www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
DURUM
____
Ahmet Yaşaroğlu
Bu telaş niye?
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Kim kurdu o işletmeleri
kent yazıları
____
Necati Uyar
Pergel takıldı...
MEDİPOLİTİK
____
Osman Öztürk
O tabelaların altında kalırlar
GÜNCEL
____
Kamil Tekin Sürek
Telekulak
ARA SIRA
____
Servet Akbudak*
13 Şubat Malatya Mitingi’nin ardından
DURUM
..........
Ahmet Yaşaroğlu
Bu telaş niye?
Ülkede ABD karşıtlığının artması ve bunun ABD’nin sözcüleri tarafından dile getirilmesi, bizdeki coniseverleri telaşlandırdı. Onlar şimdi koro halinde neredeyse ABD’den özür dilenmesini talep eder hale geldiler. ABD de, hükümetten bu karşıtlığa bir çözüm bulmasını istiyor! Yoksa ilişkileri eski biçimi ile sürdürmenin zorlaşacağından dem vuruluyor. Türkiye’de ABD karşıtlığının yüksek olduğu bir gerçek. Ancak ABD karşıtlığı neredeyse Türkiye yüzdesine yaklaşmış Batılı ülkelerde var. Bu yüzde Almanya, Fransa gibi ülkelerde de hatırı sayılır düzeyde. Ayrıca tüm dünyada birkaç ülke dışında ABD’ye sempati duyan halk hemen hemen yok gibi.
Halkların ABD’den ve onun emperyalizminden nefret etmesini gerektiren pek çok neden bulunuyor. Ülkelerin işgal edilmesi, bombalanması, işkenceler, sivil halkın hedef gözetmeksizin katledilmesi, ülkelerin onurlarının ayaklar altına alınması, her türlü gerici gücün ABD tarafından beslenip korunması bu nefreti oluşturan başlıca nedenler durumunda. Açıkçası neredeyse tüm dünyada ve Türkiye’de halkların olup bitene sağlıklı bir tepkisi söz konusu. Eğer bunun tersi bir durum olsaydı, dünya halklarının işi oldukça zorlaşır, ABD’nin kural tanımaz saldırganlığı ve yıkıcılığı dizginlenemez bir hale gelirdi. Türkiye halkının ABD’nin az da olsa dizginlenmesinde bir payı varsa, halk kuşkusuz bununla gurur duyacaktır.
Ancak ABD’den estirilen rüzgârın halkı sindirmeyi ve ülkeyi teslim almayı hedeflediği de gözardı edilemez. ABD özellikle Ortadoğu politikaları açısından Türkiye’yi vazgeçilmez görmekte, işbirlikçi egemen sınıflardan kendisine tam bir itaat ve sadakat beklemektedir. ABD’nin son zamanlarda şantaj ve tehdite varan açıklamalar yaptığı görüldü. Bu baskıların giderek artması için de her türlü neden bulunuyor. İşbirlikçi egemen sınıflar ABD ile gerici pazarlıklarını sürdürüyorlar. Onların halkın desteğini arkalarına alarak, ABD’nin şantaj ve tehditlerini boşa çıkarma gibi bir niyet ve isteği ise yok. Bu onların varlık nedenlerine aykırı.
Ama bunun tam aksi bir istek söz konusu. İşbirlikçi egemen sınıfların, halkın ABD’ye karşı duyduğu nefreti, ABD ile yürüttükleri pazarlıkta masaya sürecekleri bir koz olarak gördüklerinden kuşku yoktur. Bu pazarlıkların ise Irak Kürtlerinin statüsü üzerine yapıldığı bilinmektedir. Bu neresinden bakılırsa bakılsın, başka bir ülkenin içişlerine müdahale etmeyi içeren kirli ve gerici bir pazarlıktır. Türkmenler ise bu pazarlıkta sadece bir dolgu maddesi olarak kullanılmaktadır. Bir taraftan bu pazarlıklar yürütülürken, diğer taraftan ABD’ye Irak’ta yürüttüğü harekat için her türlü lojistik destek verilmekte, Afganistan’a yeni birlikler gönderilmekten kaçınılmamaktadır.
