www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
GERÇEK
____
İ. Sabri Durmaz
Herkesi sigortalı yapmak marifet mi?
UFUK
____
Fatih Polat
Sarıgül nereden koşuyor?
AVRUPA GERÇEĞİ
____
Yücel Özdemir
Diaspora siyasetinin iflası
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Irak ve seçimler
EKONOMİ DÜNYASI
____
Tahir Şilkan
“Biz indirdik, siz takip edin”
bilgi işlem
____
Sadık Çakıcı - Uğraş Işık
İnternetle yakınlaşan eğitim
İNSAN ve SPOR
____
Hakan Keysan
Sefaletin yılı
TIRTIL
____
Erdal Şekeroğlu
Pelikan
GERÇEK
..........
İ. Sabri Durmaz
Herkesi sigortalı yapmak marifet mi?
Tayyip Erdoğan TV ekranlarına, meydanlara çıkıp, “Her doğan çocuk, daha doğduğu günden itibaren sigortalı olacak. Bunun karşı çıkılacak nesi var?” diye gerim gerim geriniyor.
Bunu söylemek için hiç de övünmeye gerek yok oysa. Çünkü sigortacılık kapitalist sistemde en kazançlı alanlardan birisi ve bütün sigorta firmaları da bu yüzden insanları, “ölüm”, sağlık”, “yangın” vb. karşı sigortalamak için birbiriyle yarışıyor. Yani insanları herhangi bir biçimde sigortalı yapmak marifet değil. Marifet, insanların sağlık hizmetlerinin kayıtsız koşulsuz karşılanmasıdır.
Kaynak nedir?
Kaynak, devletin halktan topladığı vergilerin bir bölümüdür. “Parasız sağlık hizmetini”, sosyalist ülkelerin tümü ve bir dönem birçok kapitalist ülkede devletler sağladılar. Bugün; teknoloji, insan, tıp bilimi vb. imkân ve kaynakların bu ölçüde geliştiği bir çağda; bu hizmetleri parasız olarak karşılamak düne göre daha da kolaydır. Nitekim Türkiye’de de; yakın geçmişe kadar; sağlık hizmetlerinin “parasıza yakın bir gelişmişlik düzeyinde” karşılandığını biliyoruz. Yeter ki hazine en büyük patronlara, hortumculara, vergi kaçakçılarına, rantiyeye yağmalatılmasın!
Genel olarak bakarsak; sağlık hizmetleri alanında dört tür uygulama görüyoruz.
1 - Kişilerin sağlık hizmetlerinin (koruyucu sağlık hizmetleri, tedavi ve ilaç...) tümünün parasız ve herhangi bir kayda bağlı olmaksızın (sigortalı mı değil mi) tam olarak karşılanması: Bu sistemde kişi nüfus cüzdanını gösterip, sağlık durumunun tıbben gerektirdiği her hizmeti ve ilacı alır. Bunun karşılığı olarak bir para ödemez. Sosyalizm böyle bir sistemi getirdi ve sosyalizmin baskısındaki 1950’lerin 60’ların dünyasında da pek çok kapitalist ülkede, sağlığı piyasa malı olmaktan çıkaran, bu sistemden ilham alan uygulamalara gidildi.
2 - Sosyal sigorta sistemi: Bu sistemde çalışanlar gelirleriyle orantılı bir prim öderler ama sadece prim ödeyen değil yakınları da bu prime karşılık verilen hizmetlerden yararlanır. Burada önemli olan primin az ya da çokluğuna bakılmaksızın tüm sağlık hizmetlerinin “parasız verilmesi”dir. Yakın bir zamana kadar Türkiye’deki SSK ve Emekli Sandığı böyleydi.
3 - Ödediği primle belirli hizmetleri kapsayan bir “paket” alınan, ayrıca “katkı payı” adı altında her hizmetin yeniden piyasa üstünden satın alınmasının zorlandığı bir sistem. Görünüşte sosyal sigorta gibi görünen ama aslında daha çok yüzde yüz piyasacı, özel sigortacılığın felsefesi üstünden şekillendirilen ve sağlığın tümüyle özel ve piyasa üstünden yapılmasına yönelişin bir adımıdır. Şimdi hükümet tarafından hazırlanan tasarı, “Genel Sağlık Sigortası” bu kategoridendir. Dün Evrensel’’deki köşesinde Osman Öztürk, bu sistemin neler getireceğine yeniden değinmişti.
