www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Yazarlar Uluçay dedi
Sinema Yazarları Derneği’nce (SİYAD) düzenlenen “2004 Yılı Türk Sineması Ödülleri”, Emek Sineması’nda yapılan törenle sahiplerine verildi.

Bir bardak suda fırtına!
“Köylüler Rum rolünde oynatıldı”. Eee, ne var bunda demeyin! Bu cümlenin yarattığı polemik, Rize Valisi’nin bile dahil olduğu “bir bardak suda fırtına”ya dönüşüyor.

Faruk Sükan üzerine
Bence, genelde Türkiye’nin sanat ve kültür yaşamıyla, özelde de yayıncılık dünyasıyla yakından ilgilenen kurumların başında İçişleri Bakanlığı gelir...


Yazarlar Uluçay dedi
Sinema Yazarları Derneği’nce (SİYAD) düzenlenen “2004 Yılı Türk Sineması Ödülleri”, Emek Sineması’nda yapılan törenle sahiplerine verildi. Geceye en iyi yönetmen, en iyi film, en iyi senaryo ve umut veren sanatçı (Boncuk Yılmaz) ödüllerini alan “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak” filmi ve yönetmeni Ahmet Uluçay damgasını vurdu.
Refiğ’e iade-i itibar
SİYAD Başkanı Atilla Dorsay ve Güner Özkul’un sunduğu törende, sinemaya katkıda bulunanlara sunulan şükran plaketini, Kültür ve Turizm Bakanlığı adına alan Bakan Erkan Mumcu, “2004 Yılı Onur Ödülü” sahiplerinden ünlü Yönetmen Halit Refiğ’e de ödülünü takdim etti.
Devletin gadri
Bakan Mumcu, yaptığı konuşmada, Refiğ’in, Yazar Kemal Tahir’in düşünce tarzını sinemaya uyarlayan önemli isimlerden biri olduğunu vurgulayarak, aynı zamanda hem Tahir, hem de Refiğ’in kaderlerinin de birbirlerine benzediğini söyledi. Tahir’in “Devlet Ana” adlı romanıyla ülkeye çok şey katmış olmasına rağmen “devletin gadrine uğramış” bir sanatçı olduğunu dile getiren Mumcu, şöyle konuştu:
“Ulusal sinemanın yaratıcılarından Halit Refiğ’in filmi Yorgun Savaşçı’nın devlet eliyle yakılması, hakikaten tarihimizin en trajik olaylarından biridir. Benim bu ödülü ona sunmam da kaderin bir cilvesi. Umarım bir gün her biçimde haksızlığa uğramış tüm sanatçılarımıza aynı saygıyla yaklaşılır ve bir daha böyle şeyler olmaz”
En İyi Kadın Oyuncu Demet Akbağ
Törende, “En İyi Kadın Oyuncu” ödülü, “Neredesin Firuze” filmiyle Demet Akbağ’a, “En İyi Erkek Oyuncu” ödülü, “Yazı-Tura” ile Olgun Şimşek’e sunulurken, “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu” ödülünü Şerif Sezer, “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” ödülünü de Erkan Can aldı. Gecede, “En İyi Film Müziği” ödülü “Yazı-Tura” ile Erkan Oğur’a, “En İyi Görüntü Yönetmeni” ödülü, “Neredesin Firuze” ile Hayk Kirakosyan’a verildi. Cüneyt Arkın, Hülya Koçyiğit, Münir Özkul ve Gani Turanlı’nın onur ödüllerine layık görüldüğü gecede, SİYAD’ın “Yılın En İyi Yabancı Filmi” olarak da Quentin Tarantino’nun “Kill Bill” adlı filmini belirlediği açıklandı.
Gecede, ünlü Tiyatro Sanatçısı Yıldız Kenter sürpriz bir mini bir konser verdi.


