www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
YAŞAMA KÜLTÜRÜ
____
Cengiz Bektaş
Kurban Bayramı
DÜNYAYA BAKIŞ
____
Taylan Bilgiç
‘Terörle mücadele’ bahanesi tükendi!
EMEK DÜNYASI
____
İhsan Çaralan
Hesap, kitap, vicdan ve inanırlılık
BAYKUŞ
____
Şebnem Korur Fincancı
Trafik canavarı cinnet getirirse!
EMEK GÜNLÜĞÜ
____
Seyit Aslan
O Başbakan ki...
KONUM
____
Çetin Diyar
Aydın sorumluluğu
YAŞADIKÇA
____
Enver Şat
Demir-çelik üretimindeki durum
AYRINTI
____
U.Ozan Darıcı
Sıra salonlarda?
EVRENSEL’DEN
____
SEKA işçisi ve bayram
YAŞAMA KÜLTÜRÜ
..........
Cengiz Bektaş
Kurban Bayramı
Güre’deyim.
Seçtiğim köyümde...
Yedi-sekiz yıl öncesine dek “kurban” olayına katılmamıştım. Rastlantısal olarak Güre’de bulunduğum o Kurban Bayramında komşularımdan kimsenin kurban kesmediğini ayrımsadım. Söylendiği gibi et yiyemiyorlar mıydı?
Hemen bir kurban alıp kestirdim. (Nasıl yapabildim? Belki de çocuklarım bu nedenle Güre’ye gelmek istemediler bundan sonra...) Komşularıma dağıttırdım...
Ondan sonra her kurban bayramında Güre’deydim. (Hele birinde, bütün çalışma arkadaşlarımla birlikte Ayvalık’taydım. Ayvalık’la ilgili bir çalışma yapıyorduk. Bayramın birinci günü, onlarla bayramlaştıktan sonra, bir işim varmış gibi ayrıldım. Ayvalık’ın kanlar içindeki sokaklarından geçtim. Bir saat ötedeki Güre’ye eriştim. Kurbanı kestirip dağıttıktan sonra hemen döndüm.)
Kısacası, her yıl komşularımla paylaştım et lokmamı.
Ne dokunaklı değil mi?
Ne kolay aldatabiliyor kişi kendini...
Paylaşabiliyor muyum?
Örneğin,
Okuyamayan çocukların dertlerini?
İnsanca bir yaşama kavuşamayan insanlarının özlemlerini?
Sağlık sorunlarını, doktor, ebe, ilaç yokluklarını?
Depremde, başlarına yıkılmayan bir eve başlarını sokabilmek umutsuzluklarını?
Paylaşmaya nereden başlayacağımızı bile bilmiyor çoğunluğumuz.
En yalın, en kaçınılmaz paylaşım zorunluğunda bile usumuzu toparlayamıyoruz... (Öyle olmadı mı tsunami olayında?)
En kolayı eti paylaşmak mı?
Daha kaç bin yıl sürecek bu kendini simgesel aldatmaca?
(Yıllarca önce, kurbanı, çocuğuma nasıl anlatmaya çalıştığımı (aldatmağa çalıştığımı) aktarmıştım bu köşede. En uslu, bir yandan da en yürekli insanlardan birini anlatmıştım... İbrahim’i... Onun oğlunu, İsmail’i kurban edeceğine, bütün insanlığı bu kıyadan kurtarıp, koç kurban ederek, insanı insan olma yolunda değiştirişini... )
Yıllardır, önce neyi paylaşmalı insan olan insan Türkiye’de? diye düşünüldüğünde, hemen hepimizin usuna düşeceği gibi, ben de “çağdaş, eşit eğitim olanağını” diyebiliyorum.
Bu yıl kurban kesmedim!
Bundan sonra da kesmeyeceğim.
Bundan sonra, paylaşabileceğim her şey gibi, kurban için verilecek parayı da çocukların eğitimine ayıracağım.
Siz de kurban kesmeyin bence, bundan sonra hem çocuklarımız görmesinler bu kıyayı, hem de tüm bu paralar eğitime gitsin.
Örneğin Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğine verin. (Onların son yıllarda bu yolda yaptıklarını incelerseniz, doğru yol gösterdiğime inanacaksınız.)
Bütün kötü durumlarımızın gerçek nedeni eğitimsizlik!
Eğer gerçekten bu ülkenin dertlerini paylaşmak istiyorsak, ilk yapılacak işin, çağdaş eğitimi, eşitlik içinde tüm yurtta yaygınlaştırmak olduğuna inanıyorum.
e-posta:
bektas_cengiz@hotmail.com
Başa dön
DÜNYAYA BAKIŞ
..........
Taylan Bilgiç
‘Terörle mücadele’ bahanesi tükendi!
ABD başkanlarının “tahta oturma” nutukları, önlerindeki 4 yıllık görev süreleri boyunca izleyecekleri politikalara dair ipuçlarıyla doludur.
Bu anlamda, George W. Bush’un 20 Ocak konuşması, “Tanrı”ya yönelik sayısız gönderme ve “İncil’den
araklama” paragraflarıyla, Amerikan başkanının, adeta papanın tahtında gözü olduğunu gösteriyordu!
Konuşma Bush’un “meczupluğuna” delalet etse de, sarfettiği sözleri “sayıklama” olarak hafife almak yanlış olur.
Basından, bu konuşmanın, başlarında Michael Gerson’un bulunduğu bir ekip tarafından kaleme alındığını öğreniyoruz. Ekipte kimler yok ki: Beyaz Saray danışmanı Karl Rove, Washington Post’un “azılı neomuhafazakâr” yazarı Charles Krauthammer, Johns Hopkins Üniversitesi’nden Fuad Ajami, Hoover Vakfı’ndan Victor Davis Hanson... Ciddiye alınacak bir ekip!
