www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



YAŞADIKÇA ____Enver Şat
Teknoloji bulutu

EMEK GÜNLÜĞÜ ____Seyit Aslan
Tesadüf mü?

KONUM ____Çetin Diyar
Birlik ve mücadele

BAYKUŞ ____Şebnem Korur Fincancı
İğneyi kendine

YAŞAMA KÜLTÜRÜ ____Cengiz Bektaş
Geleneği anlamak...

AYRINTI ____U.Ozan Darıcı
İnandık

DÜNYAYA BAKIŞ ____Taylan Bilgiç
Ekonomik kiralık katiller

  YAŞADIKÇA..........Enver Şat

Teknoloji bulutu

Teknolojiyi bir buluta benzetirsek; bu bulut, en fazla yağmuru kendini üreten ülkeye bırakır. Yağmuru azalan bulutlar o ülkeyi terk etmeye başlar. Bu yolculuk sırasında bıraktığı yağmur giderek azalır. En son ülkeye sadece güneşi engelleyen gölgesi kalır.
Endüstrisi gelişmiş ülkelerle endüstrisi gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkelerin durumuna bakınca bunu daha net görebiliriz. Örneğin endüstrisi gelişmiş emperyalist ülkelerin daha önceleri kendi topraklarında kurdukları işletmelerin önemli bir kısmı ülke dışına kaydırılmıştır. Çimento, demir-çelik, kimya, otomotiv, beyaz eşya, tekstil, seramik, cam sanayi gibi endüstriyel üretim alanları gelişmekte olan ülkelere doğru kaymıştır. Giderek buralardan da kişi başına GSMH’sı daha az olan ülkelere doğru yoluna devam edecektir. Bunun emarelerini şimdiden görmekteyiz.
Türkiye’nin övündüğü tekstil sektöründe, kapasite kullanımı yüzde 75’lere düştüğü söyleniyor. Bir çok irili ufaklı işletme kapandı, kalanların durumu da pek parlak değil. Ülkemizin önde gelen otomotiv firmalarından Renault’un 1000 işçiyi işten çıkardığı, üretimi üç vardiyadan ikiye düşürdüğü, işçilere ücretsiz izin vermeyi planladığı söylenmekte. Ayrıca, yan sanayide işsiz kalanlarınsa, 3 bin civarında olacağı tahmin edilmekte. Ülkemizdeki birçok sanayi sektörünü Çin korkusu sarmış durumda. Yani Endüstrisi gelişmiş ülkelerin kaymağını aldıktan sonra bizim üzerimize gönderdiği bulutlar başka ülkelere doğru kaymakta. Fakat bulutun bu yolculuğu patent ücreti veya ortaklık vasıtasıyla, ilk çıktığı ülkeye kazandırmaya devam etmektedir.
Bir sektörde ulusal veya uluslararası alanda maksimim kazancı sağlayabilmek için, o ürünün teknolojisine sahip olmanız gerekir. Her hangi bir sektörde teknolojiyi üretiyor olmanızda tek başına yeterli olmaz. Bunu diğer faktörlerle desteklemek gerekiyor. Bunların başında da, ham madde ve enerji politikaları gelmektedir.
Ülkemiz tam da bu noktalarda gittikçe kapana kısılmaktadır. Gerek endüstriyel tarım, gerekse beslenmeye yönelik tarım uygulamaları çökertilmektedir. Pamuk, şeker pancarı, tütün üretimindeki politikalar, endüstriyel tarım uygulamalarına örnek verilebilir. Madencilik politikaları giderek yabancıların inisiyatifine bırakılmaktadır. Enerji politikalarına baktığımızda ise aynı ucube uygulamaları görmekteyiz. Oysa endüstriyel faaliyetlerde, başarılı ve kârlı olabilmek için, gerek teknoloji üretimi, gerek tarım, gerek madencilik ve gerekse enerji alanında; gerçek anlamda ulusal bir programınızın olması gerekir.
Ülkemizdeki uygulamalara baktığımızda, bütün bu alanlarda özellikle emperyalistlerin etkisinde bir uygulamalar zincirini görmekteyiz. İşte o nedenledir ki, teknoloji bulutu ülkemiz üzerinden geçerken, bazen ufak tefek çiselemekte, bazen de “rahmet” yerine “dolu” yağdırarak ortalığı harabeye döndürmektedir.
Kendi ayaklarımız üzerinde sağlam bir duruşu gerçekleştirmenin yolu, kendi potansiyelimizi kullanmak ve geliştirmekten geçer. Bu ise ancak demokratik ve tam bağımsız bir ülke olmakla olur. İşte ancak o zaman “rahmet” dolu kendi teknoloji bulutumuzu üretebilecek duruma geliriz.

e-posta:
enversat@mynet.com

  Başa dön

  EMEK GÜNLÜĞÜ..........Seyit Aslan

Tesadüf mü?

