www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
EMEK DÜNYASI
____
İhsan Çaralan
Amerikan yaşam tarzı doğaya da saldırıyor
ROJEV
____
Ender İmrek
Hakkâri’de Dört Mevsim!
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Acının fotoğrafları
köse&öncü
____
Ahmet Haşim Köse / Ahmet Öncü
Çağdaş demokratik sol mu Dünya Bankası
sözde sosyal demokrasisi mi?
İŞÇİ ÜNİVERSİTESİ
____
Yüksel Akkaya
Paşabahçe’den SEKA’ya kal(may)an
SU
____
Selma Ağabeyoğlu
Aşk emektir
ÖZGÜRLÜK YOLU
____
Mumia Abu Jamal
Bizim partimiz nerede?
EMEK DÜNYASI
..........
İhsan Çaralan
Amerikan yaşam tarzı doğaya da saldırıyor
Son yıllarda yapılan bütün bilimsel araştırmalar, dünyanın hızla ısındığını, bu ısınmanın bütün doğa dengelerini bozduğunu, dünyanın doğal olmayan bir doğal felakete doğru sürüklendiğini gösteriyor. Bu doğrultuda son günlerde ABD, İngiltere ve Avustralya düşünce kuruluşlarınca hazırlanan raporlar hükümetlere de sunulmuştur.
Doğal dengelerin bozulmasının başlıca nedeninin kömür, petrol, doğalgaz gibi fosil yakıtların aşırı kullanımı ve sanayi atıklarının zararsız hale getirilmeden (bunu için hayli bir masraf gerekmektedir) doğaya atılmasının olduğu bilindiği halde, kapitalistler gerekli önlemleri almaya yanaşmamaktadırlar.
Doğanın kirletilmesini sınırlama amaçlı Kyoto Anlaşması’na bile kapitalistler uymamaktadır. ABD ise, herkesten daha da pervasız davranarak, bu anlaşmayı imzalamaya bile yanaşmamaktadır. Oysa doğayı kirleten metan, karbondioksit, karbonmonoksit gibi atıkların yüzde 25’i bu ülke tarafından atmosfere atılmaktadır. ABD’nin bu anlaşmayı imzalamamasının nedeni ise, bunun enerji ve sanayi üretiminde kısıtlamaya gitmek, üretimi düşürmek olacağı, çevrenin korunması adına yapılacak masrafların “Amerikan yaşam tarzı”na (*) zarar vereceğidir.
Çünkü Amerika, hiçbir kural ve yasa ile sınırlanmadan dünyanın kaymağını yemeyi, kendi yaşam tarzı yapmıştır. Ve bu yaşam tarzına zarar verecek her gelişmeyi, her tehdidi “düşman” ilan edip saldırmayı refleks haline getirmiştir.
Nitekim bugün ABD, dünyanın her köşesine asker salıp savaş çıkarmaktan, ülkeleri işgal etmekten geri durmuyor. Bütün bu saldırganlığın gerekçesi ise; “teröristlerin Amerikan yaşam tarzını hedef almış olması”dır.
Kuşkusuz “Amerikan yaşam tarzı” derken bir kültürden, bir “değerler sistemi”nden söz ediyor görünseler de, bu değerlerin Amerikan yaşamındaki karşılığı; sınırsız bir tüketim hırsının, konfor budalalığının biçimlendirdiği çevreyi ve insanlığın geri kalanının isteklerini ve sorunlarını umursamayan bir “sorumsuz yaşam”dır.
Bu yüzdendir ki; bugün dünyayı “geri dönülmez” bir felaketin eşiğine sürükleyen, doğal dengeyi tahrip eden yaşam tarzı ile Irak’ı, Afganistan’ı işgal eden, İran’a tehditler savurup, insanlığı bir 3. Dünya Savaşı’na sürüklemeden çekinmeme pervasızlığı aynı “Amerikan yaşam tarzının savunulması” içindir.
Bu yüzdendir ki; “çevre sorunu”, dünyanın doğal dengelerini koruma sorunu aynı zamanda kapitalizme karşı, onun doğayı tahrip ederek de insanlığı felakete sürüklediği gerçeğine karşı mücadeleyi gerektirir.
Bunun bugünkü pratik anlamı ise “Amerikan yaşam tarzını savunma” arkasında dünyayı sadece ekonomik-siyasi olarak değil doğal olarak da felakete sürükleyen Amerikan emperyalizmine, kapitalizme karşı mücadeleyi de gerektirir. Bu yüzdendir ki, çevre mücadelesi bugün antiemperyalist ve antikapitalist olmak zorunda olan bir mücadeledir. Bu anlaşılmadıkça da “çevreci mücadele” kâr hırsı uğruna dünyanın doğal dengelerinin bozulmasına yardım etmek, onu “geri dönülmez” noktaya sürüklemenin suç ortaklığı olur. Ya da tersten; çevre sorunu, tüm insanlığın doğal felaketlerin hedefi haline getirilmesine karşı mücadele emperyalizme ve kapitalizme karşı mücadelenin bir ayağı, onun bir bileşini olarak görülemezse, kapitalist sisteme karşı mücadelenin en önemli ittifak güçleri mücadelenin dışında kalır.
Çevrenin korunması, doğanın dengelerinin savunulması mücadelesi artık, kapitalizme karşı mücadelenin, sosyalizm için mücadelenin bir alanı haline gelmiştir.
(*) “Amerikan yaşam tarzı” denilen; doğaya ve insanlığa karşı hiçbir kural tanımadan sömürme, yağmalama, dogayı tahrip etme fikrine destek veren zihniyet Amerika’nın alameti farikasıdır. Ama yaşam tarzı, Amerika’daki kadar öne çıkmasa da tüm kapitalist ülkelerde burjuvazinin, propaganda ettiği, öğütlediği yaşam tarzıdır.
e-posta:
caralan@evrensel.net
Başa dön
ROJEV
..........