Yani bir tarafta halkın ABD’den duyduğu öfke ve nefret, diğer tarafta işbirlikçi egemen sınıfların ona verdiği hizmet ve onunla yaptıkları gizli pazarlıklar bulunmaktadır. Halk ABD’nin tehdit ve şantajlarından korkmamakta, işbirlikçi gericilik ve onun destekçileri ise, ABD ile arayı düzeltmenin ve hizmete sorunsuz devam etmenin yollarını aramaktadır. Ancak ne bu hükümetin, ne de benzer çizgiyi izleyecek başka hükümetlerin, yığınların gözünde ABD’yi sempatik göstermeyi, ona açıkça hizmet etmeyi haklı göstermeyi başaramayacakları da bir gerçektir. Halkın ileri doğru bir adım atmayı başarması durumunda, ABD ile yürütülen her türlü kirli pazarlığın çökeceğinden emin olabiliriz.
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Kim kurdu o işletmeleri
Bir yaralı yürek gibi çıkar tarih eskimiş sayfaların içinden.
Siyah beyaz filmin solgun görüntüleri belirir perdede.
Anadolu’nun bozkırlarında kağnılar yürür.
Kağnıların önünde kemikleri tek tek sayılan öküzler.
Yan tarafta, tekerleri tüm hıncı ve gücüyle iten kadınlar.
Ve cephede düşmanla vuruşan atalarımız, analarımız, babalarımız, dedelerimiz.
Ve işgalci düşmana el vermeyen memleketimiz.
Düşmanla savaşılacak, memleket işgalcinin ayakları altına atılmayacaktır.
Sonra bir başka görüntü düşer perdeye.
Görüntüler renklidir; balolar, eğlenceli ve neşelidir.
Vals yapılır, şampanyalar açılır, kadehler işgalcinin şerefine kaldırılır.
İşgalciler ve işbirlikçiler... Ele ele... yanak yanağa... mutlu ve haris...
O sırada Anadolu’nun bozkırlarında kağnıların yağsız tekerlekleri gıcırdar.
Çıplak bozkırlarda cepheye mermi taşıyan kadınlarımızın ve siperlerde vuruşan yiğitlerin bedenlerini döven rüzgârın kamçıları şaklar.
Karşıda top mermileri patlar.
Kasabalarda evler yanar.
Bir köşede sütsüz kalmış bir bebek ağlar.
İstanbul’un saraylarında, zengin yalılarında ise İngiliz, Fransız kemanları çalar.
İşbirlikçi kokanalar parlak kumaştan renkli elbiselerin içinde isterik kahkahalar atar.
İşgalci zabitler emirler sallar.
Şurayı kapatın! Kapatılır.
Şunları yakalayın! Yakalanır.
Bunları kurşunlayın! Kurşunlanır.
Memleket dört bir yandan kuşatılır.
***
Ama savaşılır.
Ve kazanılır.
İlk fabrika açıldığında ortalık bayram yeridir.
Şöyle seslenilir: “Ey millet bu sizin eserinizdir.”
Şimdi yine oralarda, Anadolu topraklarında kuşatmalar...
Bir tarafta kuşatılan topraklar...
Bir tarafta vur patlasın çal oynasın sabaha kadar eğlenceler.
Bir tarafta çocuklar sütsüzlükten ağlar...
Bir tarafta konaklarda, köşklerde isterik kahkahalar patlar:
Yabancı sermayeden, memleketi kuşatanlardan, IMF, Dünya Bankası, Amerikan, İngiliz, Alman, Fransız tefeci bankalarından emirler yağar.
Yönetim, emirleri baş tacı edip kararlılıkla uygular!
Bugün ülkemiz için çok mutlu bir gün: “İki fabrikayı daha kapattık!”
Bugün ülkemiz için çok önemli adımlar attık: “Ülkenin en büyük ve kârlı işletmelerini yabancı sermayeye sattık!”
Bugün yeni zaferler kazandık: “Limanları pazarladık. Sahilleri yabancı sermayenin yağmasına açtık! Ormanları sattık!”
Bugün yönetim çok kararlı zafer niteliğinde örnek bir adım attı:
“SEKA’yı kuşattı! İşçileri rehin aldı!”