Tahta oturuş nutkundaki dini göndermeler bir yana, yorumcuların dikkatini çeken, Irak işgalinden hiç bahsedilmemesi oldu. Bu durum, Amerikan ordusunun saplandığı bataklığı gizleme çabası olarak yorumlandı.
Ancak David North, çok daha dikkat çekici bir eksiğe dikkat çekiyor: “Bush, Irak işgalinin sözde sebebine, yani ‘terörle savaş’a hiçbir gönderme yapmadı. Konuşması boyunca ‘terörle savaş’, ‘terörizm’ veya ‘terör’ sözcükleri bir kez bile işitilmedi.” (World Socialist, 22 Ocak 2005)
North, bunun sebebini, Irak’ta kitle imha silahı olduğu gibi yalanların bugün hâlâ Bush ve ekibinin “başına kakılması” olduğunu belirterek, “Bush yönetiminin çıkardığı ders, ABD’nin yeni askeri saldırılarını gerekçelendirirken İran gibi ülkelerden somut, spesifik, fiziki tehdit altında olduğu iddiasını bir daha seslendirmemek gerektiği oldu. Böylesi iddialar, sadece sinir bozucu ve zaman harcayıcı ‘kanıt’ taleplerini gündeme getiriyordu. Bu nedenle, ‘terör’ ve ‘terörizm’ referansı rafa kaldırıldı ve yerine, çok daha soyut ve uçucu bir şey getirildi: ‘Tiranlığa’ karşı, ‘özgürlük’ mücadelesi!” diyor.
Gerçekten de, Bush’un konuşmasında “terör”den eser yok. Son dört yıl boyunca her ağzını açtığında “terörizm”den dem vuran bir başkan için, sıradışı bir durum. Ama “tiranlık” tanımı konuşma boyunca birkaç yerde geçiyor.
Bush, 11 Eylül saldırılarından sonra “şeytan ekseni”nden (İran, Irak, Kuzey Kore) bahsetmişti. Geçen hafta ise, Dışişleri Bakanlığı’na getirdiği Condoleezza Rice, Bush’un nutkunda görülen “değişim”e paralel bir başka ifade kullandı. Rice, 6 ülkeyi hedef gösterdikten sonra, bu ülkelerin “yakın ABD dikkati gerektiren tiranlık merkezleri” olduğunu söylüyordu. Hedef alınan ülkeler ise Küba, Beyaz Rusya, Zimbabve, Birmanya, Kuzey Kore ve İran’dı. Kısacası, Kuzey Kore ve İran’a, ABD’ye yönelik “tehdit” oluşturması imkansız olan dört ülke daha eklenmişti...
Kanıt bulunamaması halinde Irak’ta görüldüğü gibi çok baş ağrıtacak olan “terör tehdidi” gerekçesinin sessizce rafa kaldırılması, ABD’nin yeni dönemde yürüteceği saldırılar için bu tip gerekçeler dahi arama zahmetine katlanmayacağının bir göstergesi. Elbette Bush ve ekibi “terörle mücadele”den söz etmeye devam edecekler, ama bu sözlerin kendilerini bağlamamasına da dikkat edecekler!
Dolayısıyla, askeri saldırı tehdidi altına alınan ülkelerin sayısı da, şimdilik “şeytan ekseni”nden “tiranlık merkezi”ne geçişte görüldüğü gibi, artacaktır.
İyi ama, ABD henüz Irak’ı bile “yoluna koyamamışken”, dünyaya karşı açtığı savaşı böyle yaymasının sebebi ne? Sorunun yanıtını, “metin yazarı” Charles Krauthammer’da buluyoruz. Yazar, Bush’un yemin ettiği gün yayınlanan makalesinde şöyle diyor: “Bush’un birinci dönemini dolduran eski teröre karşı savaşın önemi azalıyor. Yeni tehlikeler yaklaşıyor. Kötü haber şu ki, tahmin edilenden çok daha düşündürücü bir gelişme söz konusu: Sovyet imparatorluğunun çöküşünden beri ilk kez, büyük güçlere bağlı bir anti-Amerikan blokunun ortaya çıktığına dair işaretler var... Rusya’nın Çin ile ortak amaçlara sahip olduğunu açıklaması tesadüf değil... Buna karşılık Çin, İran gibi anti-Amerikan haydut devletlerle ilişkiler geliştiriyor. Bunlara Suriye, Kuzey Kore, Küba ve Venezüella gibilerini eklediğimizde, ABD’yi hedef alan önemli bir ‘anti-hegemonik blok’un başlangıcını görüyoruz.” (Washington Post, 20 Ocak 2005) Krauthammer, yazısını “Dinlenmek yok” sloganıyla bitirmiş.
Bush’un metin yazarlarından biri olan bu adam, açıkça, ABD’nin bundan böyle sadece Irak, İran, Suriye gibi ülkelerle değil, “onların arkasında” olduğunu düşündüğü “büyük güçler” ile de “ilgileneceğini” ilan
ediyor.
“Terörle mücadele”, özünü açığa çıkarıyor ve “inişe geçen emperyalist güç” olan ABD’nin, rakiplerine karşı başlattığı topyekûn bir savaşa doğru evriliyor...
e-posta:
taylan@evrensel.net
Başa dön
EMEK DÜNYASI
..........
İhsan Çaralan
Hesap, kitap, vicdan ve inanırlılık
Başbakan “tsunami faciası” ile ilgili yapılan bağışların miktarından “hoşnut” değilmiş. Başbakan bu görüşünü, bayram vesilesiyle yaptığı ziyaretlerde, “halkın bu konudaki duyarlılığını tartışmalı” şeklinde niteliyerek ifade etti.
