En yaygın söylenceye göre Astraya’nın (Astraia) babası, baştanrı Zeus’tur; anası da “evrensel düzenin uyumlu gidişatından” sorumlu Tanrıça Temis’tir (Themis). Resim ve heykellerde Astraya; bazen elinde başak tutan bakir bir kız olarak gösterilir. Adalet tanrıçası olarak da bir elinde terazi vardır.
Gene çok yaygın bir söylenceye göre insanlık, bir ara yeryüzünde hüküm süren altınçağ devrini yaşadığı dönemde Astraya; bir Tanrıça olmasına karşın Olimpos’taki tanrılar sarayında pek oturmuyordu. Ölümsüzlüğünü ve tanrıçalığını sürekli ikinci plana atıyor ve evlerinde, sofralarında, eğlencelerinde onlara eşlik ediyordu. Gerektiğinde sorunlarına ortak da oluyordu. Ona; “Adalet Ana”, “Adalet Kardes” gibi, gönüllerinden gelen adlar takmıştı o çağın insanları.. İşte bu saygın tanrıça; olgun, yaşlı, güngörmüş kişileri sık sık kapalı yerlerde, meydanlarda bir araya getiriyor; onlara halkları yönetecek ve yönlendirecek yasaların nasıl ve neler olması gerektiğini anlatıyordu bıkıp usanmadan. Bu Adalet Kardeş’in yaşadığı altınçağda; insanları sömürüp evrensel kardeşlik dengesini bozacak egemen güçler henüz ortaya çıkmadığı için, insanlar arasında kin, nefret gibi duygular yoktu. Haliyle aralarında bir sosyal sınıflaşma da yoktu; bütün insanlar birbirleri arasında eşitti. O yüzden insanları insanlara kırdıran savaş diye bir şey de yoktu. Ne mahkemeler, ne de güvenlik güçleri vardı... Çünkü insanlar, kardeşçe üretip bölüşecekleri bol ve bereketli bir üretimin savaşımını veriyorlardı yalnızca. O yüzden birbirlerine gerekli olan ve yaşamlarını daha da güzelleştirecek şeyleri üretiyorlardı. Haliyle birbirlerini öldürüp sömürecek araç-gereç ve silah üretiminin ne olduğunu bilmiyorlardı. Her toplumun az bir zaman içinde ürettiği kendine yetip artıyor; artan boş zamanlarını da kendi mutlulukları için gönüllerince değerlendiriyorlardı. Ve Adalet Ana dedikleri Tanrıçaya tapan ve onunla iç içe yaşayan halklar arasında, yalnızca kardeşlik ve dayanışma vardı; üretim fazlalıklarını, hiçbir karşılık beklemeden birbirlerine aktarma geleneği yerleşmişti...Bu yüzden ülkeler ve halklar arasında hiçbir zaman, elverişsiz iklimden ve toprak yetersizliğinden kaynaklanan bir yoksulluk; refahta dengesizlik gibi şeyler söz konusu olmuyordu...
Derken insanlığın gümüşçağı gelip çattı. Çünkü artık insanlar arasında sömürü amaçlı kavgalar; sahiplenilen mal ve topraklar yüzünden aralarında büyük sürtüşmeler başlamıştı: Tanrıça Astraya da bu yüzden artık insanlar arasına pek karışmaz olmuştu. Bazen Olimpos’tan iniyor, etrafına toplanan insanlara; “Sizlere dargınım!” diye çıkışıyordu. “ Altıçağda yaşamış atalarınıza layık değilsiniz. Göreceksiniz, sizden doğacak kuşaklar sizden de berbat olacak. Artık aranızda birbirinizi sömürmeye dayalı savaşlar çağı başlayacak!... “ Bunları söyledikten sonra da, ıssız dağlara doğru tek başına çekilip gidiyordu. Bu sözlerden etkilenenler, üzgün gözlerle ardı sıra onu izliyorlardı.
Gümüşçağdan sonra gelen her kuşak, Tanrıça Astraya’nın dediği gibi, öncüllerine rahmet okuttu! Bunlar artık demirçağın acımasız insanlarıydı. Bu insanlar, kızgın demire su verip habire kılıç-kalkan dövdüler. Ve birbirlerini sömürme amacıyla, öldürücü silahların ve araçların her gün daha etkilisini yapıp birbirlerine karşı kullanma yarışına girdiler...
Ve Tanrıça Astraya, çok sevdiği ama gitgide daha da canileşen bu insan ırkından utandı. Babası baştanrı Zeus’un yardımıyla, kızkardeşi Utanç Tanrıçası Pudicitia ile birlikte, gökyüzüne bir burç olarak ağdılar...Ondan sonra ozanlar ve sanatçılar da ; bu adalet Tanrıçası Astraya’yı; dünyamızın altınçağını özleyen ve çoğunlukla hep üzgün bakışlı bir kız olarak heykellerine, kitaplarına yansıttılar...
yatan@ngi.de
Başa dön