www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
HAYATIN İÇİNDEN
____
Arif Nacaroğlu
Zeus halktır
MERCEK
____
A. Cihan Soylu
‘Elçi’ mi, ‘meczup’ mu?
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Kim korkmaz hain kurttan
TABLO
____
Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
Elektrik dağıtımında toptan devir!
Ara Sıra
____
Mustafa Sönmez
Bağımsız İktisatçılar neler öneriyor (2)
KARŞI KIYIYA YAZILAR
____
Tijen Zeybek
Seçim meselesi
SPORUN RENKLERİ
____
Deniz Kaya
Kupa maçlarının ardından
HAYATIN İÇİNDEN
..........
Arif Nacaroğlu
Zeus halktır
Dört günlük bayram tatilime iki gün de cepten ekleyince kafam biraz rahat etmişti. Çoktandır masamın üzerinde duran ve Evrensel Basım Yayın’ın okurlara nefis armağanı “Antik Yunan Uygarlığı” serisinin ilk cildine dalmış, uykularımı kaçıran Irak rezaletini, aynı çağda yaşıyor olmaktan utandığım savaş tüccarlarını, yarım akıllı dünya liderlerini bir an için unutmuş, yarı tanrıların dünyasında, taşlaşmış Aias’a tekrar “Merhaba” deme şansını bulmuştum.
Bu mutluluğum uzun sürmedi. Odamın kapısına vurmasıyla, “Gir” dememi beklemeden içeriye dalması bir oldu.
“Söyle bakalım” dedi. “Yer, Güney Amerika’da bir yer. Ya da Güney Asya’da. Ya da dünyanın her hangi bir yerinde. Bir grup genç, ellerinde pankartları, bir şeylerin değişmesi için çaba harcıyorlar. Ne için toplanırlarsa toplansınlar, sloganlarının bir yerinde mutlaka ‘Kahrolsun ABD’ var. Neden?”
O lafa böyle başlayınca, sonunda benim tansiyonumun yükseliyor olduğunu bildiğimden, yuvarladım.
-Vardır bir bildikleri.
İlk tepkimin yumuşaklığına güvenerek gözlerini tavana dikti.
-Şimdi düşünelim. Dünyanın her hangi bir ülkesinde, ABD’ye çok yakın ya da çok uzak olsun, birileri çıkıp “Kahrolsun ABD” diye bağırabilir mi? Bağırdıklarına göre, bağırabilir. Peki bu insanlar neden, örneğin, “Kahrolsun Patalanya” diye bağırmazlar. Patalanya diye bir yer yoktur da ondan. Varsa bile Patalanyalıların bir zararını görmemişlerdir de ondan.
-Haklısın.
-Haklıyım tabi. Peki şimdi yanıtla bakalım. Bir yerlerin bir ülkesinde gençler, yaşlılar, babalarının omuzlarında çocuklar, fabrikasını kaybetmiş işçi, toprağını kaybetmiş köylü, “Kahrolsun ABD” diye bağırırken, üstlerine üniforma geçirilmiş, aynı dili konuşan diğerleri neden onların üzerine deli gibi saldırır? Onlar neden ABD’yi bu kadar çok severler. Hadi diyelim ki, amirleri, müdürleri onlara, “Vatan elden gidiyor” palavrasını yutturdular, babasının omuzundaki çocuğun vatanı elden alamayacağını görmezler mi? Asıl, vatana kimlerin göz diktiklerini, satılan toprakları, Irak’taki talanı görmezler mi? Onların da bugün “Kahrolsun ABD saldırganlığı” diye bağıranların yanında olmaları gerekmez mi?
-Haklısın.
Bu kez o sinirlendi.
-Ne yani sen bir şey söylemeyecek misin? Bu pisliklere göz mü yumacaksın?
-Dinle bak ne demiş Aiskhylos şiirinde:
“Ağırdır kralların şanı şerefi
Halkların lanetiyle doludur.
Ağırdır kine borçlu ün.
...........
Dorukları vurur Zeus’un yıldırımı.”
“Zeus nerden çıktı? Ne zırvalıyorsun?” diye endişeyle suratıma bakıyordu ki, darbeyi indirdim.
-Zeus, halktır.
e-posta:
arif1@gantep.edu.tr
Başa dön
MERCEK
..........
