Babil Kulesi hikâyesini hepimiz biliriz. Tevrat’ta anlatılır: Haddini aşan ölümlü Babilliler başı göğe değen görkemli bir kule yapmaya kalkınca, Tanrı tarafından birbirleriyle anlaşmalarını sağlayan araçtan, “ortak dilden” mahrum bırakılarak, birlikte çalışamaz hale getirilerek cezalandırılırlar. Kule bitmeyecek, Tanrı’nın tekliğine halel gelmeyecektir. Böylece daha yeni, Adem babamızın işlediği ilk günahla cennetin kucağından kovulmuş olan insan, şimdi de ortak dilin sunduğu iletişim cennetinden kovulmuş olur. O gün bugün, Havvakızı Ademoğlu dilde “birlik beraberlik” peşinde koşmayı sürdürecek, yazdığı ütopyalarda, kurduğu düş-ülkelerde (sözgelimi, bu arayışların modern zamanlardaki en ilginç örneklerinden olan Esperanto gibi yapay diller yaratarak) herkesin ortak bir dili konuşabilmesini düşleyecektir.
Özellikle buralarda yaşayan muhaliflerin çok haklı nedenlerle alerjisi olan o meşum birlik-beraberlik teriminin kullanılmasının, herhalde ilk elde en masum görüleceği alan, gerçekten de dildir. Oysa, bütün ütopyalar gibi, bu ütopyanın da kerrakesi, totaliter bir projeye dönüşünce, ortak dil/ortak diller yaratmak kaygısı diğer dillerin kökünü kazımak aculluğuna dönüşünce anlaşılacaktır. Bakın ne diyormuş 1789’un Fransız Devrimcileri: “Batıl inançlar Bretonca, cumhuriyete karşı kin Almanca, karşıdevrim İtalyanca, fanatizm Baskça konuşur. Kötülüğün ve yanlışın bu araçlarını kırmamıza izin verin. Yurttaşları milli dilin cahili bırakmak, bunları iktidarı kontrol edemeyecek bir halde bırakmak, vatana ihanettir. Özgür bir halkın dili tek ve herkes için aynı olmalıdır. Fransızca tüm Fransızların dili olmalıdır”. Bu gerekçeyle, son yüzyılın Anadolusunun da yakından tanıdığı uygulamalar, isim yasakları, mekânların adlarının değiştirilmesi, “resmi dil” dışındaki dillerin kamusal alandan kovulması, okullarda “öteki dilleri” konuşan çocukların türlü çeşitli şiddete maruz kalması meşrulaştırılacaktır. Hikâyenin ayrıntısı uzun ama özeti şu: Ulus-devlet, inşa edildiği her yerde, züccaciye dükkânına girmiş fil gibi, binyılların insanlık kültürünce özene bezene yaratılmış, sayısız insanın zihninden, düş gücünden, insani pratiğinden süzülüp modern zamanlara ulaşmış dilleri, “birlik-beraberlik” uğruna, ulusal pazar uğruna, (bazen de “eşitlik” gibi kutsal sözlerin ardına saklanarak) ezdi, parçaladı, yok etti. Çoğu zaman çıplak zorla, onun yetmediği yerde iktisadi zorla, ama esas olarak zorla… İnsanlığın vicdanlı çocukları, -şimdilerde de “küreselleşmenin” bambaşka ama aynı yere çıkan yollarla devam ettirdiği- bu sürecin adına, asimilasyon dediler, bunu bir insanlık suçu ilan ettiler ve güçleri yettiğince dilleri döndüğünce, karşı koymaya çalıştılar.
**
“Dil Devrimi” başlığıyla yayınlanan kitabında rahmetli Tuğrul Şavkay ve, (Füsun Üstel’in danışmanlığında hazırladığı) “Türkiye’de Ulusçuluk ve Dil Politikaları” başlıklı nedense değeri pek fark edilmemiş olan kitabında da Hüseyin Sadoğlu, sürecin Türk ulus devleti açısından nasıl geliştiğine yeterince ışık tuttular. Madalyonun öteki yüzünü ise, mesela Gülçiçek Günel Tekin’in çalışmalarından izleyebiliyoruz. Sıdıka Avar, “Dağ Çiçekleri” anı-kitabında, Kürt kızlarını nasıl “devşirdiklerini” anlatırken, sürecin “kadife eldiven” boyutunu gösterdi bize; bir Eğitim Sen aktivisti olan Gülçiçek abla ise, çeşitli anadillerin sonradan öğretmen olan çocuklarından ne insani bedeller pahasına anadillerinden koparıldıklarının öykülerini derliyor.
Bu arada, öte tarafta, Bakan Çelik, ‘Kültürlerarası Diyalogda Eğitimin Önemi’ konulu panelin açılışında konuşuyor; Talim Terbiye Kurulu Başkanı Prof. Dr. Ziya Selçuk, aynı toplantıda, “Ülke içinde yer alan farklı kültürlerin ulusal kültürün zenginleşmesinde önemli bir rol oynadığını” bildiriyor; Milli Eğitim Bakanlığı’nın daha 2001’de düzenlediği sempozyumda Diller Yılı kutlanırken “Bulgaristan’da Türk Dilinin Anadil veya Yabancı Dil Olarak Öğretilmesi; Moldova-Gagauz Yeri Özerk Bölgesi’nde Gagauz Türkçesi ile Eğitimde Karşılaşılan Sorunlar; Balkanlarda Türk Dili Öğretimi-Yunanistan Örneği, Belçika’daki Türk Çocuklarına Anadil Eğitimi” konu ediliyor; ama halen, Kürtlere, Çerkezlere, Lazlara, ve bu toprakların başka halklardan sahiplerine, “bir dershanelik halk” muamelesi yapılmaya devam ediliyor. Bunun sorumluları, kendilerini de, temsil ettikleri kurum neyse onu da, rezil ediyorlar. Trajikomik oluyorlar. Komik oluyorlar.
***
Ne demişti Bedri Rahmi:
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde düşünüp
rüya göreceksin
En azından üç dil
Birisi ana dilin
Elin ayağın kadar senin
Ana sütü gibi tatlı
Ana sütü gibi bedava
Nenniler, masallar, küfürler de caba
Ötekiler yedi kat yabancı
Her kelime arslan ağzında
Her kelimeyi bir bir
dişinle tırnağınla
Kök sökercesine söküp çıkartacaksın
Her kelimede bir tuğla boyu yükselecek
Her kelimede bir kat daha artacaksın
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Canımın içi demesini
Kırmızı gülün alı var demesini
Nerden ince ise ordan kopsun demesini
Atın ölümü arpadan olsun demesini
Keçiyi yardan uçuran
bir tutam ottur demesini
İnsanın insanı sömürmesi
Rezilliğin dik alası demesini
Ne demesi be
Gümbür gümbür
gümbürdemesini becereceksin
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil
Çünkü sen ne tarih ne coğrafya
Ne şu ne busun
Oğlum Mernus
Sen otobüsü kaçırmış
bir milletin çocuğusun.
“21 Şubat Dünya Anadili Günümüz
kutlu olsun.”
Başa dön