www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



JİTEM hâlâ faal
Diyarbakır Barosu, JİTEM tetikçisi Abdülkadir Aygan’ın itiraflarında adı geçen ve aralarında OHAL eski valileri Hayri Kozakçıoğlu ve Ünal Erkan’ında bulunduğu 31 kişi hakkında suç duyurusu bulundu.

‘Karanlık’ deprem senaryosu
İstanbul’u bekleyen deprem ile ilgili bir karanlık senaryo da elektrik mühendislerinden geldi.

SSK kaosu
SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığı’na devredilmesiyle birlikte sağlık hizmetlerinde yaşanan kaos ortamı sürüyor.

Bir diplomasi tiyatrosu!
ABD Başkanı Bush Avrupa gezisini tamamlayıp ülkesine döndü. Gezinin neden bu kadar önemsendiğini genişçe açıklamanın bir gereği olmasa gerek...


JİTEM hâlâ faal
Mehmet Aslanoğlu
Diyarbakır Barosu, JİTEM tetikçisi Abdülkadir Aygan’ın itiraflarında adı geçen ve aralarında OHAL eski valileri Hayri Kozakçıoğlu ve Ünal Erkan’ında bulunduğu 31 kişi hakkında suç duyurusu bulundu.
JİTEM’in gerçekleştirdiği bütün eylemlerin birleştirilerek, tek bir dava halinde görülmesini ve bir dönemin aydınlanmasını isteyen Diyarbakır Barosu, bunun için “Araştırma Komisyonları”nın kurulmasını öneriyor. Diyarbakır Barosu Başkan Yardımcısı Tahir Elçi, JİTEM türü örgütlerin halen faal olduğunu ifade ederek, JİTEM ve diğer paramiliter güçler tarafından gerçekleştirilen eylemler aydınlatılmadan, Uğur Kaymaz vakalarının önüne geçilemeyeceğini vurguladı.
Avukat Tahir Elçi, sorularımızı yanıtladı
- JİTEM’ci Aygan’ın açıklamalarını kanıt gösterip suç duyurusunda bulundunuz...
- 90’lı yıllardan başlamak üzere bölgede binlerce siyasi cinayet işlendi. Yaşam hakkı pervasızca ihlal edildi. Bölgenin her şehir merkezinde, ilçesinde bir şekilde insanlar öldürülüyor, kaybediliyor. Faili meçhul cinayetler, ölüm mangalarının polis kılığında insanları alıp götürmeleriyle binlerce cinayet işlendi. Silahlı bir çatışma ortamı vardı. Daha sonra Hizbullah adı altında bir örgüt çıktı ve ciddi öldürme eylemleri yaşandı. Aslında olay şu: örgütlerin gerek PKK’nin gerek Hizbullah’ın öldürdükleri ve bunların sorumlu olduğu eylemler biliniyor. Hem devlet biliyor hem de toplum biliyor. PKK’nin sorumlu olduğu eylemlerin yüzde 99’unu devlet ya aydınlatmış, ya da faillerini biliyor. Sorun burada kamu görevlilerinin karıştığı cinayetlerdir.
Abdulkadir Aygan’nın beyanları bizim açımızdan çok önemli. Aygan, daha önce örgütlere de bir takım faaliyetlerde bulunup teslim olmuş. Bu süreçte ciddi bir rol üstlendiler. Jandarma istihbarat elemanlarıyla birlikte ciddi faaliyetlerde bulundular. Bunların önemli bir kısmı jandarmada sivil memur ya da bir şekilde askeri personel olarak istihdam edilmeye başlandı. Abdulkadir Aygan’da bunlara bir örnektir.
- Aygan’ın açıklamalarını hemen doğru mu kabul ettiniz?
- Hayır, kendi verilerimizle karşılaştırdık. Ve söyledikleri doğru, üstelik gerçeklerin tamamını da söylememiş Aygan. En tipik örneği Murat Aslan örneği. Diyarbakır’ın en merkezi yerinde ölüm mangaları sivil giyinen Reno arabalarla gezenler tarafından kaçırılıyor ve Silopi’de öldürülüp gömülüyor. Aygan biz yaptık diyor. 10 yıl sonra ailesinin yaptığı incelemede mezar tarif edilen yerde bulunuyor ve DNA testleriyle de Murat Aslan olduğu anlaşıldı. Aygan’ın söyledikleri böylece doğrulandı. Bizde bu vesileyle bu itiraflarda ismi geçen kişiler hakkında suç duyurusu yaptık. Bu olayların bir kısmına ilişkin dosyalar var zaten. Ama toplu suç duyurusunu yaptık, savcıdan gerekli düzenlemeyi yapmasını istedik. Bu organize bir olay, bu örgüt organize suç örgütüdür. Bu nedenle bu cinayetlerle ilgili davaların birleştirilmesi gerekir. Organize suçlarla mücadele mantığı gereği böyle yapılması gerekir.
