www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



köse&öncü ____Ahmet Haşim Köse - Ahmet Öncü
politik iktisat yazıları
Halkımız çok mutlu aman dikkat sınıra gelmiş olabilirsiniz..!


İŞÇİ ÜNİVERSİTESİ ____Yüksel Akkaya
Yoksulum, öyleyse mutluyum (mu?)

ROJEV ____Ender İmrek
SEKA’dan TEKEL’e

ÖZGÜRLÜK YOLU ____Mumia Abu Jamal
Gazetecinin intiharı

  köse&öncü..........Ahmet Haşim Köse - Ahmet Öncü

politik iktisat yazıları
Halkımız çok mutlu aman dikkat sınıra gelmiş olabilirsiniz..!

Anonim kökleri gerçekte nereye uzanır doğrusu bilmiyoruz. Biz Osmanlı uyarlamasını da, İngiliz, Alman uyarlamasını da duyduk, dinledik şu bildik fıkranın: Zamanın birinde müsrif bir Padişah (ya da Kral) bütçenin tam takır olduğunu görüp de adım adım vergileri artırmaya karar vermiş ve her vergi artışı sonucunda halkın tepkisini öğrenmek istemiş. Buyurmuş kapı kullarına: “Gidin bakın bakalım halk ne yapıyor?” demiş... İlk vergi artışının ardından gelen gözlem: “Halk çok üzüldü ama idare ediyorlar Padişahım” olmuş. Padişah eh o zaman biraz daha artıralım şu vergileri demiş... Ve ardından, her yeni vergi artışını izleyerek, “Çok bozuldular, çok sinirlendiler, korkarız artık isyan edecekler” şeklinde haberler gelmiş ve Padişah her seferinde vergileri biraz daha artırmış... Ta ki son vergi artışının ardından “Padişahım halk sokakta oynamaya başladı” haberi gelince Padişah artık “Tamam vergi artışlarını durdurun” demiş...
Bu fıkra üniversitelerimizin maliye, iktisat bölümlerinde okuyan öğrencilere kamu maliyesinin ve bütçenin özünde devlet ve halk arasındaki siyasal bir sözleşmeyi temsil ettiğini ve bütçenin sınırlarının halkın bütçenin oluşumuna karşı sorumluluğu ile bütçeden beklentileri arasında şekillendiğini anlatmak için kullanılır. İktidar bir zorbanın elinde olsa da eninde sonunda “halkın bir tahammül sınırı vardır” sonucunu hatırlatmak için öğrencilere anlatılır... Maliye disiplini fıkranın tarih olduğu dönemlerde yeterince gelişmiş olmadığından olmalı, Padişahın kamu maliyesi açısından “vergi sınırını”, halkın “deliliğe vurma” sınırı oluşturmaktadır... Üstelik bu bildik fıkranın değişik ulusların tarihine uyarlanmış halinin oluşu da mali zorbalık ve delilik arasındaki bu “teknik” sınırın farklı topraklarda ve farklı halklar üzerinde tecrübeyle sabit uygulandığının da bir göstergesi olarak yorumlanması hiç de yanlış olmasa gerek. Kuşkusuz günümüzde maliye disiplini ve devletin mali araçları şimdi çok daha gelişmiş durumda. Üstelik yine günümüzde, delilik de o eski zamanlardaki kadar kolay tanımlanamıyor doğrusu. Sokağa çıkıp “göbek atmanın” deliliğe değil, mutluluğa övgü gibi yorumlanması da pek mümkün. Normalin anormalleştirildiği, anormalin de normal olarak pek rahat görülebildiği bir tarihtir yaşadığımız tarih..!