Ender İmrek
Hakkâri’de Dört Mevsim!
Hakkâri’de dört mevsim de zordur. Kavuran sıcaklar, kuraklık... Ancak kış, karakış hepten zordur Hakkâri’de. Hakkâri’nin kışı, zor doğa ve yaşam koşulları filmlere konu olmuş, çekilen acılar yürekleri burkmuş, zihinlerde unutulmaz izler bırakmıştır.
Sağlık ve eğitimde, yaşam standardının düşüklüğünden, iş olanakları, sosyal yaşam, asgari geçim olanaklarına kadar her alanda en geride kalan illerimizdendir Hakkâri.
Doğa koşullarının çetin olduğu, zor ve zorlukların diz boyu olduğu Hakkâri’de, bir de devlet zoru eksik olmayınca hayat hepten çekilmez olmaktadır.
Hakkâri depremle bir kez daha gündeme geldi. Ama depremden dolayı devletin ve hükümetin sıcak ve şefkatli eli değil, baskı, zulüm, cop ve hakaret dolu eldir uzanan.
5.5 şiddetindeki depremle bile devlet dairelerinin kullanılamaz hale geldiği Hakkâri’de, vatandaşın derme çatma evleri bir bir yıkıldı, ya da yıkılmaya yüz tuttu. Ama işadamlarını toplayıp, Tsunami felaketine yardım toplamayı şova dönüştüren Başbakan ve Hükümet, Hakkâri halkını insan yerine bile koymamaktadır.
Hakkâri’de bir deprem felaketi yaşanmıştır. Halk panik içindedir. Evlerine gidememektedir. Ancak devletin oraya gönderdiği yazlık çadırlarda tir tir titremektedir. Halk geceyi kamyon kasalarında, tandırevlerde ve tek katlı binalara sıkışarak aç ve perişan halde geçirmektedir.
Hakkâri’de geceleri soğuk eksi yirmi dereceden az olmamaktadır, ama hükümet Hakkâri’ye yazlık çadırlar göndermektedir. 85 bin kişinin yaşadığı Hakkâri’ye devletin gönderdiği soba sayısı 150’dir. Yardım için kurulan çadır sayısı 11’dir. 3’ünü asker 8’ini ise valilik kurmuştur. Ama valilik 8 çadırı da sökmüştür. Şimdi 3 çadırla koca Hakkâri’ye yardım ulaştırılmaktadır.
AKP bölge halkına it eniği muamelesi yapmaktadır. Daha önce de bunu yaptı ve tutumunu sürdürüyor. Bingöl’de de aynı şeyler yaşandı. Bingöl’de de duyarsızlığa itiraz eden halkın üzerine panzerler sürüldü, ateş edildi, tutuklamalar oldu. Dahası duyarsızlığa tepki gösteren halka “terörist” muamelesi yapıldı. Altında örgüt parmağı arandı.
Aynı durum Hakkâri’de de tekrarlanmaktadır. Halkın en insani tepkisini bile “terörist örgüt parmağı” ve “bölücülükle” ilişkilendirmeye alışık olan devlet, Hakkâri’de de bunu tekrarlamaktadır.
Hükümetin ilgisizliğine ve vurdumduymazlığına isyan eden halka karşı şiddet kullanmakta gecikmeyen devlet, halkın, çadır, barınma, sağlık çağrılarını ve yardım çığlıklarını duymamaktadır.
Önceki gün Hakkâri’de de Bingöl’de yaşananlar tekrarlandı. Hakkâri halkının çığlığını duymayan devlet, halkın protestosunu erken duydu ve hışımla oraya yöneldi. Depremin yarattığı acılar içinde kıvranan halka bir kez daha devletin şiddet yüklü eli uzandı. Valiliğin önünde hükümetin ve devletin duyarsızlığına tepki gösteren, geceyi naylon çadırlarda geçiren halka karşı bir kez daha cop, biber gazı ve silah kullanıldı. Aç ve açıkta olan, soğukta tir tir titreyen, 20 sarsıntı geçiren ama Başbakan’dan bir geçmiş olsun mesajı bile almayan halka reva görülen işte budur.
Başbakan Erdoğan bölge halkına karşı her zamanki tavrını sürdürüyor. Halkı insan yerine koymuyor. Deprem felaketinin etkisinden kurtulamayan halka geçmiş olsun dileğinde bile bulunmayan Başbakan, gösterişin peşinde koşmaktan geri durmuyor. İşadamları ve sanatçılarla tsunamizedelere yardımdan söz eden Başbakan Hakkarli’nin sesini duymuyor, onları insan yerine bile koymuyor. Devlet ve hükümet halka yardım etmediği gibi Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi ve diğer bazı belediyelerin gönderdiği yardımlara da el konmakta ve halka dağıtılmamaktadır.
Bu durumdan rahatsız olan Hakkâri halkının tepkileri ise şiddetle yanıtlanmaktadır. Gözaltı ve tutuklamalar sürmektedir. Deprem uzmanları halka, “iki hafta boyunca evlerinize girmeyin” demektedir. Ama halkın başını sokabileceği çadır verilmemektedir. Böyle giderse canını depremden kurtaran halk, soğuktan ölecektir.
Devletin ve hükümetin yapması gereken Hakkâri halkının sesine kulak vermek ve ihtiyaçlarını karşılamak için derhal harekete geçmektir. Gözaltına alınan halk derhal serbest bırakılmalıdır. Belediyelerin gönderdiği yardım dağtılmalıdır. Ve Başbakan çıkıp halktan özür dileyerek geçmiş olsun demek için Hakkâri’ye gitmelidir. Patronların tırnağı taşa değse yüreği sızlayan Başbakan halkın acısı karşısında hiç değilse üzüntüsünü ifade etmelidir!
e-posta:
enderimrek@hotmail.com
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Acının fotoğrafları
Güney Asya’da yaşanan tsunami felaketinin acıları kimbilir kaç yıllar boyunca sürecek.