Başa dön


Bir bardak suda fırtına!
Yeşim Ustaoğlu’nun “Bulutları Beklerken” filmi üzerine birkaç kişinin işgüzarlığı ile başlayan tartışmaya “resmi erkan” da katıldı. Rize Valisi Salihoğlu, izlemediği bir film üzerine ciddi ciddi açıklama yaptı ve “Sanatçı üstüne vazife olmayan işlere karışmamalıdır” dedi.
Rize Valisi Enver Salihoğlu, “Bulutları Beklerken” adlı filmde rol alan Rize’nin Çamlıhemşin ilçesinin Topluca köyünde yaşayan köylülerin filmde “Rum olarak gösterildikleri” iddiasıyla ilgili olarak gazetecilere açıklama yaptı. Vali Salihoğlu, filmi henüz seyretmediğini itiraf etmesine rağmen, izlemediği bir filmin içeriği hakkında yorum yapmaktan da geri durmadı.
“Göç olayını bugünkü filme uyarlamak, belki popülaritesini artırmak için yapılmıştır. Sanatçı sanatını yapsın. Ama tarihi de tarihçiler yapsın. Eğer bu tarihi bir olay ise bunu sanatçılar değil, tarihçiler bilir. Sanatçılar sadece sanatını icra eder” diyen Vali Salihoğlu, filmin yapımcısının, senaristinin mesleki etiğe uymayan davranışlarının köylülere mal edilmesinin yanlış olacağını da belirtti. Salihoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü: “Köylüler misafirperver bir şekilde karşılamış, yardımcı olmuşlar. Ama sanatçı da üstüne vazife olmayan işlere karışmamalıdır. Sanata her zaman saygım var ama sanatçının da benim tarihime ve tarihçime saygısı olmasını beklerim.”
Yeşim Ustaoğlu: Dikkate almıyoruz
Yönetmen Yeşim Ustaoğlu ise, gazetemize yaptığı açıklamada, iddia edildiği gibi köylülerin Rum gösterilmediğini, filmdeki tek Rum karakterin profesyonel bir oyuncu tarafından canlandırıldığını söyledi. Ustaoğlu, “Birkaç kişiyi galeyana getirmişler. Biz bu tartışmayı dikkate almıyoruz” diye konuştu.
Ne olmuştu?
Yönetmenliğini Yeşim Ustaoğlu’nun yaptığı, Rüçhan Çalışkur, Rıdvan Yağcı, İsmail Baysan, Suna Selen ve Dimitris Kamberidis’in oynadığı “Bulutları Beklerken” adlı filmde Rize’nin Çamlıhemşin ilçesinin Topluca köyünde yaşayan bazı köylüler de rol almışlardı. Bu köylülerden bazıları da “kendilerinin Rum olarak gösterildiği” iddiasıyla, sinema şirketi ve yapımcı hakkında dava açacaklarını açıklamışlardı. Böyle bir durumun gayet normal oluşu bir yana, filmin içinde köylülerin Rumları oynaması gibi bir durumun olmadığı, filmi izleyen herkesin kolaylıkla öğrenebileceği apaçık bir gerçek!