İşçi ve emekçilerin mücadelesinin ileriye bir hamle yapmaya çalıştığı bir dönemde, kimliği belirlenmeyen kişi ya da kişiler EMEP Genel Merkezi’ne silahlı saldırıda bulunup bir kişiyi yaraladı.
Neden EMEP saldırının hedefi olmuştur? Saldırının amacı ne olabilir? Hiç kuşkusuz saldırı korkutma amacı taşıyor.
İşçilerin bir hayli yol aldığı özelleştirme karşıtı mücadele sırasında EMEP de tüm gücü ve olanakları ile işçilerin mücadelesinin içinde yer almış, mücadelenin ülke geneline yayılması için olanaklarını seferber etmiştir. Daha on gün önce, Malatya’da on binin üzerinde işçi ve köylünün katıldığı bir miting gerçekleşmiş, miting bölgenin işçi ve emekçilerinin mücadelesinin ötesinde halkların kardeşliğinin bir aracı olmuştur. Türk ve Kürt işçi ve köylüler saldıralar karşısında ortak tutum almışlar, ortak mücadele sözü vermişlerdir. Sınıfın partisinin bu mitingde oynadığı rol ve yürüttüğü çalışma binlerin birleşmesinin teminatı olmuştur. İşçi ve köylülerin ortak mücadelesini yaratan bu çalışma ise ‘birilerini’ rahatsız etmiştir.
Bitlis tütün işçilerinin hak arayışı, Malatya ve Adana Tekel işçilerinin özelleştirme karşıtı tutumları, SEKA direnişi, EMEP’in oynadığı rolü düşündüğümüzde saldırının hedefi neden EMEP olmuştur sorusu yanıtlanabilir.
Geçmiş yıllarda bin operasyonları savunan, faili meçhul cinayetlere sahip çıkan, ‘Bu devlet için kurşun atan da, yiyen de benimdir’ diyenler oldu. Katil sürülerine cesaret verildi ve korundu. Şimdi toplumezarlar ortaya çıkıyor, böylesi açıklamalar ipini koparanlara cesaret verdi, devlet tarafından korundu, korunmakla kalınmadı, özel cinayet şebekeleri oluşturuldu. Bu nedenle EMEP Genel Merkezi’ne yapılan saldırı, basit, sıradan bir saldırı değildir.
Saldırıya bakıldığında, SEKA kâğıt fabrikasını kapatmaya çalışan, işçileri yokluğun ve yoksulluğun içine atan zihniyet ve anlayış ile örtüşmektedir.
Daha birkaç gün önce, başbakan SEKA işçilerinin mücadelesini diğer sınıf kardeşlerine taşıyan Evrensel gazetesine dava açmıştı. SEKA işçilerinin atmış olduğu sloganlar ve yapmış oldukları konuşmalar, başbakanı ‘incitmiş’, ‘kırıp dökmüş’!
Aynı başbakan şiir okuduğu için hapis yattığını her yerde ballandıra ballandıra anlatıp demokrasi nutukları atıyor. Sıra işçilerin, emekçilerin haklarına ve özgürlüklerine gelince, demokrasi rafa kalkıyor. Fabrikaların kapatılması, özelleştirmelere hız verilmesi, Kürt sorununun bastırılması gerekiyor. Çünkü sermayenin istediği dikensiz bir gül bahçesi başka türlü yaratılamaz. Bundandır ki hükümet iki yıl içinde halktan aldığı krediyi hızla tüketmekten ve herkese saldırmaktan geri durmuyor.
Dava açılması, silahlı saldırı, nereden bakılırsa bakılsın bugünkü mücadelenin yaratmış olduğu etkinin bastırılmak ve susturulmak istendiği ortadadır. Saldırılar karşısında en iyi cevap ise partinin sahiplenilmesi, daha fazla işçi ve emekçiler içinde kök salmasıdır.

