www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



İlerici düşüncenin ufuklarını genişletti
Özgün bir düşünür ve denemeci olarak adını dünya çapında duyuran yazar Prof. Dr. Nermi Uygur önceki gün sonra hayata gözlerini yumdu. Yazarın naaşı bugün Fenerbahçe Cami’inde kılınacak öğle namazından sonra Zincirlikuyu’daki aile mezarında toprağa verilecek.

Şairin sesinden...
Sennur Sezer, Kemal Özer ve Şükrü Erbaş’ın kendi şiirlerine ses verdikleri albümleri eş zamanlı olarak Güvercin Müzik’ten piyasaya sürüldü.

Uzunburun’daki torunlarım
Geçen gün Uzunburun’dan bir zarf geldi. Oradaki “Torunlarım” yollamış. Büşra, Fettah ve Hasan Hüseyin Sezer’ler üç resimle bir şiir göndermişler bana. Resimlerini imzalamışlar.


İlerici düşüncenin ufuklarını genişletti
Filiz Yavuz
Özgün bir düşünür ve denemeci olarak adını dünya çapında duyuran yazar Prof. Dr. Nermi Uygur önceki gün sonra hayata gözlerini yumdu. Yazarın naaşı bugün Fenerbahçe Cami’inde kılınacak öğle namazından sonra Zincirlikuyu’daki aile mezarında toprağa verilecek.
Türkiye’nin düşünce hayatının önemli isimleri Nermi Uygurla ilgili görüşlerini gazetemize değerlendirdi.
Prof. Dr. Afşar Timuçin (Öğretim Görevlisi- Yazar):
Nermi Uygur hocamız derslerinde bize yeni ufuklar açan çok değerli bir felsefe adamıydı. Özellikle Türkçe’yi çok iyi kullanması daha o zamanlar bizim ilgimizi çekmişti. O gerçek bir aydın olarak Tük Kültürü’ne büyük hizmetlerde bulundu. Çok değerli yapıtlarının uzun süre, gelecek kuşakları aydınlatmaya devam edeceğine inanıyorum.
Aydın Çubukçu (Evrensel Kültür Dergisi Genel Yayın Yönetmeni- Yazar):
Felsefeyi bir aydınlanma ve ilerleme aracı olarak düşünen insanlardan biriydi. Pek çok öğrencisi ve eserleriyle, Türkiye’de ilerici düşüncenin ufuklarını genişleten bir insan olarak anılacaktır.
Prof. Dr. Önay Sözer (Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü):
Nermi Uygur’u ben hem öğretici kimliğiyle hem de çalışmalarıyla yakından tanıyorum. Kendisi derslerinde birçok öğrencisinin de bildiği gibi hem çok iyi ve kaynaktan devşirilmiş bilgiler verdiği gibi aynı zamanda dinleyenlere yeni ufuklar açardı. Gerek derslerinde gerekse yazılarında Türk dilini bütün kıvraklığıyla sahip çıkması onun başlıca özelliklerinden biriydi. Felsefe ve bilimi deneme türüyle birleştirmek ve bu yöndeki büyük ustaların izinden gitmek bence en büyük tutkusuydu. Bu yönden bakılınca Türk edebiyat ve düşüncesinde Adnan Adıvar’la başlayan bir geleneği çeşitli örneklerle devam ettirmiş sayılabilir. Yazıları bence yeniden okunmalı yorumlanmalı ve değerlendirilmelidir.
Cengiz Bektaş (TYS Başkanı):
Nermi Uygur gerçekten büyük bir kültürün içine kendini oturtabilmiş, yerini bulabilmiş, değerlerimizden biri. Özellikle dile gösterdiği özenle dalının düşünce geleceğini de etkilemiş. Kendinden sonraki kuşaklara kapılar açmış bir felsefecimiz. Ben kendisini çok küçük yaşlarda tanıma şansına eriştim. Aynı yerde oturuyorduk çünkü. Her zaman güleryüzlü, ama o güleryüzünün arkasında bir bilimadamının olması gereken ciddiyetteydi.
Prof. Dr. Betül Çotuksöken (Maltepe Üniversitesi):
Nermi Uygur, dil, kültür, eğitim, felsefe, sanat, bilim, teknik üzerine sürekli olarak düşündü; bu kavramları somut içerikleriyle ele aldı ve biz öğrencilerinin, okurlarının ilgisini bu kavramlara çekti. Dildeki felsefeyi, felsefe-edebiyat ortak paydasındaki dili, hepsini sarıp sarmalayan kültür boyutunu anlamayı, kavramayı kendine hep iş edindi. İnsan dünyasının evrensel kültür değerlerine zamanaşırı bir tutum içinde yöneldi. Platon, Augustinus, Abælardus, Spinoza, Kant, Nietzsche daha niceleri hep onun çağdaşı, “düşünce akrabaları” oldu. Nermi Uygur kırk iki yıl hizmet verdiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde, yaklaşık on üç yıl ders verdiği Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde düşünsel olana ilişkin sevgisini öğrencileriyle, meslektaşlarıyla, dostlarıyla paylaştı. Özellikle felsefe ve Türk Dili-Edebiyatı Bölümleri Nermi Uygur’un söylemini genç kuşaklara aktarmanın yollarını aramalı; onun söylemi üzerine araştırmalar yapılmalı.