A. Cihan Soylu
‘Elçi’ mi, ‘meczup’ mu?
Milliyet’te Fethullah tefrikaları devam ediyor. Dünyanın bugünkü en saldırgan ve “en meczup ” gücünün korumasına sığınmış Fethullah da “fetva”larını sürdürüyor. Bush, kendini “tanrıyla ilişkili” göstererek, halkların katliamını sürdürür ve aralarında Irak’ta olduğu üzere, yüz binlerce çocuk-kadın; yaşlı-genç “Müslüman”ın ortadan kaldırılmasını, Amerikan tekellerinin çıkarları için zorunlu gösterirken; kendini, “ebede akan bir büyük Müslüman din düşünürü” olarak reklam eden Fethullah da, onun başını çektiği işgal ordularının eylemlerini gönlü-ruhu rahat, seyrediyor. ABD’de üslenmiş olmasından yararlanarak, Said_i Nursi’ye “peygamberlik” payesi veren, ve “hilafet unvanıyla temsil edilmeyen” devletin “meşru olmayabileceği” yönünde, sözüm ona üstü örtülü mesajlar salan “hoca efendi”(!), “Türkiye’nin ulusal kurtuluş diye bir sorununun artık kalmadığını” vaaz ederken de, hiamyesinde olduğu güç yararına hizmeti tamamlamış oluyor.
Fethullah, dinin “vicdan işi” olmasına, ya da öyle görülmesine karşı çıkıyor; “dinin muhkematı” olarak gösterdiği namaz ve oruç gibi “yaptırım”ları “taviz verilemez temel esaslar” göstererek, dinin bireysel bir sorun olmasına karşı, bir “inanç biçimi” adına, ötekilere savaş açıyor. Devletin “dine ihtiyacı”ndan söz eden Fethullah, devletin dini koruması ve “kullanması”nı istiyor; “Allah hakimiyetinin mutlak olduğunu” vaaz ederken; Kenan Evren’i “cennet”e gönderebiliyor; “Allah’tan ve onun vaat ettiği ebedi hayattan başka hiçbir şeyle tatmin olamıyorum” diye, etrafa yalan köpükleri yayarken, hakim sınıf ve emperyalist katiller yararına politikanın sözcülüğünü yapıyor ve Kürtlere karşı sürdürülen inkar ve baskı politikasına, “din adına” kol-kanat germekten geri durmuyor.
Fethullah, bütün bunları, “din adına” ve “ölünce yok olmayacağını ve Allah’a kavuşacağını düşündüğünü” söyleyen biri olarak; kendine “yaradan elçisi” rolü biçerek, yapıyor- düşünüyor. “Sıradan insan”ın inançlarını istismar etmekten geri kalmayan “hoca efendi”(!), “zorunlu din dersi” ve devlet eliyle din eğitimini “cennete gitme” ile ilişkilendirerek, laisizme açık savaş ilan ediyor.
Dinin, Fethullah Gülen gibi, kendini “din elçisi” olarak gösteren din tüccarı ve politikacıları tarafından bu istismarı, bireyi, din adına şeyhlere, hocalara kul köle olmaya çağrıyla kalmamakta; devleti de, bireyin inançsal sorunlarına müdahaleye çağrıya vardırılarak, bunun için “fetva kesme”ye kadar genişletilmektedir.
Fethullah Gülen, dinsel-politik anlayışı ve açıklamalarıyla, ABD’deki konumlanmasının güvenlik sorunları ötesindeki “esaslı hedefler”e bağlandığını göstermiş oldu. O, “ılımlı İslam lobiciliği”ni, Bush ve çetesinin işlerini kolaylaştıracak biçimde, ve Amerikan tekellerinin çıkarları doğrultusunda yürütürken, dinin, egemen sınıflar tarafından, kapitalist sömürü ve soygun sistemiyle emperyalist saldırganlık ve yağmanın savunusu için “manevi bir örtü” ve “körleştirici baldıran zehri” olarak kullanılması için, elinden geleni de yapmaktan da geri kalmıyor. “Musibet”in öğreticiliği bu olmalı!
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Kim korkmaz hain kurttan
Şimdi, Kars’ta, Sarıkamış’ta, Van’da, Hakkari’de ve tüm çevrede kaç köy yolu kapalı?