Onca hamasete karşın, 10 milyon YTL’ye bile ulaşmayan bağışlara bakınca elbette ilk akla gelen “halkın duyarlılığı”dır. Ama bu işin kolay ve daha da kötüsü, sorumluların sorumluluklarını gözlerden saklamasından başka bir işe yaramayacak bir açıklamadır.
Örneğin hükümet, Başbakan ve bakanların onca atıp tutmalarına, “yüreğimiz yanıyor”, “bu acıyı en iyi biz anlarız” gibi ağlamaklı açıklamalarına karşın; yardım kampanyasını, “1 milyon 250 bin dolar” ile açınca, (yardımı açıklayan ülkeler içinde en az katılım miktarıdır) halk da ona göre davranmıştır. Böyle bir hükümetin başının halka “duyarsızsınız” demesi ne kadar inandırıcı olabilir.
Evrensel’’de geçtiğimiz hafta sonunda verilen dosyada sorunun çeşitli boyutları açıldı ama burada şunları yeniden söylemekte bir sakınca yok:
Evet bu ülke yakın zamanda büyük bir deprem yaşadı; bu yüzden de “tsunami faciası”nın mağdurlarını en çok bu ülkenin halkı anlar. Ama bu ülkenin halkı hükümetlerinden yaptığı yardımların miktarını bile öğrenemedi; yapılan yardımlarından bütçe kapatıldığına, “depremzedeye yardım” diye konan “deprem vergilerinin kalıcı hale getirilmesi”ne tanık oldu. Ve bu ülkenin halkı, “Bosna’ya yardım” diye toplanan paraların Başabakan’ın da içinde yer aldığı bir partinin yetkilileri tarafından “seçim harcaması” için kullanıldığına (böyle yapıldığı tartışmalarına) tanık oldu. Ve ekleyelim; çok para kazandığı bilinen elin sanatçısı, sporcusu bir kalemde milyon dolar bağış yaparken, bizimkiler sahneye çıkıp bir şarkı söyleyerek gereken katkıyı yaptığını söyleyip; “biz elimizden geleni yapıyoruz ama vatandaş duyarsız” propagandasına başlarsa elbette ki vatandaş da; bunların önderliğindeki kampanyaya böyle bakar! Bankaların, holding patronlarının, irili ufaklı firma sahiplerinin ellerini ceplerine sokmadığına filan da burda hiç değinmiyoruz.
Yani başbakanıyla, medyasıyla, sözde sanatçısıyla sermayenin sözcüleri; alavere dalavere açlık ve yoksulluğun pençesine ittikleri vatandaşa, asgari ücretliye dönüp; “Şu yaptığın yardıma bak, seni duyarlılığından (bu senin insanlığından demektir) şüphe ediyorum” demektedirler.
Oysa bu hükümetin, sermaye mihraklarının duyarlılığının halka yansımasıdır. Ve hükümetin halk nezdindeki itibar ve inanırlılığının düzeyini göstermektedir. Başbakan burada da kendisini ve hükümetin itibarını piyasaya sürdü.
Başbakan buyuruyor ki; “Asgari ücretli bile yeni sistemle konut sahibi olacak”tır!
Burada asgari ücretli dikkat kesilip; bunun nasıl olacağını merak ediyor ve bu merakı başbakan şöyle gideriyor: “Biraz gayret eder asgari ücrete 20 YTL daha eklerse; bunu 15-20 yıl devam ettirirse, asgari ücretli bir konuta sahip olacaktır!”
Peki bu asgari ücretli, aldığı ücrete bir 20 YTL de borç alıp ekleyerek “ev taksidi olarak” öderse; 15-20 yıl boyunca bu asgari ücretli ve ailesi, ne yiyip ne içecektir: çocuklarını nasıl okutacaktır; siz ona evi teslim edinceye kadar geçecek yıllarda oturacağı evin kirasını nasıl ödeyecektir?
Bu soruların yanıtı yok Başbakan’ın açıklamasında. Çünkü Başbakan, “Ben halkın içinden geliyorum” dese de o çoktan beri, bu soruların her emekçi evinde sorun olduğunu unutmuştur! Bu yüzden de Başbakan nasıl ki; asgari ücreti hesaplarken; asgari ücretlinin bu parayla nasıl geçineceğini değil de patronların asgari ücreti öderken karşılaşacağı sıkıntıları esas alıyorsa şimdi de; bu “ev sağlama sistemi”nin hangi düzeyde taksitlerle kârlı olacağını hesaplamakta ama asgari ücretlinin hatta bir asgari ücretin iki katı ücret alanların bile bu taksidi nasıl ödeyeceğini sorun görmemektedir.
İzanın, ölçünün, vicdanın olmadığı yerde matematik her türlü sonucu kanıtlamak için imkânlar sunar. Başbakan da; kendi popüleritesini kullanarak; matematiği halkı aldatmak için kullanıyor. Ama, burada asıl alınıp satılan Başbakan’ın ve hükümetinin inanırlılığıdır. Ve süreç; o inanırlılığı aşındırma aşamasına getirmiştir. Başbakan ve bakanlarının çağrılarına karşın “tsunami yardımı”nın bu düzeyde kalması; halkın duyarlılığından çok, başbakan ve onun hükümetinin itibarını, inanırlılığını tartışılır hale getirmiştir. Mortgage sistemi de aynı inanırlılığı test edecektir. Tıpkı GSS uygulamalarına başlandığında “doğan her çocuğunu sigorta ettiremeyecek aileler”de bunun hesabını bu sistemi getirene keseceği gibi.
