www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Karmaşa devam ediyor
SSK’lıların serbest eczanelerden ilaç almaya başlamasının ardından tam bir kaos ortamı yaşanıyor. İlaç bulamamaktan yakınan SSK’lıların kuyruk çilesine bir yenisi daha eklendi.

İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına...
"Canı yandığında, canından can koptuğunda bir Kürt kadını hangi dilde ifade eder duygularını? Aşkını anlatmaya çalışan bir Kürt delikanlısı, sevgi sözcüklerini hangi dilde daha rahat bulur?"

Çocuklar adalet istedi
Güvenlik güçleri tarafından öldürülen küçük Uğur ve babası Ahmet Kaymaz’ın bugün görülecek davasından bir gün önce çeşitli yerlerde sokağa çıkan çocuklar, adalet istedi.

Tarım destekleri konusundaki gerçekler
   Destekler ve gerçekler...

Başbakan, gübre ve mazota destek vereceklerini söyledi, ama, tekzip bir hafta sonra Tarım Bakanı’ndan geldi. Bakan, gübre ve mazot desteği için bütçeye ödenek koyulmadığını, ayrıca henüz bir kaynak da bulunmadığını düzenlediği toplantısında itiraf etti.


Karmaşa devam ediyor
Fadime Alkan
SSK eczanesi ile serbest eczane arasında gidip gelen SSK’lılar birçok ilacına ulaşamıyor. Eczacılar ise ilaç firmaları tarafından iskonto oranlarının uygulanmaması nedeniyle zarar ettiklerini söylüyorlar. Diğer kurum ilaç bedellerinin devlet tarafından ödenmediğini kaydeden eczacılar, aynı durumun SSK ilaç bedelleri için de yaşanacağından endişe ediyorlar.
SSK eczanelerinde çalışanların verdikleri bilgiye göre SSK eczaneleri uzun bir süreden beri ellerindeki stokları tüketmek için yeni ilaç alımı yapmıyor. İlaç almak için kurum eczanesine gelen hastaların birçoğu da bu nedenle elleri boş dönüyor. Serbest eczanelerden ilaç alım tarihinin başı olan 10 Şubat’tan itibaren yeterli sayıda eczane olmaması da SSK’lılar açısından başka bir sorun.
Eczacılar tedirgin
SSK’lıların serbest eczanelerden ilaç almaya başlamasının ardından SSK’lı hastalarla birlikte eczacıların da bir karmaşa ortamına itildiğini dile getiren İstanbul Eczacı Odası Genel Sekreteri Hakan Gençosmanoğlu, “Eczacılar tedirgin” dedi. Oda olarak halkın sağlıklı bir şekilde ilaca ulaşmasını istediklerini ve bu yönlü bir politika izlediklerini ifade eden Gençosmanoğlu, “Ama bu protokolle birlikte eczacılara dayatılan şartlar kabul edilebilir şartlar değil. Devlet Emekli Sandığı, Bağ-Kur ve diğer kurumlara yapması gereken ödemelerini bile zamanında yapmıyor ve bu nedenle de birçok eczacı eczanelerini kapatmayla karşı karşıya. Eczacılar haklı olarak şöyle bir kaygı içindeler, ‘Ben verdiğim ilaçların parasını alamıyorum, SSK’lılara verdiğim ilacın parasını nasıl alacağım’ endişesini taşıyorlar” diye konuştu.
‘Birçok eczane kapanacak’
Gençosmanoğlu eczacılar açısından diğer bir sorunun da ilaç üreticilerinin ödemesi gereken yüzde 11’lik iskonto oranını ödemediklerini ve bu indirimi eczacıların yapmak zorunda kaldığını kaydetti. 500 ilaçta firmaların iskonto oranlarını uygulamadıklarını kaydeden Gençosmanoğlu, eczacıların bu ilaçları zararına verdiklerini söyledi. Protokolün ardından SSK’nın bürokratik işlemlerinin eczacıların pratiğini sekteye uğrattığını belirten Gençosmanoğlu, ayrıca uygulama ile birlikte halkla eczacının karşı karşıya kaldığını söyledi. Yetkililer tarafından vatandaşın yanlış bilgilendirildiğini kaydeden Gençosmanoğlu, “Sanıldı ki SSK’lı istediği eczaneden ilaçlarını alabilecek. Yok böyle bir şey. Öncelikle eczanenin SSK ile anlaşma yapması gerekiyor. Ve bu beklentinin altyapı oluşturulmadan söz konusu sisteme geçildiği için aksine SSK’lı 10 Şubat’tan beri ilaçlarına ulaşamıyor” diye konuştu. Gençosmanoğlu ödeme gecikmelerine bir de SSK’nın ki eklenince birçok eczanenin kapanmak zorunda kalacağını sözlerine ekleyerek, “Bu kaos ortamını kaldırmak devletin görevi” diye konuştu.