Kaç köy, kaç mezra, kaç ilçe merkezi muhasara altına alınmış esir kentler gibi öksüz ve yaralı?
Kaç mezra, kaç köyde hastalar doktor bekler? Bekler de gelmez?
Kış biter, karlar erir, dereler taşar, yıllar geçer, ömür biter de biten ömürler bir tek doktor yüzü göremez.
Kış fena bastırdı bu senede. Yolları kar kesti yine.
Tezek yakıyorlar diye küçümserlerdi eskiden .
Yaylalar yasak, ağıllar sessiz, hayvancılık da öldü memleketi yönetenlerin sayesinde ve o küçümsenen tezek bile ateş pahası.
Okuma kampanyaları açıldı.
Kızlar okula diye davullar çalındı.
Bakanlar fır dolandı.
Ama o evlerde insanlar ne yer ne içer, ne giyer, okula hangi yoldan nasıl gider diye soran olmadı.
Okumak isteyen çocuklar.
Okumak isteyen çocuklara engel olan “hain babalar”!
Manzarayı böyle özetlediler kısaca.
“Hain babalar” suçüstü yakalandı! Yoksulluğun hatırını soran bile olmadı!
Ama imanlı beyler neler neler yapacaktı. Her okula bilgisayar alınacaktı.
Microsoft da destek sunacak, her çocuk Microsoft’cu yapılacaktı!
Kimbilir kimler bu işten neler alacak, ne avantalar kazanılacaktı?
Ama orada memleketin bir ucunda karda kıyamette ayaklarında lastiklerle çocuklar sobasız okullara nasıl gidecekti?
***
Kış bastırdı.
Rüzgârlar, boranlar toprak damlı evlerin üstünde ejderha gibi dolanacak, kar yığınları köyleri mezraları, kasabaları, yoksul şehirleri yutacak, yer yataklarında nefesler ısıtsın diye bir odada bilmem kaç kişi uyuyacak.
Sonra sabah olacak. Varsa odun, ocak yakılacak, tirit suda yufkalar ıslanacak, karlar kürenecek, yollara düşülecek.
Hayır düşülemeyecek.
Belki çığ düşecek.
Belki yol, iz yitecek.
Belki de gidenler geri dönemeyecek.
Kimbilir kaç insan donarak, donmasa bile doktorsuzluktan, ilaçsızlıktan, gıdasızlıktan yitip gidecek.
Ve istatistiklere doğal yoldan ölüm diye geçecek!
Sonra bakan elinde bilgisayarı ve Microsoft’un sertifikalarıyla dikilecek.
“Hain babalara”, çocukları okula neden göndermiyorsun, memleketin kalkınmasını engelliyorsun, diye bindirecek.
Ama nedir mesela Hakkari’de, Bitlis’te, Siirt’te kişi başına düşen “milliyetsiz” gelir?
Yıllık iki yüz yetmiş, üç yüz dolar olabilir mi acaba?
Günlük bir dolar, yani 1,5 YTL’den daha az bir parayla bir insan ne yer ne içer, nasıl ısınır ve yaşar ve nasıl okula gönderir çocukları baba?
Yerde insan boyu kar.
Üstelik kışın bitmesine de daha çok var.
Dağların tepesinden soğuk rüzgârlar evlerin üzerine yuvarlanıyor.
Rüzgârın önünde aç kurtların ulumaları çınlıyor.
Kim korkmaz hain kurttan?
Kim korkmaz çıplak ayaklara yapışan kardan, buzdan ve Hakkari’nin, Van’ın, Sarıkamış’ın, Bitlis’in, Siirt’in hain yoksulluğundan?
e-posta:
yucel@evrensel.net
Başa dön
TABLO
..........
Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
Elektrik dağıtımında toptan devir!
Kamuya ait stratejik öneme sahip ne varsa satmak için yemin etmiş olan AKP Hükümeti satış icraatlarına elektrikle devam etmektedir.