e-posta:
aslanseyit@mynet.com

  Başa dön

  KONUM..........Çetin Diyar

Birlik ve mücadele

Zor bir süreçten geçiyoruz. Ülke gericiliği halka, emek güçlerine açıktan pervasızca saldırıyor. Kızıltepe’de, Mersin’de sokak ortasında gerçekleştirilen infazlar, SEKA ve TEKEL’de işçilere yönelik saldırı ve tehditler, son olarak hem Kürt halkının demokratik hakları, hem de sınıfın çıkarları için ‘emekçilerin ve ezilen halkların birliği ve ortak mücadelesi’ anlayışı üzerinden mücadele yürüten sınıfın partisi EMEP’e yönelik saldırı... Bu saldırıların arkasında gericiliğin şovenizmi kışkırtarak Kürt halkını yalnızlaştırmak ve sendikal bürokrasi marifetiyle işçi direnişlerini etkisizleştirip yenilgiye uğratma hesapları yatmaktadır. Gericilik hesaplarını emek ve demokrasi güçlerinin bölünmüşlüğü, zayıflığı üzerinden yapıyorsa; saldırıları püskürtmenin yolu bu güçlerin yürüteceği mücadeleden geçmektedir. Ama nasıl?
16 Şubat’ta yapılan iktidara karşı ‘genel uyarı’ eyleminin ele alınış biçimi ve cılızlığı, aynı zamanda ‘karar organları’ için bir ‘uyarı’ olma niteliği taşımaktadır. Tabanlarına, işçi ve emekçi kitlelere güvenmeyen Emek Platformu’nun (EP) ‘karar organları’ eylem kararlarında saldırıları püskürtme değil, günü kurtarma anlayışı ile haraket etmektedir. Köy Hizmetleri’nin kapatılması, SSK hastanelerinin devri gibi saldırılar gündeme geldiğinde “geçit vermeyeceğiz” hamasetini yapanlar, yasalar meclisten geçerken seyirci kalmıştır. Sendikal bürokrasinin bu tutumu, işçi ve emekçi kitlelerin bilincinde “ne yapılırsa yapılsın saldırıların püskürtülemeyeceği” fikrinin gelişmesine, dolayısıyla kendi güçlerine güvensizliğe yol açmaktadır. Bu nedenle bugün SEKA ve TEKEL’de işçilerin kazanması, her şeyden önce ‘moral değerlerin tamiri’ bakımından önem taşımaktadır.
SEKA direnişi sırasında saldırıya uğrayan işçiler, kendilerine “bölücü, PKK’lı muamelesi yapıldığı”nı söylemişlerdir. İşçilerin bu söyleminin, Türk ve Kürt emekçilerin birliği ve ortak mücadelesi bakımından bir sorun olduğu açıktır. Bu sorun bölgedeki emek örgütlerine ‘ortak mücadele’ konusunda isteksizlik biçiminde yansımaktadır. EP’in 13 Şubat’ta Diyarbakır’da yaptığı bölge toplantısında, Türk emekçilerin Kürt sorununa duyarsız olduğu vurgusu yapıldı. Tes-İş Diyarbakır 1 No’lu Şube Başkanı Ali Öncü de, EP’yi oluşturan sendika genel başkanlarının katılımıyla Diyarbakır’da Kürt sorununu merkezine koyan bir miting düzenlenmesini önerdi.
Diyarbakır’da 16 Şubat’taki uyarı eyleminde, istendiğinde onbinleri, yüzbinleri harekete geçiren 50’ye yakın örgüt; İlhan Diken’in Gündem’deki köşesinde işaret ettiği gibi 200-300 kişilik basın açıklamalarıyla yetiniyorsa, burada da bir sorun olduğu açıktır. Bu tutum, SEKA işçisinin geri bilincinin karşı taraftaki ‘uç’ yansımasıdır. Eğer emek ve demokrasi güçlerinin kazanması için birleşmesi gerekiyorsa, karşılıklı önyargıları ortadan kaldıracak ve emekçi kardeşliğini esas alan bir tutum geliştirilmesi gerekmektedir. Diyarbakır’daki emek örgütlerinin onbinleri bulan kitleleri ile SEKA direnişiyle dayanışma içinde olması; Kürt sorununda gerici bir anlayışın desteklenmesi değil, SEKA işçisinin geri bilincinin değiştirilmesi yönünde verilmiş bir destek olacaktır. Bu destek, SEKA işçisinin bilincindeki önyargıların kırılmasına, bölücülük olarak gördüğü Kürt halkının demokratik talepleri ile kendi mücadelesi arasındaki ilişkiyi ‘keşfetmesine’ yardımcı olacaktır. SEKA işçileri ile Bitlis TEKEL işçileri arasında Evrensel gazetesi üzerinden yapılan ‘yazışma’lar ve TEKEL işçilerinin SEKA’ya destek amaçlı yaptıkları eylemler geliştirilmesi gereken bir tutuma işaret etmektedir. Diyarbakır’da, EP’in karar oganlarına ‘Kürt sorununun çözümü’ için miting yaptırmanın yolu, tabandaki emekçilerin bu sorunun çözümünü kendi sorunu olarak görmelerine bağlıdır. Ötesinde, zaten tabana dayanmadan alınan kararların bir hükmü olmadığı yaşananlardan biliniyor.
Saldırıları püskürtmenin yolu, emekçilerin birlik ve mücadelesinden geçmektedir. 8 Mart, Newroz ve 1 Mayıs; ülke genelinde ve bölgede emekçilerin birliği ve kardeşliği temelinde örgütlenen mücadele günleri olarak kutlanmalı, saldırılara bir yanıt olmalıdır.