Gençosmanoğlu İstanbul Eczacı Odası olarak tüm uyarılarına karşı eczacıların zarar ederek kamuya ilaç vermeye mahkûm eden Türk Eczacılar Birliği Başkanı Mehmet Domaç ve Yönetim Kurulu üyelerini istifaya davet ettiklerini dile getirdi.


Başa dön


İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına...
Feyza Hepçilingirler
Daha iki gün önce, Londra’da yaşayan ve bir İngilizle evli olan okurumdan gelen elektronik mektupta, bir yaz anısı anlatılıyordu. Türkiye’de tatildelerken, İngiliz eşin kardeşi de ilköğretim çağındaki oğluyla birlikte bir haftalığına onların yanına gelir. Tatil sitesindeki çocukların, kendi oğluyla şakır şakır İngilizce konuştuğunu görünce de hayretlere düşer: “Bizim okullarımızda da Fransızca okutulur yabancı dil olarak; ama çocuklarımız bırakın Fransızca şakalar yapıp öyküler anlatmayı, Fransızca cümle bile kuramazlar. Sizde yabancı dil öğretimi ne kadar iyi böyle!” diye şaşkınlığını belirtince bizimkiler, kendi çocuklarının İngilizceyi yabancı dil olarak öğrenmediğini, okullarında bütün derslerini İngilizce gördüklerini söylemek zorunda kalırlar. İngiliz, ağzı bir karış açık, “Neden?” diye sorabilir sadece.
İlkokuldan üniversiteye kadar, pek çok ve önemli okulumuzda yabancı dille eğitim yapıldığını öğrenen yabancıların şaşkınlığını anlatan böyle ne çok öykü duyduk, değil mi? Yabancı dil öğretimine değil; ama yabancı dille eğitime karşı olan, aralarında benim de bulunduğum, yetkili yetkisiz pek çok kişi, yabancı dille öğretimin sakıncalarını o kadar güzel sıralarız ki! Neden yapılmamalıdır yabancı dille eğitim?
1- Çünkü geçmiş kuşakların bilgi ve deneyim birikimini aktarmanın en iyi yolu anadildir; anadiline sahip çıkmadan kültürünü korumak va yaşatmak söz konusu değildir.
2- Çünkü yabancı dil, öğrenciyi kendi özünden, kendi kültüründen koparır.
3- Çünkü öğrenme edimi en iyi, anadiliyle olur.
4- Çünkü anadilini iyi bilmeyen, yabancı dili öğrenmekte çok başarılı olamaz.
5- Çünkü en sağlam iletişim, anadiliyle kurulur.
6- Çünkü anadiline egemen olamayan, kendi toplumuna yabancılaşır.
7- Çünkü bir topluluğun bireylerini birbirine bağlayan en sağlam bağ, dil bağıdır.
8- Çünkü toplumsal yaşamın zorunlu kıldığı bütün kurumlar birbirine dil bağıyla bağlıdır.
9- Çünkü düşünmenin ve düşlemenin aracı olan dil, anadili olduğunda düşünmenin de düşlemenin de sınırları alabildiğine genişler.
10- Çünkü bütün bilimsel buluşlar ve sanatsal yaratımlar anadiliyle kurgulanır, var edilir, yaşama geçirilir.