Ama, kim kurdu o fabrikaları? Kim savaştı limanlar için? Kim savundu ormanları?
Kim o zaman ve şimdi kuşattı ve kuşatıyor memleketi, toprakları, ormanları, fabrikaları? Kim uyguluyor işgalcinin komutlarını?
Memleketi kuşatanlar, emirler yağdıranlar,uygulayanlar, satanlar...
Ve memleketi savunanlar...
Çok derinlere girmeyin.
Sadece buna yanıt verin: Kim...? Kim...? Kim...?
e-posta:
yucel@evrensel.net
Başa dön
kent yazıları
..........
Necati Uyar
Pergel takıldı...
Basında ve kamuoyunda pergel yasası olarak adlandırılan, Büyükşehir Belediyeleri Yasası’nın yürürlüğe girmesinin üzerinden yaklaşık altı ay geçti. Geçen süre, yasanın kabul edildiği tarihlerde söylenen pek çok şeyi doğruladı. Geçen altı aylık süreye rağmen, gerek sınırları genişleyen büyükşehir belediyeleri, gerek büyükşehir belediyesi sınırı içine katılan, pergelin sınırladığı alan içinde kalan belediyeler ve gerekse yine pergelle sınırlanan alan içinde kalan köylerin yöneticileri şaşkınlığı üzerinden atabilmiş değil.
Bilindiği üzere, yaz aylarında kabul edilen Büyükşehir Belediyeleri Yasası’yla, ülkemizde var olan büyükşehir belediyelerinin (İstanbul, Ankara, İzmir, İzmit, Sakarya, Bursa, Eskişehir, Antalya, Mersin, Adana, Kayseri, Diyarbakır, Gaziantep, Erzurum ve Samsun) sınırları genişletilmişti.
Kabul edilen yasayla; İstanbul il sınırlarının tamamı büyükşehir belediye sınırı içine alınırken, İzmit Büyükşehir Belediyesi, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi adını almış ve Kocaeli il sınırlarının tamamı da bu belediyenin sınırları olarak belirlenmişti. Diğer büyükşehirlerde ise sınır, kentin nüfusuna göre belirlenen bir yarıçapa göre çizilen daire içinde kalan alanlar olarak belirlenmişti.
Yöntem yanlışlığı
Örneğin; Ankara ve İzmir kentlerinde valilik binası merkez kabul edilerek çizilen 50 kilometre yarıçaplı daire, bu belediyelerin sınırı olarak kabul edilmişti. Konuya ilişkin kafa yoran pek çok kişi büyükşehir belediyeleri için yeni bir düzenleme yapılması gerektiğini, bu belediyelerin sınırlarının genişletilmesi gerektiğini kabul ederken, seçilen yöntemin yanlışlığını da defalarca dile getirmişti.
Kentin sınırlarının belirlenmesinde, kentin gelişme eğilimleri ve ulaşım olanaklarının yanında, topografya, tarımsal arazi kullanımı, orman, deniz, akarsu gibi coğrafi sınırlamaların dikkate alınması gerekirdi. Böyle bir sınır belirleme kararı üst ölçekli bir planlama kararıyla verilmeliydi. Yapılan uyarılara rağmen, pratik olduğu iddia edilen pergelle mesafe belirleme yöntemi seçildi ve yasalaştı.
Geçmiş yasanın önemli eksikliklerinden biri olan ve kentin yakın çevresinde, hatta içinde büyükşehirden bağımsız, kontrolsuz belde belediyelerine olanak tanıyan düzenlemenin yerini, bütün ve geniş bir belediye sınırı aldı.
Ancak bu kez de yeni ve önemli bir sorun ortaya çıktı. Geçmişte var olan yasa büyükşehire birleşik ve bütünün parçası olan belde belediyelerini kırsal bağımsız yerleşmeler olarak tanımlarken, yeni yasa çok geniş bir alanda var olan köyleri, beldeleri ve hatta tam anlamıyla kırsal kasaba niteliğindeki kentten uzak ilçeleri büyükşehirin bir parçası ve kentleşmiş alan olarak görmeye başladı.