- Murat Aslan’ın mezarının bulunmasıyla JİTEM tekrar gündeme geldi...
- JİTEM diye bir olgu var bu ülkede. Ama ısrarla yetkililer, JİTEM diye bir örgütlenmenin olmadığını, JİTEM diye bir yapının olmadığını söylüyorlardı. 90’lı yıllarda herkes JİTEM’in varlığını ve eylemlerini biliyordu. Fiilen JİTEM nedir bizim açımızdan? Şimdi bir kez bölgede polis dışında sivil arabalarla gezen sivil giyinen ve o dönemde genellikle Reno tipi arabalarla gezen kesimler vardı. Şehirlerde, köylerde gezip insanları biz polisiz diyerek gözaltına alıyorlardı, götürüyorlardı. Bunlar her il ve ilçe merkezinde il ve ilçe jandarma komutanlıklarına girip çıkıyorlardı. Yani aslında bu jandarmanın istihbarat birimiydi. Bunun adının JİTEM mi yoksa başka bir isim mi olduğunu bilemem ama görüntü olarak böyleydi. Örneğin bir vatandaşı bir şehir merkezinden alıp götüren ve götürenler bir saat sonra jandarma merkezine girip çıkıyorlardı. Bunlar itirafçıları ciddi bir şekilde kullandılar örgütlediler. Bazı korucuları özellikle yatkın korucuları kullandılar. Biz yüzlercesine tanık olduk, onlarcasının dosyasını biliyoruz, hikâyesini biliyoruz. Bu olaylar böyle işlendi.
- Peki JİTEM hâlâ faal mi?
- Bu olayların sorumluları hâlâ faaldirler. Hâlâ pozisyonlarını koruyorlar. Hâlâ görevlerini sürdürüyorlar. Belki eskisi gibi faaliyetler yürütmüyorlar ama görevlerine devam ediyorlar. Hukukdışı yapılanmalar tümüyle ortadan kaldırılmamış. Gerçekler ortaya çıkarılmamış. O örgütlenmeler ve o kadrolar hâlâ görevde olduğu için eskisi gibi olmamakla birlikte bu süreç devam ediyor. Tehlike devam ediyor. Türkiye toplumunun geleceği hâlâ tehdit altında. Bunun örneklerini hâlâ görüyoruz. Yok etmeye, öldürmeye refleks gösteriyor. Özel harekatçıların ruh hali davranış biçimleri, suç ve ceza mantıkları ortada.


Başa dön


‘Karanlık’ deprem senaryosu
Elif Görgü
İstanbul’da gerçekleşmesi beklenen depremin tüm elektrik sistemini çökertebileceğini söyleyen Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) İstanbul Şube Başkanı Erol Celepsoy, bu yüzden arama kurtarma çalışmalarının yapılamayacağını iddia etti. Konu hakkındaki sorularımızı yanıtlayan Celepsoy, İstanbul’da büyükşehir belediyesine bağlı ana arterleri aydınlatan yol lambalarının, mahallelerde bulunan konut ve işyerlerine enerji sağlayan trafolara bağlı olarak çalıştığını belirterek, bu trafoların İstanbul için tahmin edilen 7 veya daha büyüklükteki bir depreme dayanıklı olup olmadıklarının belli olmadığına dikkat çekti.
Zaman yitirilmemeli
Deprem sırasında bu trafoların yıkılması ya da zarar görmesi durumunda sadece mahallelerin değil, ‘deprem için öncelikli olarak’ ayrılan yolların da karanlıkta kalacağını savunan Celepsoy, “Bu durum, arama kurtarma çalışmaları için gerekli olacak enerjinin bulunamaması anlamına geliyor” uyarısında bulundu. İstanbul’daki bütün trafoların bir an önce kontrol edilmesi gerektiğini ifade eden EMO İstanbul Şube Başkanı Erol Celepsoy, gerekiyorsa bunların yenilenmesi ya da ana arterler için gerekli enerjiyi sağlayacak ayrı bir merkez oluşturulmasını önerdi. Böyle bir sistem için oda olarak çalışmalara başladıklarını belirten Celepsoy, “Trafoların dayanıklı olduğunu sanmıyoruz. Bunların hepsinin etüdünün yapılması gerekiyor. Ayrıca yeni bir trafo merkezi kurarak sadece yol aydınlatmalarını besleyecek ve enerjinin sürekli hazır bekletileceği bir sistem oluşturulabilir” dedi.