e-posta:
cetindiyar@mynet.com

  Başa dön

  BAYKUŞ..........Şebnem Korur Fincancı

İğneyi kendine

“İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına” deyişimizi pek severim. Bu topraklarda eleştiri, özeleştiri geleneğinin yerleştirilmesi ile ilgili sıkıntılar olduğunu da düşünürüm. Yakınma, hakaret gibi eylemlerin eleştiri kavramı ile tanımlandığını sık sık görür, duyarız. Yakınmak ya da hakaret etmek tek tek olguları ele alan bir eylem biçimidir. Hekim iğne yapar, canımız acır. Canımızın acıdığını söyler, hekimin iğne yapmasını bilmediğinden dem vurur, yakınırız. Hekimi beceriksizlikle suçlar, ona hakaret ederiz. Acımız geçince de, yakınmamızı, hakaretimizi unutur gideriz. Ne canımızın neden acıdığını, ne de beceriksizlikle suçladığımız hekimin durumunu düşünmeyiz. Belleğimize düşen kayıtta ise, iğne ile acı, hekim ile beceriksizlik bir arada kalır. Bu sözcükler arasında kavramsal bir bütünlük, sebep sonuç ilişkisi yoktur. İğneden ve hekimden korkarız, ama neden korktuğumuzu da anımsayamayız.
Çocukluğun ilk yıllarında soyutlama yeteneği gelişmemiştir. Somut olguların her biri kendi sonucunu doğurmaktadır. İğne canını acıtınca ağlar. İğneden korkar. Hekimden korkar. Hekime gitmek istemez. Çocuğa iğnenin kısa bir süre için canını acıtabileceğini, ancak daha çok canını yakan hastalığını iyileştirerek uzun dönemde yararlı olabileceğini anlatırsanız, yaşamının ilk yıllarında pek kulak asmaz. Dili kavradıkça, düşünmeye başladıkça, soyutlama yeteneğini kazandıkça, korkusunu yener.
Çocuklarımızla çok fazla konuşmayız. Yaptıklarımızın, yapacaklarımızın nedenlerini anlatmayız. Anlamayacaklarını düşünürüz. Kurallar koyarız. Kuralların neden konduğunu söylemeyiz. O kuralların bir kısmı çocukluğumuzda bize konmuş olanlar, bazen de kendi kötü deneyimlerimizden ortaya çıkardıklarımızdır. Zaten bize de o kuralların neden var olduğu söylenmemiştir. Söylenmesi gerektiğini bilmeyiz, söylenmesinin yararları üzerine düşünmeyiz. Çocuk soru sorar. Yanıt vermeyiz. Yalan söyleriz. Soru sorulmasını ayıplarız. Davranışlarımız deneyimlerimizin birikimidir. Bu deneyimlere başka deneyimleri katma konusunda çaba göstermeyiz.
Başka deneyimleri deneyimlerimize eklemleme süreci, bir eğitim sürecidir. Yaşadığımız güne dek biriktirilmiş tüm deneyimler, araştırma sonuçları eğitim sürecinde deneyimlerimize katılır. Kendi deneyimlerimiz bazen çoğaltır, bazen de farklı deneyimlere yönelir. Soru sorup, yanıtını bulmak için araştırmayı gösterir. Bulduğumuz yanıtlar üzerine düşünüp, aralarındaki ilişkiyi kurma becerisini kazandırır. Soru sormanın, öğrenmenin ilk adımı olduğunu kavrarız. Farklı sorular ve her sorunun çok sayıda yanıtı olabileceğini, sebep sonuç ilişkisinin önemini kavrarız. Belki de kavramalıyız demem gerekirdi. Bizim eğitim sürecimizde bize sayısız soru sorulmaktadır, ama biz soru sormayız. Bize sorulanların yanıtları da verilmektedir. Beş şıktan yalnız biri doğrudur. Hangisinin doğru olduğunu bulmaya çalışırız. Sorunun yanıtının ne olduğunu düşünürüz. Yeni bir soruya geçeriz. Yanıtın neden “c” şıkkı olduğunu düşünmemiz gerekmez. Düşünmek kaybettirir, çünkü zamanla yarışırız. Öğrendiklerimiz sürekli birikir. Birikenler çoğaldıkça, bellek yer açabilmek için eskileri tasfiye eder. Eskilerle yeniler arasında bir sebep sonuç ilişkisi kuramadığımız için, “iğne” dendiğinde yalnız “acı” gelir aklımıza.
Eğitim sistemimiz soyutlama yeteneğinin geliştirilmesine yönelik değildir. Her bilgi somut harflere karşılık gelir. Harflerle verilen yanıtlardan anlamlı bir cümle kuramazsınız. Cümle kuramadığınızda, kurulan cümleleri anlamanız da eksik kalır. O cümlelerden yeni sorular üretmek, yeni yanıtlar bulmak için araştırmak, tüm aşamaları çözümleyip, yeni bileşimler kurmak ve dolayısıyla eleştirel düşünmek mümkün olmaz.
Canınız yandığı için yakınırsınız. Neden canınızın yandığını düşünmezsiniz. Her yıl tıp fakültelerinden 4 bin 500 hekim mezun olmasının nedenleri ve sonucunu düşünmek, çözüm üretmek size göre değildir. Şıklarla verilen yanıtları bulmak bu kadar kolayken, düşünüp çözüm üretenleri de anlamazsınız. Çözümler sizin şıklarınız arasında yoksa, üstüne bir de kızarsınız. Doğrularınız tartışılamaz, tartışılmamasını gerektiren bir gelenekten gelmektesinizdir. Soru soran ve tartışanlara diş bilersiniz. Her fırsatta iğnelersiniz.
Sorup tartışanlar ise iğneyi çoktan kendilerine batırmışlar, çuvaldızı hazırlamaktadırlar. Eczane eczane dolaşırken kalbi dayanamayıp ölen hastanın katili sizce kimdir? Peki neden?

e-posta:
korur@yahoo.com

  Başa dön

  YAŞAMA KÜLTÜRÜ..........Cengiz Bektaş

Geleneği anlamak...