Herkes pekala biliyor ki, bombalara milyar dolarlar ayıran, insanları öldürmek için su gibi paralar harcayan devletler tsunami felaketinin ardından reklam mahiyetinde salladıkları küçük paraları bile göndermeyecek.
Giden paraların esas bölümünü halkların dayanışma amacıyla topladığı paralar oluşturacak.
Şimdi o korkunç felaketin fotoğrafları İstanbul metrosunda sergileniyor.
Hiç şüphesiz olumlu bir çalışma.
Serginin adı, “Acının fotoğrafları”
Ama neden hep acının fotoğraflarının konusu yoksullar oluyor?
Neden hep acılar, felaketler yoksulların boynuna yapışıyor?
Neden hep yoksulluk ve felaket, felaket ve yoksulluk ikiz kardeş gibi birbirinden ayrılmıyor?
Tsunami Güney Asya’yı vurdu.
Ama tsunami zengin ülkelerin kıyılarına saldırsaydı o büyük felaket olmayacaktı.
Dalgaların gücü uyarı sistemleri bulunan, önlemleri alınmış yerleşim birimlerine yetmeyecekti.
Tsunami felaketi...Deprem felaketi...Sel felaketi.
Ama Japonya’da büyük depremler oluyor, ölü sayısı birkaç kişiyi geçmiyor!
Oysa daha küçük depremler bizim gibi ülkelerde felakete dönüşüyor!
Daha da ötesi, sağlam yapılmış, eksiksiz malzemeli, pahalı binalara bir şey olmuyor da, kulübeler yerle bir oluyor.
Öyleyse depremin, selin, tsunaminin felaket olabilmesi için onların sevdiği ortamın olması gerekiyor: Yoksulluk.
Bu bakımdan o fotoğraflara “Acının fotoğrafları” yerine “Yoksulluğun fotoğrafları” demek daha doğru olacak.
O zaman biçimle içerik yerli yerine oturacak.
***
Yerde diz boyu kar.
Mevsim kış, Hakkâri’de hava ayaz.
Deprem olmuş, insanlar evsiz kalmış.
Devletin yardımsever kolu hemencecik yardıma koşuyor!
Evsiz kalmış insanlara yazlık çadır dağıtılıyor!
İnsanlar o yazlık çadırlara yerleşecek, ısı sıfırın bilmem kaç derece altında gecelerin sabah olmasını bekleyecek!
Bebekler ağlayacak...Kadınlar üşüyen bebeklerine sarılacak...Yaşlılar titreyecek....Babalar kara kara düşünecek.
Eğer donmazlar, ciğerleri su toplamazsa sabah ışıklarını görecekler!
Sonra televizyonların başına geçip Tayyip beyin ekonomisi tıkırında modern Türkiye vaazlarını dinleyecekler!
Yoksulluğun olduğu yerde acının fotoğraflarından bol kareler oluyor.
Bu bakımdan o fotoğrafların yanına Hakkâri’de karda kışta dağıtılan yazlık çadırların resimleri de konulsa.
Ve Türkiye’nin her yerinde aş evlerinde bir lokma ekmek, bir tas çorba için bekleşenler...
Hastane kapılarından kovulanlar...
İlaç alamadıkları için acılar içerisinde kıvrananlar...
Pazar yerlerinde çöpe atılmış yiyecekleri toplayanlar...
Metroda sergilenen o fotoğrafların yanına bizim memleket manzaraları da cuk oturmaz mı acaba?
İcraatın içinden programında büyük ve kalkınan, ekonomisi tıkırında, mutlu ve huzurlu bir ülke resmi çizen Tayyip beye ayıp mı olur yoksa?
e-posta:
yucel@evrensel.net
Başa dön
köse&öncü
..........
Ahmet Haşim Köse / Ahmet Öncü
Çağdaş demokratik sol mu Dünya Bankası
sözde sosyal demokrasisi mi?
Geride bıraktığımız Pazartesi günü Türkiye’nin iktisadi ve toplumsal tarihinde önemli bir dönüşümü simgeleyen 24 Ocak Kararının seneyi devriyesiydi. 24 Ocak 1980 “istikrar tedbirleri” olarak anılan kararlar bugün yoğunlaşarak sürmekte olan sürecin miladını oluşturduğu için ülkemizin toplumsal tarihinde önemli bir yere sahiptir. Söz konusu kararlarla birlikte ülkemizde kökleri 1930’lara değin uzanan ve devlete sanayileşme/kalkınma politikalarının tasarlanması ve sürdürülmesinde merkezi bir rol veren yurtiçi ekonomi yönelimli ithal ikameci politikalar terk edilmekte, yerlerine bugün artık çok kanıksanan piyasa merkezli dışa açılma politikalarına doğru bir geçiş sağlanmaktaydı. Bizim kuşakların hafızalarında tazeliğini koruyan bu politikaların baş taşeronu o yılların Devlet Planlama Müsteşarı, sonraların başbakanı ve cumhurbaşkanı Turgut Özal’dı. Başlangıçta kısa dönemli istikrar tedbirleri olarak sunulan bu politikaların, 12 Eylül askeri darbesiyle birlikte siyasal bir desteğe ulaşarak Türkiye’de devlet ve toplumsal sınıflar arasındaki bağların yeniden tanımlanıp, oluşturulduğu uzun dönüşüme bir başlangıç noktası sağladığı bugün artık farklı kesimlerce de kabul edilen bir gerçek. 12 Eylül askeri darbesinin hemen ardından IMF ve Dünya Bankası’nca tasarlanan beş yıllık “istikrar ve yapısal uyum” politikalarıyla bütünleşen söz konusu kararların aslında yalnızca ülkemiz açısından değil, benzeri tüm azgelişmiş ekonomiler için de özgün bir yere sahip olduğunu söylemek yanlış olmaz. Türkiye dünya ekonomisinin yoğun bir bunalım yaşadığı 1970’li yılların sonunda, bugün neoliberal politikalar olarak tanımlanan söz konusu istikrar ve yapısal uyum politikalarının ilk uygulamaya konulduğu ülke konumuyla 1980’leri izleyerek neredeyse tüm çevre ekonomilerin tabi kılındığı yeniden yapılandırma sürecinin de müstesna örneklerinden biridir.
