Bölge tam anlamıyla bir ekonomik çekim merkezi olma özelliği taşıyor. Asya Pasifik bir yanıyla etnik, dini, milli farklılıkları yoğun olarak yaşıyor. Birçok ülke her boyutuyla tam mozaik özelliği gösteriyor. Bu durum mikro milliyetçilik ve dincilik eksenli emperyal müdahalelere/politikalara açık bir yöndür. Coğrafyanın iki hegemonik devleti var: Çin ve Japonya. Bu iki güç hem ekonomik hem de askeri olarak bölgede ciddi ataklar yapıyor. ABD’de bölgeye ilişkin agresif politikalar geliştiriliyor. Öte yandan Kafkasya ve Orta Asya yeni jeo-politiğin en önemli coğrafi bölgelerinden biri olarak gözükmektedir.
Bu coğrafyada hızla toparlanan Rusya, ABD, Çin ve Japonya’nın atakları vardır. Ortadoğu’nun ABD tarafında açık işgali, özellikle Çin’i yeni enerji kaynakları bulmak için bu bölgeye yöneltmiştir. Ayrıca ABD Kafkasya ve bir dizi bölge ülkeleriyle girdiği ilişki Rusya’yı harekete geçirmiş kendi nufüs ve ekonomik alanlarını korumak yönünde politikalar geliştirmesine yol açmıştır. Kafkasya ve Orta Asya’da AB’nin atakları da gözardı edilmemelidir. Çünkü Kafkas ve Hazar petrolleri, doğalgazı ve kıymetli madenleri II. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi günümüzde de artan oranda stratejik önem taşımaktadır. Karanlığın kalbi olarak anılan Afrika’da yeni dönemin önemli coğrafyalarından biri olacaktır. Özellikle Batı Afrika’daki petrol yatakları, kıtadaki kıymetli madenler ve domestik besinler emperyal güçlerin iştahını artırmaktadır. ABD’nin Ortadoğu’da sıkışması, AB’ye fırsat yaratmış Almanya, Fransa ve İngiltere eski sömürgelerine yönelmişlerdir. Diplomatik ilişkiler ekonomik ve askeri ilişkilerle derinleştirilmektedir. Ayrıca AB kıtayı askeri yapılanmasının deney alanı olarak görmektedir. Latin Amerika ise ABD’nin küresel tiranlığına karşı direnen, imparatorluk projesinin en zayıf halkasını oluşturan bir coğrafya öne çıkıyor. Brezilya’da Lula’nın iktidara gelişi ve Topraksız Köylüler Hareketi’nin muhteşem gelişimi Kolombiya’da yılların gerilla komutanı Marulando önderliğinde FARC ve ELN’nin askeri politik başarıları, neo-liberal saldırılara karşı direnişte başta Ekvator, Paraguay, Bolivya ve Arjantin’de kurulan işsiz örgütlenmeleri ve halk meclisleri, kıtanın bütününü saran yığın hareketleri ve Venezüella’da yoksulların desteğini alan Chavez’in boyun eğmezliği, ABD’nin emperyal stratejilerini sarsmaktadır.
Çalışmanızda dikkat çeken bazı çözümlemeler, önemli çıkarsamalar var. Örneğin İsrail’de siyonist politikaların kilitlenme olasılığı bunlardan biri. Biraz açar mısınız?
“Global balkanlar” haline gelen Ortadoğu’da ABD’nin tetikçiliğini yapan İsrail’in Filistin sorununu soykırım katliam ve “dondurarak” aşmaya çalışması bir dizi iç sorunu da beraberinde getireceği kanısındayım.
Yoğun militarizasyon İsrail’in devlet/toplum/birey ilişkilerinde parçalanmalara yol açması muhtemeldir. Siyonist devletin kurulma aşamasında seküler siyonistlerle, köktendinci siyonistlerin konsesüsünde bugün bozulmalar yaşanıyor. İsrail toplumu hızlı bir polarizasyon içine giriyor. Önümüzdeki dönem “öteki” İsrail’in güçlenmesi, savaşa, işgale ve soykırıma karşı İsrail halkının yeni arayışlar içine gireceği potansiyelleri taşıyabilir. Bu noktada İsrail nüfusunun yaklaşık yüzde 20’sini oluşturan Arap asıllı İsrail vatandaşları önem taşıyabilir. Arap asıllı İsraillileri tehtid olarak algılayan Netanyahu’nun intihar bombacılarına değil, demogratik bombaya dikkat çekmesi gelecek açısından anlamlı ve düşündürücüdür. Ortadoğu yangınının ateş toplarının, İsrail’i sarması ve siyonist politikaları kilitlemesi olasıdır.
ABD için içerde post-modern faşist düzenlemelere giriştiğini dışarda emperyal agresyon politikaları izlediğini söylüyorsunuz? Bu tanımlamaya ya da kavrama neden gerek duydunuz?
Post-modern faşizm tanımlaması kavramlaştırma çabasıdır. ABD her devlette olduğu gibi kurucu efsanelere sahiptir. Başından beri emperyalist içerikte inşa edilen bu devlet, asli bir Amerikalıyla kendini özdeşleştirmektedir. O da WASP’tır. Yani Beyaz, Anglosakson, Protestan. Bunun yanında devletin “ilahi” bir nitelik taşıdığı varsayılmaktadır. Bu özellikler ırkçılığın uzun yıllar bir devlet politikası olması, Mc Carthycilik, II. Dünya Savaşı’nda Japon kökenli Amerikalıların toplama kamplarına kapatılması gibi faşist eğilimlerle karşılıklı kendini beslemiştir. Post-modern faşizm uygulamaları bir anlamıyla gündelik hayatın faşistleştirilmesi ve faşist uygulamaların içselleştirilmesidir.
Bir de Ukrayna, Sırbistan, Gürcistan için kullandığınız “demokrasi mühendisliği” tanımı var. Bu ülkelerdeki gelişmeleri yeni karşı devrim taktikleri olarak değerlendiriyorsunuz. Bu ülkelerde neler oluyor?
“Medeniyetler Çatışmasının” yumuşak teknikleri “sivil darbeler” ve “demokrasi mühendisliği” şeklinde gerçekleşiyor. İlk adım Belgrad’da Miloseviç’i iktidardan düşüren ayaklanmada atıldı. Ardından “Güller Devrimi” geldi. Son olarak Ukrayna’da “Turuncu Devrimi”nde benzer şeyler yaşandı. Bu sivil darbelerin örgütlenmesinden, kitlelerin mobilize edilmesine, gençliği örgütleyen neo-faşist örgütlenmelerden, ritüel ve eylem tarzlarına kadar bir dizi ortak noktaları var. Hatta iktidar karşıtı ve ezilenlerin eylem biçimlerinden biri olan sivil itaatsizlik taktikleri de sık kullanmaları dikkat çekiyor. Dezenformasyon, Manipülasyon ve misenformasyon birlikte kullanılarak, beyinlerin felç edilmesi amaçlanıyor. Bugün ağırlıkla olarak geçmişte “reel sosyalizmin” yaşandığı coğrafyalarda uygulanan rafine karşı devrim taktiklerinin, gelecekte yaygınlaşması olasıdır. Kıbrıs’taki referandum sürecini, Türkiye’deki AKP’nin iktidara taşınmasını benzer toplum mühendisliği uygulamaları olarak da görebiliriz. Artık emperyal müdahaleler açık işgal yanında, toplum mühendisliği taktikleriyle gerçekleşmektedir. Coğrafyaların fethi, beyinlerin fethiyle birlikte yürütülmektedir.
Yeni bir çalışmanız var mı?