Adana’daydım...
Su üzerine bir konuşma yapmam için çağırmışlardı...
(Adana’dan başka Kahraman Maraş’tan, Gazi Antep’ten, İskenderun’dan, Mersin’den mimarlar gelmişlerdi otobüslerle... Elbette mutlu ettiler beni... Gencecik meslektaşlarım olarak tanıdıklarım, yaşlı başlı, oturaklı kişiler olup çıkmışlardı. Çok güzel bir akşam yaşadık onlarla...)
Karşılayıcılar beni alandan alıp Hilton Oteline götürdüler.
Ceyhan’ın kıyısına koca bir kitleyi oturtmuşlar... Tepesine de kuleler kondurmuşlar... (Böylesine oransız, uyumsuz bir yapı az bulunur inanın... Bir buğday silosu çok daha sevimlidir. Tam bir Amerikan kültürsüzlüğü... Sordum kimin tasarımı olduğunu; çekmeceden çıkma bir tasarı olsa gerek dediler...)
Odaya çıktım. Pencereden baktım ki, bir başka mimarlık suçu Ceyhan’ın karşı kıyısından bana bakıyor. Altı minareli (besbelli Sultanahmet’e özenmiş) bunun dışında Selimiye’ye benzemeye çalışan bir cami... “Burada beni yaptıranın sözü geçer” der gibi...
Nasıl anlatamadık kimi kişilere...
Bu türlü kopyalar geleneğe, sözüm ona saygı adına yapılıyor... Oysa “gelenek”in ilk özelliği günümüze gelebilmiş olmasıdır. “Çağdaş” olmasıdır. Çağdaş olmayan, geçmişin dolabında bir yerlerden kopya edilen gelenek olamaz ki...
Bilmiyorum size anlatmış mıydım? Anımsamıyorum...
Bir gün bir TV kanalından işyerime gelenler, bir soru yönelttiler bana:
“Yeni yapılan cami yapıları için ne düşünüyorsunuz? “
Gelen kişilere,
“Söylediğimi olduğu gibi yayınlayacaksanız yanıtlarım bu soruyu” dedim. Söz verdiler. Bu kez ben onlara sordum:
Koca Mimar Sinan’ımız kalksa yerinden, çevresine, bu sorduğunuz yapılara baksa, sonra da bu yapıları yaptıranlara, yapanlara şöyle topluca bir Osmanlı tokadı indirip, “Bre kafirler! Dört yüz yıldır size bıraktıklarıma bir milimlik bir şey ekleyemediniz mi” dese haksız mı olur?
Çekim yapan görevliler de gülmelerini tutamadılar. Gerçekten olduğu gibi yayınladılar çekimi. Kimseden de bana ulaşan bir tepki gelmedi.
Daha başka söylemlerim de olabilirdi. Çünkü, daha da kötü gerçek, bu kopyacı beceriksizlerin, Sinan’ı, geleneği anlamaktan çok uzak olduklarıdır.
Adana’da böyle bir şeyi yaptıranlar, bu söylediklerimi doğrulayan bir kanıtı dikmiş oluyorlardı yalnızca... Mimarlık böyle bir daldır işte... Onunla yalan söyleyemezsiniz...
Hemen otelden dışarı attım kendimi... Eski Adana’nın sokaklarına daldım. Örneğin Ramazan oğullarının çağlarıyla çağdaş, yöreyle, iklimle uyumlu evlerini, camilerini, okullarını görmeye... Onları özlediğimden bu çağa daha yakışır bulduğumdan değil, kendilerine yalan söylemediklerinden.
Ne yapalım para olup, kültür olmayan durumlar da aşılacak elbette bir gün... Hiç ama hiç kuşkunuz olmasın bundan...