Söz konusu politikalar 1980’li yılları izleyerek IMF ve Dünya Bankası’nın işlevlerinin birleştirilmesi şeklinde tanımlanabilecek olan “Washington Uzlaşması” ile başlayıp, şimdilerde “Post-Washington Uzlaşması” olarak anılan düzenlemelerle halen sürdürülmektedirler. Birinci ve ikinci nesil yapısal “reformlar” olarak anılan düzenlemelerden ilki genel olarak ekonomilerin piyasa ekseninde yeniden yapılanmasını hedeflerken; ikinci nesil “reformların” önceliğini toplumsal yapıların küresel kurumlar etrafında yeniden düzenlenmesi oluşturmaktadır. Devletin ekonomideki işlevinin küçültülmesi ve bu amaçla kamu işletmelerinin özelleştirilmesi, işgücü piyasalarının esnekleştirilmesi amacıyla çalışma hayatının kuralsızlaştırılması (deregülasyon) birinci nesil “reformların” başlıca amaçları arasında yer alırken; ikinci nesil reformlar toplumsal kurumların uluslararası “bağımsız üst kurumlar” aracılıyla yeniden yapılandırılmasını yani devletin toplumsal işlevlerinin yeniden düzenlenmesini (reregülasyon) hedeflemektedirler. Bu açıdan ilk nesil reformların tamamlayıcısı niteliğinde olan ikinci nesil “reformların” özünde taşıdığı temel yöneliminin sermayenin küresel düzeyde “tek kural” arama mantığına uygun olarak toplumsal kurumların ve devletin küresel piyasaların gereklerine uygun şeklinde yeniden düzenlenmesinden başka bir şey olmadığını söylemek mümkün.
Söz konusu politikaların devlete verdiği yeni kavramsallaştırma ise güçlü, etkin devlettir. Buna göre devletin toplumsal işlevi piyasa kurallarının işleyişini düzenlemek ve denetlemekle, başka bir deyişle, piyasa işleyişine garantörlük yapmakla, sınırlanmıştır. Bu projenin gerçek içeriğini bulandırıp sulandıran uluslararası kuruluş ise Dünya Bankası’dır. 1990-2001 yılları arasında Dünya Bankası’nın Dünya Kalkınma Raporlarında neoliberalizmden bir kopuşu temsil ediyormuş izlenimini uyandıran yeni bir söylem ve uslup öne çıkmıştır. Merkez ülkelerdeki bir çok sol eleştirmenin “Dünya Bankası Sosyalizmi” olarak alay ettiği bu yeni söylem, piyasanın tek başına destekleyici kurumların ve değerlerin olmadığı ortamlarda toplumsal yaşamın istikrar içinde gelişip ilerlemesinde etkin bir rol oynayamayacağı görüşünü ileri sürmektedir. Bu tespitten hareketle Dünya Bankası “radikal piyasacı” yaklaşımın eksikliklerini ve hatalarını kabul ediyor görünerek, piyasacı dönüşümün tahribatlarını iyileştirebilecek sözde toplumcu, demokratik bir modeli çevre ülkelere önermektedir. Nedir bu toplumcu ve demokratik model? Ya da “Dünya Bankası Sosyalizmi ve Demokrasisi” nasıl bir komedidir? Hemen vurgulanması gereken, bu modelin ideolojik ve politik işlevlere sahip olduğu kadar sermayenin toplumsal yaşamdaki tahakküm alanını daha da genişletip yeni birikim fırsatları yaratmayı da hedeflediğidir.