2004 yılına ilişkin kamu bütçe gelişmelerini yazmayı düşündüğümüz bir köşe yazısı için böylesi bir başlangıcı niye yaptık diye düşünebilirsiniz elbet. Bu köşenin yazarları genellikle yazacakları yazıya perşembe akşamı uzun süren telefon trafiğinin ardından karar verirler. Bu yazı içinde aynı süreç akarken Türkiye televizyonlarından halkımıza müjdeyle sunulan bir haber bizlere “eh el insaf dedirtip” bu fıkrayı hatırlattı: Haber Devlet İstatistik Enstitüsü’nün yaptığı ankete göre Türkiye halkının %67’sinin “mutlu” olduğunu ve halkımızın bu mutluluğunda geçen yıla göre bariz bir artış kaydedildiğini duyuruyordu... Devletin resmi televizyon kanallarından güler yüzlü spikerlerimizin güzel sesiyle duyurulan bu habere göre halkımızın büyük çoğunluğu “sağlık” durumlarına referansla mutluluk belirtisi gösteriyormuş. Bu tür istatistikler elbette çok önemlidir, doğrusu DİE’nin bu amaçla hazırladığı ankete ve bu anketin sonuçlarına henüz bakmadık ama bizim ilk tespitimiz eyvah son dört yıl boyunca “onca sıkıntıyı çeken, artan vergi yükü karşısında giderek ezilen, kamu hizmetlerinden giderek daha fazla mahrum kalan halkımız acaba fıkradaki gibi oynamaya mı?” başladı oldu..! Sonuçları devlet erkânı ve “mutluluk uzmanları” nasıl yorumlar bilinmez ama halkımız oynamaya başlamışsa bir “eski zaman” maliyecisi kalkıp “tamam işte” mali disiplinin sınırına ulaştınız tespitinde rahatlıkla bulunabilir...
Padişahların yerinde kurumlar
Fıkralar bir toplumun belleğindeki ironik hatırlatmalardır. Zaman ve iktidar aktörleri değişse de o eski zaman fıkralarının kendini yeni görünümleriyle tekrarlamaları pek mümkündür. Zaman değişmiştir, ahir zaman padişahlarının yerini bugünkü zamanın kurumları almıştır. Vergiyi salan IMF ve Dünya Bankası’dır, halkın tepkisini taşıyan hükümet ve kamu yöneticileridir. Lakin teknik sınır değişmemiştir: Halkımız çok ama çok mutludur..!
Şu vergi salma sürecine biraz daha yakından bakmanın şimdilerde, vergi salan ve denetleyenler ile onları ayakta alkışlayan çok bilir “zamane” maliyeci ve iktisatçılarının “her şey çok iyi gidiyor” tespitlerini ve halkımızın sözde “mutluluk” kaynağını daha iyi anlamamıza yardımcı olacağı kanısındayız… Bilindiği gibi 1999 yılının sonunda bu ülkenin kapıları IMF ve DB’ye açılmış ve ülkemiz beş yıl süren bir “istikrar” programına tabi tutulmuştur. Bu köşede dezenflasyon programı olarak tanımlanan “istikrar” programının özünde bir borç ödeme programı olduğu ve bu ülke halkının beş yıla varan ve 2007 yılına değin sürmesi kararlaştırılan bir geri ödeme sürecine tabi kılındığı defalarca anlatılmıştır. Halkımıza madem borçlandık ekonominin selameti için ortak ödeyeceğiz dayatmasıyla sürdürülen bu geri ödeme sürecinin maliyetlerini halkımızın hangi kesimlerince üstlenildiği hiç kuşkusuz çok önemlidir. Bu açıdan vergilerin yapısı ve niteliği yeterince açıklayıcı bir göstergedir. Şimdilerde vergi salanlar zamane zorbalarının “kelle” başına vergileme yöntemlerinden ziyade “piyasa” süreçlerini kullanmakta, gelirlerden direk vergi yerine harcamalar (KDV) üzerinden vergiyi daha kolay toplayabilmektedirler. Bu nedenle gelirinin tümünü zorunlu harcamaları için harcayan düşük gelir gruplarının vergi karşısındaki “mutluluk” belirtisi, çok daha fazla olmaktadır. Piyasa kaynaklı bu vergi gelirlerinin teknik