www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Ödül oyunculuğu
   yapabildiğini düşündürüyor

Tülin Özen, kısa bir süre önce gösterime giren “Meleğin Düşüşü” isimli filmde bir otelde temizlik görevlisi olarak çalışan, geceleri babasının tacizleriyle hayatı cehenneme dönen ve içinde bulunduğu kısır döngüden kurtulmak için çıkış yolu arayan Zeynep karakterini canlandırıyor.

Ne yazılabilir? Nasıl yazılır?
Bizim evde televizyon belli saatler dışında açılmaz. Açıkçası tam bir televizyon cahiliyiz. Haberler dışında “nedir bu” diye merak ettiğim pek az şey var...

Ozan ve müzisyen çoban DAFNİS
Sicilyalı çoban Dafnis’in (Daphnis) anası bir perikızı; babası da tanrı Hermes’ti. Hemen hemen böyle yarı-tanrı doğan bütün bebeklerin başına geldiği gibi, anası olan perikızı; Dafnis’i doğurur doğurmaz götürüp onu bir ormana bıraktı...


Ödül oyunculuğu yapabildiğini düşündürüyor
Ulaş Emre
Tülin Özen, kısa bir süre önce gösterime giren “Meleğin Düşüşü” isimli filmde bir otelde temizlik görevlisi olarak çalışan, geceleri babasının tacizleriyle hayatı cehenneme dönen ve içinde bulunduğu kısır döngüden kurtulmak için çıkış yolu arayan Zeynep karakterini canlandırıyor. İlk sinema deneyimi olmasına rağmen Özen, gösterdiği başarılı performansla 41. Altın Portakal Film Festivali En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’ne değer görüldü. Film öncesi rolüne hazırlanırken ensestle ilgili okumalar yaptığını ve psikolog bir arkadaşıyla konuştuğunu söyleyen Özen, dört beş gün süresince de sabahtan akşama kadar bir otelde kat görevlisi olarak çalışarak temizlik yapmış. Yeditepe Üniversitesi Tiyatro Bölümü mezunu olan ve Türkiye’de ilk defa yapılan mask tiyatrosu “Sersemler Evi”nin oyuncularından biri olan Özen, aynı zamanda Kenter Tiyatrosu’nun “Nasrettin Hoca Bir Gün” adlı oyununda da reji asistanlığı yapıyor. Kendini zorlayacak projelerde yer almak istediğini ifade eden ödüllü oyuncu Tülin Özen’le ilk deneyimi yaşadığı sinemayı ve tiyatro çalışmalarını konuştuk.
Sinemadan önce ne yapıyordunuz, kendinizden biraz bahseder misiniz?
1979 İskenderun doğumluyum. Oradan İzmir’e gittim. Bornova Anadolu Lisesi’nde okudum. Mezun olunca İTÜ Elektrik Mühendisliği’ne geldim. Tiyatro yapmak istediğimi düşündüğüm için o bölümü bıraktım. Yeditepe Üniversitesi Tiyatro Bölümü’ne başladım. Bu sene mezun oldum. Şimdi Devlet Tiyatrosu’nda “Sersemler Evi” isimli bir oyunda oynuyorum. Kenter Tiyatrosu’nda “Nasreddin Hoca Bir Gün” adlı oyunda reji asistanlığı yapıyorum.
“Meleğin Düşüşü” isimli filmin kadrosuna nasıl dahil oldunuz?
Bir arkadaşım telefon ederek haber verdi. Semih Kaplanoğlu uzun metrajlı bir film çekiyor, bir genç kız arıyor telefon et istersen sen de dedi. Kaplanoğlu’nun asistanını aradım. Deneme çekimlerine gelmek istediğimi söyledim onlarda kabul etti. Dört beş kere deneme çekimleri yaptık. Ve sonrasında Semih Kaplanoğlu’yla tanıştım, rol ve neler isteyebileceği hakkında konuştum, kendi düşüncelerimi aktardım. Ve film çekimine başladık.
Senaryoyu ilk okuduğunuzda neler düşündünüz?
Heyecanlandım ve ilk okuduğumda çok beğendim. Bir kere uzun metrajlı bir filmde oynamayı bir yana bırakalım ilk defa senaryosunu okuyorum. Semih Kaplanoğlu’nun bu ikinci filmi, daha önceki filmini, yazılarını gördüm. Sevdiğim, merak ettiğim beğendiğim bir insan. Seneryoyu okumak bile başlı başına heyecanlıydı. Kaldı ki insanların konuşmadığı, bilinmeyen, fazla açığa çıkmayan (ensest) bir konusu var. Enterasan geldi böyle bir karakter oluşturmak, oynayacak olmak.
