www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Gurbette tadı yok
8 çocuklu Baran ailesi, Batman'dan göç etmiş Istanbul'a. Çocuklardan sadece 3'ü okula gidebiliyor. "Keşke para olsaydı da hepsini okutabilseydim" diyor anne Gülsüm Baran.

Pazarlar çamur deryasına döndü
Kurban Bayramının yaklaşmasıyla birlikte kurbanlıklar semtlerde kurulan hayvan pazarlarında satışa çıkartılırken, belediyelerin pazar yerlerine hiçbir altyapı hizmeti sunmaması nedeniyle üreticiler oldukça zor günler geçiriyorlar.

F tipi cezaevlerinde 4 yil -2-
   Tellere takilan çiçegi alamazdik

Farkli cezaevlerinde tecridi yaşamiş olanlarin anlattiklari, tecrit koşullarinin farkli yönlerine işik tutuyor. Elif Akkurt, "Adliler bizim havalandırmaya çiçek atıyorlardı.

Ürperten iddialar
Bingöl’de; Emniyet Müdürlüğü’nde kaloriferci olarak çalışan ve aynı zamanda korucu oğlu olan Yunus Sayın’ın, işitme ve konuşma engelli N.S.’ye tecavüz ettiği iddia ediliyor.


Gurbette tadı yok
Filiz Yavuz / Uğraş Vatandaş
İşşizlik nedeniyle memleketinden göç edip, ekmeğini İstanbul'un "altın olmayan" taşindan topragindan çikarmaya çalişan yüzbinlerce aileden biri de Baran ailesi. Baba Baran, Kâgithane Belediyesi'nde temizlikçi olarak çalışıyor. Sekiz çocukları var. Çocukların en büyüğü 21, en küçüğü 2 yaşında. İkisi 7. sınıfa, biri ise 3. sınıfa gidiyor. Yani sadece üç kişi okuyor kardeşler arasında. "Keşke para olsaydi da hepsini okutabilseydim. Ama okula göndermek çok masrafli" diye konuşuyor anne Gülsüm Baran, yikadigi çamaşirlari odanin içine gerdikleri çamaşir ipine asarken. Samimi ve misafirperver. Salonunda oturacak bir şey olmasa da sobanin yanindaki minderlere oturtuyor bizi, üşümüşüzdür diye. Çay içmemiz için israr ediyor. Sevmiyor Istanbul'u... Zaten yeni taşindiklarinda da kimse 'hoşgeldin'e gelmemiş. Bayramlarda, bayramlaşmaya da gelmiyorlarmiş. "Batman'da bayramlar güzeldir" diyor ve akrabalarının, komşularının bayramda evlerine geldiğini anlatıyor. "Burada kurban kesemiyoruz, bayram yapamıyoruz" şeklinde konuşuyor.
Bayramda dinlenecek
Çocuklardan Emine Baran 12 yaşinda. Hiç okula gitmemiş. Bir tekstil atölyesinde çalişiyor haftaligi 50 milyona. "Ortacı", sürekli ayakta olduğu için çok yoruluyor. Ama bundan önce başka işlerde de çalışmış. Babası, abisi ve ablasıyla birlikte yazları Aydın'a pamuk, Manisa'ya da domates toplamaya gitmişler Batman'dan. Hatta Türkçe'yi Aydın'da öğrenmiş. Sonra İstanbul'a göç etmişler. Batman'ı daha çok seviyor İstanbul'dan. O'nun İstanbul'u Kağıthane'den ibaret. Çünkü İstanbul'da Kağıthane'den başka hiçbir yeri görmemiş. Bayram'ı elbetteki Batman'da geçirmek istiyor. Fakat Batman'a gidemeyeceklerini biliyor. İstanbul'da ise bayramda tek yapmak istediği şey; dinlenmek. "Evde oturmak istiyorum" diyor. Bayramda işe gitmeyecegini, tatil yapacagini söylerken gözleri parliyor.
Emin Baran ise 20 yaşinda. Ögretmenleri olmadigi için Ilkokul 3'te mecburen okulu bırakmış. Tekstil atölyesinde haftalığı 120 milyon liraya çalışıyor. İstanbul'u iş bulabildikleri için iyi bulsa da, sevmedigi birçok yani da var. Aldigi paranin hemen bitmesi, tanidigi insan sayisinin azligi gibi birçok kötü yanini gösteriyor Istanbul'un. İşyerinden arkadaşlarıyla Eminönü'nü, Taksim'i, Beşiktaş'ı, Sultanahmet'i gezmiş. Emin 20 yaşinda ama hiç sinemaya tiyatroya gitmemiş. Bayramda işyerinde yalniz yaşayan bir abilerini arkadaşlariyla ziyaret edecegini söylüyor, Istanbul'da akrabası olmadığını belirtirken. "Batman'da iken bayramdan bir hafta önce hazırlık yapıp 4 gözle beklerdim" diyen Emin, İstanbul'da bayramın çekiciliğini yitirdiği görüşünde. Emin İstanbul'u sevdiğini söylese de "Batman'da iş olsaydi da keşke orda kalsaydik" demeden de edemiyor.