Geçmiş yasaya göre; İstanbul’un içinde, bir bölümü su koruma havzalarında olmak üzere, kurulan çok sayıda belde belediyesiyle anılır hale gelen sorunlar, Ankara’da Pursaklar’da, Diyarbakır’da Kayapınar’da, İzmir’de Asarlık’ta somutlaşıyordu. Bu alanlarda yaşanan hızlı ve yoğun yapılaşma, geçmişin bu küçük köylerini birden kentin önemli bir parçası haline getirmişti. Bu yerleşmelerde yeterli teknik altyapı olanaklarının, deneyimli teknik kadronun bulunmaması yapılaşmaların giderek çarpık yapılaşmaya dönüşmesine de yol açmıştı.
İşlemez duruma geldi
Yeni düzenlemeyle bir yandan bu tür kontrolsuz kent parçalarına büyükşehir belediyesinin denetimi ve olanakları taşınırken, diğer yandan plansız genişleyen sınırlar nedeniyle tam anlamıyla kırsal yerleşme niteliğindeki bazı birimlerin de bu sistem içine dahil edilmesine ve sistemin işlemez duruma gelmesine yol açtı.
Özellikle İzmir benzeri, kentin 50 kilometrelik çevresinde parçalı kent oluşumları ile verimli tarım alanlarının iç içe geçtiği bölgelerde sorunlar tüm çıplaklığıyla gözler önüne serildi. Kentin yakın çevresindeki, büyükşehirin etkisiyle oluşmuş, Kemalpaşa Sanayi Bölgesi, Torbalı Sanayi Bölgesi gibi sanayi gelişmelerinin bulunduğu bölgeler ile Asarlık, Harmandalı, Ayrancılar, Yelki ve Urla benzeri büyükşehirin etkisiyle toplu yerleşime konu olmuş bölgelerin kentle bütünleşmesinin sağlanması yasanın olumlu yönünü gösterirken, özellikle Bayındır ve Selçuk gibi ilçe belediyeleri ile bu ilçelerin sınırları içindeki Çırpı, Canlı vb. bazı belde belediyelerinin büyükşehir sınırları içinde yer alması düzenlemenin mantıksızlığını gözler önüne seriyor.
Salt bu ve benzeri belediyeler de değil elbette, belirlenen 50 kilometrelik çap içinde kalan tüm köylerin de büyükşehirin mahallesi olarak kabul edilmesi, büyükşehir belediyelerini hantal, yerinden hareket etmekte zorlanan bir ucubeye dönüştürdü. Yasa gereği devirler, protokoller yapılamadı ve uzunca bir süre daha yapılabilecek gibi görünmüyor. Bir yandan büyükşehir belediyeleri yasa gereği üstlendikleri görevleri yerine getirmiyor, diğer yandan ilçe ve belde belediyeleri yasa gereği büyükşehir belediyesince yapılması gereken işleri yapmaya, artık yasal olarak para harcama yetkisi olmayan bu işlere para harcamaya devam ediyor.
Harita üzerinde döndürülen pergel kâğıda takılmış gibi duruyor. Kâğıt zayıf, ha yırtıldı, ha yırtılacak...
e-posta:
nuyar@mail.com
Başa dön
MEDİPOLİTİK
..........
Osman Öztürk
O tabelaların altında kalırlar
Anayasa Mahkemesi CHP’nin açtığı davada yürütmeyi durdurmadı. Böylece, SSK’nın tasfiyesinin önünde şimdilik bir engel kalmadı.
“TC Çalışma Bakanlığı SSK Başkanlığı Sağlık İşleri Genel Müdürlüğü … Hastanesi” tabelaları geçen hafta sonu söküldü. Yerlerine üzerinde “TC Sağlık Bakanlığı … Hastanesi” yazan yenileri asıldı. Tabelaları yetiştiremeyen başhekimler de işi alelacele yaptırdıkları pankartlarla idare ettiler.