Başa dön


Faruk Sükan üzerine
Bülent Habora
Bence, genelde Türkiye’nin sanat ve kültür yaşamıyla, özelde de yayıncılık dünyasıyla yakından ilgilenen kurumların başında İçişleri Bakanlığı gelir. Bakanından en küçük personeline, polisine kadar neredeyse tümü, özellikle kitaplara büyük ilgi gösterirler. Kültür Bakanlığı ya da başka bakanlıklar ve kamu kuruluşları kitaplarla böylesine ilgilenmez. Bırakın resmi kuruluşları, özel kişi ve kuruluşlar da kitabıyla, dergisiyle, gazetesiyle, kısacası her şeyiyle “Matbuat”a olmazlar, olamazlar. Ama İçişleri Bakanlığı?.. Sakın bunun temelinin “Kültür aşkı” olduğunu sanmayın. O bakanlıktaki zevatın tek bir düşüncesi vardır, o da, “Ülkeyi zararlı yayınlardan korumak”tır. Türkiye’ye her türlü zararı dokunan IMF’yi, ABD’yi, Dünya Bankasını, Avrupa Birliğini ya da özelleştirmeleri, peşkeşleri, satışları, hortumları ve benzerlerini göremeyenlerin gördükleri tek bir şey vardır, kitaplar. Tabii sosyalizmi öğreten kitaplar…
Türkiye, dünyanın en çok kitap, dergi ve gazete yasaklanan ülkesidir. Bunun sayısını, değil Türkiye’de, dünyada hesaplayacak güç yoktur. Tek bir örnek vereceğim, gerisini siz düşünün: “SSCB’de basılmış ve basılacak tüm kitap, dergi ve gazetenin Türkiye’ye girmesi yasaktır.” Bugün SSCB yok, ama bu yasak kararı var.
İşte bu “kitapsever”(!) bakanlığın başındakilerden biriyle, Faruk Sükan’la birkaç kez karşılaştım. Ve geçtiğimiz günlerde öldüğünü öğrenince, zaman makineme binip, o günlere gittim…
İlk karşılaşma
Ankara, Kızılay’da bir Sosyal Pasajı vardı. Şimdi hâlâ var mı, bilmiyorum… Yayıncılığa yeni başladığım sıralarda, bir gün o pasajın önünden geçerken, İçişleri Bakanı Faruk Sükan’la karşılaştım. O pasaja giriyordu, ben de yoldan geçiyordum. Bilmiyorum neden, belki de bilinçaltı bir tatmin olma isteğiyle, var gücümle omuz attım ona. Kısa boyluydu, ama iriyarıydı. Şöyle bir sarsıldı. Sonra dönüp, baktı bana. Ben de ona baktım, aynı gözlerle.
Onun polisleri benim kitaplarımı topluyordu, gelişigüzel. Hiç olmazsa ben de ona bir “Omuz”la yanıt veriyordum.
Belki çok küçük, yalın bir şeydi ama, o sıralarda rahatlamıştım…
Yıllar sonra, Ankara Numune Hastanesi’nde karşılaştım. Hastanenin Başhekimi, daha sonra Süleyman Demirel’in Cumhurbaşkanlığı döneminde Başdanışmanı olan Münif İslamoğlu’ydu. Babamın eski arkadaşı olduğu için ziyaretine gitmişti. Ben de vardım, yanında. Başhekimin odasına girmedim, sevmediğim bir kişi, Faruk Sükan olduğu için. O sırada Sükan, Demirel’le düşman kardeşler durumuna gelmişti…
Odanın önündeki salonda otururken, birden Faruk Sükan’ın çıktığını, hızlı adımlarla gittiğini gördüm. Sonra öğrendim, Süleyman Demirel geliyormuş, onunla yüz yüze gelmemek için uzaklaşmış. Gerçekten biraz sonra Süleyman Demirel geldi.
Bekleme odasında benimle birlikte birkaç kişi vardı. “Bir oy, bir oydur” düşüncesiyle olacak, Süleyman Bey herkesin elini sıktı. Sıra bana gelince, elimdeki Yeni Ortam gazetesini gösterdim, o da elini geri çekti. Bu küçük olay beni mutlu etmişti. Biz solcular hep böyle küçük şeylerle mutlu olup, tatmin oluyorduk galiba…
Ve Hacıbaba Lokantası:
Babam, Faruk Sükan’ın çocukluk arkadaşıydı. Bir gün Sükan yemek verdi ona. Opera Meydanı’nda (eski adıyla Hergele Meydanı), Hacıbaba Lokantası’nda.