e-posta:
bektas_cengiz@hotmail.com

  Başa dön

  AYRINTI..........U.Ozan Darıcı

İnandık

Türkiye’de bir haftadan bu yana tartışılan ‘teşvik’ iddiaları Futbol Federasyonu’nun uzun incelemeler ve araştırmalar sonucu yaptığı, açıklama ile sona erdi. Herkes de, yapılan açıklamanın doğru olduğunu ve bu ülke sınırlarında ‘teşvik’ gibi çirkinliklerin yaşanmadığına inandı. Tıpkı inandırılmaya çalışılan yüzlerce şey gibi. Türkiye’de ve dünyada o kadar şeye inandık ki…
“Türkiye’de işkence yaşanmıyor, yaşansa da münferit olaylar” İnandık.
“Yolsuzlukların üzerine gidiyoruz” İnandık.
“Kürt sorunu diye bir şey yok” İnandık.
“SEKA zarar ettiği için kapatılmak isteniyor” İnandık.
“Dokunulmazlıkları kaldırmak istiyoruz” İnandık.
“Avrupa Birliği’ne girdikten sonra çok daha farklı bir Türkiye olacak” İnandık.
“Memur ve işçiyi düşünüyoruz” İnandık.
“Din dersi zorunlu eğitime tabi değildir” İnandık.
“SSK’nın Sağlık Bakanlığı’na devri özelleştirmenin bir ayağı değildir” İnandık.
“Tarıma destek veriliyor” İnandık.
“TEKEL kimseye peşkeş çekilmeyecek” İnandık.
“IMF ile yeni stand-by anlaşması yapmayacağız” İnandık.
“Türkiye’deki ABD karşıtlığı ülkeye zarar verir” İnandık.
“İşsizlik oranı her geçen gün düşüyor” İnandık.
“Konutlar depreme karşı güçlendiriliyor” İnandık.
“Başbakan maaşı ile geçinemiyorum” İnandık.
“SİT alanlarını imara açmayacağız” İnandık.
“Enflasyon düştü” İnandık.
“Gelir düzeyi son iki yılda hızla yükseliyor” İnandık.
“Benzine zam yapmayı düşünmüyoruz” İnandık.
“Medya Irak’ta öldürülen Türk şoför haberlerine kısıtlama getirmiyor” İnandık.
“ABD, Irak ve Afganistan’a özgürlük getirecek” İnandık.
“İsrail Ortadoğu’da barış istiyor” İnandık.
Futbol Federasyonu’nun 4 gün gibi çok uzun bir sürede yaptığı araştırmalar sonucunda Türkiye’de ‘teşvik’ primi verilmediğine de inandık. Şimdi sıra TBMM’ye geldi. Meclis, bu olayı Federasyon’dan daha uzun sürede (örneğin 5-6 gün kadar) araştırıp sonuçları açıklayacaktır. Bu açıklamanın da sonucunda bir basın toplantısı düzenleyip, “Yapılan araştırmalar ve dinlenen tanıklar sonrasında Türkiye’de ‘teşvik’ primi verilmediğini” açıklayacaklar.
Haklısınız. İnandık.