‘Rapor hazırlıyoruz’
Deprem anında İstanbul’da en büyük sıkıntının enerji sağlanmasında yaşanacağını söyleyen Celepsoy, en azından belli başlı sokakların ve yolların aydınlatılması ve kurtarma çalışmaları için böyle bir sistemin zorunlu olduğunun altını çizdi. Celepsoy, bu konu ile ilgili çalışmaların BEDAŞ, AYEDAŞ, Belediyeler, İstanbul Valiliği ve hatta Enerji Bakanlığı ile birlikte yapılmasının şart olduğunu vurgulayarak, konuyu ilgili kurumlara ileteceklerini kaydetti.
Celepsoy, söz konusu sistemin maliyeti hakkında ise şu bilgileri verdi: “Böyle bir sistemin maliyeti İstanbul’daki kayıp ve kaçakların engellenmesi ile sağlanabilir. Tabii bunun için özelleştirme sevdasından vazgeçmek gerekiyor. Çalışmalarımız EMO Enerji Komisyonu öncülüğünde devam ediyor. Şu an proje aşamasında. Eylül’de gerçekleştireceğimiz Enerji Kongresi’nde bu konu ile ilgili durum raporunu sunacağız.”

Başa dön


SSK kaosu
Özer Akdemir - Emine Uyar
SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığı’na devredilmesiyle birlikte sağlık hizmetlerinde yaşanan kaos ortamı sürüyor. Hastalar fotokopi, evrak peşinde saatlerce dolaştıktan sonra doktor yüzü göremezken sağlık personeli de emeğini ve zamanını bürokratik işlemlere harcamak zorunda bırakılıyor. SES İzmir Şube Başkanı Ergün Demir, sağlık çalışanlarının doktorlar da dahil olmak üzere fatura işlemlerinde görevlendirildiğini belirterek sağlık çalışanlarına mesleği dışındaki işleri yaptırmanın yasal olmadığını belirtiyor. Demir, konu ile ilgili dava açacaklarını belirtiyor. Ayrıca Alsancak’ta bulunan SSK Merkez Dispanseri’nde memurların odalarından çıkarılarak veznelere oturtuldukları ve saat 23.00’e kadar çalıştırıldıkları ifade ediliyor.
Öte yandan devirden önce ihale açılarak SSK tarafından hastanelere temin edilen ve stoklarda bulunan tıbbi malzemeler, ameliyat malzemeleri SSK’lıya kullandırılmıyor. Oysa bu malzemeler sigortalılara ücretsiz verilmek zorunda. İyileştirme vasıtası ilaçlar verilmiyor. Örneğin nörolojik rahatsızlıklarda periyodik olarak vurulması gereken iğne vurulmuyor ve her eczanede de pahalı olduğu için bulunamıyor. Tıbbi malzemelerin temin edilme biçimi belirlenmediği için malzeme alımı da yapılamıyor. Sigortalı sevk zincirinin nasıl olacağı da belirsizliğini koruyor.
Hükümet tabelanın altında kaldı
Konu ile ilgili görüşlerini aldığımız İzmir Tabip Odası Başkanı Zeki Gül, Hükümet’in SSK tabelasının altında kaldığını ifade ederek, SSK’ların devrinin sağlığın ticari bir alan haline getirilmesinin önemli adımlarından birisi olduğunu belirtiyor. “GSS’ye geçmek için SSK’nın malvarlığına ihtiyaçları vardı. Rantiyenin de yeni bir rant alanına ihtiyacı var. Bir hafta içerisinde 40 milyon insanın ilaç alımı serbest piyasa koşullarına bırakıldı. Dünyada şu an böyle hazır bir pazar yoktur” diyen Gül, SSK’nın daha önce bir liraya aldığı bir ilacı şu an 15 liraya aldığına dikkat çekiyor. Gül, kurumun emekli maaşlarını ödeyemez bir duruma gelebileceğini belirterek şimdi de poliklinik hizmetlerinin özel sektöre sevki için çaba harcanacağını dile getiriyor. “İzmir’de geçmişte örneği yaşandı. DUSAŞ vardı. Özel operasyonlarla o dönemin yöneticileri ve oranın sorumluları cezaevlerine alındı. Trilyonluk yolsuzluk ortaya çıktı. Şimdi tekrar aynı şeyi canlandırmak isteyebilirler” diyen Gül, emek örgütleri olarak mücadeleye devam edeceklerini vurgulayarak, iktidara sesleniyor: “Hızlandırılmış treni durdurun. IMF programlarını terk edin”.