Lokantanın ya da kebapçının kapısında Faruk Sükan bekliyordu. Babam tanıttı beni, “Oğlum” diyerek. Selimiye Zindanı’ndan yeni çıktığım için saçlarım kesikti, yani üç numara. “1960’ta bizlerin saçları kesilmişti. Şimdi sıra sizdeymiş” dedi. “Tekerlek dönüyor” diye yanıtladım, “Gelecek darbede sıra yeniden size gelebilir”. Yanılmışım. 12 Eylül’de onlara yine bir şey olmadı.
Yemeği yerken, Faruk Sükan, “Sana da işkence yaptılar mı?” diye sordu. “Yazar ve yayıncı olduğum için işkence görmedim. Ama arkadaşlarım, gençler gördü.” Babama baktı, doğru söyleyip, söylemediğimi soran gözlerle. Sağcıydı-mağcıydı ama, demokrattı, “Oğlum yalan söylemez” dedi.
Masada 15-16 kişi vardı. Hem onlar buz gibi oldu, hem de çevre masalardan kulak kabartanlar. Elime fırsat geçmişti, ortam uygundu ve sesime güvenerek, “Faruk Bey” dedim, “Siz, bizlerin, yani solcuların, sosyalistlerin soluk alışlarını bile duyduğunuzu iddia etmiyor muydunuz? O işaret parmağı büyüklüğündeki ses alma cihazlarıyla konuşmalarımızın tespit edildiği sizin döneminizde olmadı mı? Ya işkence aletleri?..” Sükan sözümü kesti: “Yemin ederim ki ben tek bir işkence aleti getirmedim. Hepsini Hamdi Ömeroğlu getirdi (dönemin İçişleri Bakanıydı). Onun üzerine gitsenize…”
Sözü kitap toplatılmasına getirdi F.Sükan. “Fransa’da işportada satılan kitaplar, Türkiye’de neden satılmasın ki!..” diyerek kitap toplatılmalarına karşı çıktığını söyledi. Ama birkaç gün sonra Meclis’te bir konuşma yaptı, sol kitap yayınlayanların neredeyse idam edilmelerini bile istedi. Ertesi gün babama sormuş, benim konuşmasını nasıl bulduğumu.
“Faruk kusura bakma ama oğlum senin palavracının teki olduğunu söyledi” demiş o da.
Hayırlı işler
Faruk Sükan İçişleri Bakanıyken, babamla karşılaştığında sorarmış, benim yayıncılığımın nasıl gittiğini. O da, “Vallaha o komünist kitapları basıyor, siz de topluyorsunuz” dermiş. Sükan da bana “Hayırlı işler” dilermiş.
Hem “Hayırlı işler” dileniyor İçişleri Bakanı tarafından, hem de kitaplarım toplanıyor. Onlar yılmıyordu kitapları toplatmaktan, ben de ciddiye almıyordum, onların “vatanı, milleti kitap toplamayla” kurtarma düşüncesini.
Kim haklı çıktı?


Başa dön


Babil kapatılıyor
Dünyanın 7 harikasından biri olan Asma Bahçelere ev sahipliği yapan Babil antik kentinin, yabancı birliklerin bölgeye ne kadar zarar verdiği uzmanlarca tespit edilene kadar kapalı kalacağı bildirildi. Irak Kültür Bakanı Mufid El Cezeiri, basın toplantısında, Babil’in durumuyla ilgili tüm gerçekleri bilmek istediklerini belirterek, kentin, zararı tayin edecek, bunu belgeleyecek ve neler yapılması gerektiği konusunda tavsiyede bulunacak bir uluslararası ekip oluşturuluncaya kadar kapalı kalacağını söyledi. British Museum tarafından hafta sonunda açıklanan raporda, Amerikalı ve Polonyalı askerlerin, askeri üs kurarak antik kente zarar verdikleri bildirilmişti. Polonya Savunma Bakanı Jerzy Szmajdzinski, önceki gün yaptığı açıklamada, British Museum’un açıkladığı raporun tam aksine yabancı birliklerin varlığının Babil antik kentini koruduğunu ileri sürmüştü.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net