SSK eczaneleri zaten bir aydır ilaç alamaz olmuşlardı. Geçtiğimiz cuma günü tamamen kapatıldılar. İlaçlarını almak için serbest eczanelere giden hastaların çoğu ise eli boş döndü. Acil servislerde muayene olanlar da ilaç bulamadılar. Öyle bir kaos yaşanıyor ki bazı hastaneler hafta sonu apar topar eczanelerini yeniden açmaya çalıştılar.
SSK yetkilileri bu durumun geçiş döneminin sorunları olduğunu, yakında işlerin hızla düzeleceğini söylüyorlar.
Oysa gerçek hiç de öyle değil.
Bir kez SSK devredilmese bile eczanelerin kapatılacağı uzun süredir biliniyordu. SSK yönetimi serbest eczanelerle anlaşmak için 2003 Temmuz’undan bu yana çalışıyordu. Sonunda anlaşmaya varılmış ve protokol geçen ay imzalanmıştı. Yürürlük tarihi de 10 Şubat olarak açıklanmıştı.
Hazırlıkları bir buçuk yıldır süren bir düzenlemenin böylesine bir keşmekeşle başlaması, sadece idari bir basiretsizliği göstermiyor; bundan sonra yaşanacakların ipucunu da veriyor.
Bu sorunun uzun bir süre çözümü mümkün görünmüyor. SSK’lılar, muhtemelen, ilaçlarını almakta eskisinden daha fazla zorluk çekecekler.
***
Öte yandan SSK’nın Sağlık Bakanlığı’na devriyle birlikte yeni bir dönem de başlamış oldu.
Eskiden sağlıktaki bütün sıkıntıların baş müsebbibi olarak SSK hastaneleri gösterilirdi. Poliklinik önlerinde uzayıp giden kuyruklar, acil servislerdeki mahşeri kalabalık, ilaç almak için uzun bekleme süreleri medyanın ilgisini bu hastanelere odaklamıştı.
Sağlık Bakanlığı hastaneleri de, böylece, gözlerden bir hayli uzak kalmayı başarmışlardı. Şimdiyse bütün gözler onlara çevrildi.
Üstelik toplumsal muhalefetin yürüttüğü karşı faaliyet, SSK’nın tasfiyesini durduramasa da, bir başka açıdan hayli etkili oldu. Hükümet bu muhalefet karşısında kamuoyunu ikna etmek için aşırı dozda umut pompalamak zorunda kaldı.
AKP’lilere göre hükümet sağlıktaki bütün sorunları ortadan kaldırmak için müthiş çalışıyordu. En büyük engelse SSK hastaneleriydi. Bu engelden kurtulur kurtulmaz her şey hızla düzelecekti.
Bu propagandalar da toplumsal beklenti çıtasını ister istemez hayli yukarılara çıkardı. Şimdi herkes işlerin yoluna girdiğini görmek istiyor.
İşin bir başka yönü daha var. Şimdiye kadar kısaca “SSK’lı hasta” olarak kodlanan işçi sınıfı artık kendi gettolarından çıkıp Sağlık Bakanlığı hastanelerinin kapısına dayanacak. Bu yeni durumun yol açacağı gelişmeleri hep birlikte göreceğiz.
***
Sonuçta hükümetin önemli bir mazereti elinden çıkmış oldu. Zaman aleyhine işlemeye başladı.
Sen iki yıldır ülkeyi yönet, istediğin yasayı TBMM’den muhalefetsiz geçir, reform yapacağım diye işçi sınıfının elli sekiz yıllık mülkiyetine el koy. Ama ortada düzelen hiçbir şey olmasın. Yok ‘yerim dar’, yok ‘yenim dar’ diye oynayamayan gelinden bile kötü bir durum.
Kamuoyunu sağlık sisteminin tamamını özelleştirmek için ikna ederler ve uygulamaya hızla girişirlerse ne âlâ. Yoksa işleri iyice zor.
Bugün zorla aldıkları SSK hastaneleri yarın dönüp kendilerini vurur. O zaman o söktükleri tabelaların altında kalırlar; kuşkunuz olmasın.
e-posta:
osmoz59@yahoo.com
Başa dön
GÜNCEL
..........