1990 yılında başlayan devir işlemiyle, İstanbul Anadolu Yakası’nın elektrik dağıtımı Aktaş Elektrik AŞ’ye, Kayseri Bölgesi’nin Kayseri ve Civarı Elektrik TAŞ’a’, Adana ve Antalya bölgesi dağıtımı ise Çukurova Elektrik AŞ’ye ve Kepez Elektrik AŞ’ye devir edilmesi ile başlayan elektrik dağıtım süreci çeşitli yolsuzlukların patlamasına rağmen, “birinden al ötekine devret” yöntemiyle yolsuzluk süreci işletilmeye devam edilmektedir.
Elektrikte özelleştirme sürecinde ortaya çıkan yolsuzlukların nedeni, kapitalist sistemin bir gereği olarak uygulanan özelleştirmelerin doğurduğu batağın görmezden gelinerek, sorunu sadece bu bataklığa saplanmış olan hırsız takımında arayarak çıkış yolu bulmaya çalışan anlayış çırpındıkça batmaktadır.
Türkiye’nin Enron’u olarak ifade edebileceğimiz Aktaş Elektrik, Kepez ve Çukurova Elektrik şirketlerinin kamuyu zarara uğratmaları sonucu ortaya çıkan faturaların bedeli hâlâ halka ödetilmeye devam edilmekte iken, aynı süreci işleten hazırlıkların sürdürülmesi düşündürücü ve ürkütücüdür!
Yine Uzanların Kepez Elektrik AŞ marifetiyle kamuyu zarara uğratarak palazlanması sonucu, AKP bu durumu kendisi için siyasi tehdit olarak görmüş, Uzanları siyasi arenadan silmek için yolsuzluklarının ortaya çıkması ile enerji alanındaki yolsuzluk faturasının ne boyutta olduğunu görmüştük. “Maazallah” Uzanlar siyasete atılmasaydı bunu da öğrenemeyecektik. Çukurova Elektrik AŞ’nin de keza aynı şekilde bu çarkın dişlilerini kendisine çevirmediği ve halkı soygunda geri kalmadığı ortaya çıkmıştı.
Kuşkusuz bu yolsuzlukların ortaya çıkması önemlidir, ancak biteceği anlamına gelmemektedir. Çünkü bu sistemden beslenen her siyasi anlayış kendi yolsuz ve hırsızını yaratmış ve yaratmaya devam etmektedir.
1970’lerden itibaren Demirel kendi çevresini hayali ihracat ile ihya etmiş, Özal kendi döneminde “ben zengini severim” parolası ile, TOPRAK HOLDİNG’leri, AKSOY ve UZAN’ları ve diğerlerini yaratmıştır. Önceki siyasilerin devamı olan AKP ise, bugün kendi zenginlerini yaratma çabası içindedir. R.Tayyip Erdoğan’ın “dünürü” ALBAYRAKLAR gibi şirketler bu dönemin ürünü olacaktır.
Enerji alanındaki duruma dönecek olursak, Danıştay 10. Dairesi, İstanbul Anadolu Yakası’nda Elektrik dağıtım hizmetini yürüten Aktaş Elektrik AŞ’nin TEDAŞ ile imzaladığı imtiyaz sözleşmesini, kamu yararına aykırı bularak iptal etmiş, Bakanlar Kurulu da iptal kararı üzerine, Anadolu Yakası’ndaki elektrik dağıtım görevini Aktaş Elektrik AŞ’den alarak 02.04.2002 tarihinden itibaren TEDAŞ Anadolu Yakası Elektrik Dağıtım İşletmesi Koordinatörlüğü’ne devretmişti.
Şimdi ise, genelleştirerek elektrik dağıtım işinin toptan devredilmesi hazırlıkları sürdürüldüğü haberleri gelmektedir.(Referans,25.01.2005) Özelleştirme İdaresi Başkanlığı programına göre elektrik dağıtımında Türkiye 21 bölgeye ayrılmaktadır. İstanbul Anadolu Yakası 14.Bölge, Avrupa Yakası 17.Bölge, Kayseri 18.Bölge, Aydın, Denizli ve Muğla 19.Bölge, Adıyaman, Kahramanmaraş 20.Bölge ve Amasya, Çorum, Ordu, Samsun, Sinop’un 21.Bölge olarak planlandığı bu çalışmada, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ve Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’nun (EPDK) farklı görüşte olduğu belirtilmektedir. Farklı görüş ise şudur: Özelleştirme İdaresi, İşletme Hakkı Devri (İHD) yöntemini benimseyerek, bölgelerde ayrı ayrı kurulacak şirketlerin hisselerini blok satış yoluyla özelleştirmeyi savunurken; Bakanlık ile EPDK ise, doğrudan doğruya mülkiyet satışının uygun olacağını savunmaktadır.