Süreç budur. Bundan sonrası Erdoğan ve adamlarının itibar ve inanırlılık aşınması “yokuş aşağı”dır.
e-posta:
caralan@evrensel.net
Başa dön
BAYKUŞ
..........
Şebnem Korur Fincancı
Trafik canavarı cinnet getirirse!
Gazete haber başlıkları uzun zamandır kendimizi, toplumu ve sorunlarımızı algılama biçimimizi çok açıkça anlatıyor. Bir bayramı daha bitirirken, trafik kazalarından ölen ve yaralananların sayıları tüm gazetelerde haber olarak yer alacak. Başlıklar ise “trafik canavarı iş başında” benzeri kalıplardan oluşacak. Son zamanlarda sıkça karşımıza çıkan bir başka başlık ise, “tinerci çocuk vahşeti” anlamında çeşitlemeleri ile karşılaştığımız kalıp. Kitle basını bu tür kalıpları hemen her gün bir iki haberine manşet yapmaktadır. Kitle basınının dışında, patronsuz gazete kimliği ile ortaya çıkan ve okuyucularının desteğini talep eden gazetede “cinnet getirme” kalıbını görünce, artık dayanamadım. Trafik canavarına da zaman zaman yer veren bu gazetemizin, kendisini solda tarif etmesi “sol”, “aydın olmak”, “aydın sorumluluğu” gibi kavramları yeniden düşünmeme neden oldu.
Kimilerince küçük burjuva aydın kimliği ile küçümsenen Jean Paul Sartre’ın “Aydınların Savunusu”* isimli, konferans metinlerinden oluşan kitabında sorduğu “aydın nedir?” ile başlayabiliriz. Yaşamı boyunca tüm önemli tarihsel dönemeçlere bütün varlığı ile katılmaya çalışan bir aydının sorduğu sorunun tartışılması, kitle gazeteciliği ile ayrışması gereken konumlanışı tanımlamamıza olanak sağlayabilir. Sartre, aydını kendisini ilgilendirmeyen şeylere karışan birisi olarak tanımlar. Atom bombasını olanaklı kılan atom füzyonu üzerine çalışan bilginlere aydın demez. Bu bilginler, kamuoyunu atom bombası ve savaşın yıkıcılığı üzerine uyarmak için bir araya gelip de bir manifesto yayınlarlarsa aydın olarak konumlandırılabilirler ona göre. Yetkilerinin dışına çıkarlar, kendilerini ilgilendirmeyen işlere karışırlar. Üstelik görüşlerini kamuoyuna benimsetmek için kendilerine tanınan yetki ve ünü kötüye kullanırlar. Bu işi de insan yaşamını en yüce değer olarak gördükleri için yaparlar.
Aydınlar yetkileri dışına çıkıp, kendilerini ilgilendirmeyen işlere karıştıkları için kınandıklarına göre, toplumsal olarak benimsenmiş görevlerle tanımlanan kişilerden ayrılmaktadırlar. Yaşamı yeniden üretmek için durumun ilk verilerinin yeniden dağıtımından söz eder Sartre. Toplumdan ayrı olsa da, yaşamı yeniden üretme sorumluluğunu kendisinde varlık kimliği ile üstlenmiş, akıl yürütmesini anonim kılabilen, dolayısıyla seçkin olmama becerisini gösterebilen aydın, durumun ilk verileri üzerinden akıl yürütmektedir. Yaşamı yeniden üretmek için bu verilerden yola çıksa da, ulaştığı sonuç eleştirel bakış açısını ortaya koyacaktır.
Gazete manşetlerine yeniden bakalım. Türkiye’de bir trafik canavarı olduğu iddia edilmektedir. Oysa Türkiye’nin karayolları yetersizdir. Hızlı nüfus hareketlerine, göç alan bölgelerin dağılımına uygun planlanmamaktadır. Neden göç sorusunun yanıtı da gerekmektedir, ama bu köşeye sığdıramayız. Emeğin taşeronlaştırılması, emekçinin emeğinin meta olarak pazarlanması ile birlikte emeğine yabancılaşan emekçinin üretiminin niteliği düşürülmekte, trafik canavarı üzerinden gidersek, emeği değersizleştirilen karayolları işçisi niteliksiz üretim yapmak zorunda kalmaktadır. Karayolları bakımı yetersizdir. Karayolları güvenliğinden sorumlu trafik polisi emeğinin karşılığını alabilmek için mücadele etmesinin yolları kapalı olduğundan, durumunu değiştirmek için örgütlenememekte, bireysel kurtuluş yolları ararken, karayolları güvenliği sağlanamamaktadır. Kendisi için varlık olmanın erdemlerini yücelten egemen kültürün tüm araçlar kullanılarak yaygınlaştırılması ile taşıt sahibi olmak özendirilmekte, taşıt sayısı artışı ve yetersiz yollar, kendisi için varlık olan insanı, tıkanan trafikten diğer insanlara rağmen kurtulabilme becerisine yönlendirmektedir.
Alaaddin’in lambasına kapatılıp sıkıştırılan üretim ilişkileri, lamba ovalandığında sivri dişli bir trafik canavarı, vahşi tinerci çocuklar ve cinnet getiren baba kalıpları olarak süzülüp güneşi karartmaktadır.
Cinnet getiren baba gerçekten delirmekte midir? Bir akıl hastalığının ortaya çıkmasına yol açan etkenler nelerdir? O baba sendikalı mıdır? Asgari ücretin belirlenmesinde sendikalar ne ölçüde rol oynamaktadırlar? Tinerci çocuk hangi şehre, nereden ve neden gelmiştir? Gelmemesinin koşulları nasıl yaratılabilir? Trafik canavarı için birkaç cümle ile örneklediğimiz anonim akıl yürütmeleri bu sorular için de yürütebiliriz.