“Dünya Bankası Sosyalizmi”, “dayanışma”, “sosyal güvenlik”, “haklar”, “özgürlükler”, “eşitlik”, “toplumsal adalet”, “komunite”, “refah” ve “bölüşüm” gibi sosyalist siyasal kavramların tümünü yeni içeriklerle tanımlayarak, sermayenin varlığını güvence altına alabilecek siyasal düzenlemelerin yaşama geçirilmesinde harekete geçirilen ideolojik araçlara dönüştürmektedir. Bu açıdan toplumsal dayanışma kavramı neoliberalizmin “özerk birey” kavramını sorgulamak için öne çıkarılmakta ve bireyciliğin aslında toplumsal bir düzen içinde var olabileceği gerçeği vurgulanmaktadır. Öte yandan toplumsal dayanışmanın yukarıdan aşağıya devlet eliyle düzenlenemeyeceği, aksine çoğu zaman devletin ve kamusal örgütlerin aşırı derecede işlev yüklendiği ortamlarda dayanışma duygusunun kaybedildiği iddia edilmektedir. Yapılması gereken ise bireylere toplumsal sorumluluk duygusunun kazandırılarak “hep bana, hep bana” beklenti ve yaklaşımlarının kırılmasıdır. Yani Dünya Bankası bencil bireylerin, toplumcu bireylere dönüştürülerek toplumun piyasanın tahribatlarından arındırılabileceğini söylemektedir. Komedi burada son bulmamaktadır. Sosyal güvenlik kavramının içinin boşaltılmasında ise durum traji komik bir hal almaktadır. Bu bağlamda Dünya Bankası “risk” kavramını olumsuz bir kavram olarak görmek yerine olumlu bir kavram olarak görmek gerektiğinden dem vurmaktadır. Buna göre yerleşik sosyal güvenlik sistem ve anlayışları yanlış bir temele sahiptir çünkü işsiz kalma, hastalanma, doğal felakete uğrama, kaza geçirme, evsiz kalma gibi bir çok risk sosyal güvenlik kapsamında güvence altına alınmakta ve böylelikle de bireylerin sorumluluk bilinci geliştirebilmeleri engellenmiş olmaktadır. Oysa özelleştirilmiş bir sosyal güvenlik sisteminde bireyler taşıyabilecekleri risk düzeylerini seçerek riskleri minimize edebilmekte ve dolayısıyla bu tür risklerin toplumsal maliyetlerini azaltmaktadırlar. Yani yapılması gereken sosyal güvenlik sisteminin bireysel bilinçlenmeyi geliştirecek şekilde reform edilerek toplumsal sorumlulukların ve dolayısıyla da dayanışmanın artırılmasının sağlanmasıdır. Bu tür saçmalıklara bu görüşleri savunanların inanıp inanmadığını bilmiyoruz ama bildiğimiz sosyalist mateyalist bir ilkeye göre bir hatırlatmada bulunabiliriz: Toplumsal yaşamı bilinç değil, toplumsal yaşam bilinci belirler. “Dünya Bankası Sosyalizminin ve Demokrasisinin” ne sosyalistlikle ne de sosyal demokratlıkla en ufak bir ilgisi olmadığını göstermek için daha fazla mürekkep harcamaya sanırız gerek yok. Bu noktada tekrar Türkiye’ye dönmekte ve gelişmeleri bizim cepheden izlemekte fayda var.
Türkiye yakın tarihi tıpkı 1980’lerin başında olduğu gibi 2000’li yılların başında da benzer çevre ekonomiler için tipik sayılabilecek bir örnek oluşturmaktadır. 1980’lerin Türkiye toplumunun hafızasına kazınmış temel süliyeti Turgut Özal ise, yakın tarihimizin temel suliyetilerinden birinin de Dünya Bankası’ndan transfer edilen, halk tarafından seçilmeden bakan olarak atanan ve özel yetkilerle donatılan Kemal Derviş olduğuna hiç şüphe yok. Büyük iktisatçı, Türkiye’nin muhtemel kurtarıcısı, çağdaşlığın ve demokrasinin vazgeçilmez savunucusu edalarıyla bu ülke halkına tanıtılan Derviş’in kendisine davetiye çıkaranları yolun yarısında nasıl terk ettiği ve içinde yer aldığı hükümetin düşüşünü nasıl hazırladığı biraz muğlak olsa da, hemen herkesin malumu. Şimdilerde Türkiye’nin “merkez sol” partisinin içinde (CHP’de) yer alan bu büyük şahsiyet, geçen hafta Türkiye basınının çok satan gazetelerinin birinde “Güçlü, etkin bir devlet ve kamu politikası piyasa kadar önemli” başlıklı yazısıyla iktisat bilgisi kadar siyaset bilgisinin de “derin” olduğunu kanıtlayarak (!) değişik çevrelerde tartışmalara yol açtı. Derviş’e göre, ekonomi ekseninde sol siyasal hareketleri ayrıştırmak durumunda kalınırsa üç ana eksen bulunmaktaymış: Radikal sol, popülist sol ve çağdaş sosyal demokrat yaklaşım. Radikal solcu iktisatçılar temel ilgilerini kamu borçlarının azaltılmasına veren gruplarmış. Ancak dış borçların yeniden yapılandırılması yeni kredi olanaklarını ortadan kaldıracağı için dış borçların vade ve faiz koşullarını çok kötü etkileyeceğinden bu politikalar aslında savunulamazmış… Popülist sol (tıpkı popülist sağ gibi) özünde zaten ilkesiz olduğundan onun savunulacak hiçbir yanı yokmuş… Oysa çağdaş sosyal demokrasi…
“Çağdaş sosyal demokrasi, küreselleşme süreci içinde ulus-devletlerin düzenleyen, denetleyen ve geliri yeniden dağıtan işlevlerini daha zor yerine getirebildiklerini görmeli, ve dolayısıyla ulus-devletler çerçevesinde gerekli politikaların yanı sıra uluslararası dayanışmaya ve ulus devlet üstü kurumsallaşmaya dayanan kamu politikalarının da oluşmasına destek vermeliymiş… Ayrıca iyi işleyen bir piyasa ekonomisine, güven içinde üretmek isteyen özel girişime en az sağ kadar sahip çıkması gerekmekteymiş ve bu tutum çağımızda solun özüyle çelişmiyormuş artık… Çağdaş sosyal demokrasi bağımsız bir Merkez Bankası, bağımsız düzenleyici kurumlar gibi etkin bir kamu için gerekli temel araçlara sahip çıkmalı, piyasayı uzun vadeli bir perspektif ile tamamlama görevine sahip planlama kuruluşlarının etkinliğini savunmalıymış… Çağdaş sosyal demokrasi…[K]üresel bir nitelik kazanmış sermayenin yanında, kamu politikalarının da artık ancak demokratik denetime açık bir küresel çerçevede etkin olabileceklerinin bilincindeymiş…”
Ne demeli el insaf…! Şu saptamayı yapmak yeterli olur kanısındayız... Büyük iktisatçı olduğu gibi büyük bir siyaset bilimcisi olduğuna inancımızın artık tam olduğu (!) Sayın Derviş’in söylediklerinin Dünya Bankası’nın söyledikleriyle arsında hiçbir farkı yok… Bu durumda Dünya Bankası’nın (ki bugün tüm yoksul ülkelerdeki reformların ana tasarlayıcısı ve uygulayıcısı konumundaki uluslar üstü nitelikteki en önemli kurumdur) dünya demokrasinin ve toplumucluğunun ana garantörü ve uygulayıcısı olduğunu kabul etmekte pek bir sakınca bulunmuyor… Bu durumda da Türkiye’nin demokrasi toplumsal kalkınma konusunda tasalanması için gereken hiçbir nedeni kalmıyor… Nede olsa IMF ve Dünya Bankası’yla gelecek üç yıllık için yeni bir anlaşma yapılmıştır bile… Ancak belki bu büyük siyaset bilim erbabının icat etmiş olduğu yeni “sosyal demokrasi” tanımına bağlı olarak kafasını karıştırması gereken garip bir soru da ortada yanıt bekler bir halde duruyor. IMF ve Dünya Bankası politikalarının en yılmaz savunucularının bugünkü iktidar partisi olan AKP olduğu düşünülürse; bu durumda Derviş’in çağdaş demokrat solunun ta kendisinin AKP olduğu sonucu çıkmaz mı? Ne diyelim… El insaf…
Derviş kavramsallaştırmasında ve kendini tanımlamakta kanımızca bir hata yapmaktadır. Onun sosyal demokratlığı bir Dünya Bankası sosyal demokratlığıdır… Artık o da ne kadarsa…
e-posta:
kose-oncu@evrensel.net
Başa dön
İŞÇİ ÜNİVERSİTESİ
..........