Kısaca Özelleştirme İdaresi hülle yolu ile toptan satışı, bakanlık ve EPDK ise doğrudan toptan satışı (pardon peşkeşi) düşünmektedir. Hangi yöntem olursa olsun, bu planın uygulanması durumunda elektrik altyapı hizmetlerinin durmasının yanı sıra, daha önce üç bölgede gerçekleşen yolsuzluklar bu kez bütün Türkiye’yi saracaktır. Ortaya çıkacak faturayı tahmin etmek bile korkunç olacaktır.
Kapitalist sistemin, “önce kâr” ilkesi ile var olduğundan hareketle halkın daha yüksek fiyatlarla elektrik tüketeceği, ayrıca halkın altyapı yatırımlarına ortak edileceği bir sürecin yaşanacağı da unutulmamalıdır. Aktaş, Kepez ve Çukurova Elektrik örneğinde olduğu gibi bundan önce yapılanlar, bundan sonra yapılacakların “teminatı” olacaktır.
e-posta:
kirmizitoprak@hotmail.com
Başa dön
Ara Sıra
..........
Mustafa Sönmez
Bağımsız İktisatçılar neler öneriyor (2)
Bağımsız İktisatçılar (Bİ), uzunca bir süredir, ülkenin faiz ekonomisi yerine üretken bir ekonomiye dönüştürülmesini, bunun için de bir dizi reform öneriyor.
Nelerdir bunlar:
Sermaye hareketleri kontrol altına alınmalı. Spekülatif sıcak para hareketinin kontrolünü öneren bu “radikal” önlem, aslında hiç de radikal değildir, Şili’den kimi Asya ülkelerine kadar uygulanmıştır ve olumlu sonuçlar da alınmıştır. MÜSİAD bile bu önlemi savunmaktadır. Ancak, ekonomiyi sıcak para ile çevirenler için bu önlem “sıcak para”yı ürkütecek ve çarkları durduracak niteliktedir.
Vergi reformu yapılmalıdır. Vergi yerine borçlanmayı ana ilke edinen mevcut kamu maliyesini “vergiye dönüş”e davet eden, vergi yapısında da reform isteyen bu önlem, yüzde 75’e doğru seyreden dolaylı vergi yerine, herkesten gücüne göre vergi toplamayı, doğrudan vergilemeyi öngören daha adil bir vergi sistemini önermektedir.
Kamu harcamalarında reform: Bütçenin yarısını götüren faiz harcamaları azaltılmalı, eğitim, sağlık, adalet, kültür bütçeleri artırılmalıdır. Bunun için de faizin hakimiyetine son verecek bir borç yeniden yapılanma programı uygulanmalıdır.
Bu önlemi Derviş eleştirmekte, iç borçların yeniden yapılandırılmasının, halkın mevduatını, dış borcun yeniden yapılandırılmasının da dış kreditörleri ürküteceğini öne sürmektedir. Derviş’e hatırlatmak gerekir ki, kendisi gibi “çağdaş sosyal demokratlar”ın ve sağ liberallerin iddialarının aksine, ne ortada “piyasa” diye bir ilahi güç, ne de tabana yayılmış bir servet vardır. Özellikle ülkemizde mevduatlar, borsa portföyleri, birikimler, kullanılabilir gelir, nüfusun yüzde 1’ini oluşturan bir azınlığın elindedir. Dolayısıyla iç borçlarla ilgili bir konsolidasyonun muhatabı küçük birikim sahipleri değil, büyük rantiyeler ve kurumsal rantiye bankalar olur. Dahası, böyle bir konsolidasyonu, Derviş kendi icraatı sırasında yapmıştır, hatırlatırım ve kıyamet kopmamıştır. Bankaların elindeki kamu kâğıtları TL’den uzun vadeli dövizden alacağa dönüştürülerek rıza ile borç erteleme operasyonu gerçekleştirilmiştir. Dış borçta ise daha yenilerde IMF, 2005 ve 2006’ya yığılan alacaklarını örtülü bir moratoryum ile ileriki yıllara ötelemiş, AKP Hükümeti’ni rahatlatmıştır. Demek ki, yapılabiliyor ve kıyamet kopmadığı gibi, radikal de olunmuyor.