Yalnız kalmaktan korkmamak gerekir. Anonim kıldığımız her akıl yürütme bizi çoğaltacaktır. Lambayı ovalamak yerine, kapağını açsak, yaşamı yeniden üretmenin örtüleri kaldıran işlevine uygun davranmış olacağız. Kitle basınından ayrılmak, yaşamı yeniden üretmek için atom bombası yapmak yerine, atom bombasına karşı çıkmak gerektiğini bildiğimiz gibi, trafik canavarının cinnet getirme nedenlerini de paylaşmalıyız.
*Jean Paul Sartre, Aydınların Savunusu, Alan Yayıncılık, İstanbul, 1985
e-posta:
korur@yahoo.com
Başa dön
EMEK GÜNLÜĞÜ
..........
Seyit Aslan
O Başbakan ki...
SEKA 6 Kasım 1936 yılında kurulan ilk kağıt fabrikası. Yani bundan tam 68 yıl önce Türkiye’nin kağıt ihtiyacını karşılamak üzere kuruldu. Kitaplar, defterler, karton koliler yani aklınıza gelebilecek kağıttan ne varsa işçiler tarafından, SEKA kağıt fabrikalarında üretildi.
1978 yılında revizyona giren fabrika, 1979 yılında revizyonla beraber üretim kapasitesini artırdı. SEKA kağıt fabrikasının kurulmasından 18 yıl sonra, bugün fabrikanın kapatılmasına karar veren Başbakan doğdu. Yani fabrikanın kurulmasında hiç bir çabası olmayan, bir tuğlanın duvara konmasında, yapılan harcında hiç bir emeği olmayanlar çok rahat kapatma kararı alabiliyor.
Başbakan ilk yazısını kağıt fabrikalarında üretilen kağıtların üzerine yazmıştır. Okumayı, yazmayı bu kağıtların üzerinde öğrenmiştir. Kendisini Başbakanlığa taşıyan oy pusulaları fabrikalarda üretilen kağıtlara basılmıştır. O Başbakan ki şimdi fabrikanın ürettiği kağıda, fabrikanın kapatılma kararını yazıp imzalıyor. İzmit’in ve SEKA işçilerinin geleceği ile oynuyor. IMF ve Dünya Bankasından aldığı emirle, ülkenin bağımsızlığı ve geleceğini dinamitliyor.
İzmit SEKA Fabrikası’nın kapatılmak istenmesi ilk değil. Hafızamız bizi 1998 yılındaki direnişe götürüyor. Yine dönemin hükümeti ve özelleştirme idaresi tarafından kapatılması kararı alınmış ve karar SEKA ya tebliğ edilmişti. SEKA işçileri özelleştirme idaresinin kararını Kocaeli halkı ve sınıf dayanışması ile yırtıp atmış, kapatma kararını durdurmuştu. Şimdi SEKA bir kez daha kararı yırtıp atmak için direniyor. Kurban Bayramı’nı direnişle geçiren işçiler ve aileleri hükümete geri adım attırmak ve fabrikayı kapattırmamak için yemin etmiş, kenetlenmişler. “Ölmek var, dönmek yok” tek sloganları.
Bayramın üçüncü günü, SEKA işçilerinin direniş yerini ziyarete gittik. Çocuklar orada. Kadınlar orada. SEKA işçilerinin dostları orada. İşçi sınıfının partisi orada. SEKA işçileri “Ferman IMF nin, fabrikalar bizim” diye inletiyor fabrikanın yemekhanesini. Başbakan ortalıkta yok, hükümet yetkilileri yok, dün kapılarında oy avcılığı yapan AKP yok. Zaten hangi yüzle orada olabilirler?
SEKA işçileri coşkuyla karşılıyor, sınıfın partisini, yöneticilerini, mücadeleci sendikacıları. SEKA işçilerinin coşkusu, disiplini ve kararlılığı okunuyor gözlerinde. En çok çocuklar slogan atıyor ve yumruklarını sıkıyorlar. Geleceklerine sahip çıkıyor işçilerin çocukları. Kadınların yüzlerinde birlik olmanın ve eşlerinin yanında olmanın güveni var. Bu kavgada eşlerini yalnız bırakmıyorlar.
SEKA işçileri, “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber, ya da hiç birimiz” sloganını sadece kendi fabrikaları için atmıyor, diğer sınıf kardeşlerine de sesleniyorlar. Bu mücadele sadece SEKA işçisinin değil, özelleştirme ile yüz yüze olan TEKEL’in,Telekom’un, İzmit halkının, açlık sınırının altında kayıt dışı ve sendikasız çalışanların mücadelesi aynı zamanda. İşine, ekmeğine ve onuruna sahip çıkanların mücadelesi. SEKA işçilerine mücadelesine böyle sahip çıkmak gerikiyor. Hiçbir şey için gecikmiş değiliz, işçiler kapatılmaya karşı mücadele bayrağını yükseltiyorlar ve direniyorlar. Öyleyse SEKA’nın kapatılmasına karşı her yerden destek vermeli ve işçilerin yanında olmalıyız.
e-posta:
aslanseyit@mynet.com
Başa dön
KONUM
..........
Çetin Diyar
Aydın sorumluluğu
Topluma mal olmuş sorunların ‘kendileri’ ile bu sorunların belli tarihsel koşullar altında tezahür ediş biçimlerinin birbirlerinin yerine konması, ciddi politik yanılgılara yol açar. Çok değil daha birkaç yıl önce ordunun egemenler cephesinde oynadığı tarihsel rolü ‘unutan’ kimi “sol” aydınlar 28 Şubat sürecinde ‘ilericilik’ keşfetmişlerdi! Gene ABD’nin Irak’a müdahalesinin ardından Güney’de Kürtler için oluşan fiili durum ile Kürt liderlerin işbirlikçi tutumunu karıştırarak; Kürtleri ikinci İsrail’i kurmakla suçlayan kimi “ilerici sol” aydınlar antiemperyalizm adına şovenistler korosunun önünde saf tutmuşlardır.