Yuvarlak hesap olsun diye 10 rakamında duralım. Yoksa daha pek çok “çünkü” sıralanabilir. Şimdi, belli kabullere dikkat çekmenin tam sırası. “Yabancı dil” denince öncelikle İngilizce düşünülüyor? Neden? “Anadili” denince de Türkçenin düşünülmesi gibi. Oysa, “İnsanın çocukken anasından, evdekilerden ve soyca bağlı olduğu topluluktan öğrendiği dil”dir anadili; Türkçe sözlük böyle tanımlıyor. Öyleyse “Türkçe” düşünülerek yukarıya sıraladığım maddelerin tümü, sözgelimi Kürtçe için de geçerli midir? Evet, olmalıdır. Kendi dili için en iyisini isteyip başka dilleri görmezden gelmek, bilimsel ahlakla da bağdaşmaz; bireysel ahlakla da.
Yukarıya sıraladığım maddelere, İngilizce’nin karşısında Türkçe’nin eriyip gitme tehlikesine karşı uyarda bulunmak, bu konuya dikkat çekmek için, hep Türkçe açısından baktık. Bir de Kürtçe açısından bakmaya ne dersiniz?
Kürtçeye sahip çıkmadan yüzyılların birikimi Kürt kültürü yaşatılabilir mi? “Ne gerek var? Yaşatılmasın!” deme aymazlığında bulunabilecek kişi unutmamalıdır ki kendisini de vurabilecek bir silahı ateşlemek üzeredir.
Kendi dilini bilmeyen bir Kürt, kendi kültürünün yok olup gitme tehlikesi karşısında ne kadar duyarlı olabilir?
Zihninin en açık olduğu çocukluk çağlarında yabancı bir dil olarak Türkçe eğitim öğretim gören bir çocuk, anadilindeki kadar rahat bir öğrenme süreci yaşayabilir mi?
Çocukluğunda ve annesinden yarım yamalak Kürtçe öğrenen biri, mükemmel Türkçeye kolaylıkla ulaşabilir mi?
Canı yandığında, canından can koptuğunda bir Kürt kadını hangi dilde ifade eder duygularını? Aşkını anlatmaya çalışan bir Kürt delikanlısı, sevgi sözcüklerini hangi dilde daha rahat bulur?
Bilim dili olmadığı gerekçesiyle Türkiye üniversitelerinden kovulan, felsefe yapılacak kadar gelişmiş olmadığı gerekçesiyle felsefi düşünme alanında yer bulamayan Türkçe, ancak bilim üretiminde kullanıldığında bilim dili, felsefi düşünme alanında kullanıldığında felsefe dili olabilecekse Kürtçe için de aynı şeyler geçerli değil midir?
Anadili Kürtçe olan bir Kürt, düşlerini nece görür?
Bir Türk’ü öteki Türk’lere bağlayan Türkçe ise bir Kürt’ü öteki Kürt’lere bağlayan nedir?
Türkçe için doğruluğundan kuşku duymadığımız saptamalar Kürtçe için yanlış olabilir mi?
Türkçe için yüreği titreyenler, Kürtçenin karşısına durmaksızın engeller çıkarılmasına nasıl seyirci kalabilir?
Daha sorulacak çok soru var; ama son bir soruyla bitirilebilir bu yazı:
Soruları çoğaltmak yerine, yanıtlar üzerine düşünmenin zamanı hâlâ gelmedi mi?


Başa dön


Çocuklar adalet istedi
Mardin’in Kızıltepe ilçesinde güvenlik güçleri tarafından öldürülen 12 yaşındaki Uğur Kaymaz ve babası Ahmet Kaymaz’ın davası bugün başlıyor. Yurdun çeşitli yerlerinde eylem yapan çocuklar, arkadaşları Uğur ve babası Ahmet Kaymaz’ın infazında adı geçen sorumluların cezalandırılmasını istedi. Eylemlerde Ümit Gönültaş’ın öldürülmesine de tepki gösterildi.
Mardin’de DEHAP Kızıltepe İlçe Binası önünde toplanan yaklaşık 200 kişi, Cumhuriyet Meydanı’na sessiz bir şekilde yürüyüş düzenledi. Meydanda “Failler bulunsun hesap sorulsun” sloganları atan kitle, Uğur ve babası Ahmet Kaymaz’ın resimlerini taşıdı. Burada konuşan DEHAP Kızıltepe İlçe Başkan Yardımcısı Adil Başaran, “Çocuğu öldüren polisler ödül verilircesine görevlerine tekrar getiriliyor, bu mu adalet?” diye sordu.