Bİ, özel sektör girişimciliğini sorgulamıyor, üretmek yerine faize koşullanmış bir rantiye kimliğini sorguluyor. Bunun neresi radikallik?
Bİ, borç ödemek için yok pahasına KİT’lerin satılmasına karşı çıkıyor, KİT’lerde reformu da savunuyor. Ülkenin ciddi bir istihdam sorunu olduğunun farkında olarak ister özel ister kamu, kim yapacaksa yapsın, yatırım yapsın diyor. Petkim,TÜPRAŞ, Telekom gibi karlı KİT’ler zaten yük değil, neden borç ödemek için kamu varlıklarını yok pahasına eritiyorsunuz, diyor. Bu mu radikal olmak?
Bİ, körü körüne dışa açılmanın ülkeyi yoksullaştırdığını, gelişigüzel bir dış ticaret hacmi artırmanın marifet olmadığını, ülkeyi bağımlı kılmayan bir sanayileşme ve ithalat politikasına sahip olunması gerektiğini, rekabetçi bir sanayi ile dış pazarlar edinmeyi, yabancı sermayeyi de doğrudan yatırıma, ama ihtiyacımız olan alanlarda yatırıma çağırmanın gerekli olduğunu söylüyor, savunuyor. Bu yaklaşıma kim, neden karşı çıkabilir?
Bağımsız iktisatçıların savundukları, Derviş’in de teslim ettiği gibi, iç tutarlılığı olan ama onun etiketlediği gibi, hiç de radikal olmayan, bir avuç rantiye kesiminin değil, toplumun tümünün çıkarlarını gözeten bir program. IMF’den bağımsız, öz be öz yerli bir program ve gerçekçi.
Derviş’in “çağdaş sosyal demokrasi” diye tanımladığı yaklaşım, olmayan bir “piyasa”ya tapınma ile baştan malül. Derviş ve benzerleri, olmayan piyasayı varmış gibi yüceltmekten vazgeçmedikleri için paradigmaları baştan çürük, programları da iç tutarlılıklardan yoksun. Hem devlet müdahalesi istiyorlar ama üretici olmasın diyorlar. Piyasa diyorlar ama spekülatif sermayeye küresel vergi öneriyorlar. IMF ile hiç yüzleşmiyor, onu adeta kutsuyorlar. Bağımsız Merkez Bankası, bağımsız kurulların neden en çok IMF tarafından istendiğini bize anlatmıyorlar. IMF programları ile sosyal programların neden didiştiğini hiç mi hiç bize açıklamıyorlar, bu anlamda samimiyet içermiyorlar. Derviş’in solda diyalog dileğine katılalım, katılalım ama önce “yurdum siyasetçisi” tavrını bırakıp bilim insanı kimliğimizi takınalım.
BİTTİ
Başa dön
KARŞI KIYIYA YAZILAR
..........
Tijen Zeybek
Seçim meselesi
Kıbrıslı’ya gene sandık yolu göründü. Seçim-referandum-seçim ve gene seçim. Uzun zamandan sonra ilk kez bu kadar heyecansız ve coşkusuz bir seçim süreci yaşanıyor. Son iki yılda söylenecek her şey söylenmiş gibi sanki. Partililerin söylediği yeni bir şey yok. Yapılan yeni bir şey de yok. Sivil toplum örgütleri sus pus. Ülkede ses getiren iki sendikanın başkanı geçen seçimlerde aday olup, milletvekili seçildiler. Geriye kalanların çoğu da müdür/müsteşar oldu. Son seçimlerde iktidarın büyük ortağı değişti. UBP ve Derviş Eroğlu gitti, yerine CTP ve Mehmet Ali Talât geldi. Küçük ortak, Denktaş’ın DP’si değişmeden kaldı ve gene kalacağa benziyor. Seçim, partilerin oy oranında önemli bir değişikliğe yol açacak gibi görünmüyor. Dört büyük parti bir önceki seçimde aldığı oyun biraz altında ya da biraz üstünde oy alacak. Büyük bir olasılıkla sandıktan CTP-DP koalisyonu çıkacak yeniden. Zaten bu iki ortak birbirinden çok memnun. Görünen o ki Tayyip Erdoğan Hükümeti’nin de pek şikâyeti yok. Bu durumda büyük Denktaş’ın kendini ortaya atarak taraf olmasına da çok gerek yok (Gerçi o zaten taraf ve bunun için de özel bir şey yapması gerekmiyor).