BÜYÜK BİR MİRAS BIRAKTI
1925 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Uygur; Galatasaray Lisesi’nin Latince Bölümü’nü bitirdikten sonra, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin Felsefe Bölümü’nde ve Almanya’da Köln Üniversitesi’nde okudu. 1952’de, kültür bilimlerine ilişkin bir yapıtla felsefe doktoru oldu. Avrupa’nın çeşitli ülkelerindeki öğrenim kurumlarında araştırmalar yaptı. 1963 yılından sonra İstanbul Üniversitesi’nde Felsefe Profesörü olarak çalıştı;
Nermi Uygur’un, kısa incelemeleri ile çevirileri dışındaki Türkçe kitapları:
Edmund Husserl’de Başkasının Ben’i Sorunu (1958; Türk Dil Kurumu 1959 Bilim Ödülü; 1998); Dilin Gücü (1962, 1997); Felsefenin Çağrısı (1962, 1995); Dünyagörüşü (1963); Güneşle (1969, 1997); İnsan Açısından Edebiyat (1969, 1999); Türk Felsefesinin Boyutları (1974, 1988, 2002); Kuram- Eylem Bağlamı: Çözümleyici Bir Felsefe Denemesi (1975, 1996); Dil Yönünden Fizik Felsefesi (1979), 1985); Yaşama Felsefesi (1981, 1998); Kültür Kuramı (1984, 1996); Bunalımdan Yaşama Kültürü (1989, 1997); Çağdaş Ortamda Teknik (1989, 2002); İçi Dışıyla Batı’nın Kültür Dünyası (1992, 1998); Tadı Damağımda: Bir Okur-Yazarın Kitap Okuma Serüvenleri (1995, 1996; Türkiye Gazeteciler Cemiyeti 1995 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü); Başka-Sevgisi (1996); Salkımlar (1998); Dipten Gelen (1999); Denemeli Denemesiz (1999); İçimin Sesi (2001).