Tütün kotası İstanbul'a göç ettirmiş
Yaşar ailesi de Baran ailesi gibi Batmanli. Iki aile birbirini tanimiyor, fakat ayni kaderi paylaşiyor. Bizi misafir odasina buyur ediyorlar. Tavandan su damliyor, "Yağmurun yağmadığı bir gün çatıya çıkıp, onarmak gerek" diyor Baba Latif Yaşar.
Batman'dan bir sene önce iş umuduyla Istanbul'a göç etmiş, 10 çocugundan 4'ünü dedesinin yanına bırakarak. En büyüğü 19 yaşında, en küçüğü 8 aylık olan çocukların 4'ü okula gidiyor. Batman'da tütün ekerek yaşamlarini kazanan Yaşar ailesi, tütün kotasi uygulamaya konulunca geçinemez olmuş. Aras Kargo'da kuryelik işi bulan Latif Yaşar, 4-12 arasi çalişiyor, ama yine de evin ihtiyaçlarini karşilayamiyor. Batman'a gidip geldikçe erzak getirerek, mutfak masraflarını azaltmaya çalışıyor. "Kirasıydı, faturasıydı derken eve giren iki maaşla zor geçiniyoruz" diyor. Anne Mevziye Yaşar ise parasizliktan kurban kesemeyeceklerini, ancak eş dostlari görecekleri için bayrami dört gözle beklediklerini söylüyor.
Gurbetteyiz; adi Gurbet
Ailenin bir buçuk yaşindaki kizlari Istanbul'a taşinma tartişmalarinin sürdügü bir dönemde dogmuş. Bu yüzden adini "Gurbet" koymuşlar. Evin en büyük çocugu Emriye Yaşar. O da hiç okula gitmemiş. Okuma yazmayi köylerinde açilan bir kursta ögrenmiş. Tekstil işçisi. 08:30-19:00 arasi asgari ücretle çalişiyor. Mesaiye de kaliyor ama saat başina sadece 1 milyon lira aliyor.
Nejdet 6. sinifa gidiyor. 14 yaşinda. Okuldan sonra okul masrafini çikarmak için pantolon yapan bir tekstil atölyesinde "arkacılık" yapıyor. İstanbul'a alıştığını söyleyen Nejdet "Çalışırken çok yoruluyorum" diyor. Karnesini sorduğumuzda "biraz kötü" diyor utanarak. Batman'da saat 8'de şeker toplamaya gittiklerini kaydeden Necdet, Istanbul'un bayramını sevmiyor. Köylerinde her şeyin iyi olduğunu anlatıyor...


Başa dön


Pazarlar çamur deryasına döndü
Ulaş Emre
Kurban Bayramının yaklaşmasıyla birlikte kurbanlıklar semtlerde kurulan hayvan pazarlarında satışa çıkartılırken, belediyelerin pazar yerlerine hiçbir altyapı hizmeti sunmaması nedeniyle üreticiler oldukça zor günler geçiriyorlar.
Okmeydanı'nda 100'e yakın çadırın kurulu olduğu pazarda yüzlerce kurban satıcısı elektrik, su ve tuvalet olmadığı için büyük sıkıntı çekiyor. Tuvalet ihtiyacını karşılamak için SSK hastanesi ve civardaki camilerin yolunu tutan kurban satıcıları kimi zaman sırtlarında su taşerken, geceleri de gaz lambalarıyla aydınlattıkları çadırlarında yem çuvallarının üzerinde yatıyorlar. Tüm bu sıkıntılar karşılığında 10 günlüğüne kiraladıkları yerlere 1-1,5 milyar ödeyen kurban satıcıları, "Sesimizi duyuramıyoruz. Bu gidişle yolları kapatıp eylem yapacağız" diyorlar.
Tuvalet için hastaneye
Okmeydanı Piyalepaşa Bulvarı üzerinde kurulan kurban pazarında ilk bakışta diz boyu çamur ve dağ gibi yığılmış gübreler göze çarpıyor. Elindeki çekiçle yağmur altında çadırını onarmaya çalışan İsmail Yılmaz, Erzincan'dan binbir umutla geldiğini söylüyor İstanbul'a. Çadır kurmak için 40 metrelik yere 1 milyar kira ödediğini söyleyen Yılmaz, "10 gün için bir dünya para veriyoruz. 1 milyar 750 milyon lira da kamyon parası verdim. Yeme, içme hayvan yemi derken memlekete zararla dönüyoruz" diyor. "Üç yüze yakın insan var pazarda ama tuvaletimiz yok" eleştirisinde bulunan Yilmaz yaşadiklarini şöyle anlatiyor; "Mecbur kalınca SSK Okmeydanı Hastanesi ve camilerin tuvaletine gidiyoruz. Çamur içinde yüzüyoruz. Ödediğimiz paranın bir kısmıyla buraya çakıl taşı dökmüyorlar. İnsanlık dışı koşullarda yaşıyoruz. Piyalepaşa Bulvarı'nı kapatıp eylem yapmayı bile düşünüyoruz."
Makbuz değneğin ucunda
Sivas'lı Ahmet Koç yıllardır İstanbul'a geldiği için biraz daha deneyimli olduğunu anlatıyor. Geçen seneye kadar Şişli Belediyesi'ne makbuz karşiliginda kira ödediklerini dile getiren Koç, belediyenin bu yil ihale yoluyla kiralama işini şahsa verdigini, bu durumunda bir dizi olumsuz yarattigini belirtiyor. Yer gösterilmedigi için hayvan gübrelerini mecburen yola döktüklerini kaydeden Koç, bu konudaki kaygilarini şöyle anlatiyor: "İki yanımızda hastane var. Belediyenin bu konuda daha duyarlı olması gerekiyor. Müşterilerimiz bile çamurdan, yığılmış gübreden, pislikten pazara girmek istemiyor. Bir de 60 metrelik yer için 1.5 milyar lira aldılar."
Sivas'ta hayvan yetiştiriciligi yapan ve pazarda çadir kuranlardan biri de CHP Gölova Ilçe Başkani Zeki Ayanoglu. "1 milyar kira ödüyorum. Parayı alıp gidiyorlar, kime verdiğimiz bilmiyoruz. Sorunlarımızı anlatacak kimse de yok. Kısacası parayı ver başının çaresine bak diyorlar. Çadırlarımız alttan su alıyor bazen sabahlara kadar uyumuyoruz. Gübreyi akıllarına gelince kamyonlarla alıyorlar" diyen Ayanoğlu, en çok su sıkıntısı çektiklerini ifade ediyor.