Hastalar tepkili
Nevin Keser (51 yaşında): Geçtiğimiz bayramda kaza geçirip acil olarak Tepecik’e gelmiştim. O zamandan bugüne tedavim devam ediyor. Yeni sisteme geçilene kadar normal bir şekilde gelip tedavime devam ediyordum. Ama bugün sabahtan bu yana yaralı ayağımla bekliyorum, hâlâ sıra gelmedi. Öğleden sonraya kaldı tedavim. Sabah fiş alıp para yatırdıktan sonra kuyruğa girdik. Fotokopileri evde yaptırıp gelmiştik. Gelince vezneye gittik önce, sıra numarası aldık, sonra ablam ve kaynım bilgisayara gidip orada kuyrukta beklediler. Sabah 9.00’dan beri buralarda ağrılar sızılar içinde bekliyorum. Nefes alamıyorum, kolum ağrıyor. Esasında gezmemem lazım. Sedye bulamadık, tekerlekli sandalye yok. Yani perişanlık.
Nigar Danışkan: Ben ellerimden yaralandım. Sabahtan bu yana sıra bekliyorum Ama kendim için değil, ayağa kalkamayan bu bayan için çok üzüldüm. Sırası gelmeyen torpili olanlar girdi muayenesini oldu. Bu kadın hâlâ giremedi. Yazıklar olsun!..


Başa dön


Bir diplomasi tiyatrosu!
HABER ANALİZ / Gazi Ateş
ABD Başkanı Bush Avrupa gezisini tamamlayıp ülkesine döndü. Gezinin neden bu kadar önemsendiğini genişçe açıklamanın bir gereği olmasa gerek. Bush, 2. döneminin ilk gezisini yapmaktaydı, üstelik 1. döneminde en çok karşı karşıya geldiği güçlerle (Almanya, Fransa, AB ve Rusya) görüşmek üzere! 1. döneminde “transatlantik ilişkiler” epey “gerilmiş”ti; şimdi ne olacaktı; gerginlik yumuşayacak mıydı, ABD artık “Avrupalı partnerlerini dinlemeye önem” mi verecekti yoksa “Bush bildiğini okumaya” devam mı edecekti? Yüklenilen bu misyondan da anlaşılabileceği gibi, gezinin sembolik değeri büyüktü. Politikada sembolik şeyler, diplomasinin bir parçasıdır, hatta bazen kendisidir. Dolayısıyla, Bush’un gezisini doğru değerlendirmek istiyorsak, bu geziye damgasını vuran taktiğin ne olduğunu yanıtlamamız gerekecektir.
Bir kere şu gerçek hemen herkesçe dillendirilmektedir: “Transatlantik ilişkiler”de kavga konusu olan hiçbir sorunda -Irak, İran, Ortadoğu, NATO, Kyoto Sözleşmesi, Çin vb.- taraflar arasında esasa ilişkin bir çözüm sağlanmamıştır. Sağlanamamıştır değil, sağlanmamıştır! Yani; Bush’un gezisinin zaten baştan böyle bir amacı yoktu. Gerçekten de bu gezi, başta ABD ve Avrupa’nın olmak üzere, dünya kamuoyuna oynanan ve konusu “kırgınlıklar geride kaldı, barıştık artık” olan bir “açık hava tiyatrosu”ydu. Bu diplomasi tiyatrosunda (Alman Die Zeit gazetesine göre: “sahnelenen barışma”) her iki taraf da tribünlere oynadı. Her iki tarafın da, bu ortak mesajın yanı sıra, birbirlerine de verdiği özel mesajları vardı.
Mevzi kayıplarının telafisi
ABD’den başlayacak olursak: Bush’un gezisi, 2. yemin töreninde yaptığı konuşmada çerçevesi çizilen ve “birinci Bush dönemi”nin tıkanan platformunun yenilenmesine denk düşen “yeni çizgi”nin sergilenmesi ve pratiğe geçirilmesinin bir adımını teşkil etmekteydi. Bu “yeni çizgi”nin esprisini ise ABD’nin bakış açısından şöyle özetleyebiliriz: “Terörizme karşı mücadele”de “taktik hatalar” yapılmıştır. Bu hatalar, “Batı’nın bölünmesini” hızlandırdığı gibi, “misyon sahibi” bir devlet olarak ABD’nin tutageldiği “Batı değerleri” bayrağının Avrupalıların eline geçmesine olanak tanımıştır. ABD/Bush dünya çapında lanetlenirken, AB “Batı değerlerin” ve barışın adeta “garantörü” sayılmıştır.
ABD sanki “Batı”dan ayrılmıştır. Bu tür mevzi kayıplarını mutlaka telafi etmek gerekmektedir. Bölünen Batı yeniden eski haline dönüştürülemeyeceğine göre, ABD, “demokrasi ve özgürlük” demek olan Batı’nın liderliği ve değerlerini temsil etme meşruiyetini yeniden kazanmalıdır. Geri alınacak bu mevziler ve yenilenen bu meşruiyet, tıkanan dış politikaya yeni hamleleri olanaklı kılacak derin bir nefes verecektir. Özellikle de Irak’a saldırı ve işgal dolayısıyla yitirilen imaj ve prestij, tam da Irak’taki ilk “demokrasi gösterisi”nin ardından uluslararası bir “özgürlük ve demokrasi bayraktarlığı” kampanyasıyla yeniden kazanılmalıdır.