Yüksel Akkaya
Paşabahçe’den SEKA’ya kal(may)an
Havadisler, “Ankara 9. İdare Mahkemesinin, Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun (ÖYK) Türkiye Selüloz ve Kâğıt Fabrikaları AŞ (SEKA) İzmit Fabrikası’nın kapatılması kararının yürütmesini durdurduğu için İzmit Kâğıt Fabrikası işçileri sevinçli olduğunu” belirtiyor (Yürütmeyi durdurma, iptale dönüşmedikçe pek anlam ifade eden bir karar değildir!). Bu yazının yazıldığı saatlerde, “dokuz gündür kendilerini aileleriyle birlikte fabrikaya kilitleyerek fabrikalarının kapatılması kararına direnen SEKA işçisinin, eylemlerine son vermediği” belirtiliyordu. Yerinde bir karar olduğunu belirtmeye gerek yok. SEKA’nın kapatılmasından vazgeçildiği kararı alınıncaya kadar işçilerin fabrikayı terk etmemeleri, bu süre içinde dayanışmayı ve direnişi daha da geliştirerek sürdürmelerini gerektiren örneklerden biri, birkaç yıl önce Paşabahçe’de yaşanmıştı. Paşabahçe deneyiminden ders çıkarmak ya da çıkarmamak SEKA işçisinin geleceğini de belirleyecek önemli bir yakın tarih deneyimidir. Bu nedenle, SEKA işçisinin şimdi en çok yanında olması, deneyim ve birikimlerini aktarması gerekenler Paşabahçe’nin kapatılması ile mağdur edilmiş olan işçilerdir. Eğer bir sınıf bilinci, bir sınıf kültürü, bir sınıf deneyimi ve dayanışmasından söz edilecekse bundan daha iyi bir olanak olmaz.
Ne var ki şu ana kadar olan eylem hattı ve politikası Paşabahçe deneyiminden pek ders çıkarılmadığını gösteriyor. Paşabahçe’yi de zarar ediyor gerekçesi ile kapatmışlardı. SEKA’yı da aynı gerekçe ile kapatmak istiyorlar. Paşabahçe’de teknoloji nedense yenilenmemişti, SEKA’da da! Paşabahçe’de de örgütlü sendika kötünün iyisine rıza göstermişti, SEKA’da da öyle olacak gibi görünüyor. SEKA’nın kapatılmasının arkasındaki ekonomi politiği ortaya koymayı daha sonraya bırakarak, şimdilik bir soru sormakla yetinelim: SEKA’nın kapatılması kimleri daha zengin ve kâğıt sektöründe tekel konumuna getirecek; bunun sonuçları kâğıt kullanıcılarına nasıl yansıyacak? Kısacası, SEKA, sadece SEKA işçisinin sorunu değildir!
SEKA’da kaybetmek, TEKEL ve Petkim’de de kaybetmektir, diğer özelleştirilecek işletmelerde de kaybetmektir!
Paşabahçe’de kıdemli ve “yaşlı” işçilerin baskın oluşu, emeklilik, kıdem tazminatı ödentisi gibi beklentiler nedeni ile, mücadelenin en zaaflı yanını oluştururken, SEKA’da işçilerin daha az kıdemli ve daha genç olması bu zaafiyeti ortadan kaldırmakla birlikte, doğru bir politika belirlenmemesi halinde içinde bir dizi sorun da taşımaktadır. SEKA’ya bir işyeri olmanın, bir iş sağlayan ekmek kapısı olmanın ötesinde bakılmadıkça, bu mücadelenin kendi içinde zamanla çatlaması, giderek ivmesini yitirmesi ve yenilgi ile sonuçlanması kaçınılmazdır.
SEKA işçisi, sadece işini korumak için değil de, kâğıtta tekelleşmeyi önlemek için, kamu kuruluşlarının işlevsizleştirilmesine, özelleştirilmesine karşı çıkmak, kısacası emek ile sermaye arasındaki sınıf mücadelesinde olması gereken yerde durması gerektiği için de mücadele ettiğini bir bilinç olarak edinip, mücadelenin temeline yerleştirdikçe, direnci de uzun soluklu olabilecektir. Tersi durumda Paşabahçe’de yaşanmış olanlar bir kez daha yaşanacaktır.
e-posta:
akkayayuksel@yahoo.com
Başa dön
SU
..........