Biraz sevgi, biraz vicdan...
İstanbul’da; “Dünya çocuklarıyız, beyaz güller gibiyiz. Barış istiyoruz biz; barış ve özgürlüğümüz” diye şarkılar söyleyen ve ellerinde Uğur Kaymaz’ın fotoğrafını taşıyan çocuklar, Kızıltepe’de Uğur Kaymaz Mersin’de Ümit Gönültaş’ın öldürülmesini protesto ettiler. Taksim’de Mis Sokak’tan Tünel’e kadar yürümek isteyen çocukların önü çevik kuvvet tarafından kesildi. Polisin çocukların yürümesi halinde müdahale edeceklerini açıklaması üzerine basın açıklaması Mis Sokak’ta yapıldı.
DEHAP Çocuk Komisyonu adına konuşan Mazlum Çelik, “Bir çocuk daha vuruldu. Daha dün Uğur’a kıyanlar şimdi de Ümit’in canına kıydılar... Biz anamızın dilini, babamızla korkusuzca çıkılabilecek sokakları, savaşsız ortamları ve birazcık sevgi, birazcık vicdan istiyoruz. Biz özgür yarınlar ve güvenli gelecekler istiyoruz” dedi.
Antalya’dan duyarlılık çağrısı
Antalya’da; Demokratik Gençlik Girişimi, bugün görülecek davaya katılım çağrısı yaptı.
Kışlahan Oteli önünde yapılan basın açıklamasında girişim adına konuşan Murat Aydın, yargısız infazlar, tecrit ve savaşı kışkırtan politikalarla ülkenin karanlık bir döneme sürüklenmek istendiğine dikkat çekti.
Antep’te yürüyüş
Antep’te; DEHAP Gençlik Kolları, Adliye önünde eylem yaparak, Uğur Kaymaz ve babası Ahmet Kaymaz’ın katillerinin cezalandırılmasını istedi. Parti binasından adliye önüne kadar yürüyen 300 kişi, ellerinde Uğur Kaymaz’ın fotoğraflarını taşıyarak “İnadına hepimiz birer Uğuruz”, “Uğur’a uzanan eller kırılsın” şeklinde sloganlar attı. Eyleme Emek Gençliği de destek verdi. Van’da çeşitli kitle örgütleri de bugün yapılacak duruşmaya katılacaklarını açıkladılar.


Başa dön


Tarım destekleri konusundaki gerçekler
   Destekler ve gerçekler...
HAZIRLAYAN: Prof. Dr. Gürol Ergin (Muğla Milletvekili)
Başbakan Tayyip Erdoğan, 18.01.2005 tarihinde Tarım Gönüllüleri Değerlendirme Toplantısı’nda tarım destekleri konusunda açıklamalar yaptı. Tarım ve Köyişleri Bakanı Sayın Sami Güçlü de, 25.01.2005 ve 02.02.2005 tarihlerinde bu açıklamalara açıklık getirmek üzere iki basın toplantısı düzenledi. Çiftçilerin elektrik borçlarının yeniden yapılandırılması ve taksitlendirilmesi, primler ve doğrudan gelir desteği konularında yapılan açıklamaların hemen hepsinde gerçekler çarpıtıldı.
Sayın Başbakan, çiftçiye çok büyük destekler getirdiklerini müjdeledi. Oysa getirilen hiçbir yeni destek yoktu. 2005 yılı bütçesi, Türk çiftçisine ulusal gelirden en düşük payın ayrıldığı, Türk çiftçisini Avrupalı çiftçinin on ikide biri kadar destekleyen bütçedir. 2004 yılında başlangıç ödeneği 3 katrilyon 215 trilyon TL olan tarım desteği 2005 yılında çok az bir artışla, 3 katrilyon 461 trilyon TL’ye çıkmıştır. Artış oranı yüzde 7.6’dır.