SSK Okmeydanı Hastanesi'yle iç içe
Şehrin merkezinde susuz, tuvaletsiz, gübre yiginlari içinde kurulu olan hayvan pazarini SSK Okmeydani Hastanesi'yle sadece bir duvar ayırıyor. Hastanenin yanında hayvan pazarı için yer gösteren ve hiçbir önlem almayan Şişli Belediyesi bu durumun insan sağlığı için tehdit oluşturduğunu ise görmezden geliyor. 2872 sayılı Çevre Kanunu'na göre hayvan satış yerlerinin kent merkezinde insan sağlığını tehdit etmeyecek yerlerde kurulması gerekiyor. "Belediye hiçbir şekilde bizimle ilgilenmiyor" diyen kurbanlık hayvan satıcısı Erkan Karabulut yaşadıklarını şöyle anlatıyor; "Önceki gece çadırların ortasında bulunan lağım borusu patladı. Çadırlar, hayvanlar lağım suları içinde kaldı. Belediyeyi aradık 2-3 saat sonra ancak geldiler. Biz onları beklemedik sırtımıza kadar suyun içinde kanal açmaya çalıştık. Hemen yanı başımızda hastane var. Ben parama bakarım anlayışı hakim. Şişli'nin göbeğinde rezillik içinde yaşıyoruz, belediye de seyirci kalıyor. Tüm bu manzaranın sorumlusu da belediyedir, çünkü biz onların gösterdiği yerde çadırlarımızı kurduk."

Bayram benim neyime
Cemal Dursun / Ulaş Emre
Bayram öncesi çocuklari bayramlik, büyükleri de alişveriş telaşi sardi. Magazalara yaklaşamayan dar gelirlinin alişveriş adresi olarak bilinen Mahmutpaşa'ya gelen vatandaşlar siki pazarliklar sonucu çocuklarini sevindirecek giysiler almaya çalişti bu sene de. "Her şey 5 milyon", "Her şey 8 milyon" şeklinde bagirarak akşama kadar yagiş altinda satiş yapmaya çalişan esnaflar ise, işlerin durgunlugundan yakindilar.
Tezgâhlarda kot pantolonlarin 10-15 milyon, kazaklarin 5-10 milyon, takim elbisenin de 25 milyon liradan satildigi Mahmutpaşa'da insanlar alışveriş yapmak için yağmur altında bir tezgâhtan diğerine koşturuyor. 350 milyon lira aylıkla çalışan 3 çocuk babası tekstil işçisi Ahmet Neğiş, tanesi 6 milyon lira alan 4 kazağı sıkı pazarlık sonucu 20 milyon liraya alıyor. Bizi görünce de, "Kendimize bir şey alamiyoruz. Çocuklara da almayinca üzülüyorlar. Aldigim maaşla karnimizi zor doyuruyoruz. Bayram benim neyime" diyor.
Kimsede para yok
Sohbetimize ortak olan kazak satıcısı Cüneyt Bozkurt sabahtan beri iki tane kazak sattığını söylüyor. "Polis, zabıta, belediye burayı bitirdi" diyerek, alınan önlemlerden yakınan Bozkurt, "Şeker Bayrami'ndan beri iş yapamiyoruz. Vatandaşin cebinde para olmayinca biz kime satiş yapacagiz. Akşama kadar boş boş oturuyoruz" şeklinde konuşuyor.
Çocuklariyla birlikte tezgâhlari gezen Melahat Açar ise çocuklarinin kimisine ayakkabi, kimisine pantolan kazak alarak, bayrami geçiştirmeye çalişiyor. 2 çocuk annesi Hatice Gümüştaş, bütçesi ancak seyyar saticidan alişveriş yapmaya yettigi için Mahmutpaşa'ya geldiğini anlatıyor.

Halk eti bayramda yiyebiliyor
Ekonomik krizle mücadele etmeye çalışan halk, eti bayramdan bayrama görüyor. Türkiye'deki yıllık et tüketimi Amerika ve Avrupa ülkelerine göre ancak dörtte bir düzeyinde kalıyor.
Konuya ilişkin bir değerlendirme yapan Prof. Dr. Mustafa Tayar, insanın günlük beslenmede alacağı proteinin yarısının hayvansal kaynaklı olması gerektiğini söyledi. Prof. Tayar, temel besin maddesi olarak ekmek ve diğer tahıldan mamul ürünleri kullanan halkın, günlük enerji ihtiyacının yüzde 50'sini de bu ürünlerden karşiladigini ifade ederek, "Türkiye'de süt, yoğurt ve et tüketiminde azalma
yaşanıyor. Et ve et ürünleri ülke genelindeki tüketim yüzdesinin diğer gıda gruplarına göre yüzde 3'ü oranında. Kişi başına et tüketimi sadece kurban bayramlarında avrupa düzeyine çıkabilmektedir" diye konuştu.