Kamil Tekin Sürek
Telekulak
Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in bir soru önergesine verdiği cevaptaki rakamlara göre mahkeme kararı ile son üç yılda otuz binden fazla telefon dinlenmiş. Mahkeme kararı olmaksızın dinlenen telefonları da hesaba katarsak belki de her iki kişiden birinin telefonu dinleniyor.
Sabah haberlerini dinlerken on beş yaşındaki kızım da acaba benim telefonum da dinleniyor mu diye kaygılanıyordu. Zaten amaç bu. Herkesi telefonunun dinlenebileceğine inandırmak ve buna alıştırmak. Telefonunun dinlenebileceği ihtimaline binaen, dedikodu için arkadaşını arayanlar bile telefonda şifreli konuşmaya gayret ediyor.
Güya, Anayasa’da ve diğer mevzuatta haberleşmenin gizliliği, konut dokunulmazlığı vb. konulara vurgu yapılır ve bu haklar kutsal sayılır. Ama, haberleşmenin gizliliği ancak yüksek mahkeme yargıçlarının telefonları dinlendiğinde akıllara gelir ve tepki gösterilir.
Bundan üç dört sene önceki ünlü telekulak olayından sonra artık hakim kararı olmadan telefon dinlenmeyeceğine dair devletin bütün organlarından sözler verildi. Bu konuda yasal düzenlemeler de getirildi. Fakat, durumda bir değişiklik olmadı. Telefonların dinlenmesine devam edildi. Hakimden izin almadan da telefon dinlendiği gibi, bu süreçte hakimler çok rahat telefon dinleme izni verebildi.
Bir senede 22 bin 938 telefonun dinlenmesine hakimler tarafından izin veriliyorsa, bu konuda yargı güvencesinden söz edilemez. Demek ki, hakimler polisin her telefon dinleme talebini kabul ediyor.
Acaba dinlenen 22 bin 938 telefonun kaçı ile ilgili bir dava açılmış. 20 bini hakkında dava açılsa, yirmi bin haklı telefon dinleme yanında, iki bin de haksız olarak dinlenmiş demektir. ”O kadar kusur kadı kızında da olabilir” denebilir. Ama, 22 küsur bin telefon dinleyip, on olay ile ilgili dava açarsanız o zaman yargının en temel insan haklarından biri olan haberleşmenin gizliliği hakkını ihlal ettiğinden söz edilebilir.
Arama konusunda da benzer durum söz konusu. Uyum paketlerinden, demokratikleşmeden aylarca söz edildi. Artık, hakim kararı olmadan kimsenin üstü, evi aranamayacak; akşamları “uygulama” adı verilerek yapılan eğlence yeri baskınları ve araçların önü kesilip arama yapılamayacak denildi. Ama değişen bir şey olmadı. Daha geçen hafta İbrahim Tatlıses sahnede türkü söylerken elinden mikrofonu alıp, elimizde mahkeme kararı var, hepinizin üzerini arayacağız dediler. Hangi hakim böyle aramalara karar veriyor, ne gerekçe ile veriyor bilmiyoruz. Ama, hem aramalar konusunda, hem telefon dinleme konusunda; ister hakim kararı olsun, ister olmasın, yapılan özgürlüklerin ihlalidir. Yapılanın adı devlet terörüdür. Devlet terörüne de; gerek bu baskın ve dinlemeleri yayınlayıp korkunun genele yayılmasına olanak sağlayarak, gerekse böylesi ihlallere gerekçe hazırlayarak; medya yardımcı olmaktadır.
Aynası iştir kişinin, lafa bakılmaz.
Demokratikleştim denilerek demokratikleşme olmuyor.
e-posta:
surek@evrensel.net
Başa dön
ARA SIRA
..........
Servet Akbudak*
13 Şubat Malatya Mitingi’nin ardından
25 Ocak 2005 tarihinde Evrensel gazetesinin okuryazar sayfasında yayımlanan yazımızda, yurdun bir ucundan diğer ucuna yani İzmit SEKA’dan Bitlis TEKEL’e kadar şiddetli bir sınıf savaşı yaşandığını, sermaye sınıfının politik iktidarın desteğiyle topyekûn saldırıya geçtiğini, buna karşın savunmada işçi sınıfının parçalı duruşu lokal eylemliliklerin bu saldırılara karşı yetersiz kaldığını ifade etmeye çalışmış, mutlak bir birliğin ve dayanışmanın sağlanması gerektiğini yazmaya çalışmıştım.