BİR CEPTEN ÖBÜR CEBE
Sayın Başbakan, hayvancılığa ve pamuk primine ayrılan destek miktarlarının artırıldığını söyledi. Ama, bu kalemlerdeki desteğin artırılması için DGD’de 693 milyon YTL, diğer tarım desteklerinde 336 milyon YTL kesinti yapıldığını, toplam desteğin bir kuruş artırılmadığını söylemedi. Hükümetin yaptığı tamamen bir cepten alarak diğer cebe aktarma, kamuoyunu sorumsuzca aldatmaya çalışmadır.
FAİZ SİLİNMEDİ
Sayın Başbakan, çiftçilerin tarımsal sulamada kullanılan elektrikten ötürü 660 trilyon TL’ye ulaşan borçlarının faizini sildiklerini söyleyip, çiftçinin borcunun ek bir faiz uygulaması yapılmadan tarımsal TEFE uygulanarak 36 ayda tahsil edileceğini belirtti. Sayın Başbakan, faizlerin silindiğini söylerken gerçeği ifade etmemiştir. Çünkü, silinen faizin yerine tarımsal TEFE oranında faiz getirilmektedir. Bu nedenle, borcun faizini sildik ifadesi kesinlikle doğru değildir.
Sayın Başbakan çiftçilerin elektrik borçlarına düzenleme getirirken, bir kısım gerçekleri ortaya koymuyor. Örneğin, iktidara gelir gelmez tarımsal sulamalara verilen desteği kaldırdıklarını; 2002 Aralık ayında 102.660 TL olan tarımsal sulamada kullanılan elektrik fiyatını yüzde 34.4 artırarak 138 bin 60 TL’ye çıkardıklarını söylemiyor. Sanayide kullanılan elektriğin fiyatı 121 bin 127 TL iken, tarımsal sulamada kullanılan elektriğin fiyatının 135 bin 995 TL; kültür balıkçılığı ve kümes hayvancılığında kullanılan elektriğin fiyatının 141 bin 10 TL; soğuk hava depolarında kullanılan elektriğin fiyatının 145 bin 494 TL olduğunu; hayvancılık işletmeleri ve seralarda kullanılan elektriğin ticarethane gibi fiyatlandırıldığını söylemiyor.
Sayın Başbakan, DGD’nin bir kerede ve şubat ayında başlayıp nisan ayında tamamlanacak şekilde ödeneceğini söyledi. Sayın Başbakan’ın söylemi gerçeği yansıtmıyor. Bir kere, DGD için 2005 yılı bütçesinde 2 milyar 623 milyon YTL olarak ayrılan kaynağı hükümet 1 milyar 930 milyon YTL’ye indirdi. İkincisi, ayrılan bu kaynak çiftçiye bir kerede değil yine iki taksitte ödenecek. Ancak, geçmiş uygulamalara göre bir farkla. Daha önce, tahakkuk eden DGD bir sonraki yıl içinde 2 taksit halinde ödenirken, şimdi, 2004 yılına ait DGD’nin iki taksitinden biri 2005, diğeri 2006 yılında ödenecek. Çiftçi, dönüm başına 16 milyon TL olan ve bir önceki yıla göre hiç artırılmayan 2004 yılına ait DGD’nin dekar başına 10 milyon TL’lik kısmını 2005’te; 6 milyon TL’lik kısmını ise 2006’da alacak. Sayın Başbakan, gerçeği tamamen saptırarak DGD’nin 2005’te tek ödemede verileceğini söylüyor. Evet 2005’te tek ödeme yapılacak, ama, tek ödeme yapılmasının nedeni, çiftçiye DGD’nin tamamının bir kerede verilmesi değil, ikinci ödemenin bir yıl sonraya sarkıtılmasıdır.
Sayın Başbakan, Nevşehir ve Niğde yörelerinde görülen ve “kanserli patates” olarak anılan hastalıklı patates olayına da değinerek, bu hastalığa karşı ivedi önlem aldıklarını, patates üretimine sınırlama getirildiğini, zarara uğrayan üreticilere 15 trilyon TL destek ayrıldığını belirtiyor. Evet Başbakan’ın belirttiği gibi, bir mantar hastalığından ötürü, pek çok tarlada en az 30 yıl patates yetiştirilemiyecek. Çiftçinin zararı karşılanmalı; ama, şu da bilinmeli ki, mantarlı patates tohumları yurdumuza dışarıdan ithal edildi. Hastalıklı patatesin tüm vebali Tarım Bakanlığı’nda. Çünkü ithal edilecek tohumlukların incelenmesi için yurtdışına, asıl olması gereken mantar ve virüs konusunda değil, bakteri konusunda uzman ziraat mühendisleri gönderildi.