adı “dolaylı vergilerdir”. Eski zaman maliyecileri pek iyi bilirler “her kim ki hazinenin vergi gelirleri içinde dolaylı vergilerin payını artıra o toplumda vergi yoluyla mutlak bir eşitsizlik yaratadur…” Türkiye 1999 yılının sonunu merkezi devlete ait vergi gelirlerinin (konsolide bütçenin) %54’nü dolaylı vergilerle toplarken 2003’te bu oran %67’ye ve 2004’ün Kasım ayı sonunda %69’a yükselmiştir. Üstelik böylesi adaletsizce toplanan vergi gelirlerinin %64’ü iç borç faizlerinin, %8’i ise dış borç faizlerinin ödenmesine tahsil edilmiştir. Yani halkımızdan toplanan vergiler sözde Hazine’yi finanse eden “borç” zenginlerine transfer edilmiştir. DİE’nin mutluluk anketinde bu kesimlerde yer alanlar varsa nedenleri bu açıdan açıktır..!
Trajedi örneği
Emekli Sandığı, SSK ve Bağ Kur’a yapılan transfer ödemelerinin vergi gelirleri içindeki toplam payı %23 düzeyinde kalmıştır. Yine merkezi devletin sağlık için yaptığı harcamalar vergi gelirlerinin %3’ü düzeyinde olup, toplam kamu harcamalarının ancak %2’si düzeyindedir. Üstelik devletle halk arasındaki temel sosyal sözleşme alanları olan bu kurumların “reform” adında nasıl erozyona uğratıldıklarıysa artık çok açık ortadadır. Sağlık sisteminin özelleştirilmesi, kamu eğitim kurumlarına yapılan harcamaların bu ülke tarihinde hiç olmadığı kadar daraltılması, bu sürecin direk sonuçları arasındadır. Üstelik bu “mutluluk” ülkesinde asgari ücretin 2004 Aralık ayında net 318 milyon TL düzeyinde olduğu, dört kişilik bir ailenin “açlık alt” sınırının 514 milyon TL, “yoksulluk alt sınırının” ise 1 milyar 562 milyon TL olduğu unutulmamalıdır. Nüfusunun büyük çoğunluğu bu gelir düzeyine mahkûm olan bir ülkede halkın büyük kesiminin “mutlu” olduğunu açıklamak komedyanın çok ötesinde olup, olsa olsa bir trajedi örneğidir.
Varsın zamane iktidar ağaları bütçe hedeflerinin tutturulduğunu, hedeflenenden daha az bir açıkla bütçenin kapatıldığını, geçen yıla göre bütçe açıklarında bir gerileme yaşandığını söyleye dursunlar. Varsın cari işlemler açığının 2003’te 8 milyar dolar düzeyinden 2004’te 15.6 milyar dolara yükseldiğini, aşırı değerlenmiş TL karşısında düşmüş gibi görünse de dolar cinsinden toplam dış borcun 113.9 milyar dolardan 2004 sonunda 153 milyar dolara yükseldiğini unutsunlar. Bu ülke halkı gerçekten mutlu mudur?
Her meslek alanında olduğu gibi iktisat ve maliye disiplininin de meslek içi fıkraları ve benzetmeleri çoktur. Bu açıdan iktisadın bir sosyal bilim olarak ilk kez oluştuğu ve yazıldığı topraklar olan İngiltere’de meslekten iktisatçılar arasında yaygın olan bir benzetmeyi hatırlatmakta yarar var: İngiliz muhalif iktisatçıları “ekonominin durumu çok iyi diyen” iktidar sözcüsü iktisatçılara “ekonominin durumu çok iyi ama halkın durumu çok kötü” diye yanıt verirlermiş..!
İsterseniz biz zamane Padişahlarının vergi ayarlama tekniklerinden ve İngiliz muhalif iktisatçılarının ironik hatırlatmasından hareket edelim ve zamane iktidar ağalarına seslenerek son sözümüzü söyleyelim: Halkımız çok mutlu, artık sınıra gelmiş olmalısınız..!