AB ilk kez muhatap
Tabiatıyla, böylesi bir çıkış (Süddeutsche Zeitung’a göre: “cazibe taaruzu”) için günümüz “demokrasi ve özgürlüğün kalesi” sayılan Avrupa’dan daha ideal bir yer olamazdı herhalde! Brüksel, Mainz ve Bratislava; Bush’un gezisinin geçtiği yerlerdi ve bu yerler özel olarak seçilmuişti. Bilindiği gibi Brüksel, hem AB ve hem de NATO’nun merkezidir. Bush burada, kendisinden önceki başkanların yapmadığı bir şeyi yapmıştır: AB’yi kurum olarak muhatap almıştır. Brüksel’deki konuşmasında “yeni yüzyıldaki güvenliğimizin en önemli direği” olarak tanımladığı “Avrupa ve Kuzey Amerika İttifakı” konusunda şunları söylemiştir: “Hiçbir geçici görüş ayrılığı, hiçbir dünya gücü bizi ayıramayacaktır!” Bush, aynı konuşmasında; “yerleşim faaliyetlerini durdurması”nı talep ettiği İsrail’i “toprak bütünlüğü olan bir Filistin devletinin kurulmasını” engelleme planı dolayısıyla eleştirdiği gibi, Mısır ve S. Arabistan’ı da “demokrasi açıkları” konusunda uyarmıştır!
Bu beylik laflarıyla AB’ye; okey, eski/yeni Avrupa tanımlamaları yanlıştı, Avrupa olarak seni muhatap alıyor ve eski birliğimizi yenileyelim denilirken; dünyaya ABD, İsrail’i de eleştirmekte, dahası demokrasi konusunda çifte standartlı da değil mesajı verilmektedir! Benzer mesajlar NATO toplantısı için de öngörülmüştü. Bush burada NATO’nun “transatlantik birliğin güvenliğinin köşe taşı” olmaya devam ettiğini vurgulayacaktı; vurguladı da. Gerçi bu vurgusu, Almanya Başbakanı Gerhard Schröder’in bir hafta önce Münih Güvenlik Konferansı’ndaki çıkışıyla gölgelenmişti. Almanlar bu konferansta, NATO’nun artık “transatlantik diyalog”un “öncelikle gerçekleştiği mekân olmadığını” açıklamış ve bu diyalog için AB ve ABD arasında yeni bir kurumun oluşturulması gerektiğini söylemişlerdi. Yani lafı şuraya getirmişlerdi: NATO’da AB’nin değil, ABD’nin düdüğü ötüyor. Politik ve askeri-stratejik sorunları eşit düzeyde görüşebileceğimiz bir platform olmalıdır artık. Almanya’nın bu çıkışı NATO toplantısında bir sonuç getirmedi. Bush, ‘öyleyse böyle!’ dercesine; NATO’yu “insanlık tarihinin en başarılı birliği” olarak göklere çıkardı. Sonuçta, NATO’nun 26 devlet ve hükümet başkanı da (yani Schröder ve Chirac da!), “müttefikler arasındaki stratejik ve politik istişare ve kordinasyonun forumu olarak NATO’nun rolünü güçlendirme”yi üstlendikleri iki sayfalık bir deklarasyonu imzalayıp gitti!
Bush “barışma” için Avrupa’daydı, dolayısıyla zorlamanın sırası değildi. Ama Almanya’nın NATO ile ilgili tam da gezi öncesinde yaptığı çıkış, özellikle Almanya ve Fransa’nın, ABD’nin platformunu yenileme girişimini nasıl büyük bir fırsat olarak gördüklerini göstermektedir. Başka bir deyişle, “sahnelenen barışma”, adı üstünde, bir oyundur. Ama bu oyun yine de bir gerçekliktir; yani oyun içerisinde oyun vardır! Bu oyunun ne olduğunu, Bush’un gezisinin 2. durağı olarak, başka bir ülkeyi değil de Almanya’yı seçmesinde de görebiliriz. Madem “barışılacak”, neden Fransa değil de Almanya?