e-posta:
ozandar@hotmail.com

  Başa dön

  DÜNYAYA BAKIŞ..........Taylan Bilgiç

Ekonomik kiralık katiller

Türkiye birinciliği kimseye kaptırmasa da, dünyanın genel olarak ABD’den hiç hazzetmediği söylenebilir. Evet, ABD’nin dünya için tehdit oluşturduğunu söyleyenler arasında yüzde 82 ile Türkiye birinci geliyor; ama diğer pek çok ülkede de bu görüş yüzde 60 ila 80 arasında destek bulmakta. Tepkinin en çok Ortadoğu, Asya ve Latin Amerika ülkelerinde yoğunlaştığı görülüyor. Neden acaba?
Geçtiğimiz yıl sonunda, bu soruya yanıt verebilecek yeni bir “itirafname” yayınlandı. “Bir Ekonomik Kiralık Katilin İtirafları” adlı kitaptan, “Democracy Now!” radyosunda yayınlanan bir söyleşi sayesinde haberdar olduk. Yazar John Perkins, uzun yıllar boyunca Amerikalı tekellere danışmanlık yapan şirketler adına, azgelişmiş ülkelerde faaliyet yürütmüş. En aktif dönemi, 1971-81 arasında, Chas T. Main şirketinde geçmiş. Bulunduğu ülkeler arasında Ekvador, Panama, Endonezya, Irak ve Suudi Arabistan da bulunuyor.
Perkins, kendisini dahil ettiği “ekonomik kiralık katiller”in herhangi bir ülkeyi nasıl gözlerine kestirdiğini şu sözlerle anlatıyor: “Tipik bir yöntem, aradığımız kaynaklara sahip bir üçüncü dünya ülkesini tespit etmek. Bugünlerde bu kaynak genellikle petrol oluyor. Söz konusu ülkeye gider, uluslararası kredi kurumlarından büyük bir borç paketi ayarlarız. Bu işe genellikle Dünya Bankası öncülük eder. Varsayalım ki bu ülkeye 1 milyar dolar kredi verdik. Kredinin koşullarından biri şudur ki, paranın yüzde 90’ı ABD’li büyük şirketlere döner. Bu şirketler, parayla söz konusu ülkede enerji santralleri, karayolları, limanlar, sanayi parkları gibi büyük altyapı projeleri inşa ederler. Tabii bu projeler, söz konusu ülkelerde sadece en zengin kesime hizmet eder. Kredinin geri ödenmesi sürecinde kamu hizmetleri kısılır ve yoksullar daha büyük zarar görür.”
Perkins, sonunda ülkenin, geri ödemeyeceği kadar büyük bir borç yükünün altına sokulduğunu anlatarak, dış borcu bütçesinin yarısına denk gelen Ekvador’u örnek gösteriyor.
İş bu raddeye geldiğinde “kiralık katiller” bir kez daha devreye girer ve söz konusu ülkeye, mesela petrolünü çok ucuz bir fiyatla satmayı dayatır. Kısacası, cömert kredilerle oltaya takılan ülkeler, sonunda soyulup soğana çevrilir.
John Perkins, ABD’nin 2. Dünya Savaşı sonundan beri bütün ülkelere bunu yaptığını ve böylece, dünya kaynaklarının çoğunluğuna hakim hale geldiğini anlatıyor.