Selma Ağabeyoğlu
Aşk emektir
Ahmet Ümit “Aşk Köpekliktir” koymuş yeni yayımlanan öykü kitabının adını.
Aşk’a yüklenen bu anlama itiraz ettik... En çok da biz kadınlar... Çünkü onlardan çok tepki geldi...
Sonra dedi ki Ahmet Ümit,
“Köpekler Irak’da savaş yapmıyor.”
“Aşk imkansızı umut etmektir , aşkın öteki yüzü aşktır.”
“Aşkı tanıdığınızda eşekten düşmüşe dönersiniz.”
“Aşk yıkıcıdır, doğaüstüdür.”
“Aşk öyle sık yaşanmaz, aşk tek kişiliktir.”
“Aşk bir yanılsama, geçici bir duygudur.”
“Köpekler doğanın çocuğudur, biz de doğanın çocuğuyuz.”
“Sadakat... Sonra neden köpek olduk diye sinirleniriz.”
Yukarıda ki tanımlamaların çoğuna katılabiliriz... Ancak itirazım son iki cümleyedir.
Yeryüzünde ne kadar insan aşkı yaşıyorsa, her yaşanan aşk kendini yeniden ve o kadar farklılığıyla tanımlar...
Her insanın yaşadığı, kendine özgü yeni bir aşk tarifi vardır... O denli yeni aşk tarifleri üretilebilir..
Ancak itirazım en çok şu cümlesine, şu tanımlamasınadır... “Köpekler doğanın çocuklarıdır, biz de doğanın çocuğuyuz.”
Hayvanı sevmek, elbette doğaya, o görkeme duyulan bir saygının uzantısıdır... Ve mutlak her insanoğlu bu sevgiyi taşımalıdır... İtirazım o dünya tatlısı varlıkları aşağılamak olamaz elbette.. Ama öyle kavramlar vardır ki onları birbirine benzetirseniz, kavram kargaşısı başlar diye düşünürüm hep...
Ahmet Ümit, sokak ortalarında, mekân kaygısı taşımadan tesadüfen ilk kez orada karşılaşan iki köpeğin, an’ın en kısa sürecinde seviştikten sonra ,arkalarına bile bakmadan ayrı yönlere giden bu hayvancıklarla ,aşkı sentezleyen ya da onların bu yaklaşımlarıyla o algılayış biçimini çok düşünülmeye açık bulurum...Ya da gönlüm razı gelmez içinde aşk’ın o çok ayrıcalıklı anlamını taşıyan bir ilşkisinde, o çok sevilen sevgiliye dokunuşun böylesine sıradanlaştırılmasına...
Aşk emektir... Aşk acıdır... Aşk mutluluktur.
Aşk sevdiğinizi düşünürken, bedeninizin, yüreğinizin acıyla ya da mutlulukla uyuşmasıdır...
Aşk, bir girdapta boğulurken “imdat” diye bağırmak için bile sesinizin çıkamamasıdır...
“Sadakat... Sonra neden köpek olduk diye sinirleniriz” demiş.
O güzel hayvanların sadakatinden anladığımızla, aşkın sadakatinden anladığımız anlamı aynı eksenden bakarak eş kılabilir miyiz...
Onların kendilerini barındıran, doyuran, okşayan sahiplerine duydukları sadakatle , insanların aşka duydukları sadakat öylesine farklı ki...
İnsanlar aşklarına karşılık alamadıklarında da , kendilerine çok acımasız davrananlara da , kendilerini bir gün bile okşamayanlara da, yani çok uzaklarda yaşayan birisine de aşık olabilirler...
Sadakat aşkın tam karşılığı değildir... Erdemli her ilişkinin karşılığıdır ama...
Sadakat olmadan da birisi için kalbiniz çarpabilir...
Bu düşünce şöyle bir doğruyu da getiriyor beraberinde...
Sadakat yoksa aşkta yoktur...
Ne yazık ki ve ne acıdır ki sadakati olmayan ilişkiler içinde de büyük aşklar barınabiliyor... Bu bir paradoks olsa da, böyle de olabilirliği vardır..
Çünkü yaşanan her aşk, kurallarını da beraberinde getiriyor o ilşkiye.Ya da bu gerçeklik içinde aşklar boy verebiliyor...
Ahmet Ümit’in aşk konusundaki düşünceleri kendine...
Yüzyıllardır en çok konuşulan, içinden çıkılamayan dünyanın en erdemli en onurla taşınması gereken bu duygusunu, hemen burada çözümlemek, aşkın en güzel tarifi de budur demek gibi bir had bilmezlik değildir niyetim... Ancak öyle duygular vardır ki... Aşk’ı yaşayan her bir birey için geçerlidir...
Sevgiliyi düşününce gözlerden akan bir damla yaştır... Onun mutlu olması için yok olmayı bile göze almaktır...
Aşk emektir...
Aşk sevgilinin onurunu en az kendi onurunuz kadar düşünebilmektir...
Aşk onu görmeden de rüyalarınızda ona sarılıp, başınızı omuzuna yaslayıp yumduğunuz gözlerinizden sicim gibi yaş dökmektir...
Aşk emektir...
Siz aşkının imkânsızlığından, çektiği acıdan, umutsuzluğundan bedeni, ruhu, paramparça olan köpekler gördünüz mü hiç...
Çünkü aşk emektir...
Çünkü aşk onurla taşımaktır, bir kalbin size yüklediği inancı...
Yukarıda söylediklerim, bir şair, bir kadın, bir insan duyarlılığıyla “aşk”a dair özgül düşüncelerimdi, bana aitti...
Ama Oscar Wilde ait, aşkın dinamiği içinde yer alan şu cümleler yüzyıllardır yaşanan dünyanın bu an karmaşık duygularında gerçek olan, aşkın doğruları olan düşünsel olgularıdır...