Bu koro içinde gerek başta liseli, üniversiteli gençlik olmak üzere birçok kesim tarafından yazdıklarının ilgiyle okunması ve gerekse söylemi bakımından Nihat Genç dikkat çekmektedir. “Sol” kimlikli, muhalif mizah dergisi Leman’ın ‘ciddi’ yazarı Nihat Genç’in, Kürt sorunundaki güncel gelişmelerle bu gelişmeler karşısında kimi Kürt gruplarının tutumlarından yola çıkarak “sol”culuk, antiemperyalizm adına yaptığı tespitler ciddi yanılgılar içermektedir. Önceleri Güney Kürtlerine karşı küfre varan “eleştiri”ler yapan Genç, son yazılarında işi genel bir Kürt karşıtlığına ve Kürt sorununun inkârı noktasına vardırmıştır.
Nihat Genç, 7 Ocak 2005 tarihli Leman’daki yazısında; “Güneydoğu sorunu” olarak nitelediği Kürt sorununu, emperyalist güçlerin (Fransızların) kışkırtmasıyla ortaya çıkmış bir sorun olarak ele almaktadır. “Güney–Doğu sorununu kaşıyıp istihbaratlarıyla bu topraklarda cirit atanlar kim, Fransızlar” diyen Genç, şöyle devam etmektedir: “Avrupa’nın güçlü olabilmesi için iki şeye ihtiyacı var, birincisi bizim gibi ülkeleri dize getirecek sürekliliği olan felaketler hediye etmek. Fransızlar Ermeni ve Kürt sorununu milli bir dava gibi üstlenerek bunu başardı.” Genç, bununla da yetinmemekte Kürt sorununa sahip çıkan aydınları “etnik, bölgesel farklılıklar üzerinde Sartre’cılık oynamakla” suçlamaktadır.
Kürt sorununun “dış mihrakların kışkırttığı” bir sorun olarak ele alınması yeni değil. Coğrafyası emperyalistler tarafından yağmalanmış bir halk olan Kürtlerin, geçen yüzyıl boyunca ulusal kimlikli hemen tüm kalkışma/isyanları, egemenlerce “dış güçlerin oyunu” olarak ele alınıp zor yoluyla bastırılmıştır. Genç’in söylediklerine dönersek; bir sorunun emperyalistler tarafından kullanılmaya çalışılması gibi bir durum söz konusuysa, her şeyden önce ortada bu sorunun ‘var’ olduğunu görmek gerekmektedir. Dolayısıyla, sorunun kendisiyle emperyalistler tarafından kullanılmaya çalışılması bir ve aynı şey değildir. Yazısında “Aydın kimdir” diye soran Genç’e soruyoruz: Aydın sorumluluğu, sizin yaptığınız gibi zaten emperyalist kurtlar sofrasına düşürülmüş bir halka karşı düşmanca tavırlar sergilemeyi mi gerektirir, yoksa bütün bir Ortadoğu’nun barış ve istikrarı için büyük önem taşıyan Kürt sorununun barışçıl bir tarzda, halkların eşitliği ve kardeşliği temelinde çözümünü savunmayı mı?
14 ocak tarihli Leman’da işi ilerleten yazarımız “antisömürgeci, antiemperyalist solcular son yirmi beş yılda birden etnikçi, Alevici, Kürtçü oldular” demektedir. Genç, Kürt sorununu dış güçlerin kışkırtması olarak gördüğü için; Kürt sorununa sahip çıkanların antiemperyalist olamayacağını düşünmektedir. Oysa Kürt sorunu son yirmi beş yılın sorunu değildir. Kürtlerin, Cumhuriyetin kurucu unsuru olarak kabul edilmemesiyle başlayıp bugüne kadar farklı biçimler altında devam eden bir sorundur. Bugün, Ortadoğu’daki emperyalist savaş nedeniyle Kürt sorunu uluslararası bir sorun olarak öne çıkmaktadır. Bu koşullarda, kimi Kürt gruplarının sorunun çözümü konusunda aslında sorunun kaynağı olan emperyalist güçlerden; AB’den, ABD’den medet umduğu doğrudur. Ama halkımızın yurtsever güçleri; Kürt devrimci ve sosyalistleri, sorunun çözümünün emperyalizm ve bölgemizin yerli gericiliklerine karşı mücadeleden geçtiğini onlarca yıllık mücadele pratiği ile ortaya koymuştur. Sapla saman karıştırılmamalıdır. Aydın sorumluluğu her şeyden önce bunu gerektirir.
e-posta:
cetindiyar@mynet.com
Başa dön
YAŞADIKÇA
..........
Enver Şat
Demir-çelik üretimindeki durum
Bir zamanlar demir-çelik üretimi gücün ve yenilmezliğin sembolüydü. Bu, günümüzde de böyle. Ama artık metalürjide, niteliksiz, yada düşük nitelikli ürünlerin üretimi geçerliliğini yitirmiş durumda. Demir-çelik deyince sıradan ürün üretimi değil, ileri teknoloji ürünlerinin üretimi önem kazanmaktadır.
Demir-çelik üretimi, ya da daha geniş anlamda metalürji endüstrisi yaşantımızda çok önemli bir yere sahiptir. Evdeki konserve kutusunda, kıtalar arası saldırıları gerçekleştiren füzelere kadar, metalürji uygulamasını görürüz.