e-posta:
kose-oncu@evrensel.net

  Başa dön

  İŞÇİ ÜNİVERSİTESİ..........Yüksel Akkaya

Yoksulum, öyleyse mutluyum (mu?)

Türkiye, yoksul ama mutlu insanlar ülkesi olmuş! Kısacası, “ölmüşük de haberimiz yok”... Kuşkusuz, anketler her şey değildir, nihayetinde istenileni gösterme yeteneğine sahiptirler. Bütün bunlara rağmen, Devlet İstatistik Enstitüsü’nün DİE’nin 10 Şubat 2005 tarihli gazetelerde yer alan ve www.die.gov.tr ‘de yayınlanan anketinin sonuçları oldukça “ilginç”. Bu nedenle, ilkin bu ilginç verilerin bir kısmını yansıtmakta yarar var.
DİE’ye göre nüfusun yüzde 30’u yoksulluk sınırı altında yaşamasına rağmen, ‘Yaşam Memnuniyeti’ anketine cevap verenlerin yüzde 48.7’si, 2004 Türkiyesi’nde yaşamaktan ‘mutlu’; ‘mutsuz’ ve ‘çok mutsuz’ olanların oranı sadece yüzde 2.6. 319 milyon ve altında gelir elde edenlerin ise yüzde 42’sinin mutlu olması ise bir iyimserliğin ötesindeki gösterge olarak değerlendirilse gerek. Oldukça ilginç bir sonuç. Ancak, DİE’nin anketinin sürprizi bu kadar değil. İşsizlikle karşı karşıya kalan en önemli kesimlerden olan üniversite mezunları içinde mutlu olduklarını belirtenlerin oranı yaklaşık yüzde 67. 2004’te hırsızlık ve kapkaç ile karşılaşanların oranı ise yaklaşık yüzde 10!.. Bir sosyal güvenlik kapsamında olmayanların da yüzde 48.8’inin mutlu olmasında da yadırganacak bir şey yok galiba!
Aslında bu ankette, yoksul ama mutlu bir halkın olmasında şaşılacak bir şey yok. Zira, esas olan mutluluk kaynağıdır. Ve halk, parayı pulu mutluluk nedeni olarak görmemektedir (parayı mutluluk kaynağı olarak görenlerin oranı yüzde 6). Sağlığın yüzde 67 ile en belirgin mutluluk kaynağı olduğu bir ülkede, herkes haline bakıp şükrettiğinden, mutluluk oranı da yüksek çıkmaktadır!
Yevmiyelilerin yüzde 40’ının, ücretli-maaşlıların yüzde 71’inin, işe ilişkin sorunlar olarak ücret yetersizliği (yüzde 74) ve çalışma koşullarından (yüzde 46) şikayetlerine rağmen, işinden memnun olduğu bir ülkede niye yoksul ve huzursuz ama mutlu olunmasın ki!..
Ancak, DİE’nin anketindeki sonuç gazetelere “medyatik” başlık olarak yansıdığı kadar yüzeysel değerlendirmeyi hak edecek kadar basit değildir. Bu nedenle de, anketin satır araları okunduğunda, sorulan sorular ile mutluluk arasındaki ilişki sorgulandığında işin özünün başka olduğu da anlaşılacaktır. Örneğin, hem kamu hem de özel kesimde çalışanların yaklaşık dörtte üçünün ücret yetersizliğinden, yarısının da çalışma ilişkilerinden rahatsız olduğu bir yerde işinden memnun olduğunu beyan etmesi mutluluk nedeni sayılamaz. Zira, işsizliğin kol gezdiği bir ortamda, kötünün iyisi olarak sahip olunan işten memnun olduğu dile getirilecektir. Bu ise, çalışanların mutluluk, özgürlük gibi değerlerle karın tokluğu gibi değer arasındaki tercihini yansıtır. Asıl vahim olan da budur.