Almanya ’onurlandırıldı’
Nedeni bellidir: Almanya’nın seçilmesindeki uzun vadeli sinsi amaç, AB’nin motor gücü olan Fransa ve Almanya arasındaki “birliği” sarsmak, olabilirse de bozmaktır. Bush’un Almanya ziyaretinde sarf ettiği sözlerden de bu amaç aslında anlaşılmaktadır. Brüksel’de Fransa Devlet Başkanı Jacques Chirac’a sadece bir akşam yemeği için zaman ayıran Bush, Mainz’daki konuşmasında “ABD’nin en önemli müttefiki” saydığı Almanya’yı “Avrupa’nın kalbi” olarak nitelemiştir. Yani Almanya’yı en önemli müttefik olarak ve AB’nin başı olarak. onurlandırıldı.
Oysa “normalde” beklenilmesi gereken şu değil miydi: ABD ve AB’nin “barışmasını”, ilişkilerinde “yeni bir sayfa”nın açılmasını amaçlayan bir ABD başkanının Avrupa gezisinin asıl geçmesi gereken yer; ABD’nin son yıllardaki politikasıyla en fazla çelişen, açık dalaşma döneminde ABD tarafından açıktan “asıl düşman” olarak nitelenen, özel anti-Fransa kampanyalarla karşı karşıya kalan Fransa olmalıydı. Bu olmadığı gibi, Almanya seçilmektedir! Açıkcası bu, “Grande Nation” (büyük ulus) olmakla böbürlenen Fransa’yı tahkir ve tahrik etmek, “Grande Nation” olamama kompleksli Almanya’nın da sırtını sıvazlamaktır!*
Kuşkusuz, ABD’nin bu ince hesapları, Fransa ve Almanya tarafından görülemiyor değil. Ama şu da bilinmeli ki, ABD olmayan bir şeye yatırım yapmıyor! Ortak çıkarlar daha fazla önde olsa da, Almanya ve Fransa arasında bir üstünlük rekabeti mevcuttur. Bu rekabet özellikle de AB’nin dış ilişkileri ve politikasının ele alınmasında kendisini zaman zaman hissettiren bir olgudur. Özellikle uluslararası olaylarda, Fransa kendi özel tarzı ve çizgisini koruma ve göstermeye özel bir önem vermiştir. Bu gibi durumlarda Almanya’ya Fransa’nın “özel sorumluluklarını anlıyoruz” demek kalmıştır genellikle. Bugün olan şudur ki, bu iki emperyalist devleti, varlığı itibarıyle birbirine yaklaştıran daha büyük bir emperyalist devlet (ABD), bu ikiliyi birbirinden uzaklaştıracak eğilimleri güçlendirmeyi amaçlayan bir politikayı özel olarak gündemine almıştır.
Açıktır ki, bu içten çökertme faaliyetinin de herhangi bir başarı şansı olabilmesi için, öncelikle bu eve dost olarak girip çıkabilmek gerekir. Böylelikle, ABD’nin AB ile “barışma” taaruzunun diğer bir boyutunu görmüş oluyoruz.
Rusya’ya demokrasi baskısı
Putin ile görüşmeye gelince. Burada da Bush’un gezisinin gerisindeki taktiğin iki boyutu görülmektedir. Avrupa boyutu konusunda şunu söyleyebiliriz: AB’nin “iç ekseni” Almanya ve Fransa ise, “dış ekseni” (esasta bu ikisinin) Rusya ile olan stratejik işbirliğidir. Bilindiği gibi, Bush Slovakya’ya gitmeden önce de, Rusya’yı “demokrasi konusu”nda eleştirmiştir.
Bu eleştirisini AB’yi de işin içine katarak yapmıştır! Demiştir ki, “AB, demokratik reform sorununu Rusya ile diyalogunun merkezine oturtmalıdır.” Tahmin edilebileceği gibi, Rusya’daki “demokrasi eksikliği” suçlamaları, “demokrasi ve özgürlük” bayrağını taşımakla övünen AB’nin dillendirilmesine pek sevinmediği bir konudur. ABD, Rusya ile özel bir işbirliği geliştiren AB’yi böylelikle sıkıştırmaya çalışıyor. ‘Demokrasi deyip duruyorsun ama, Rusya’da hukuk devletinin ayaklar altına alınmasına da göz yumuyorsun’ demeye getiriyor. AB’nin Rusya ile ilişkileri böylelikle “demokrasi ayıplı” gösterilmekte, AB kendi ve dünya kamuoyu önünde iki yüzlülükle suçlanmaktadır.
Rusya’ya dönük “demokrasi eleştirisi”nin diğer boyutu da, “demokrasi ve özgürlüğün savunucusu ABD” profilinin daha da güçlendirilmesi amacıdır. ABD’nin bu eleştirileriyle Rusya’yı da sıkıştırmaya çalıştığı ortadadır. Putin, gerçekten de Yeltsin değildir!