Zeynep karakteri için çekimlerden önce hazırlık yaptınız mı?
Semih Kaplanoğlu’yla beraber çalıştık. Onun kafasında birçok şey vardı zaten, onları söyledi bana. Ben ensestle ilgili birkaç kitap okudum. Psikolog bir arkadaşla konuştum. Çok üstü kapalı bir şekilde anlatabildi. Ve deneme çekimleri sırasında kızın hali, tavrı, duruşu ortaya çıktı. Kız bir otelde çalışıyor ben de bir otelde çalıştım dört beş gün. Sabahtan akşama kadar orada temizlik yaptım. Orada çalışan insanların nasıl şeylerle karşılaştığını gördüm. Bir odaya giriyorsun bütün eşyaları, özel eşyaları elinin altında ama orayı çok hızlı bir şekilde temizleyip çıkman gerekiyor. Bir kadın geliyor senin yaptığın her şeyi en ince ayrıntısına kadar kontrol ediyor. İlk defa böyle bir şey yaşadım. Ama kamera karşısına geçene kadar tam olarak nasıl şekillendiğini söyleyemem. Sinema da kendine özgü teknik bir şeyler getiriyor sana. Belli bir mesafede durman, belli bir şekilde hareket etmen, hep kadrajda durman ve ışıktan çıkmaman gerekiyor. Tiyatrodan farkı bu.
Tiyatro mu sinemamı daha zor sizce?
İkisinin de ayrı güzelliği var. Bir televizyon işi için söyleyemezsin bunu, çünkü oyunculukla ilgili pek fazla bir şey yapmıyorsun televizyon dizisinde. Karşına o gün gelen bir şeyi oynamak zorunda kaldığında o anda ne kadar doğal olabiliyorsan onu olup geçiyorsun. Ama sinemada ve tiyatroda daha çok prova ediyorsun, daha çok biliyorsun kendinden ya da çevrenden bulabildiklerini de katıyorsun. Tiyatroda biraz daha büyük oynaman gerekiyor kocaman bir alanda oynuyorsun, onun verdiği rahatlık da var tabii. Bununla birlikte birtakım zorlukları da var, o sahneyi doldurmak zorundasın. Onun için hareketler biraz daha büyük olmalı, seyircinin izlediğini düşünerek oynuyorsun çünkü. Ama ikisinde de temel aynı, bir karakter yaratma, onu yaratmışsın o artık nefes alıyor.
Peki karakteri canladırmaya başladığınızda neler yaşadınız?
Oynamaya başladıktan sonra artık şekillenmişti karakter. Okurken çok daha belirsiz aslında senin için. Kafanda birçok şeyi canlandırıyorsun ama o işi yapmaya geldiğinde düşündüğün gibi olmuyor. Karakteri yarattıktan sonra okuduğun şeyden çok farklı hissetmeye başlıyorsun. Okurken çok daha dramatik aman Allahım kız burada hüngür hüngür ağlar inanılmaz şeyler yaşar diye düşünüyorsun. Yaşanırken aynı şekilde olmuyor, hayatta da öyledir biri hikâyesini anlatırken nasıl katlanmış dersin ama o hikâye senin başına gelirken aslında o katlanma gücün vardır, yaşarken daha metinsindir.
Ve filmin final sahnesinde İstanbul’a karşı çırılçıplak duran Zeynep’i görüyoruz. Tüm “çıplaklığıyla” hayata meydan mı okuyor?
Yeni bir başlangıç olarak da algılayabiliriz. Kimi intihar ettiğini düşünüyor mesela. Belki filmin adından da kaynaklı olabilir. “Meleğin Düşüşü” deyince düştü şeklinde düşünebilir insanlar. Herkes için farklı herhalde ama ben kendim için onun arınma, yeni bir başlangıç olduğunu düşünüyorum.
Semih Kaplanoğlu sinemada ilk deneyimini yaşayan isimlerle çalışmış. Çekimlerde neler yaşadınız, neler paylaştınız?