Başa dön


Şairin sesinden...
Sennur Sezer, Kemal Özer ve Şükrü Erbaş’ın kendi şiirlerine ses verdikleri albümleri eş zamanlı olarak Güvercin Müzik’ten piyasaya sürüldü. Sennur Sezer’in “Bir Annenin Notları”, Şükrü Erbaş’ın “Eşikler ve Kirpikler”, Kemal Özer’in ise “Birlikte Aynı Ateşten Geçerek” başlıklı albümleri şairlerin okurlarına kendi sesleriyle ulaşma fırsatı sunuyor. Üç albümün de projelendirme ve kurgusunu Sinan Gündoğar yaparken, yapımcılığını Güvercin Müzik üstlendi.
Bir Annenin Notları
Sennur Sezer’in “Bir Annenin Notları” adlı şiir albümü, şiirde eksikliği duyulan “kadın duyarlılığı”nın çok iyi sunulduğu şiirleri içeriyor. Sezer, ev kadınlarını, cinsel obje olarak görülen kadını, dünyadaki eşitsizlikleri çocuklarına anlatabilme sıkıntısı yaşayan anneyi ve çalışan kadınları şiirlerine yansıtıyor.
İlk olarak kendi yaşadığı koşulları yansıtan Sezer, giderek benzer durumdaki diğer insanların dünyalarının kapılarını aralıyor. Albümde, çalışan insanlar, çalışmak zorunda kalan çocuklar, grevler, yurdunda doymayanların yurtdışındaki koşulları gibi temaları içeren şiirlerde mevcut.
Sezer’in şiir albümünde, farklı ülkelerdeki ezgilerin yanı sıra Anadolu’da yaşam bulmuş başka kültürlerin ezgilerine de yer verilmiş. Şiirlere seçilen müzikler, şiirlerdeki duygu ve düşüncelerle bire bir örtüşmüş. Albümde, “Açıl Susam Açıl, Ev İçi Şiirleri, Kadının Akşam Duası, Bir Annenin Notları, Savaş Ayırmaz Sevenleri, Vurulan Arkadaşın Eşine, Ezgin Destan, Köyünü Bırakanın Ağıdı, Burada Ya da Angola’da ve Hangi Kan’ın da bulunduğu 32 şiir bulunmakta.
Eşikler ve kirpikler
Şükrü Erbaş’ın şiir albümü ise “Eşikler ve Kirpikler” adını taşıyor. Albüm, Erbaş’ın şiirlerinde kullandığı, “çocuklar, eşikler, kirpikler, kadınlar” imgelerinden hareketle isimlendirilmiş.
Erbaş’ın şiirlerinin yanı sıra, şiirsel bir anlatıma sahip denemelerinden de örneklerin yer aldığı “Eşikler ve Kirpikler”, 80 sonrasında ortaya çıkan toplumsal yaşamdan kesitleri şiirin kendine has diliyle gözler önüne seriyor.
Albümde, ilk dönemlerinde kendi aile yaşantısını yansıtan Şükrü Erbaş’ın zaman içerisinde benzer durumdaki başka “küçük evlere ve bu evlerde yaşayan insanlara” yönelmesi, giderek toplumsal duyarlılığa ulaşmasına kadarki süreç şiirler eşliğinde sunuluyor. Albümde, “Acı Bilgi, Aynı Yürek Lekesi, Yolculuk, Aykırı Yaşamak, Avlu Genişliği, Cam ile Taş, Kocaman Bir Çocuğu Öpüyorsun” şiirlerinin de yer aldığı 19 şiir bulunuyor.
Birlikte aynı ateşten geçerek
Kemal Özer’in sesiyle okurlarına ulaştığı albüm ise “Birlikte Aynı Ateşten Geçerek” ismini taşıyor. Şairin, İkinci Yeni dönemindeki bireysel temalarla örülü kapalı anlatımlara sahip şiirlerinden başlayarak; toplumsal gerçekçi serüvenine dek, şiirlerinden seçki dinleyenlere sunuluyor.
Biyografik içerikle hazırlanan albümde 60’lardan günümüze şairin seyri yansıtılırken “bireysel duygular, toplumsallığa geçiş, aynı sorunları yaşayan insanların örgütlenmesi, dünyanın farklı bölgelerindeki eşitsizlikler, 12 Eylül darbesi, darbe sonrasındaki sessizlik ve pişmanlık edebiyatının deşifre edilmesi, yeniden bir araya gelip yeni bir dünya yaratma” temaları etrafında bir kurgu tercih edilmiş.