“Büyük Rusya”nın inşa edilmesi için gerekli tüm adımları hesaplı ve başarılı bir şekilde atmaktadır. “Yerel derebeylikleri” büyük oranda tasfiye etmiş, merkezi devlet aygıtını ve mefhumunu yeniden oturtmuş ve ülkenin zengin kaynaklarının yabancı tekellerle birlikte yağmalayan işbirlikçi “oligarkları” yola getirmiş, gelmeyenlerin mülkiyetine el koymuş, sonuçta bu kaynakların “Büyük Rusya”nın inşası için kullanılmasını sağlamıştır. Bu adımlar ekonomik planda da sonuçlar vermektedir. Rusya devletinin kasaları bugün doludur. Rusya borcunu tümden kapatma görüşmeleri yapmakta, devlet tahvilleri ise bir süredir en çok değer kazanan ve alınıp satılan kağıtlardır. Rusya, bilindiği gibi, dış politikasında da kendi emperyalist çıkarları doğrultusunda adımlar atmakta ve bu nedenle de birçok konuda -İran, Çin vb.- ABD ile karşı karşıya gelmektedir.
Başka bir deyişle, Rusya ile ABD’nin karşı karşıya gelmesi, aralarındaki rekabet vb. bütün bunlar yeni değil ve önümüzdeki dönemde daha da keskinleşecektir. “Yeni olan” ABD’nin bu vuruşlarını bugün oturttuğu “demokrasi ve özgürlük” platformudur. ABD besbelli ki, bu konuda, Bush’un birinci döneminde yitirdiği uluslararası prestijini yeniden kazanmak istemektedir. “Büyük Rusya”, ABD’nin; “insan hakları”, “demokrasi”, “özgürlük” ve “hür dünya uğruna”, “demir perde” ve “komünist diktatörlüğe” karşı “şanlı mücadelesi”ni de çağrıştırdığı için, isabetli bir hedef tahtasıdır. Hem ABD yeniden profil kazanacak, hem AB-Rusya ekseni zayıflatılacak ve hem de Rusya köşeye sıkıştırılmış olacak! Böylelikle de, Bush’un Avrupa gezisinin son durağı ve Putin ile de görüşmenin yapıldığı yer olarak neden Doğu Avrupa’daki Slovakya’nın seçilmiş olduğu anlaşılır olmaktadır.
Burada neyle neyin ilişkilendirildiğini Bush’un kendisi de zaten, Irak’a asker gönderen Slovakya’daki konuşmasında ortaya koymuştur. 1989 yılında “komünist Doğu Avrupa’nın” yıkılışına gönderme yaparak şunu söylemiştir: “Bu ülkede demokrasinin kök salması için Yumuşak Devrimi’nin (1989) ardından yaklaşık bir on yıl geçmesi gerekti. ... Bugün Irak’ta olan da, Irak halkının 1989’udur, ve bu halk, onun özgürlük çabalarında kimin yanında durduğunu her zaman hatırlayacaktır!”
Bush’un son Avrupa gezisindeki ince hesapların anlamının genel hatlarıyla bunlar olduğunu söylebiliriz. Tabii burada Türkiye’de son günlerde birden peydahlanan “anti-Amerikancılığa karşı mücadele” kampanyasını da unutmamak gerekir. Bu kampanyanın, ABD’nin yukarıda özetlediğimiz çıkış ve manevralarıyla ne kadar da örtüştüğü çarpıcı gerçekten!
Bush Avrupa’da, mandacılar da Türkiye’de ABD’nin cilasını yenilemeye çalışmaktadırlar. Oysa halkımızın “anti-Amerikancılığı”, “kör ideolojik” saplantılardan kaynaklanmamakta; ABD emperyalizminin akıttığı kan, neden olduğu yıkım ve durmaksızın yinelediği tehditler ortadadır. Bush’un Avrupa gezisi ise, bu emperyalist tabloyu görmememizi öğütleyen mandacıların kalkış noktasını ortaya koymaktadır.
Görülüyor ki, Türkiye’de olup bitenleri anlayabilmek için bazen değil, aslında her zaman dünyadan Türkiye’ye bakmakta fayda vardır!
* Schröder de fırsatı kaçırmadı zaten; konuğu şerefine yaptığı konuşmada ABD ile Almanya’nın “eşit haklara sahip partnerler” olduğunu açıkladı! Ama Chirac da, Bush ile birlikte, yani ABD’nin mevcut konjonktürde bölgedeki emellerini bilmesine karşın, Suriye’nin Lübnan’dan ordusunu çekmesi gerektiğini talep eden bir açıklamayı yapmaktan kaçınmamıştır!