Ülkemizde demir-çelik endüstrisi hâlâ istenen standartlarda değildir. Bu konuda, Erdemir gibi kuruluşlar göreceli olarak belli bir standardı yakalamış olsa da, genelde, demir-çelik endüstrisi, yanlış yapılandırılmıştır. Bu yanlışlardan birisi, kendi demir cevherimizi işlemek varken, dünyanın dört bir yanından hurda demir toplama politikasıdır. Bu uygulamaya göre, dünyanın neresinde olursa olsun, toplanan hurda demirin taşınma masraflarını devlet çekmektedir. Yani yurttaşın verdiği vergilerle, dünyanın dört bir yanından hurda demir ülkemize getirilmektedir. Bu durumda, hurda demiri getiren gemilerin sahipleri ile, bunlara aracılık edenler, bu demiri eritip, yurtiçine ve yurtdışına satan işletme sahipleri kârlı çıkmaktadır. O nedenledir ki; ülkemiz dünyanın sayılı hurda alıcılarının ön sıralarında yer almaktadır. Oysa, sıvı çelik, demir cevherinden elde edilecek olsa, hem istihdam yaratacak, hem de, onca taşıma giderleri ve hurda parası halkın cebinden çıkmayacaktır. Bu işin bir yönü. Diğer yönü ise, üretilen ürünlerin niteliğidir. Üretilen ürünler, genellikle inşaat demiri gibi, niteliksiz ürünlerdir. Yurtdışına satılan ürünlerde ise bunlar önemli bir yere sahiptir. Yani tonlarca mal satılır, karşılığında bir avuç para alınır. Üstelik bu ürünleri yurtdışına satmakla övünürler. Kimse, “bu ürünleri bizden alanlar, neden kendileri üretmiyorlar?” diye düşünmez. Ya da bu durum işlerine gelmez. Bunun yanında yaşamın her alanında yaygın olarak kullanılan yassı ürünler de üretilmektedir. Bu işi Erdemir gerçekleştirmektedir. Erdemir gerek bu alanda, gerekse savunma sanayi açısından oldukça önemli bir kuruluştur. Ama, bu kuruluşunda yabancılara satılması planlanmaktadır.
Başka bir boyut ise, hurda demirin elektrik ark ocaklarıyla eritilmesidir. Oysa bu durum şebekeye oldukça büyük zararlar vermekte, gerilim ve frekans dalgalanmalarına neden olmaktadır. Diğer yandan, elektrik enerjisi bir ara enerjidir. Yani birincil enerji kaynaklarından elde edilmektedir ve elde edilişinin de bir çevresel etkisi bulunmaktadır. Elektrik enerjisinin bu şekilde kullanımı çevresel problemleri de artırmaktadır. Oysa hem demir cevheri hem de taş kömürü havzaları gereğince işlenecek olsa, yüz binlerce işsiz insanımıza iş olanağı doğacaktır. Üstelik milyarlarca dolar da yurtdışına gitmeyecektir.
Başka bir savurganlıksa, üretim dizgesinin zincirleri arasındaki kopukluklarda gizli. Bir bakıyorsunuz, elektrik ark ocağıyla hurda demirden sıvı çelik üreten bir firma, belli boyutlarda kütükler çekiyor. Fakat çekilen bu kütükler, haddehanelere gitmeden önce, iyice soğutuluyor. Daha sonra değişik araçlarla haddehanelere götürülüyor, orada tekrar ısıtılarak, örneğin inşaat demirine dönüştürülüyor. Halbuki, sürekli dökümden çıkan parçalar, hemen ürüne dönüştürülecek olsa, soğuma sonucu ortaya çıkan enerji kaybı olmayacaktır.
Diğer alanlarda olduğu gibi, demir-çelik alanında da, Türkiye sanki özellikle yanlış yönlendirilmektedir. Nitelikli ürünler yurtdışından pahalı alınarak, niteliksiz ürünler yurtdışına ucuza satılarak işin hamaliyesi üstleniliyor. Kendi kaynaklarımızın değerlendirilmesi yerine hurda alımı yapılıyor. Bu da yetmiyor, elektrikle üretim yapılıyor. Üstelik belli bir seviyeyi yakalayan kuruluşlarda, yabancılara peşkeş çekilmek isteniyor. Böyle karar vericiler varken, düşmana ne hacet?
e-posta:
enversat@mynet.com
Başa dön
AYRINTI
..........
U.Ozan Darıcı
Sıra salonlarda?
FIBA Avrupa Güney Konferansı’ndan Dörtlü Final’e yükselme mücadelesinde Fenerbahçe ile Ceyhan Belediyespor bayanlar müsabakasında kanın gövdeyi götürmemesi sadece bir şanstı.
Fenerbahçe Bayan Basketbol takımının ilk maçta Adana’da 1 sayı farkla yenilmesi sonrasında Ceyhan Belediyespor’un MHP’li Başkanı Hüseyin Sözlü’nün, “Kestaneyi çizdik” açıklamasının ardından Caferağa Spor Salonu’nda yaşanacaklar bağıra bağıra kendisini belli ediyordu. Fenerbahçe Kulübü’nün televizyonunda, olaylı maçtan günler önce yapılan yayınlarda, FB Basketbol Şubesi Başkanı Işık Eyigüngör’ün açıklamaları, ortamı daha da gerginleştirmek için zemin hazırladı. Sağduyu sahibi olması gerekenler, şiddeti ve nefreti körükleyince de yaşananlar kaçınılmaz oldu.