SENNUR SEZER: Popülizme değil sanata yatırım
Güvercin Plak’ın “Kendi Sesinden Şiirler” adlı projesi kapsamlı bir proje. Daha önce Can Yücel için de böyle bir çalışma yapılmıştı. Sanırım Fikret Otyam’la da devamı gelecek. Bu geniş kapsamından ötürü haliyle biraz uzadı yayınlanması. Bu projede çalışan Sinan Gündoğar’a özeninden ve emeğinden ötürü, Haydar Güvercin’e de piyasa koşullarını gözetmeden projeyi sahiplenmesinden, popülizme değil sanata yatırım yapmasından ötürü teşekkür duygusu ve sıcaklığı duyuyorum. Böylesi bir çalışma birinci anlamda bir belge niteliği taşımaktadır. Yanı sıra ulaşamadığımız ve bizden şiirlerimizle katılmamızı isteyen uzak kasabalardaki, şehirlerdeki toplantılara sesimizle ulaşma olanağıdır diye düşünüyorum.

KEMAL ÖZER: Okura ulaşmak için bir araç
Benim bu ikinci şiir albümü çalışmam. Fakat bu albümün hazırlanış şekli biraz farklı oldu. Bu diziyi yöneten arkadaşın yaptığı tercihe göre şiirlerimizi okuduk. Kurguyu hazırlayan arkadaşımız bir değerlendirme yaptı ve içeriğe uygun bir şekilde şiirlerimize ses verdik. Bu farklı bir anlam kazandırdı ve doyurucu bir içeriğe kavuştu. Okurlara ulaşmayı, şiirimin içeriğine bir katkı yarattığını, yeni boyut anlamına getirdiğini düşünüyorum. Zaten okura ulaşmayan bir şiir yazmanın benim için bir anlamı yok. Okurlara ulaşmanın çeşitli alanları kullanılabilir. “Kullanma” fiilini burada özellikle kullanıyorum. Şiir okura ulaşmalıdır. Seslendirilerek, görsel özellikler kullanılarak daha fazla kişiye ulaşabilir.

ŞÜKRÜ ERBAŞ: İki duygu arasında gidip gelirken
Şiir albümü çıkarmaya bugüne kadar hep önyargıyla ve korkuyla baktım. Bunda, yaygınlaşan kötü örneklerinin payı olduğu kadar, şairin sesinin, okumasının, şiirin çağrışım alanını daraltacağı, okurun imgelemine müdahale edeceği gibi bir kaygı vardı. Hâlâ var ve hep olacak. Ancak öte yandan şimdi sesine ulaşma olanağı olmayan şairlerin seslerini, okumalarını delice merak ettiğim de bir gerçek. Bu iki duygu arasında gidip gelirken, şairlerin şiirleri üzerinde ciddi bir incelemeyi de içeren belgesel nitelikli bir proje olduğu için böyle bir albüm çıkarmayı kabul ettim. Bana bu sancılı sevinci yaşatan arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Bir yanım iyi ettin diyor, bir yanım hayıf duygusu içinde. Umarım korktuğuma uğramam.