Aslında benim karşılıklı oynadığım herkes amatördü. Benim sahnelerimde Engin vardı otelde çalışan, babayı oynayan Musa usta vardı onlar amatör oyuncu. Amatör oyuncularla çalışıyor olmasının nedeni kameranın karşısında doğal olabilsin gidip de bir tiyatro oyuncusu alıp bir sanayide usta yapmak yerine sanayide çalışan bir ustayı oraya yerleştirdi. Doğal olmasını istedi. Semih Kaplanoğlu’nun kafasındakini çok da iyi yapabildiler. En çok tavır ya da duruş olarak ben uğraşmışımdır, çünkü ben öyle bir kız değilken öyle bir kızı oynadım. Çekimler zor ve ağır geçti. Zamanın dar, paran gidiyor, Türkiye’de sinema yapmaya çalışıyorsun her şey sorun haline geliyor, olanakların zaten kısıtlı hep. Çekimlere başladıktan sonra bir, bir buçuk ay sorunlar gelmeye başlıyor ve senin o sorunları somut olarak çözmen gerekiyor. “Çok keyifli, çok muhteşem bir çekim oldu biz çok eğlendik” şeklinde sarfedilen sözleri anlamıyorum mesela.
Altın Portakal’dan ödül bekliyor muydunuz, ödülü aldıktan sonra neler hissetiniz?
İlk aday olduğumda ödül bekleyip beklemediğimi düşünmemiştim. Filmimi, diğer adayların filmlerini de izlememiştim. Onun için kim kazanır, ne kazanır konusunda, Antalya Film Festivali hakkında da bir fikrim yoktu, hani kriterler nedir, ödül verirken neye önem verirler, birtakım istatistik çıkarmalar yapmamıştım. Genelde şu tip fimlere, oyunculara ödül verirler diye bir şey varsa da bilmiyorum, çok bilinçli değildim Antalya konusunda. Ödülü aldığımda mutlu oldum. Çünkü yaptığım işin olmuş olduğunu düşünen insanlar vardı. Bir de ilk sinema deneyimim, tedirgindim, birini yaşattığını biliyorsun ama ne yaptığını çok da iyi bilmiyorsun. Perdenin gerisine nasıl yansıyor insanlar da senin gibi düşünüyor mu, nasıl oynamanı bekliyorlar hep soru işaretleri bunlar. Ama birileri çıkıp sana yaptığın iş iyi olmuş afferin afferin diyor. Okulda okumuşsun oyuncu olmaya çalışıyorsun. Bu işin çok somut ölçüleri yok, bankacı olup da şu kadar ciro yaptım diyemiyorsun, bu ay beş bin tane ayakkabı yaptım, bilmem ne kadar sattım, şu kadar iyi bir ayakkabıcıyım diyemiyorsun. Somut bir gösterge olarak bu ödül vardı benim için, bu işe başlarken bu ödül verildi. Bu anlamda iyi bir şey, güzel olmuş ben bu işi yapabiliyorum diye düşünüyorsun.
Gösterdiğiniz performansla Altın Portakal’da En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü alarak önemli bir başarı yakaladınız. Bundan sonra oyunculuk hayatınız nasıl şekillenecek, sinemaya devam etmeyi düşünüyor musunuz?
Ben ikisinin de devam etmesini istiyorum, umarım da devam eder. İyi, kendimi zorlayacak işlerde olmak istiyorum. Gelecek işlerle bağlantılı bir şey. Şu anda tiyatro oyunum var, o devam ediyor, film gösterimde ve yakında Berlin Film Festivali’ne gidecek. Ben de bir şeyler bekliyorum hayattan ama tam olarak nerede ne var onu bilmiyorum zaman gösterecek. Bu filme girişim de böyle oldu zaten kafamda vardı tabiki. Sinemayı seviyorsun, birtakım yönetmenleri seviyorsun, filmde oynamak istiyorsun ama şans eseri duydum, şansımı sonradan zorladım. Bakalım ne olacak aynı soruyu ben kendim için de soruyorum.


Başa dön


Ne yazılabilir? Nasıl yazılır?
Sennur Sezer
Bizim evde televizyon belli saatler dışında açılmaz. Açıkçası tam bir televizyon cahiliyiz. Haberler dışında “nedir bu” diye merak ettiğim pek az şey var. Ama bu kar baskını ev halkını eve hapsedince ister istemez televizyon açıldı. Yeni bir dizinin tanıtımı da sürüp duruyor “Köpek”. Aklıma ilk gelen aynı adı taşıyan bir Güney Amerika romanı. Hapisten kaçan bir mahkûmu izleyen, sonunda onunla dost olan bir polis köpeğinin hikâyesi. Galiba pek parlak olmayan bir de filmi vardı. Bir otobüs yolculuğunda izlemiştim. Elbet bu dizinin o romanla ilişkisi yoktur. Benzerlik varsa bile, uzak esinlenmedir. Zaten esinlenmelerin sınırı yok. Yerli dizilerimizin, salon komedilerinin çoğunda kötü çevrilmiş roman etkisi varsa biraz bundan. Kimisi İtalyan dizilerini andırıyor mafya yüzünden, kimisi yurt gerçeklerinden öyle uzak ki... mekân bile yerlileştirmeye yetmiyor. Zaten yaşadığımız sokaklarla stüdyo gerçeği yeterince farklı.