Sayın Başbakan, Et-Balık Kurumu’nun henüz özelleştirilmemiş olan bir kısım kombinalarının Tarım ve Köyişleri Bakanlığı bünyesine alınacağını belirtti. Bu, doğru bir karardır. Ancak, Kayseri’deki kombinanın ne için Tarım ve Köyişleri Bakanlığı bünyesine alınmayıp, özelleştirileceğinin de açıklanması gerekir. Kayseri kombinasının özelleştirilme nedeni, arsasının çok değerli olması mıdır, bu konu açıklığa kavuşmalı.
EKİMDEKİ GERİLEMELER
Sayın Başbakan, çiftçiyi yeniden üretime döndürdükleri için 2002’de 6 bin 300 olan yurtiçi traktör satışının 2004’te 30 bine çıktığını ifade ediyor. Oysa Sayın Başbakan bilmiyor ki, traktör satışı 1997’de 48 bin, 1998’de ise 49 bin idi. Eğer Sayın Başbakan’ın ifade ettiği gibi çiftçi üretime dönseydi, son iki yılda Çukurova ve Ege’de pamuk, İç Anadolu’da buğday ekim alanları boş kalmaz; ekilen tarım arazisi 2002 yılında 18 milyon 123 bin hektar iken, 2003 yılında 17 milyon 549 bin hektara inmezdi. 1962-80 yılları arasında yılda ortalama yüzde 3.2 katma değer artışı sağlayan tarım, 2003’te yüzde 2.5 gerileme gösterdi, 2005 yılında da yüzde 1.7 gerileme olacağı belirtiliyor. Tarımda üzerinde konuşulacak olan bu tablodur.
Sayın Başbakan tarımsal afet yaşayanlara 52.5 trilyon kaynak ayırdıklarını söylüyor ve bununla öğünüyor. Oysa, Sayın Başbakan bilmiyor mu ki, yalnızca Doğu Karadeniz’deki fındık üreticisinin uğradığı zarar 700 trilyonun üzerinde. Ülkede toplam afet zararı 2 katrilyonun üzerinde. 52 trilyon TL, çiftçinin zararının ancak 40’ta 1’i. Sayın Başbakan, yardımına koşamadığı çiftçiden özür dileyeceği yerde, tam aksine bir tutumla yapamadığı destekten kendine övünç payı çıkarmaya çalışıyor.
GÖZ BOYAMACILIK
Sayın Başbakan bütçede 1 kuruş ayrılmamışken, çiftçiye gübre ve mazot desteğinden söz ediyor. Tarımsal ürünlere uygulanacak prim 600 trilyon TL’ye çıkarılmıştır. ilk bakışta olumlu görülen bu gelişme, çiftçiye ödenmesi gereken DGD’den kesilen parayla karşılanacaktır. Yani tam bir göz boyamacılık. Kaldı ki, pamuğa verileceği ifade edilen 190 bin TL (sertifikalı tohum kullananlar için 228 bin TL ) 2004 yılı pamuk fiyatları dikkate alındığında son derece düşük kalmıştır. Pamuk çiftçisi 500 bin TL beklerken 228 bin TL ile yetinmek durumunda bırakılmıştır.
Bir yandan hayvancılık destekleniyor denirken, diğer yandan besicilere kg başına verilen et teşvik primi 30 Eylül 2004 ‘de 1 milyon TL’den 500 bin TL’ye indirilmiş; süt üreticileri, tam bir TEKEL yaratan süt fabrikaları karşısında sahipsiz bırakılmıştır. Yem fiyatları süt fiyatını geçmiş; süt üreticisi sattığı 1 kilo sütle 1 kilo yem alamaz duruma gelmiştir. Kooperatiflere verilen hayvanlarda sertifikalı olma koşulu aranmamakta; sertifikasız hayvanlarla hayvancılığımızın geleceği karartılmaktadır.