Başa dön


F tipi cezaevlerinde 4 yil -2-
   Tellere takilan çiçegi alamazdik
HAZIRLAYAN: Serpil Savumlu
Elif Akkurt (Elbistan Cezaevi):
19 Aralik Operasyonu'nu Malatya'da yaşadim. Iki kişilik ve üç kişilik hücrelerde kaldik. Hücrelerde tellerle kapli cam vardi. Kuşlar bile o camlara konamazlardi. Onlar bile korkarlardi. Kaldigimiz yerde banyo ve tuvaletin kapisi yoktu. Tuvalet mutfak hepsi alt katta iç içe geçmiş durumdaydi. Alt katta ölüm orucunda bulunan arkadaşimiz kaliyordu. Içeriye çiçek almak yasakti. Adliler bizim havalandirmaya çiçek atiyorlardi. Bazen çiçekler havalandirmalara takiliyordu. Onlari almak için çaba harcardik. Çiçegi düşürmek için ayakkabilarimizi atardik. Tellere takilan çiçegi alamazdik. Tecrit, çiçegi alamadigimizda üzerimizde biraktigi ruh haliydi.
ÇIM ADAM MÜDÜRE BENZIYOR
Çiçek yetiştirmemiz yasakti. Biz ilaç kutularina bugday taneleri, çaylardan kalan tortulari ve biriken topraklari topluyorduk ve kariştiriyorduk. Onlarin içine adlilerin attigi çiçekleri dikiyorduk. Aramalarda onlari alirlardi. Bir kez bugday tanelerinden çim adam yapmiştik. Gardiyanlar geldi arama için "Sizin çim adamınız bizim müdürümüze benziyor" diyerek çim adamı ve diktiğimiz çiçekleri zorla aldılar. F tipi hapishaneler gündeme geldiğinde televizyorlarda hücreleri masa üzerinde bir örtü ve çiçek ile gösteriyorlardı. Ama içerde çiçek yetiştirmene bile izin vermiyorlardı. İnsana ait, doğaya ait olan şey bize ait olmamalı, bize o gözle bakılıyordu. Diğer hapishanelerden mektuplar geliyordu. Bir gün bir kart geldi üzeri yıldızlı. Aramada "Siz bu yıldızı asamazsınız" dediler ve kartı çiğnemeye başladılar. Mektup okuma kurulundan geçmiş ama ona rağmen alıp sırf moralimizi bozmak için kartı çiğnediler. Arkadaşımız fotoğrafını yollamıştı. Fotoğrafta sakallıydı. Aramada gardiyanlar "Yabancıların fotoğraflarını asamazsınız" diye fotoğrafı alıp yırtmaya başladılar. Arkadaşımızın resmini Che'ye benzettiler ve imha ettiler. Sarı kırmızı ip almak istiyorduk. "Bu renkler yasak" diyerek izin vermiyorlardı. Daha sonra mavi ip almak istedik o rengede izin vermediler.
19 Aralık Operasyonu'ndan sonra ilk günlerimizde ölüm orucunda olan bir arkadaşimiza "Sen hamilesin" dediler ve apar topar Adli Tıp'a götürdüler. Arkadaşimiz getirildiginde orada çok kötü oldugunu anlatti. Bize "Kendimi tecavüze uğramış gibi hissediyorum çok kötüyüm" demişti. Işte orada arkadaşimizin yaşadigi şey tecritti. Arkadaşimizin yaşadiklari tecridin verdigi ruh haliydi.
Elbiselerimiz sinirli veriliyordu. Üç tane kazak, üç tane pantolonunun olacak fazlasini vermiyorlar. Bir tane bardak ve tabagimiz vardi. Fazla olan her şeyimize el koyuyorlardi. Aramalarda genellikle sayiyorlardi. Eger bir kaşik fazlaysa "fazlaymış" deyip geri alıyorlardı.
EVRENSEL'İ KESEREK VERİYORLARDI
Uzun süre istediğimiz gazeteler ve yayınlar verilmedi. Evrensel ve Gündem gazetelerini alıyorduk. Evrensel gazetesini alırken F tipi ya da ölüm oruçları ile ilgili haberler gazeteden kesilip ya da o sayfa alınıp bize öyle veriliyordu. Bakıyoruz gazetenin sayfası yok. Uzun isteklerimizden sonra "Tamam sayfaların fotokopisini çektikten sonra size verelim" dediler. Toplu fotoğraf çektirmek yasaktı ancak tek başınıza fotoğraf çektirebilirsiniz o da belli yerlerde. Çektirdiğimiz yerde de kalorifer peteği, cam, logarların görünmesi yasaktı.
Bir gün mahkemeye gittik. Duruşma çıkışında ellerimiz kelepçli zafer işareti yaptık ve orada askerlerin saldırısına maruz kaldık. Sonrasında beş kadın 20 askere saldırdı diye hakkımızda davalar açıldı. Sonuçta biz onlara saldıran olduk. Aradan uzun bir süre geçtikten sonra bizi döverek Malatya'dan Elbistan'a sevkettiler. Malatya'dan ayrılırken cezaevi müdürü arkamızdan zafer işareti yaptı. Tabii ki hakkında hiçbir işlem yapılmadı. Bizim hakkımızda açılan dava ise hâlâ sürüyor.
Hücrede bir arkadaşımızın sazı vardı. Ben de flüt almak istiyordum. Ailem flüt ve flüt kitabı yollamıştı. Flüt kitabını verdiler flütü vermediler. "İçerde bir tane müzik aleti var zaten. Flütü almak için sazı verin" dediler. Uzun süre terlik ve ayakkabı araması yapmak için hücreye geldiler. Aramayı genellikle erkek gardiyanlar ve askerler yapıyordu. Prosedüre göre erkeklerin aramalara katılması yasak. Ama yine de 15 günde bir bu aramayı yapıyorladı. Ayakkabılarımızı aramıyorlardı bile. Tekme tokat girip ayakkabılarımızı terliklerimizi çıkarıp atıyorlardı. Tecrit bazen ayakkabı arayarak, bazen mahkemeye giderken değişik uygulamalarla yaşanıyor.