“Ama gene de herkes sevdiğini öldürür... Bu böylece biline...
Kimi bunu kin yüklü bakışlarıyla yapar.
Kimi de okşayıcı bir sözle...
Korkak, bir öpücükle
Yüreklisi, kılıçla, bir kılıçla öldürür...
Ve mümkünse ve başarabilirsek, bu yolda sırtımızı hiç dönmeden yürüyelim... Çünkü...
“Herkes sevdiğini öldürüyor...”
e-posta:
selma2216@yahoo.com
Başa dön
ÖZGÜRLÜK YOLU
..........
Mumia Abu Jamal
Bizim partimiz nerede?
Siyasi parti nedir? Ya da siyasi partiler nasıl çalışır, üyelerini nasıl kazanırlar? Son seçimlerin kötü etkilerinin yarattığı kırgınlığın ardından Demokratlar Parti’yi kimin yönetmesi gerektiği konusunda tartışmaya başladılar.
Partiyi kim yönetecek? Daha da önemlisi, parti nereden yönetilecek?
Bu tartışmada ortaya çıkan farklı görüşler farklı çıkarların göstergesi olarak karşımızda duruyor.
Parti, kârlı bir şirket olarak işadamı dostlarla mı yönetilecek?Yoksa sendikalara dönüp, işçilerle, seçmenlerle mi yönetilecek?
Ve asıl sorulardan birisi: Parti, şimdiye kadar olduğu gibi siyah insanların sorunlarını ve isteklerini görmezden gelerek mi yönetilmeye devam edilecek?
“Siyah yüzler yüksek makamlarda” oyunu sürecek mi? Bu eğlenceli oyunda derilerinin rengi siyah olanlar yüksek makamlara atanıyorlar, ama siyahların politik hakları sessizlik içinde yok ediliyor.
Demokrat Parti, zamanla beyazların partisi, hatta gizli faşist parti haline geldi. Ve bu leke Macbeth’in lekesi gibi yıkanarak temizlenemeyecek bir hale geldi.
Birçok insan, siyahların Demokrat Parti’yi nasıl gördüklerini yıllar önce Şiddete Karşı Öğrenci Koordinasyon Komitesi’nin genç liderinin yaptığı konuşmadan anımsayabilir.
O konuşmayı yapan öğrenci liderinin ismi John Lewis idi ve acı kelimelerle çıplak gerçekleri dile getiriyordu: “Yönetimin yurttaş haklarına ilişkin çıkardığı yasaları desteklemiyoruz. Bu yasalar bizleri polisin keyfi şiddetinden koruyamayacak. Bu yasalar bizleri, küçük çocuklarımızı ya da yaşlı kadınlarımızı, katıldıkları yasal protesto gösterilerinde polislerin tabancalarından çıkacak kurşunlardan ya da polis köpeklerinden koruyamayacak. Bu yasanın kapsamında olan seçim haklarına ilişkin maddeler, siyah vatandaşların oy kullanma haklarını garanti altına almıyor. Misisipi, Alabama, Georgialı vatandaşların oy hakları gasp edilecek. Bir Afrika şarkısı var ‘Bir adam bir oy’. Bu artık bizim de şarkımız. Şimdi biz bir devrimin içine karıştık. Bu ulus hâlâ, kariyerlerini ahlaksız ittifaklar üzerinden kuran ve politik, ekonomik ve sosyal sömürü ile beslenen ucuz politik liderleri seçiyor. Politik liderlerimiz buraya gelip karşımıza çıkarak ‘Benim partim ilkelerin partisidir’ diyebilirler mi? Kennedy’nin partisi, Eastland’ın partisi idi. Jacop’un partisi Goldwater’ın partisi idi. Bizim partimiz nerede?.. Hiçbir siyasi partiye güvenmiyoruz. Demokratlar da Cumhuriyetçiler de, Bağımsızlık Bildirgesi’nin ilkelerine ihanet ettiler. Eğer sosyal, politik ve ekonomik radikal değişimler olacaksa bunu halk, işçi sınıfı yapabilir.”
Şu anda Amerikan yönetiminde bulunan Lewis, bu konuşmayı 1960’lı yılların başında yapmıştı. Ama onun sorusu bugün de yakıcılığını koruyor:
Bizim partimiz nerede?
Bir partinin çabucak kurulması ya da istenilen partinin kendi kendine ortaya çıkması olası değildir.
Demokrat Parti’ye yıllarca oy veren insanlar bu parti tarafından hep ihanete uğradılar ve parti yöneticileri tekellerle kurdukları ilişkileri sürdürdüler.
Yapılan son başkanlık seçimlerinde de Cumhuriyetçilerden daha fazla para harcamalarına rağmen Demokratlar ülkenin hemen her tarafında seçimleri kaybettiler.
Büyük bir sendika olan Hizmet Emekçileri Uluslararası Birliği’nin başkanı Andrew Stern,
Washington Post gazetesinin kendisi ile yaptığı röportajda Demokrat Partiyi ‘boş parti’ olarak tanımlıyor.
Her zaman olduğu gibi tekellerin parası birilerini etkisi altına rahatça alıyor ve nihayetinde partiler cüzdanlar tarafından yönetiliyor.
Ve elbette işçilerin, yoksulların, orta sınıfın talep ve istekleri görmezden geliniyor.
Ama imparatorluklar gibi partiler de sonsuz değildir.
Şimdi insanların istediği gibi bir parti kurulmalı ve bu parti insanların sadece üye oldukları bir parti olmamalı.
Şimdi işçi sınıfının partisini kurmanın tam zamanı.
Şimdi köklü bir parti kurmanın tam zamanı.
Şimdi halk partisini kurmanın tam zamanı.
Şimdi değişimin tam zamanı.
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net