İYİCE BOZULDU
Kendinden önceki hükümetin uyguladığı politikaları eleştirerek iktidara gelen AKP, 2 yılı aşan iktidar döneminde bu politikalarda en ufak değişikliğe gitmedi. Çiftçiyi ezdiğini, perişan ettiğini iddia ettiği politikaları acımasızca aynen uyguladı. Çiftçinin durumu düzelmek bir yana, iyice bozuldu. Çiftçi 2002’yi mumla arar hale geldi. AKP iş başına gelirken şikâyet konusu yaptığı her şeyi unuttu. Tarımın yeterince desteklenmediğini söyledi, onu unuttu; girdi fiyatlarının çok yüksek olduğunu söyledi, onu unuttu. Ürün fiyatlarının düşüklüğünü söyledi , onu unuttu. Dahası, Acil Eylem Planı’nda “mazot gibi kalemlerdeki ağır vergileri azaltarak, çiftçinin tahammül edilemez yükünü kaldıracağız” dedi. Onu da unuttu. Hem öylesine unuttu ki, Sayın Başbakan, Erzurum’da çiftçileri azarlarken yaptığı gafı, II. Tarım Şûrası’nda yüzlerce çiftçinin önünde yineledi: “Mazota yüzde 40 destek veriyoruz. Daha ne istiyorsunuz ? Bu millet hep sizi mi besleyecek?” dedi. Şûra’da bir çiftçinin yüksek sesle söylediği gibi, “hani nerede mazot desteği?” Gerçi, Sayın Başbakan, nihayet gübre ve mazota destek vereceklerini söyledi, ama, tekzip bir hafta sonra Tarım ve Köyişleri Bakanı’ndan geldi. Sayın Bakan, gübre ve mazot desteği için bütçeye ödenek koyulmadığını, ayrıca henüz bir kaynak da bulunmadığını düzenlediği basın toplantısında içtenlikle itiraf etti.
Tarım ve Köyişleri Bakanı primleri ayçiçeği için 135 bin TL, soya için 140 bin TL, kanola için 130 bin TL, mısır için 25 bin TL, zeytinyağı için 250 bin TL olarak açıkladı. Tam anlamıyla, dağ fare doğurdu. Zeytinyağı primi 1999 yılında bile 400 bin TL idi. 300 bin TL’ye mal edildiği halde tüccara 270 bin TL’ye satılabilen mısıra yalnızca 25 bin TL prim verilmesi çiftçiyle alay etmekten başka hiçbir anlam taşımıyor. Trakyalı ayçiçeği üreticisi 250 bin TL prim beklerken 135 bin TL ile karşılaşınca tam bir düş kırıklığı yaşadı. Başbakan yalnız bir konuda başarılı oldu: Şapkadan tavşan çıkardı.


Başa dön


Suna Keskin anıldı
Emeğin Partisi (EMEP) kurucularından Suna Keskin, ölümünün yedinci yılında mezarı başında anıldı. Karacaahmet Mezarlığı’ndaki anmaya EMEP yöneticileri, EMEP Kadıköy İlçe Teşkilatı, Keskin’in ailesi ve sevenleri katıldı. Saygı duruşuyla başlayan törende açılış konuşmasını yapan Emeğin Partisi İstanbul İl Yöneticisi Metin İlgün, Suna Keskin’i, Metin Göktepe’yi, Erdal Eren’i yaşatmanın yolunun işçi sınıfının mücadelesinden geçtiğini söyledi. Törende konuşan Emeğin Partisi İstanbul İl Başkanı Kamil Tekin Sürek, Suna Keskin’in son derece sevecen bir kişiliğe sahip olduğunu ve küçük büyük herkesin O’na ‘abla’ diye hitap ettiğini söyledi. “İnsanlık için çalışanlar kolay unutulmaz” diyen Sürek, Keskin’in ömrünü, işçi sınıfının kurtuluş mücadelesine adadığını ve bu mücadeleci, bilinçli dava kadınının tüm özelliklerini şimdiki kuşaklara aktarmak gerektiğini belirterek, “Hepimiz Suna gibi olalım. Hepimiz Suna gibi mücadele edelim. Partimiz Suna gibi yoldaşların mücadelesiyle zafere ulaşacaktır” şeklinde konuştu. Keskin öldüğünde, cezaevinde olduğundan dolayı yanında olamayan kardeşi Cavit Nacitarhan, erdemin sadece yaşamak olmadığını, erdemin onurluca ayakta durabilmek ve onurluca ölebilmek olduğunu söyledi. Nacitarhan, Keskin’in inancıyla, duruşuyla, partili yaşamıyla herkese örnek olması gerektiğini belirtti.