Başa dön


Uzunburun’daki torunlarım
Bülent Habora
Geçen gün Uzunburun’dan bir zarf geldi. Oradaki “Torunlarım” yollamış. Büşra, Fettah ve Hasan Hüseyin Sezer’ler üç resimle bir şiir göndermişler bana. Resimlerini imzalamışlar.
Resimlerinde kuşlar vardı, çiçekler, ağaçlar vardı, bacalaından duman tüten taş evler vardı. Hayal güçlerini çalıştırmışlar. Çünkü onların yerleştikleri yerde hiçbir zaman su olmadı. Bu yüzden ne çiçek yeşeriyordu, ne ağaçlar yükseliyordu, ne de kuşlar geliyordu... Onların evleri yoktu. Sadece çalı-çırpıdan yapılmış, “Türkiye’nin utanç belgesi” diyebileceğim barakaları olduğu için bacalarından duman çıkmıyordu...
Hasan Hüseyin Sezer’in resminde ek olarak elektrik direkleri, elektrik telleri vardı. Bu da bir hayaldi. Çünkü elektrik de yoktu onların yaşadığı yerlerde. Doğal olarak elektrik olmadığı için televizyon falan seyredemiyorlar ve Recep Tayyip Erdoğan amcalarının “ Türkiye kalkınmıştır, halkımız mutluluk içinde yüzmektedir,” gibi mümtaz, asil ve necip açıklamalarını izleyemiyorlardı...
Resimlere bakarken, Türkiye’nin şu andaki en güçlü iki kişisi geldi gözlerimin önüne. Yok yok, cumhurbaşkanı da, başbakan da, genelkurmay başkanı da değil, bu güçlü kişiler. Biri Urla kaymakamı, öteki de Uzunburun köyü muhtarı. İkisi de aslanlar gibi görevlerinin başında.
12 Eylül günlerinde, İstanbul’da en kodamanların yaşadığı semtin ünlü bir ilkokulunda, yıl sonlarında öğrencilerden aldığı armağanlarla zenginliğine zenginlik katan müdireyi, dönemin kahramanı aslanlar aslanı Kenan Paşa’ya şikâyet etmişlerdi. Yaşlarını büyüttüğü çocukları idam ettirebilecek denli güçlü olan Kenan Evren bile yelkenleri suya indirmişti, o müdire önünde.
İstanbul’da belgesel haftası
Belgesel Sinemacılar Birliği’nin düzenlediği Uluslararası 1001 Belgesel Film Festivali’nin 8’ncisi 2 Mart’ta, Yeni Melek Gösteri Salonu’nda yapılacak açılışla başlıyor. Bu yılda yine hafızalarda yer edecek belgesellerle dikkat çeken festivalde 27 yerli, 41 yabancı olmak üzere 68 belgesel film izleyicisiyle buluşacak. Festivalin açılış filmi ise, Thomas Balmès’in yönetmenliğini yaptığı “Bosna Oteli.” Dün yapılan bir basın toplantısıyla festivalin duyurusunu yapan Belgesel Sinemacılar Birliği adına konuşan Enis Rıza, “bağımsız bir festival olarak, yine ‘bir grup belgesel sinemacı’nın özverisi ile başlıyoruz” dedi. 1001 Belgesel Film Festivali’nin ilk yıllarından bu yana niteliksel bir değişim yaşadığını belirten Rıza, amaçlarının, belgesel sinemanın hem toplumsal işlevini yerine getirecek alanların yaratılmasını sağlamak olduğunu söyledi. Belgesel Sinemacılar Birliği yine “Uluslararası 1001 Belgesel Film Festivali” ile aynı tarihlerde “Belgesel Sinemacılar Konferansı”nın sekizincisini gerçekleştiriyor. Festivalin tartışma konusu ise ‘Orientalizm’ olacak. Bunun Türkiye’de çokca gündeme gelen ama tam olarak tartışılmayan bir konu olduğunu belirten Enis Rıza, “Avrupa’nın ve bizim bu konuya nasıl baktığımızı ortaya koyacak tartışmalar yapacağız” dedi. Festivalde dikkat çeken pek çok yapım bulunuyor. Bunlar biri Çin’deki bir Nokia fabrikasındaki işçilerin köleler gibi nasıl çalıştırıldıklarını anltan Örnek Bir Fabrika isimli belgesel, bir diğeri ise Gece ve Sis adlı yapım. Alain Resnais filmde boşaltılmış Auschwitz Kampı’na götürüyor izleyiciyi. Kızıl Gökyüzü isimli film 1967-77 yılları arasındaki sol hareketi bir yandan analiz ederken, bir yandan da bu hareketi felsefi anlamda bir yere yerleştirmeye çalışıyor. Ne Zamana Kadar ise bugünkü İntifada’yı konu alan bir belgesel film. Ne Unut Ne De Affet! ise Meksika’daki 68 olaylarını anlatıyor. Gösterimler Fransız Kültür Merkezi’nde 10:00 - 21:00, Yunanistan Başkonsolosluğu Salonu’nda ise 10:00-18:00 saatleri arasında yapılacak. Venezualla’dan Çin’e 1001 iklim ve coğrafyadan gelen belgesel filmler, yine ücretsiz izlenebilecek.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net