinlenebilir kılmayı hedefliyor. Geçen yıl başlayan ve çok ses getiren bu festival, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin gençler için yaptığı öncü etkinliklere bir yenisini ekliyor. Martfest, bünyesinde mart ayı boyunca ODTÜ Kültür ve Kongre Merkezi’nde yeralacak çeşitli sanat gösterilerini ve konserleri kapsayan bir şenlik halinde geçecek. Ankara’nın 7. festivali olan Martfest, özellikle Üniversite öğrencilerine kaliteli yapımlar izletebilmeyi amaçlıyor. Ancak programda tüm Ankara’lı sanatseverlerin de ilgisini çekecek gruplar da yeralıyor. (0312 446 27 33)

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net