Hakkı Akça (Tekirdağ F Tipi Cezaevi):
Tecridi, insanların insanlardan uzaklaştırılması, kimliksizleştirilmesi olarak ele almak gerekiyor. Kendi kimliğinden uzaklaşan kendi düşüncelerinden uzaklaşanın, yaşamı belirleyen olması mümkün değil. Tecridi bütünüyle ele almak gerekiyor. Sadece karşılaştığımız olaylara tavır almak bir çözüm getirmiyor. Tek tip elbise ve zorla çalıştırmaya karşı alınan tavır sadece tecride alınan tavrın bir parçasıdır. Tecrit bu uygulamaları içinde barındıran bir uygulama biçimidir. Cezaevindeki uygulamalar yanlızlaştırmaya ve kendimizle uğraşır hale gelmemize dönük uygulamalardı. Genellikle yalnızlaştırmanın ve değişik şeylerden kurgular yapmanın planları hayata geçirilmeye çalışılıyordu. Bunlardan en önemlisi hücreyi gören pencerelerden gardiyanlar değişik aralıklarla hücreyi kontrol ediyorlardı. Bunu yaparak "Biz sizi her zaman izliyoruz" baskılanması yaratıyorlardı. Bundan dolayı rahatsızlanan ve psikolojik sorunlar yaşayan birçok arkadaşımız oldu. Arkadaşlarımız bir süre sonra kurgular oluşturmaya başladılar. Daha sonra bu durumu daha da derinleştirmek için ring araçlarına kameralar koydular. Yanlızlığı derinleştirmeye dönük uygulmalar getirdiler. Bazı hücrelerde içeri ışık girse de karanlık oluyor ve ışık yakmak zorunda kalabiliyorsunuz. Sizin ışık yakmanız da yine denetim altında. Bazen gardiyanlar "Tamam devletten ışık gidiyor" diyor ve ışığı kapatabiliyor. Sen açıyorsun, o kapıtıyor. Burdan bir gerginlik yaratılıyor. Seni huzursuz edebilecek her türlü şey yaratılabiliyor. Daha çok paylaşımı engellemek için uygulamalar geliştiriliyor. Hücrede 3 kişi kalmamıza karşın 3 kişi fotoğraf çektirmemizin yasak olduğu söyleniyordu. Tutuklular daha sonra kendilerince bir çözüm buldular. Ayrı ayrı fotoğraf çektiriyorduk dışarda fotokopi çekilip fotoğraflarımız bir araya getiriliyordu.
Ailemizin gönderdiği eşyalar ve fotoğraflar kimi zaman veriliyordu kimi zaman buna izin verilmiyordu. Hızlı haber iletmek için ya da sağlık durumumuzla ilgili bilgiyi iletmek için faks çekiyorduk. Sonra bir öğreniyorduk ki faks 10-12 günde gitmiş. O zaman faksın kullanılmasının bir anlamı da kalmıyor. Ama bazen bir bakıyorduk ertesi gün elinize faks gelmiş oluyor. Pulla gönderdiğimiz mektupların büyük çoğunluğu imha ediliyordu. Bizde tedbir olarak iadeli tahhütlü yollamaya ve bize yazılan mektupların da öyle gönderilmesini istedik. Bu da maddi açıdan tutukluları sıkıntıya sokuyordu.
TECRİDİ KENDİNİ YAKARAK PROTESTO ETTİ
Biz de diğer cezaevlerinde olduğu gibi benzer uygulamalarla karşı karşıya kaldık. Yer değiştirme taleplerimiz "Kültürel, dinsel ve ekonomik ve benzeri nedenlerden dolayı sizin bir araya gelmeniz mümkün değildir" denilerek reddedildi. Orhan isminde bir arkadaşimiz tecridin yarattigi sorunlardan kaynakli kendini yakmişti. Orhan, kendini yakmadan önce yan hücresinde bulunan mafya adamlarinin birinin hücresinde telefon çikiyor. Telefon çiktiktan sonra o koridora saldiri düzenleniyor. Saldiri esnasinda Orhan'a da dayak atılıyor. Orhan o saldırıdan çok etkilenmiş ve olaydan sonra tecrit koşullarını protesto için kendini yakmıştı. Bir gün öğle yemeğini getirdiler aradan 5 dakika geçmeden içeri girdiler. Baktık yukarı çıkanlar oldu. Havalandırmaya çıktık. Burada amaç bir şey bulmak değil. Amaç yasal olmayan bir şeyi alıp götürmek de değil. Amaç orda bizi "Biz istediğimiz zaman geliriz" baskılanması içine sokmak.
BABAMI GÖZALTINA ALDILAR
Görüş öncesinde ve sonrasında aileme dönük saldırılar söz konusuydu. Ailem ziyarete geldi. Çıkarken bir arkadaşın askerlik sorunu var diye gözaltına almaya çalışıyorlar. Ailem de "Niye alıyorsunuz" diyerek müdahele etmeye çalışıyor. Burda onların konuşmasına fırsat tanınmadan askerler copla saldırıyor ve kardeşimin kolu kırılıyor. Diğerlerinde de yaralar vardı. Bir kez de babamı ziyaret sonrasında askerlik araması olduğu gerekçesiyle gözaltına almışlardı. Babam 4 yıldır görüşlere gelip giden biriydi. Keyfi uygulamaların hiçbir zaman sınırı yok.