Bu tuzağa direnenler de çıkmıyor değil. Perkins, şahsen tanıdığı -ve kitabını ithaf ettiği- iki liderden bahsediyor: Ekvador petrolünü ABD’ye peşkeş çekmeye yanaşmayan Devlet Başkanı Jaime Roldos ile, Panama Kanalı’ndaki dev inşaat ihaleleri için Japonlarla müzakere etmeye “cüret eden” Devlet Başkanı Omar Torrijos. Bugünün Hugo Chavez’ine benzer özelliklere sahip bu iki lider de, 1970’lerin başlarında “kaza” sonucu ölüyorlar. Perkins, ikisini de CIA hesabına çalışan timlerin öldürdüğünü belirtiyor.
Aynı dönemde, Perkins ve ekibi Endonezya’da da işbaşında. Bu ülkede giderek yükselen antiemperyalist dalgayı bastırmak isteyen ABD, General Suharto liderliğindeki askeri darbeyi tertipliyor. Suharto rejimi boyunca Endonezya, malum kredi yöntemleriyle ABD’ye bağlanıyor ve halen bu boyunduruktan kurtulabilmiş değil.
İran’da, halkçı lider Musaddık’ın devrilerek yerine Şah’ın getirilmesi ise, “bir önceki dönem”in icraatı. Bu darbeyi hazırlayan isim, CIA ajanı Kermit Roosevelt. “İş”in tamamlanmasından sonra ABD önemli bir ders alıyor ve “kiralık katil”lerin resmen devlet hesabına çalışmasının “sakıncalı” olduğuna karar veriyor. Perkins’den dinleyelim: “Eğer Roosevelt deşifre olmuş olsaydı, devletin başı belaya girecekti. Bu nedenle, ekonomik kiralık katillerin özel şirketler hesabına çalışmasına karar verildi. CIA, Ulusal Güvenlik Ajansı bizi yönetecekti, ama kâğıt üzerinde özel şirketler adına faaliyet yürütüyorduk. Böylece, yakalansak bile devlet suçlanamayacaktı.”
Şah rejiminde, İran’dan çıkarılan petrolden elde edilen gelirin yüzde 85’inin Anglo-American/BP kasalarına gitmesi, soygunun boyutlarını gösteriyor.
Perkins’e göre, “katiller”in en büyük başarısı, Suudi Arabistan. Suud Hanedanlığı ile varılan anlaşma uyarınca, rejim, petro-dolarlarını ABD’ye yatırıyor. Bu yatırımlardan elde edilen faiz geliri, dev Amerikan şirketlerine aktarılıyor ve bu şirketler de, Suudi Arabistan’ı “Batı imgesinde” yeniden yaratıyorlar: Çölün ortasında dev kentler, enerji santralleri, otobanlar vs. Buna karşılık Suud rejimi de, petrol fiyatlarını ABD için “kabul edilebilir” düzeyde tutmayı taahhüt ediyor.
Ancak Saddam Hüseyin hükümeti, benzer bir “uzlaşma”ya yanaşmayınca “ipi çekiliyor” ve önce Körfez Savaşı, ondan 13 yıl sonra da askeri işgal geliyor.
Perkins’in itirafları, geniş bir coğrafyada ABD’den neden böylesine nefret edildiğini yeterince açıklıyor. Ama asıl mesele nefret edip etmemek değil; askeri-siyasi-ekonomik Amerikan boyunduruğundan kurtulabilmek.

e-posta:
taylan@evrensel.net

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net