İşin bir diğer çirkin yanı ise, Ceyhan’dan otobüslerle taşınan serserilerin karşılaşma boyunca kendilerini bir spor müsabakasında değil de siyasi parti kongresinde sanmaları. 12 Eylül sonrası, o dönemin politikaları çerçevesinde belirli amaçlarla tribünlere gönderilen, daha sonra bu işi bir kazanç kapısına çeviren bu tip adamların, basketbol salonlarında varlık bulmaya çalışmaları sporseverlere endişe veriyor. Sözümona takımlarını desteklemek için gelen bu insan benzeri ‘canlılar’, maç boyunca takımlarını desteklemekten çok bağlı bulundukları siyasi partinin sloganlarını atarak, sporla ilgilerinin ne derece yakın olduğunu gayet iyi bir şekilde göstermişler. Kin ve nefretle kendilerine yaşama alanı bulan bu ‘canlılar’ aslında sadece tribünlerden, salonlardan değil toplumdan uzak tutulmalı.
Kim ne derse desin, bu yıl salonlar gitgide stadyumdaki tribünlere benzemeye başladı. Her olay münferit gibi gösterilmeye çalışılsa da bu sezon olaylı maç sayısı artıyor. Beşiktaş, Darüşşafaka maçında sahaya atlayan biri hakemi yumrukluyor, Fenerbahçeli yöneticiler Ergin Ataman’a, İzmir’de Karşıyakalı taraftarlar bayan hakeme saldırıyor. Bu olaylar ‘münferit’in sözlük anlamıyla çelişiyor. Ancak Türkiye’de sorunlara olan tavır, önüne geçilemeyecek duruma geldiği zaman başlıyor. Çünkü o zaman “yapabildiğimizin en iyisi bu” gibi bir savunma yapabilme hakkı elde ediliyor.
Yeteri kadar kirletilen ve temizlenemeyen futboldan sonra, hedef sanırız basketbol. Bundan sonra sıra kimbilir hangi sporda. İlerleyen yıllarda masa tenisi müsabakalarında bıçaklar çekilip, silahlar patlarsa endişeye mahal yok (!).
e-posta:
ozandar@hotmail.com
Başa dön
EVRENSEL’DEN
..........
SEKA işçisi ve bayram
Bayramlar, küslerin barıştığı, birkaç gün de olsa tatilin tadının çıkartıldığı, eş dost akrabalarla kaynaşıldığı günlerdir. İnsanlar bayramlarda, tarihsel ve geleneksel bir koşullanmanın da sonucu olarak her şeye biraz daha iyi tarafından bakmak isterler. Bayramlar, kötülüklerin, olumsuzlukların ve sıkıntıların da “tatile çıkarılmak” istendiği günlerdir yani.
Ancak bu bayramda kurban satıcılarından tutun da, yoksulun bayram alışverişlerinde önemli bir yeri olan seyyar satıcılara kadar geniş bir kesimin elleri boş girdikleri bir bayram oldu. Medyamız işin bu yanından çok, “kurban kesiminde AB standartlarına” uyulmadığından dem vururak “yine sınıfta kaldık” türünden manşetler atmakla meşgul oldu. Konunun çevre temizliğinden tutun da sağlık kurallarına kadar çeşitli yönlerinin, uzman görüşleriyle birlikte ortaya konulup irdelendiği bir eğitim anlayışından çok, yukardan aşağıya “terbiye edici” bir tutum benimsendi. Batı ile ilişkisini uygarlaşma çabasından öte, aşağılık kompleksine dayalı bir refleksle halkı aşağılayarak ıslah etme tutumunun Türkiye’deki kökleri derindir. Kim bilir belki halkı değil ama, AB süreci medyamızı biraz terbiye eder (!)
Bu işgüzarlıkla kıyaslandığında medyamızın görmemeyi tercih ettiği önemli bir bayram gerçeğimiz daha vardı. SEKA İzmit Fabrikası işçileri, fabrikalarını kapatma yönündeki karara karşı işyerlerini savunmak için fabrikalarına kapandılar. Bayramı fabrikada karşıladılar. Mektuplarıyla gazetemizin sayfalarında Başbakan Erdoğan’a seslenen işçilerin çocukları da, bayramlıklarını giyip konu komşu gezmek, lunaparka gidip eğlenmek yerine babalarıyla birlikte fabrikadaydı. SEKA işçilerinin bu direnişleri, kazandıracağı birçok değerle birlikte, ülkenin gündemine patronlarının gözlüğüyle bakmaya koşullanmış holding basını açısından da “AB standartlarından” daha ileri bir çağdaşlık kriterini içinde barındırdığını hatırlatalım.
İşçiler ve onların örgütleri bu konuda medyamızın göstereceği en küçük bir gayreti gördüklerini göstereceklerdir. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. Örnek mi? Genel Maden İşçileri Sendikası Yönetim Kurulu, 9 Ocak 2005 tarihli pazar ekimiz HAYAT’ta, maden işçisinin 30 kasım 1990 tarihinde başlayan grevi ile 4-8 Kasım 1991 tarihlerinde gerçekleştirilen Büyük Yürüyüşü’ne tam dört sayfa ayırmamızdan ötürü gazetemize bir teşekkür mesajı göndermiş. Arkadaşımız Muzaffer Özkurt’un kaleme aldığı yazıdan ötürü onun şahsında gazetemize teşekkür eden ve başarılar dileyen sendika yönetimine bizde buradan en iyi dileklerimizi gönderiyoruz. Biz görevimizi yapıyoruz ancak harcanan emeğin görülmesi de her emek sahibi gibi bizi de mutlu ediyor.
Bu arada gazetemizi arayarak ya da mesaj göndererek bayramımızı kutlayan okurlarımıza teşekkür ediyor, bu vesileyle tüm okurlarımızın bir kez daha bayramını kutluyoruz.
İyi haftalar
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net