Başa dön


Öğretmenin maaşı ev kirasına gidiyor
En düşük derecedeki bir öğretmenin maaşının yüzde 60’ı ev kirasına gidiyor. Türk Eğitim-Sen’den yapılan açıklamada, eğitim çalışanlarının ve memurların alım gücü ile ilgili araştırma sonuçlarına yer verildi. Açıklamada, 15/1 derecedeki bir hizmetlinin maaşının 514 YTL, 9/1 derecedeki bir öğretmenin maaşının 670.80 YTL, 4/1 derecedeki bir öğretmenin maaşının da 836.40 YTL olduğu kaydedildi. Araştırmaya göre, en düşük derecedeki bir öğretmenin ortalama 400 YTL olan ev kirası gideri maaşının yüzde 60’ını, en düşük derecedeki memurun maaşının da yüzde 78’ini buluyor. Göreve yeni başlayan bir öğretmenin ortalama 350 YTL tutarında takım elbise alabilmesi için maaşının yüzde 52’sini, bir memurun da yüzde 68’ini vermesi gerekiyor.Bir öğretmen ailesi maaşının yüzde 12’sini, bir hizmetli de maaşının yüzde 16’sını ayırması halinde dışarıda akşam yemeği yiyebiliyor.
Zehir gemisini istemiyoruz
İskenderun Körfezi’nde batan zehir gemisi Ulla’nın denizden çıkartılmamasına tepkiler gün geçtikçe büyüyor. 25 kurumun katılımıyla bir miting düzenleyen “Ulla Karşıtı Platform”, batık geminin çıkartılması için hükümete bir uyarıda daha bulundu. 2 bin 200 ton zehirli atık taşıdığı belirtilen geminin İskenderun’dan götürülmesi talebiyle düzenlenen mitinge 1000’i aşkın kişi katıldı. Mete Aslan Bulvarı’ndan Atatürk Anıtı’na kadar yürüyen platform üyeleri, attıkları sloganlarla hükümeti protesto ettiler. Mitingde ortak bir açıklama yapan Akdeniz Çevre Koruma Dernekleri Ortak Sekreteri Oktay Demirkan , “Bizler korkmadan bu pisliğin bu körfezden gönderilmesi için mücadele ediyoruz. Ama Sayın Çevre ve Orman Bakanı korksun, sıra kendisine gelecek” dedi. Çevre Mühendisleri Odası Genel Başkanı Cihan Dündar ise atığın daha fazla yayılmasının önüne geçilmesini istedi. Geminin bir an önce yüzeye çıkartılarak atığı ile birlikte iade edilmesi gerektiğini kaydeden Dündar, “Tüm masraflar taraflardan alınarak, gerekli ceza{i işlem hemen uygulanmalıdır. Lahey Adalet Divanına başvurularak Türkiye’nin kayıpları telafi edilmelidir. Sorumlular hakkında soruşturma başlatılmalıdır” şeklinde konuştu.
Soruşturmalar protesto edildi
Gazi Üniversitesi Öğrenci Platformu üyeleri, son günlerde yoğunlaşan soruşturmaların geri çekilmesi ve tutuklanan arkadaşlarının serbest bırakılması için eylem yaptı. Öğrenciler önceki akşam, “Soruşturmalar, tutuklamalar, baskılar bizi yıldıramaz” pankartı arkasında, Konur Sokak’tan Yüksel Caddesi’ne kadar meşalelerle yürüdüler. Öğrenciler adına açıklama yapan Makbule Akgül, “demokrasi palavraları atan hükümetin, demokratik haklarını arayan öğrencilere soruşturma açmaktan, tutuklamaktan geri kalmadığını” söyledi. 6 Kasım YÖK protestosu ardından açılan soruşturmaları, demokratik üniversite mücadelesine yönelik saldırı olarak nitelendiren Akgül, üniversite gençliğinin birkaç koldan terör cenderesine alınarak sindirilmeye çalışıldığını vurguladı. Makbule Akgül, yaptıkları bir eylemde gözaltına alınan arkadaşları Kamil Bozkan ve Yılmaz Çıracıoğlu’nun serbest bırakılmasını istedi.
Başbakan’a peruk yolladılar
Mazlum-Der, Özgür-Der ve Öğretmen-Sen üyeleri, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın başörtüsü yasağını “peruk takın” diyerek geçiştirmesine tepki göstererek, Erdoğan’a peruk gönderdiler. Dün öğle saatlerinde Kızılay Postanesi önünde buluşan topluluk adına ortak bir açıklama yapan Burçin Çeliker, AKP’nin seçim döneminde verdiği sözleri unutarak, öğrenci affının içinden başörtüsü konusunu çıkartmasını hayretle izlediklerini söyledi. Çeliker, “Bülent Arınç ve diğer AKP’li milletvekilleri, ‘namus borçlarına’ sahip çıkmaktan vazgeçtiler ve sözlerinin arkasında durmadılar” dedi. Eski milletvekili Mehmet Bekaroğlu ise başörtüsü konusunun hükümetin yumuşak karnı olduğunu söyledi.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net