İster istemez “neler yazılırsa hem günümüzde yazılanlardan farklı olur, hem de gerçekler yansıtılır” sorusu takıldı aklıma. Özyalçıner ile önce gündemi şöyle bir gözden geçirdik: Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’nun koruması altında yaklaşık 20 bin çocuk bulunuyor. “Çeşitli nedenlerle öz ailesi yanında bakımları bir süre için sağlanamayan çocukların kısa veya uzun süreli olarak, anne-baba özelliklerini taşıyan ücretli veya gönüllü statüdeki uygun aile ya da kişilerin yanında, devlet denetiminde bakımlarının sağlanması” diye tanımlanan koruyucu aile hizmeti veren 536 aile var. Onların yanında 575 çocuk bulunuyor. Bu sayı toplam korunmaya muhtaç çocukların yaklaşık yüzde 3’ü. Koruyucu aile olmak için aranan şartlar: Türkiye vatandaşı olmak, Türkiye’de ikamet etmek ve en az okur-yazar düzeyinde eğitim sahibi olmak. Başvuranlardan, diğerlerinin yanında, iş ve gelir düzeyini gösteren belge, adli sicil raporu, sağlık kurulu raporu isteniyor. Ayrıca istekli ailelere yapılan ev ziyareti ve görüşme sonrasında bir rapor hazırlanarak Aile Komisyonu’na iletiliyor.
Koruyucu ailelerin yükümlülüklerinin en önemlileri şöyle özetlenebilir:1) Yanına yerleştirilen çocuğun öncelikle fiziksel ve psiko-sosyal gelişiminin sağlıklı olabilmesi için gerekli koşulları sağlamak, 2) Çocuğun yeteneklerinin ve becerisinin elverdiği ölçüde öncelikle eğitim ve öğretimi ya da iyi bir meslek sahibi edindirilmesi için gerekli çabayı göstermek, 3) Çocuğun, varsa öz ailesi ve akrabaları ile uygun görülen şekil ve zamanda görüşmesini sağlamak, 4) Çocuklara ilişkin olarak mesleki çalışmaları yürüten sosyal hizmet uzmanlarına gerekli koşulları hazırlamak
Koruyucu aileye bu hizmetlerinin karşılığında “en yüksek devlet memuru aylığı”nın yüzde 22’si ile yüzde 30’u arasında değişen ücretler ödeniyor. Bugün için bu para yaklaşık 150 milyon lira ediyor. Özürlü çocuklar için bu ücret iki katına kadar artırılabiliyor. Aile yanına yerleştirilen çocukların sağlık giderleri, okul servis giderleri de SHÇEK tarafından karşılanıyor. Bir ailenin yanına en fazla üç çocuk yerleştiriliyor. Yetkililer bu tür ailelerin gelir düzeyi yüksek olduğu için ücret almadıklarını söylüyorlar. Ayrıca “Bir çocuğa yuvada bakmanın aylık maliyeti 600-700 milyon lira. Oysa bu para koruyucu ailelere verilse hem talep artar hem de çocuklar için daha uygun bir koruma modeli yaygınlaşır” deniyor.
Avrupa birliği ülkelerinde, örneğin kamu koruması altında olan yaklaşık 80 bin çocuk olan İngiltere’de çocukların yüzde 62’si, yani yaklaşık 50 bin çocuk koruyucu aile hizmeti alıyormuş. Koruyucu ailelere ikametgah, çocuğun yaşı ve ihtiyaçları göz önünde bulundurularak ayda 450 ila bin pound (1 milyar 100 milyon ila 2 milyar 500 milyon lira) arasında değişen maddi yardım, vergi indirimleri vb. veriliyor, koruyucu aile hizmeti vermek isteyen aileler eğitiliyormuş.