e-posta:
akkayayuksel@yahoo.com

  Başa dön

  ROJEV..........Ender İmrek

SEKA’dan TEKEL’e

SEKA işçisi, direnişiyle yeni bir kapı araladı. Aralanan bu kapının sonuna kadar açılması için sınıf ve emekçiler hazırlık içinde. TEKEL işçileri, üretici köylüler, tarım işçileri ve kamu emekçileri her alanda sermayenin ve hükümetin aralanan kapıyı yeniden kapatmaya yönelik saldırıları karşısında yüklenmeye hazırlanıyor. Emek Platformu’nun ülke düzeyinde 16 Şubat’ta gerçekleştireceği genel eylem ve bugün birçok alanda süren mücadele bunun için. Bölgede bulunan birkaç kamu işletmesini de kapatan sermaye ve onun hükümeti, şimdi gözünü TEKEL işletmelerine dikti. Ancak işçiler direniyor ve direniş giderek büyüyor.
SEKA işçisi direnişiyle araladığı kapıdan içeri umut ve ışık doldurdu.
Tüm Türkiye işçi sınıfı ve emekçi halkın yüreğini ısıtan SEKA’nın direnen işçileri, işçilerin ayak seslerinin habercisi oldular. Ve şimdi mücadele her alana, dört bir yana yayılmanın sürecini yaşıyor.
Böyle olmasa her alanda, her bölgede direniş ve mücadele sesleri SEKA’dan esinlenerek yükselmez. Nerede bir ses, bir tepki, bir direniş varsa, nerede hükümete ve saldırılara karşı bir tepki yükseliyorsa; SEKA’dan bahsedilmekte, SEKA işçileri örnek alınmaktadır.
Onlar, peşkeş çekilmek üzere kapatılacak olan koca kağıt fabrikasını mevzi edinerek, çocuk ve eşleriyle birlikte Kurban Bayramı boyunca direnerek tüm işçi ve emekçilerin ilgisini üzerlerine çektiler. Sevinç ve mutluluk kaynağı oldular. Bayram boyunca yoksulun, işçinin, köylünün ve emekçinin yüzünü güldüren oldular.
SEKA işçileri bu direnişleriyle yürünecek yolu, tutulacak hattı bir kez daha hatırlattı, bir kez daha gösterdiler.
İşçi sınıfını kuşatmış olan sendikal bürokrasiye, inançsızlığa ve umutsuzluğa karşı onlar, dosta ve düşmana “işçi sınıfının ölmediğini”, sınıfın ve emekçinin yaşadığını ve mücadele ederek kazanacağını gösterdiler.
SEKA direnişiyle, özelleştirme ve peşkeş dönemine karşı yeni bir çığır açan işçiler, hâlâ elde kalmış kazanımları korumak ve yeni mevziler kazanmak için yapılması gerekene işaret ettiler.
Konfederasyonların ve genel merkezlerin umutsuz, umarsız ve isteksiz oldukları bir zamanda, çıkılmaz, aşılmaz denilen engellerin aşılmaz olmadığını gösterdiler. Enerji ve güç kaynağı oldular. Zemheride, insanı iliğine kadar donduran 2005’in Ocak ayında, işçi ve emekçilerin kanını ısıtan SEKA işçileri aynı zamanda 2005 yılının mücadele ve kazanım yılı olacağını müjdelediler.
İşçi sınıfı ve emekçi halka, düşman güçlerine saldırır gibi saldıranlara karşı bir dalga kıran olan SEKA işçileri “bir şey yapılamaz, işçiler hareket etmiyor” diyenlere, sendika bürokratlarına ve işbirlikçi güruha yanıt verdiler. İçten ve dıştan kuşatılmışlığa, hükümetle, TÜSİAD ve diğer sermaye kesimleriyle can ciğer kuzu sarması olmuş sendikacılara bir ihtarda bulundular.
İşçi sınıfı ve emekçi kesimler içinde SEKA işçilerinin kazanımı dalga dalga yayıldı. Doğu’da, Batı’da, Kuzey ve Güney’de...
Her yerde SEKA direnişinin öyküsü anlatılır oldu. Siirt’teki TEKEL işçisi, Mersin Akdeniz Belediyesi’nde işten atılan işçiler, Ankara Elmadağ’daki Çaykur Paketleme işçileri... Tokat’ta... Her yerde.
Emek Platformu’nun toplantılarında, 16 Şubat genel eylem hazırlıklarında, işçilerin toplusözleşme görüşmelerinde, sendikaya üye olduğundan dolayı işten atılan işçiler arasında, anadilde öğrenim hakkını savunduğu için kapatılmak istenen Eğitim Sen’liler arasında, SEKA direnişi yeniden hareket etmenin vesilesi edildi. SEKA ve ardından giderek genel bir direnme mevzisine dönüşen TEKEL işçilerinin mücadelesi ilkbaharın sınıf ve emekçiler açısından umut ve mücadele dolu geçeceğini göstermektedir.
SEKA işçilerinin devralarak daha yukarıda dalgalandırdıkları mücadele bayrağı şimdi birçok mevzide, ama özellikle TEKEL işçilerinin elinde dalgalanıyor. İşçilerin, kamu emekçilerinin, üretici köylülerin, tarım işçilerinin, Emek Platformu’nun elinde, dalga dalga büyüyor. Bitlis’te, Muş’ta, Adıyaman, Diyarbakır, Elazığ, Tunceli ve diğer illerden işçiler ve üretici köylüler hükümetin sömürü ve yağma politikasına, özelleştirme, peşkeş ve işsizleştirmeye yönelik hesapları karşısında mitinge ve direnişe hazırlanıyor.
13 Şubat’ta Malatya’da Tek Gıda-İş ve Tüm Köy-Sen Bölge şubeleri tarafından gerçekleştirilecek olan mitingle bayrak daha da yukarılara çekilecek.