CTP ile DP’nin, Kuzey Kıbrıs’ın geleceği ile ilgili öngörü ya da düşüncelerinde (en azından çoğu zaman) bir ortaklık yok ve bu her iki parti liderinin demeç ve açıklamalarında sık sık ortaya dökülüyor. Ama garip bir şekilde bu konu aralarında bir gerilime yol açmıyor. Talât iki bölgeli, iki toplumlu bir yapı ile Rumlarla federasyonu savunurken, Denktaş iki ayrı devlete dayalı bir anlaşmadan söz ediyor. Üstelik bunun için de daha fazla beklemenin anlamsız olabileceğini, Kıbrıs’ta iki devletin bulunduğunu dünyaya kabul ettirmek için çalışmamızın daha doğru olabileceğini söylüyor. Referandumda CTP Annan Plânını var gücüyle destekler ve neredeyse tüm seçim propagandasını bu metne dayandırırken, Demokrat Parti bu plâna oldukça mesafeli durdu, zaman zaman da reddetti ve son kertede seçmenini serbest bıraktığı söylemiyle, aslında “hayır” dedi.
Bütün bunlara rağmen bu iki partinin ortaklığı sessiz sedasız sürüyor ve sürecek. Çünkü anlaştıkları bir nokta var, o da, Kuzey Kıbrıs’ın hangi yolu yürürse yürüsün bunu T.C. Devleti ile birlikte kat edeceği. Türkiye’ye AB ortaklığı için müzakere tarihi verilecekse ve Tayyip Erdoğan bu tarihe kadar sessiz sedasız beklenmesini istiyorsa, beklenilecek. Eğer 3 Ekim’de başlayacak müzakerelere kadar adada herhangi bir ses çıkması, hareket olması Türkiye’nin çıkarlarına ya da AB veya başka bir hedefe yönelik plânlarına ters düşüyorsa, çıt çıkarılmayacak, kimse yerinden kıpırdamayacak. Bu büyük meselede anlaşıldıktan sonra gerisi geliyor. Herkes kendi bakanlığında istediğini yapıyor ve gerektiğinde bir parti diğer partiye sahip çıkıyor. Özellikle CTP sık sık ortağını savunmak zorunda kalıyor. Çünkü insanlar, yağmur altında, sokaklarda sesini duyurmaya çalışan halkın referandum talebini yerine getirmemek için kendini büyük ortağı UBP ile meclise kilitleyen ve Annan Plânı’nın öldüğünü, gömüldüğünü defalarca ilân eden DP’yi, kendilerini barışa götürecek bir anlaşmaya imza atacak ve ülkeyi AB’ye taşıyacak parti olarak gördükleri CTP’nin pek muhabbetli ortağı olarak görmekten hoşlanmadılar, hoşlanmıyorlar.
CTP’nin diğer sol partilerle bir türlü başaramadığı dayanışma ve uyumu Denktaş’ın partisiyle yakalamış olması kafalarda hayli soru işaretine yol açmış durumda. Birçok tartışma programında ve halkın bağlanmasına izin verilen TV programlarında sık sık bu konuda eleştirilen ve sorulara maruz kalan CTP yetkililerinin ortaklarını sıkı sıkıya savunmaları, gelecekte de bu ortaklığın sürdürülmesi niyetini gösteriyor. Seçimler, sadece, daha rahat ortaklık kurabilecekleri bir oy dağılımını yakalayabilmek adına tekrarlanıyor denilebilir.
Bakalım Kuzey Kıbrıslılar onlara bu kolaylığı sağlayacak mı?
e-posta:
tijenz2002@yahoo.com
Başa dön
SPORUN RENKLERİ
..........