Yasemin Kardağ: (Uşak Cezaevi)
19 Aralık'tan sonra onursuz bir aramanın ardından Manisa Cezaevi'ne getirildik. Üzerimiz gaz kaplıydı ve bir çoğumuz yaralıydı. Uzun bir süre gazete alamadık. Sıcak su verilmedi. Bu uygulamalar hep 19 Aralık'ın devamıydı. Revire çıkmamız engelleniyordu. Kaldığımız hücrede bir gün dolabın yerini değiştirdik. Alan o zaman daha genişliyordu. Daha bir gün geçmeden gelip "Dolabın yerini değiştiremezsiniz ona biz karar veririz" dediler. Tabii biz de bunu yapmayacağımızı söyleyince tehditler savurdular, ancak ısrarımızı görünce bu inatlarından vazgeçtiler. Cezaevinde işte mantık bu. "Hep bizim istediğimiz olacak" diyorlar ve böyle hareket ediyorlar. Evrensel ve Gündem alamıyorduk. Sorduğumuzda "gelmedi" diyorlardı. Tamamen keyfi bir karar verme yetkisi var. Hedef insanların iletişimlerini kesmek. Oysa bu çok insani bir ihtiyaç. Çoğu zaman aramalarımız oluyordu. Bizi zorla havalandırmaya atıp üzerimize de kapıyı kilitliyorlardı. Eşyalarımız yırtılıyor ve kullanılmaz hale geliyordu. Yapılanlarda mantık aramak mümkün değil. Uşak'ta kırmızı, yeşil renkler yasaktı. Dışardan zaten bir şey almak yasak. Örneğin üzerimizdeki eşyalar yırtılıyordu depodan yedeklerimizi almak istiyorduk. Alana kadar birçok kez söylemek zorunda kalıyoduk. Bazen ailelerimiz görüşte bir şeyler getirirdi. Biz görmeden getirilenleri alırlardı. Görüşten günler sonra verirlerdi.
PSİKOLOJİK SORUNLAR YAŞANIYOR
Dergilerimizi 10 gün içinde okumak zorundaydık. Eğer 10 gün içinde okumazsak ikinci gelen dergi bize verilmezdi. Yıldız Türkoğlu isminde bir arkadaşımıza şizofren tanısı konmuştu. Kendi canına zarar verebilecek biri ve sürekli doktor kontrolü altında olmak zorunda. Ancak tedavisi yapılmıyor. Psikolojik sorunlar yaşayan arkadaşlarımız tecridi daha derin yaşıyorlar. İlaçlarına ulaşmakta güçlük çekiliyor. Revirde bile doktor bulunmazken bu arkadaşımız doktor kontrolü altında cezaevinde kalabilir denilerek tahliye edilmiyor. En sağlıklı insanlarda bile psikolojik sorunlar görülebiliyor. Bu kendini kulak çınlaması, bulanık görme, seslere duyarlılık gibi gösteriyor. Bir kimlik taşıyoruz ve tüm bu yapılanlar bu kimliği yok etmeye yönelik. "Ben onlar gibi olmalıyım" psikolojisini yaratmaya çalışıyorlar. Bizi koruyan bu aşamada direniş oluyor.
Sadık Çelik (Edirne F Tipi Cezaevi):
Tek kişilik hücrede 6 ay kadım ve bunun tamamını yalnız geçirdim. Hücrede olduğum süre boyunca sürekli radyo yayını vardı. Her saat istedikleri zaman radyoyu açabiliyorlardı. Teklilerdeki radyoların bir özelliği vardı. Onlar içerden kontrol edilemiyordu. Dışarda gardiyanlar tarafından denetleniyordu. Bu durum uyku düzenimizi bozduğu gibi bizi psikolojik olarak da rahatsız ediyordu. İlk zamanlarda cam çerçeve indirmek gibi bir düşünce oluşmuştu ancak zaten amaçları bize bunu yaptırmaktı. Bizleri düşünsel olarak yıpratmak istiyorlardı.
Tecrit koşullarında kendimizi geliştirmek için ve siyasi anlamda kendimizi korumak için arşivler yapıyorduk. Her aramada o arşivlere el koyuyorlardı. Kantinde plastik çatal kaşık satılıyordu. Kaşık ve çatallardan hücrede üç kişi olmana karşın üç tane alamıyorsun. Sırf bunun için dilekçe vermiştik. Radyo dinliyorduk haftada 6 tane pil bitiriyorduk ancak 4 pilin üzerinde kantinden almamıza izin vermiyorlardı. Sorunlarımızla ilgili Adalet Bakanlığı'na hücredeki arkadaşlarla dilekçe yazdik. Gardiyana iletmesi için verdik. "Hayır üçünüz yazmışsınız alamam" dedi imha etti. Bunun üzerine suç duyurusunda bulunduk. Savcılık takipsizlik kararı verdi. Savcılık suç duyurusuna "Hükümlü ve tutukluların kurum düzenini bozmak amacıyla gruplaşmaları, tek başına veya gruplar halinde eğitim ve çalışma yükümlülüklerini yerine getirmemek, verileni yememek, idarece tarafından verilen elbiseleri giymemek gibi kurum yönetmeliklerine aykırı davranışlarda bulunmaları veya birbirlerinin husumet duygularını tahrik etmeleri yasaktır" şeklinde cevap verdi. Tecrit sadece bizi kapsayan degil ailemizi avukatimizi da etkileyen bir politika.
-BİTTİ -