Bu konu konuşulurken, devletin koruması gerekli çocukların, koruyucu aileliğin nasıl kötüye kullanılabileceği de geliyor aklımıza. Dickens’in yazdıkları unutulmadı. Öte yandan 15-17 yaşında imam nikahıyla evlenmeye zorlanan kızlar sorunu var. Bu kızlar evden kaçtıklarında ya töre cinayetinin ya da kadın tüccarlarının kurbanı oluyor. Devlet bu kızları ancak ailesine teslimle görevli çünkü. Biz çocuklar üstüne konuşurken İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi’nin Milli Eğitim Bakanı’na gönderdiği bir mektubu görüyoruz. Mektupta yer alan talep şöyle: “İnsan hakları savunucuları olarak, eğitimin demokratikleştirilmesi, milliyetçi ve ırkçı yargılardan kurtarılması taleplerimizi sürekli dile getirmekteyiz.
Bugünlerde TUBA ve Tarih Vakfı’nın ortaklaşa geliştirdikleri proje çerçevesinde eğitim kitapları üzerinde yapılan araştırmaların sonuçları çok çarpıcı. Proje sonuçlarına göre, 190 ders kitabında 4 bin “ırkçı ve cinsiyetçi” kavram kullanılmakta.
Bunlardan çok çarpıcı bir örnek de bakanlığınızın yayınları arasında çıkan bir şiir kitabı.
Kitabın adı “Bu Yolda”. Kitapta şu ifadeler kullanılıyor, “Böyle şerefsizlik görmedi alem, mağara devrinden kalan Ermeni”, “Söyle insan mısın ulan Ermeni”, “Moskof’tan alçak Ermeni”.
Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları arasında ırkçı, nefret duygularını kışkırtan ve şiddet olayları yaratacak düşmanlıklara yol açma tehlikesi taşıyan bu sözlerin bakanlığınız aracılığıyla çocuklarımıza, gençlerimize aşılanmasını hangi “çok kültürlülük ve kardeşlik” anlayışına sığdırdığınızı size soruyoruz sayın bakan!
Bu kitap, açıkça Türk Milli Eğitim politikasının, genç kuşakları ırkçı duygu ve düşünceler ile yetiştirmeyi amaçladığının da en açık göstergesi.
Evet Sayın Bakan; eğer bu kitabı ve içindeki fikirleri onaylamıyorsanız, derhal bakanlığınız adına Ermeni yurttaşlarımızdan özür dilemeli ve kitabı eğitim sisteminden acilen çıkartmalısınız.
Sayın Bakan, demokratik bir toplum yaratmanın öncelikli yolu barış ortamının güçlendirilmesinden geçmektedir. Bunun gerçekleşmesi için ders kitaplarında yer alan tüm ayrımcı, cinsiyetçi ve insan haklarına aykırı ifadelerin ayıklanması öncelikli göreviniz olmalıdır.
Bizler insan hakları savunucuları olarak, bu konuda demokratik kamuoyuna “borçlu” olduğunuzu düşünmekteyiz.”
Çocuklar ve gençler konusunda acaba neler yazılmalı... Neler yapılmalı ? Bir yanı uyuşturucu batağındaki bu ülkenin geleceği olan gençler, mafya özendirmesi dizilerle, sonu hiçbir edebiyatçının düşleyemeyeceği bir cinnet ülkesine sürüklenmiyor mu?
sezer@evrensel.net


Başa dön


Ozan ve müzisyen çoban DAFNİS
Yaşar Atan
Sicilyalı çoban Dafnis’in (Daphnis) anası bir perikızı; babası da tanrı Hermes’ti. Hemen hemen böyle yarı-tanrı doğan bütün bebeklerin başına geldiği gibi, anası olan perikızı; Dafnis’i doğurur doğurmaz götürüp onu bir ormana bıraktı. Teyzeleri olan diğer perikızları ve o yöredeki çobanlar, bu güzel bebeğe sahip çıktılar... Bebek biraz serpilince de Tanrıça Artemis ona avcılık üzerine dersler vermeye başladı. Çobanların tanrısı keçi ayaklı Pan da, flüt çalmasını öğretti. Tanrı Apollon ve teyzeleri olan perikızlarından şiir düzmenin inceliklerini öğrendi.
Dafnis’in keçi ve koyunlardan oluşan sürüsünün yanı sıra Homeres’un sözünü ettiği bir de inek sürüsü vardı. Bu sürünün Güneş Tanrısı Helyos’un inekleri olduğunu öne süren ozanlar vardır. Dafnis; sürülerini otlatırken bazen kavalını çalar, bazen içinden coşarak gelen şiirlerini okur, türkülerini söylerdi...