Deniz Kaya
Kupa maçlarının ardından
Futbolda kupa haftasını geride bıraktık.Şampiyonlar Ligi yolundaki en iddialı takımlar, bir başka deyişle Türkiye Kupası’na fazla ihtiyacı olmayan Fenerbahçe ve Trabzonspor fazla zorlanmadan turu geçtiler. Galatasaray da Bursaspor’u saf dışı bırakmasını ve çeyrek finale adını yazdırmasını bildi. Türkiye Kupası’na en çok önem veren, artık elinde kalan tek hedef bu kupa gibi gözüken Beşiktaş ise evinde Konyaspor’a mağlup olarak burada da havlu attı.
Beşiktaş’ın prestij bakımından veya sezonu hiç değilse bir kupa kazanarak kapatması için önemliydi bu kupa. Ama asıl önemlisi kupanın, Beşiktaş için Avrupa’ya giden en kolay ve en kestirme yol olmasıydı. Takım eski kötü günlerinden uzaklaşmış gibi görünüyor. Bu nedenle de sezon sonunda Şampiyonlar Ligi ya da UEFA vizesi elde edebilir. Ancak bunun için mutlaka her maça final havasında hazırlanmaları gerekiyor. Tabii bütün bunlar da yetmeyebilir Beşiktaş’a. Rakiplerinin de puan yitirmesini bekleyecek siyah-beyazlı takım.
Konyaspor maçına gelince... Beşiktaş’ın ligin ikinci yarısında belli ki çok ihtiyaç duyacağı şans faktörü bu maçta Beşiktaş aleyhine fazlasıyla ön plana çıktı. İlk yarım saatte çok baskılı bir Beşiktaş ve bu süre içinde Carew ve Berkant’ın ayağından değerlendiremediği iki tane önemli pozisyon var. Daha sonra ise işler yavaş yavaş tersine dönüyor. Sıklaşan Konyaspor atakları, defanstaki kademe hatası ve Cordoba’nın maç eksikliğinden kaynaklanan yanlış hamlesi sonucu yenen bir gol. Sonrasında ikinci yarının hemen başında gelen kırmızı kart ve takımın her kötü gününde dahi en iyi isimler olarak görünen İbrahim Üzülmez ve Tümer’in ortak yapımı beraberlik golüne rağmen ardarda gelen Konyaspor golleri...
Bu beklenmeyen mağlubiyetin ardından Beşiktaş camiasının tümüyle kenetlenmesi gerekirken, gündemde Bosque’nin gönderilmesi ve yerine Rıza Çalımbay’ın getirilmesi var. Çok yanlış bir tutum; rakiplerinin bu kadar gerisinde kalmış bir takımda bu saatten sonra her alınacak her yenilgi sonrası böyle spekülasyonlar yaratılırsa bırakın Avrupa hedefini, şu anki konumunu dahi muhafaza edemez Beşiktaş. Galatasaray’da da gerek camia, gerek taraftar, gerekse de Hagi yanlış üstüne yanlış yapmaya devam ediyor. Bursaspor maçında takımın kötü oynadığı ve çok zorlandığı bir gerçek ancak ne bu kötü futbolda ne de rahat bir galibiyet alınamamasında doğrudan bir payı olmayan Petre’nin tribünlerden böylesine tepki görmesini anlamak güç. Taraftar, G.Saray’a zarar verdiğinin farkında değil galiba. Tabi bu haksız tepkinin altında da yine yönetim ve Hagi’nin hatalı kararları var çünkü taraftar Saidoo’nun ve özellikle de Ümit Karan’ın gönderilişini hala hazmetmiş değil. Bu oyuncuların takımdan gönderiliş sebeplerinin altında futbol dışı nedenler bulunduğunu taraftarlar çok iyi biliyor. Taraftar herşeyin farkında ama yönetim ve teknik heyetin neyi, niye yaptıklarını anlamak çok zor. Tutumları kararsız ve çelişkili; bu Hagi’nin hafta başı yaptığı sert basın toplantısı ve aynı günün akşamı söylediği bütün lafları yutmasıyla da bir kez daha görüldü. sözün kısası, G.Saray’da gidişat iyi değil.
F.Bahçe ve Trabzonspor cephelerinde işler şimdilik yolunda. Rakipleri böyle gittiği sürece her iki takım için de daha uzun bir süre sorunsuz bir dönem geçireceklerini söylemek mümkün.
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net