Başa dön


Ürperten iddialar
Rojda Kızgın
Bingöl’ün Genç ilçesine bağlı Ardıçdibi köyünde ninesine bakan işitme ve konuşma engelli N.S.’ye tecavüz edildiği ortaya çıktı. Mahkeme, tecavüz olayından yargılanan Genç İlçe Emniyet Müdürlüğü’nde kaloriferci olarak çalışan ve korucu oğlu olan Yunus Sayın’ı tahliye ederken, N.S.’yi ise tecavüz olayını hatırlayıp hatırlamadığı, ruhsal olarak tecavüze karşı koyabilecek olgunlukta olup olmadığının tespiti için Elazığ Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne sevketti.
Tecavüz zanlısı Sayın’ın savunmasını AKP Bingöl İl Başkanı Yusuf Coşkun’un eşi Av. Fatma Coşkun üstlendi.
Tecavüze uğradıkları gerekçesiyle birçok kadın “aile meclisi” kararı ile öldürülürken, Bingöl’ün Genç ilçesine bağlı Ardıçdibi (Arkel) köyünde köy korucusunun oğlu Yunus Sayın tarafından tecavüze uğradığı iddia edilen işitme ve konuşma engelli 21 yaşındaki N.S. olayında amcası M. Rıza S., yaşanan ve gizli kalan birçok tecavüz olayının aksine İnsan Hakları Derneği (İHD) Bingöl Şubesi’ne başvurarak olayın aydınlanması için hukuki yardım talebinde bulundu.
Tecavüz raporu verildi
Gelişmeleri anlatan N.S.’nin amcası M. Rıza S. olay sonrası tutuklanan tecavüz zanlısı Sayın’ın bir süre tutuklu kaldıktan sonra tahliye edildiğini hatırlattı. Avukat tutacak parası olmadığını belirten M. Rıza S. şöyle devam etti; “Sayın benim yeğenime birçok kez tecavüz etti. Olayı anlatmaması için de tehdit etti. Yeğenim bana yaşadıklarını yazarak anlattı. Bizi savunacak kimse yoktu. Bundan dolayı da Yunus’u serbest bıraktılar. Yargılama devam ederken, yeğenim mahkeme tarafından Diyarbakır Adli Tıp Kurumu’na sevk edildi. Buradan verilen raporda da yeğenime tecavüz edildiği tespit edildi. Yeğenimin hayatını karartan Yunus’un yargılanıp cezalandırılmasını istiyorum. Yeğenim olayın şokunu üzerinden atmış değil. Mağduriyetimizin giderilmesini istiyoruz. Bu nedenle İHD’ye başvurdum. Avukatların bizi savunmasını istiyorum.” Olayın şokunu halen üzerinden atlatamayan N.S., başına gelenleri el işareti ve yazarak anlattı. Köydeki kızların kendisinden olayı anlatmasını istediğini ifade eden N.S., olayı anlatmamak için hep kaçtığını kaydetti.
Kadın avukatlara çağrı
Bakanlığın inadı
Talim Terbiye Kurulu Başkanlığı’ndaki sürgünler nedeniyle mahkeme tarafından mahkum edilen 159 bin YTL tutarında “parasal zararları” ödemeye mahkum edilen Milli Eğitim Bakanlığı, mahkemenin kararını uygulamamakta ısrar ediyor. Eğitim Sen bu nedenle tekrar yargı yoluna başvurdu. Talim Terbiye Kurulu Başkanlığı’ndaki 167 çalışanın sürgün edilmesinin ardından Eğitim Sen’in Ankara idare mahkemelerine davalar açmıştı. Mahkeme bu işlemlerin iptal edilmesine ve ortaya çıkan “maddi zararların ödenmesine” karar verilmişti. Öğretmenler eski görevlerine dönmesine karşın maddi zararlar, MEB tarafından yasal süre içinde karşılanmadı. Ek ders ücretlerinden doğan farklar, 60 kullanımlık toplu taşım kartı ve döner sermaye kâr payını kapsayan parasal zarar, dava açan 53 kişi için yaklaşık 159 bin YTL’ye (159 milyar TL) tekabül ederken, açılacak yeni 17 dava ile birlikte 210 bin YTL’ye (210 TL) ulaşacak. MEB önünde dün bir araya gelen Eğitim Sen üyeleri, “MEB yargı kararlarını uygula” yazılı dövizler taşıyarak, parasal zararlarının ödenmesini istedi. Eğitim Sen Genel Sekreteri Emirali Şimşek, mahkeme kararı ile iptal edilen atama işlemi olmasaydı, öğretmenlerin bu haklarını zaten alacaklarına dikkat çekerek, MEB’in hukuka aykırı işlemi nedeniyle öğretmenlerin mağdur edildiğini kaydetti. Mağdur olan öğretmenlerin, mahkeme kararlarının eksiksiz uygulanması için, zorunlu olmadıkları halde, Talim Terbiye Kurulu Başkanlığı’na dilekçe ile başvurduklarını belirten Şimşek, “Ancak başkanlık, mahkeme sürecinin devam ettiği ve herhangi bir zararın söz konusu olmadığı gerekçesiyle öğretmenlerimizin taleplerini reddetmiştir. Oysa ortada bir mahkeme kararı vardır ve aksi ortaya çıkıncaya kadar uygulanması gerekmektedir” diye konuştu. Eğitim Sen üyeleri, açıklamanın ardından Bölge İdare Mahkemesi’ne MEB aleyhinde, yargı kararlarının eksik uygulanması nedeniyle maddi ve manevi tazminat davası, ayrıca kararın eksik uygulamasında sorumlu bulunan yetkililer ve Milli Eğitim Bakanı hakkında tazminat davası açarak, suç duyurusunda bulundular.
Başkaya’ya destek ziyareti