e-posta:
enderimrek@hotmail.com

  Başa dön

  ÖZGÜRLÜK YOLU..........Mumia Abu Jamal

Gazetecinin intiharı

Mercury News gazetesinin eski çalışanı, ödüllü araştırmacı gazeteci Gary Webb, Sacramento varoşlarındaki evinde ölü bulundu. 90’lı yıllarda CIA’nın kokain kaçakçılığı yaptığını ortaya çıkaran bir haberi nedeni ile ödül alan Webb’in intihar ettiği açıklandı.
49 yaşında olan Webb, yayımlandığı dönem çok satan “Karanlık İlişkiler: CIA, Kontra ve Kokain Patlaması” isilli kitabında da Amerikan hükümetinin onlarca kirli öyküsünden birini anlatıyordu. Kitapta Amerikan hükümetinin; CIA aracılığıyla Nikaragua kontra güçlerine “Los Angeles’a gelen kokainin engellenmesi”, yani “uyuşturucu ile mücadele” adı altında para akıttığı ve bu paraların da Sandinist hükümete karşı kullanıldığını ortaya seriyordu.
Webb’in cesedi, 10 Kasım 2004’te evini taşımaları için çağırdığı nakliye şirketinin elemanları tarafından bulundu.
Sonrasında yapılan açıklamalarda da evin ön kapısında üzerinde “İçeri girmeyin. 911’i arayın ve ambulans isteyin” yazılı bir kâğıt asılı olduğu söylendi.
Webb’in CIA’nın kirli ilişkilerini açığa çıkaran haberi gazetede yayımlandığında New York Times, Los Angeles Times ve Washington Post gibi ülkelerin büyük gazetelerinde bol miktarda eleştiri yayımlandı.
Webb, iktidarın faaliyetlerini açığa çıkarma ve istihbarat ajansının kirli işlerini ortaya dökmek gibi affedilemez suçları işledikten bir buçuk yıl sonra gazeteden ayrıldı.
Bu ayrılma, basın üzerindeki baskıyı da ortaya koydu. Medyanın birinci görevi iktidarı korumak olmalıydı!
Webb’in kendi kendini öldürdüğü açıklaması doğru olabilir. Ama en azından kapının üzerindeki garip not bu işin içinde bir komplo olabileceğini düşündürüyor.
Son zamanlarda Webb, medya üzerine keskin eleştirilerini sıraladığı denemeler yazıyordu. Onun bu ‘keskin kelimeleri’ bizlere basın özgülüğü denen şey hakkında anlaşılır bir tablo sunuyor: “Bugün basın özgürlüğü var mı? Elbette var. Seks skandalları ile ilgili istediğiniz şekilde haber yapabilirsiniz, bütün yeni hevesler ile ilgili ya da evlilik ve boşanma konularında haber yapılması üzerinde hiçbir engel yoktur. Fakat iş gerçekleri anlatmaya, kirli işleri ortaya dökmeye, politikadaki ve büyük tekellerdeki skandalları açıklamaya ya da CIA’nın uyuşturucu ticareti yaptığına gelince özgürlüğümüzün sınırlı olduğunu görürüz.”
1938’lerde efsanevi gazeteci Georgae Seldes, hükümet ve medyanın işbirliği yapmaları halinde her zaman halkı aldatabileceğini gözlemlemişti.
Şimdi olan da bu.
Webb’in ölümünün kendi elinden olup olmadığına ilişkin bilgimiz yok.
Ama böyle bir ihtimali görmezden gelmemeli.
Bunun yanı sıra şunu da biliyoruz ki, bu ülkenin medyadaki elitleri, silahlarını bir meslektaşlarına çevirdiler, onu kariyerinden ve mesleğinden ettiler. Çok açık ki, bunun nedeni mesleki bir kıskançlıktan çok daha fazla bir şeydi.
İstihbarat ajanslarının, özellikle CIA’nın hükümetin ve kendi kurumlarının çıkarlarını korumak için Amerikan medyası içine adam yerleştirdiğini biliyoruz. Amerika’daki birçok editör kendi parlak kariyerlerine Langley ve Virginia’da başladılar, gazetecilik okullarında değil.
Onlardan biri olmayan Webb; bizlere CIA ve onun kurduğu kontra güçlerin Sandinist hükümete karşı kirli savaşlarını finanse etmek için kokain ticareti yaptıklarını, kontraların Los Angeles’ın kenar semtlerinde kokain sattıklarını ve ABD yönetimindeki yetkililerin tüm bunlardan haberdar olmalarına rağmen hiçbir şey yapmadıklarını gösterdi.


 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net