Gerçekten yaşadığımız ülkenin milyonlarca emekçisi, tarım kesiminde asgari sefalet
koşullarında geçinmeye çalışan yoksul üretici köylü, sadece izleyici rolünü oynadığı, yani etken olma yerine edilgenliği kabullendiği sürece, kaybetmekten başka hiçbir kazanımı olmayacaktır.
Yoğunlaşan ve gün geçtikçe pervasızlaşan bu politikalar karşısında savunmasız kalan
emekçiler tek başlarına elbette günahkâr değiller. Onların önüne ciddi, güven verici plan ve program sunamayan, dolaysıyla emekçileri yoğunlaşan saldırılar karşısında çaresiz,dağınık bırakan ve onları teslim olma noktasına kadar getiren sendika ve konfederasyonların da büyük kabahati var. Bu kabahatin sonucunda da karşılıklı güven bunalımı ve güven kısır döngüsü yaşanmaktadır. İşçi sendikasına, sendikacı üyesine güvenememektedir. Bu güvensizliği aşmanın, yani bu kısır döngüyü kırmanın tek yolu sendika ve önderlerinin ciddi, doğru, kararlı ve ısrarlı bir pratiği ortaya koymasıyla yani kendini kanıtlamasıyla mümkün olabileceğine inanıyorum.
Bu düşünceyle SEKA direnişinden sonra ülkenin diğer ucunda yani Malatya’da işçi sınıfını bu saldırılar karşısında bir araya getirebilecek SEKA direnişi benzeri bir moral ve motivasyonu sağlayacak bir deneyimi ortaya koyabileceğimizi, gerçekleştirdiğimiz Doğu ve Güney illerinden TEKEL emekçilerinin yanı sıra üretici köylülerin katılımıyla ortak bir dayanışma ve direniş azmini ve ruhunu ortaya çıkarabileceğimizi, Malatya mitingiyle ortaya koyabileceğimizi gösterdik.
13 Şubat Malatya mitinginin elbette onbinlerin katıldığı ve kuru kalabalıktan ibaret klasik bir miting olmayacağını miting öncesinde sohbet arasında dostlarımıza ifade etmiştik.
Bizim bu mitingle ifade etmeye çalıştığımız temel düşünce, saldırıların asıl muhatabı durumunda bulunan hedef kitlenin yani TEKEL emekçilerinin yanı sıra IMF politikalarıyla köşeye sıkıştırılan üretici köylünün, esnafın ve doğal mütefikleri sendika ve demokratik kitle örgütlerinin ortaklaşabileceğini, bu ortaklığın genel birlik ve dayanışmaya dönüştürülebileceğini, mitingin uyumu, disiplini, kararlılığı ve sonuna kadar devam eden coşkusuyla gereken mesajı verdiğini rahatlıkla söyleyebilirim.
18 Şubat Cuma günü İzmit SEKA direnişine yönelen polis ablukasının Adana TEKEL emekçilerine karşı kullanılan şiddet ve biber gazı kulanımının aynı gün Malatya sigara ve Bitlis sigara fabrikası işçileri tarafından öfkeyle karşılandığını ve bu iki işyerimizde emekçiler, kardeşlerine yönelen saldırılar karşısında ne yapmaları gerektiğini, bir gece işyerlerine kapanarak birlik ve dayanışmanın soylu örneğini dosta da düşmana da göstermişlerdir.
Yeterki sınıf önderlikleri ortaya çıkan onurlu SEKA direnişi ve TEKEL dayanışma pratiğini yalnızlıktan kurtarıp etkili sonuç alıcı bir eylemliliğe ve genelliğe dönüştürme görev ve sorumluluğunu yerine getirme becerisini ortaya koysunlar.
Aksi takdirde görev ve sorumluluklarını yerine getirmeyenleri, ‘tarih’ de işçi sınıfı da asla affetmeyecektir.
*Tek Gıda-İş Sen. Doğu ve Güney Doğu Bölge Sekreteri
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net