Bir söylenceye göre de, çevredeki vahşi hayvanlar bile onun ezgilerini duyduklarında uysallaşır, uzun süre ona kulak kesilirlerdi. Hem yakışıklılığı, hem de coşkulu şiirlerinin ve ezgilerinin büyüsüyle, genç kızların ve denizkızlarının gönlünde yer etmeye başladı. Ne var ki o, gönlünü çelmek isteyen hiçbir gençkıza yüz vermiyordu! Tanrıça Artemis’in ona aşıladığı bakir kalma inancını, günlük yaşamında aynen uyguluyordu.
Afrodit’in öfkesi
Doğanın güzelliğini ve doyumsuzluğunu şiirlerine ve ezgilerine nakışlamak onun yaşamının tek amacı gibiydi. Bu yüzden zamanının büyük kısmını, kırlarda, ormanlarda sürüleriyle ve flütüyle başbaşa kalarak geçiren müzisyen çoban Dafnis’in bu mutluluğu, ne yazık ki pek uzun sürmedi...
Aşk Tanrıçası Afrodit; onun Tanrıça Artemis’in etkisi altında kalıp kendini kadınlardan uzak tutmasına çok içerledi. Ve bir aşk tanrıçası olarak kendisini umursamaması Afrodit’i haliyle çok kıskandırdı, çok öfkelendirdi. Bunun üzerine Afrodit; güzel perikızı Lika’ya (Lyca) deli divane tutulması için aşk kıvılcımları gönderdi Dafnis’e. Çok geçmeden Dafnis de, bu güzel Lika ile aşk dolu güzel günler yaşamaya başladı. Ozan ve müzisyen çoban öylesine mutluydu ki, artık bundan böyle bir başkasına gönlünü kaptırmayacağı konusunda Lika’ya söz üstüne söz verdi; inançları üstüne ant içti. Ozan Dafnis; sevgilisi olan bu perikızı Lika üstüne, kırlarda ormanlarda coşkulu türküler söyledi, yeni yeni şiirler üretti. Ama bir süre sonra Afrodit; öcünü almak üzere ozan Dafnis’e, bir başka perikızına tutulması için yeniden aşk kıvılcımları gönderdi. Bu yüzden de Dafnis, haliyle sevgilisi Lika’dan uzaklaşmaya başladı. Olup bitenleri öğrenen Lika da, sözünü tutmayan Dafnis’in gözlerini kör etti!..
Doğru çorba hangisi?
Başbakan Erdoğan’ın Davos’taki tartışmalı yemekli röportajı hâlâ kimi yazarlar için önemli bir malzeme. Röportaj sırasında yemek masasında olup da birer birer “Ben de gördüm” yazıları döşenen gazeteciler ayrıntıya girdikçe “batıyor”. Çünkü Meral Tamer ile Aslı Aydıntaşbaş’ın yazılarının spotlarına bile giren “çorbalar” farklı. Sabah’tan Aslı Aydıntaşbaş, perşembe günü “Bir röportajın anatomisi” başlığıyla yayımlanan yazısına “Erdoğan, Davos’ta bir öğle vakti brokoli çorbası içerken yanında oturan Welt am Sonntag gazetesi genel yayın yönetmeniyle sohbet etti” diye başladı. Alman gazeteci Keese’in yemekte aldığı notların ardından Zapsu’nun “mükemmel Almancasıyla” irtibata geçtiğini yazan Aydıntaşbaş, “Aslında Erdoğan’ın görüşlerinde yeni bir şey yoktu” diyerek Başbakan’ın durumunu kurtarmaya çalıştı. Yazar, Davos yorumunu “Ve Zapsu çözdü” arabaşlığıyla bağladı. Milliyet’ten Meral Tamer ise Başbakan’ın “Böyle bir röportaj yapılmadı” sözlerine, aradan günler geçtikten ve bu söz Erdoğan’ın kendisi tarafından yalanlandıktan sonra dünkü köşesinde yanıt verdi: “Başbakan’ın, Alman gazeteciyle görüşmesinde ben de vardım”. “Eğer Sayın Başbakan ve Çelik hâlâ hatırlamıyorlarsa, biraz daha ayrıntı vereyim” diyen Tamer, “Yemekte kremalı ve zencefilli havuç çorbası ve ardından da sebze garnitürlü ızgara dana eti vardı” cümlesiyle devam etti. Ancak ayrıntı vererek inandırıcılık kazanmaya çalışan yazarların çorbalar konusunda bile anlaşamaması, kuşkuları azaltmak yerine artırdı.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net