Mazlum-Der, İnsan Hakları Derneği (İHD), Türkiye İnsan Hakları Vakfı ve Uluslararası Af Örgütü yöneticileri ile Prof. Dr. Mehmet Bekaroğlu ve Prof Dr. Baskın Oran, “Akıntıya Karşı Yazılar” isimli kitabı nedeniyle yargılanan Doç. Dr. Fikret Başkaya’yı desteklediklerini açıkladılar. 12 Eylül döneminde yapılan işkencelerde ve Sivas katliamında devletin sorumluluğunu sorgulayan yazıları nedeniyle hakkında TCK’nın 159’ncu maddesi uyarınca dava açılan Yazar Fikret Başkaya’ya dün yapılan ziyarette konuşan İHD Genel Başkanı Yusuf Alataş, Başkaya’nın bir sembol olduğunu belirterek, “Başkaya’nın dilediğini yazabilmesi bu ülkede demokrasinin ölçütüdür” dedi. “İfade özgürlüğü yoksa diğer özgürlükleri çöp sepetine atabilirsiniz” diye konuşan Prof. Dr. Baskın Oran da AİHM kriterlerine göre, ifade özgürlüğünün kısıtlanması için “şiddete teşvik ve hakaret unsuru taşıması, eylemi gerçekleştiren kişinin toplumu çok etkileyecek konumda bulunması, söylenen ya da yazılanın ülkeyi felakete götürecek durumda olması” gibi şartların arandığına dikkat çekti. TİHV’den Sedat Aslantaş ise kişilerin ifade özgürlüğünün kimi zaman da linç kampanyaları ile kısıtlandığına dikkat çeken Aslantaş, bu duruma “Kürtler ne istiyor” başlıklı ilan sonrası yaşananları örnek verdi. Mazlum-Der Genel Başkanı Ayhan Bilgen ise davanın bakanın izni ile açıldığına dikkat çekerek, siyasi bir dava olduğunu bildirdi. Mehmet Bekaroğlu, yasaların AB’ye uyumlulaştırılmaya çalışıldığını ancak savcıların “uyumu” ile ilgili çalışmaların eksik olduğunu söylerken, Uluslararası Af Örgütü Türkiye Temsilcisi Levent Korkut da, örgütlerinin davayı ciddiyetle takip edeceğini ve raporunda yer vereceğini belirtti.
Başbakandan köylülere sayı oyunu
AKP’nin, “Tarım Gönüllüleri Projesi” kapsamında, “Bin köye bin gönüllü” uygulamasının birinci yılı, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve hükümetinin şovuna dönüştü. Günlerdir, “köylüye müjde vereceği” propagandası yapılan etkinlikte onlarca rakamı arka arkaya sıralayan Başbakan Erdoğan, köylüleri şaşkına çevirdi. Türkiye’nin dört bir tarafından getirtilen “bin gönüllü” ise verildiği duyurulan bilgisayarları alamadan bölgelerine döndü. Mustafa Özbek Spor Salonu’nda yapılan etkinlikte salonun orta yerine oturtulan “bin gönüllü” ilgi odağı olurken, bakanlığın seçerek getirttiği köylüler tribünlerde oturdular. Toplantıda, tarım örgütleri, TOBB adına konuşmalar ile Tarım ve Köyişleri Bakanı Sami Güçlü’nün ardından “müjde” vermek için kürsüye gelen Başbakan Erdoğan, 2003 ve 2004 yılına ait onlarca rakamı arka arkaya sıraladı. Sulamalı tarım yapan köylülerin 1995 yılından bu yana 660 trilyon liraya ulaşan elektrik borçlarının faizlerinin silineceğini belirten Erdoğan, ardından borcun dondurularak, tarımsal TEFE uygulanacağını ve 36 taksitte ödeme şartı getirileceğini söyledi. Erdoğan, mazot ve gübrede de destekleme getireceklerini söyledi ama nasıl olacağını açıklamadı. Erdoğan ayrıca arpa, buğday, yemeklik tane baklagiller, yağlı tohum, patates ve sertifikalı tohum kullanımını da destek kapsama alacaklarını, tarımsal girdilerde KDV oranlarını yüzde 18’den 1’lere ineceğini söyledi. Tarımsal desteklemelerde 2003 yılında toplam 2 katrilyon 650 trilyon lira, 2004’de 3 katrilyon 26 trilyon lira desteğin çiftçiye ulaştığını savunan Erdoğan, 2 yılda yaklaşık 5.7 katrilyon lira ile son dönemlerin en büyük rakamına ulaşıldığını ve bu durumun hem rakamsal olarak, hem de hizmet anlayışı olarak bir rekor olduğunu iddia etti. Hayvancılık sektörünü de desteklediklerini, yoksul ailelere 35 bin düve, 80 bin koyun dağıtıldığını, 2003’de kooperatiflere verilen destekle beraber 22 trilyon lira destek sağlanırken, 2004 yılında bu rakamın 8 kat arttığını iddia eden Erdoğan, hayvancılıkta dışa bağımlılıktan kurtuluş vadetti. AB sürecinde tarımın sorunlarla karşılacağını itiraf eden Erdoğan, tarımın AB’nin en önemli gündemlerinden olacağını söyledi. Desteklerin AB ülkeleri ve ABD ile kıyaslanmasına kızan ve bunu yapanları “tribünlere oynamakla” suçlayan Erdoğan, “Eğer Türkiye’yi AB ülkeleri ile mukayese edersek, biz Türkiye’yi ABD ile mukayese edersek burada yanılırız. Onların sübvanse gücü ile Türkiye’nin gücü aynı değildir. Burada adil olmak durumundayız” diye konuştu. Yapılan şova rağmen gönüllülerin bilgisayarı verilmedi. Ellerine birer ajanda tutuşturulan gönüllüler “biz bunun için mi çağrıldık” diye sitem ettiler.
Hükümete füze sorusu
Irak’ı işgali sırasında köylerine ABD’lilerin Tomahawk füzesi düşen köylülerin mahkemeye verildiğini belirten CHP Şanlıurfa Milletvekili Vedat Melik, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a devletinin köylülerin yanında müdahil olup olmayacağını sordu. Vedat Melik, Erdoğan’ın yanıtlaması istemiyle Meclis Başkanlığı’na verdiği soru önergesi ile, Şanlıurfa’nın Büyük Mürdesi köyüne düşen Tomahawk füzesini yeniden gündeme getirdi. Füzenin düşmesinin ardından, büyük bir korku yaşayan köylülerin, füze parçalarını almaya gelen ABD askerlerine tepkilerini ve “hem suçlu hem güçlü” olan ABD’nin köylüler hakkında açtıkları davayı hatırlatan Melik, “ABD askerleri yoldan masumane bir şekilde geçerken mi Büyük Mürdesi köylüleri ile karşılaşıp, tartışmışlardır?” diye sordu. Melik, Başbakan’ın şu soruları da yanıtlamasını istedi:
  • “ Devletin ana görevlerinden biri, özellikle yabancı ülkelere karşı yurttaşlarının can ve mal güvenliğini sağlamak olduğuna göre, TC Devleti’nin, meydana gelen bu olayda üzerine düşen sorumluluğu yerine getirdiğine inanıyor musunuz?
  • ABD askerlerinin, Şanlıurfa Asliye Ceza Mahkemesi’nde açtıkları davaya, TC Devleti’nin anayasal görevi olan, vatandaşını koruma hakkına dayanarak, bu davada müdahil olması gerekmez mi?”

  • Bize ulaşmak için;

    Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net