Kamu-Sen’cilerin insan hakları patavatsızlığı
Kamu-Sen’in önderliğindeki sözde insan hakları örgütleri, Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu’na (BİHDK) başta Prof. Dr. Baskın Oran olmak üzere atanan isimlere ateş püskürdü. Azınlık hakları raporunu basının önünde parçalayan Kamu-Sen Genel Sekreteri Fahrettin Yokuş, Oran’ın “faşist bir süreci” başlattığını iddia etti. Yokuş’un, Toplumsal Düşünce Derneği adına BİHDK üyesi Fethi Bolayır ve Türk Dünyası İnsan Hakları Derneği adına BİHDK üyesi Abdullah Buksur’la birlikte düzenlediği toplantı Baskın Oran’a saldırı toplantısına dönüştü. Yokuş, Oran’ı “Ne dediğini kendisinin bile anlayamamakla” suçlarken, BİHDK’ya yapılan atamalarda akademik kriterlere uyulmadığını öne süren Buksur kurula atanan gazetecilerin insan haklarına katkı sunmayacağını savundu.
Ücretsiz sınav izdihamı
İzmir’de bir dershanenin düzenlediği ödüllü ve ücretsiz sınav izdiham yarattı. İlköğretim ve lise birinci sınıflara yönelik yapılan sınav gün boyunca sürdü. Velileriyle sınav yerine gelen öğrenciler, dershane binasına adeta birbirlerini ezerek girebildiler. Girişte yaşanan izdiham zaman zaman veliler arasında tartışmaya da neden oldu. Anne ve babalarını kapıda kaybeden birçok öğrenci ağladı. Sınava giren herkese ücretsiz kitap ve klasör dağıtıldı. Ayrıca ilk 50’ye girenlere ücretsiz dershane hakkı verilecek. Dershane fiyatlarının el yaktığı bir dönemde aileler çocuklarının bu sınavlardan başarılı olmalarını bekliyorlar. Ancak ite kaka girdikleri sınıflarda 75 dakika içinde öğrencilerin ne kadar başaralı olabileceği de akıllarda soru işareti yarattı.
Binlerce telefon dinlenmiş
Adalet Bakanı Cemil Çiçek, ilgili mahkemelerden alınan kararlara dayanarak 2002 yılında 7 bin 80 cep telefonu ve 7 bin 794 sabit telefon; 2003 yılında 9 bin 926 cep telefonu ve 6 bin 92 sabit telefon; 2004 yılında 19 bin 628 cep telefonu ve 3 bin 310 sabit telefonun teknik takibinin yapıldığını bildirdi. CHP Konya Milletvekili Atilla Kart’ın telefon dinlemeyle ilgili olarak Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a yönelttiği soruları, Çiçek yanıtladı. İletişimin tespiti ve dinlenmesi işlemlerinin Cumhuriyet Savcısı’nın denetim ve gözetimi altında yürütüldüğünü savunan Çiçek, iletişimin tespitinin yapıldığı sistemin fonksiyonel yapısı içerisinde yetkisiz kişilerin sistemden çıkış yapmasını sağlayabilecek herhangi bir veri taşıyıcısını kullanma imkânı bulunmadığına işaret etti. İletişim tespit tutanaklarında ismi geçen resmi görevlilerle ilgili adli ve idari işlemler nedeniyle ihtiyaç duyulması halinde Cumhuriyet Savcısı’nın bilgisi ve talimatı doğrultusunda resmi kurumlara bilgi aktarıldığına dikkati çeken Çiçek, bu nedenle söz konusu bilgilerin birden fazla kurumda bulunmasının mümkün olduğunu söyledi.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net