4 - Özel sigorta sistemi: Bu sistemde ödediğin prime göre hizmet alırsın ve prim dışı hizmetleri de doğrudan “piyasa fiyatı” üstünden alırsın! Bu sistem elbette yüksek gelirli kesimlerce girilebilen bir sistemdir. Primini ödedikten sonra, “doğar doğmaz”ı bırak doğacak çocukları bile sigorta ettirebilirsiniz. Yeter ki primini öde!
İşte Erdoğan’ın bir “AKP mucizesi” olarak sunduğu “Genel Sağlık Sigortası” sistemi; sosyal sigorta sisteminin bozuşturulduğu bütün ülkelerde yönelinen; sağlığın tümüyle piyasaya açılmasının bir aşaması olarak uygulamaya sokulmaya çalışılan bir yöntemdir.
Ama bugün gelinen aşamada önemli olan; gerçeklerin açıklanmasının yanı sıra, hükümetin saldırı hamlelerini geri püskürtecek düzeyde bir mücadelenin örgütlenmesidir.
e-posta:
durmaz@evrensel.net
Başa dön
UFUK
..........
Fatih Polat
Sarıgül nereden koşuyor?
Romanya, Gürcistan ve son olarak da Ukrayna örneğinde görüldüğü gibi “halk muhalefeti” bugün Amerikan güdümlü siyasal kalkışmaların meşrulaştırılması için başvurulan bir imaj olarak da kullanılıyor.
Piyasa ilişkileri bakımından “statükocu” olarak görülen iktidarlar ve siyasi yapılar, masa başında imal edilmiş bir “halk muhalefeti” ile ayak bağı olmaktan çıkarılmak isteniyor.
Altını kazıdığınızda Soros’a kadar uzanan ilişkilerin görüldüğü bu hareketler, organik bağlantıları ya da ideolojik rüzgarlarıyla Türkiye kıyılarına da uzunca bir süredir vuruyordu.
CHP’de olup bitenleri, tüm bunlardan bağımsız “kişisel sürtüşmeler” olarak görmek, siyaseti kişilerle açıklama eğiliminde olanları belki ikna edebilir. Ama tarihin aklı öyle işlemiyor.
Bugün CHP’yi Olağanüstü Kurultay sürecine sürükleyen gelişmeler içinde Baykal çizgisinin tükenmişliğinin payı olduğu kesin. Türk siyaseti Baykal’ı, ya hizip yapan ya da karşısında hizip yaratan biri olarak anımsayacak muhtemelen. Baykal’ın kendisine karşı takındığı tutumun hem parti içinde, hem de dışında “çiğ” ve “kariyerist” bir siyaset tarzı olarak görüldüğünü ve tepki topladığını farkeden Erdal İnönü, onu iki kez Olağanüstü Kurultay minderine çekmiş, ikisinde de mağlup etmişti.
Baykal, bugün kendisine karşı benzer özelliklerle bayrak açan Mustafa Sarıgül’ü mindere çağırarak, Erdal İnönü’nün kendisine karşı yaptığını, şimdi rakibine yapmak istiyor.
Peki Sarıgül nereden koşuyor? Tüm olup bitenlere bakıldığında Sarıgül’ün Baykal’a bayrak açma biçimini Erdoğan’ın hocası Erbakan’a bayrak açma tarzını çağrıştırdığı söylenebilir. O da, Baykal’ın yıpranmış ve piyasa güçleri bakımından ayak bağına dönüşmüş bulunan “statükocu” siyasetine, yenilikçi genç bir seçenek oluşturacağı iddiasında. Ve, iç siyasettteki etkisini ABD Dışişleri Bakanlığı’nın davetlisi olarak gerçekleştirdiği gezide gördüğünü ileri sürdüğü ilgi üzerinden güçlendirmek istiyor.
Amerika gezisi sırasında Amerika’nın Sesi Radyosu’ndan Fuat Kozluklu’nun sorularını yanıtlayan Sarıgül, Washington’da “şaşırtıcı” bir ilgi gördüğünü söyleyerek, “Adeta burada ana muhalefet lideri gibi karşılandım. Ama bu, Mustafa Sarıgül’ün şahsında CHP’ye gösterilen bir ilgi ve alakadır. Mustafa Sarıgül, birey olarak çok önemli değildir” açıklamasında bulunmuştu. Türkiye’ye döndükten sonra her ne kadar “ABD’den icazet almadım” dese de, orada gördüğünü söylediği ilgiyi burada bir iktidar arayışı ile birleştiren bir tutum sergilemesi başka türlü yorumlanamazdı.
O dönemde Baykal’a karşı açtığı bayrağı bu kadar yüksekte tutmayan Sarıgül, “halkın gücü kimin arkasında tecelli ediyorsa ona destek vermek gerektiğini” söylüyordu, bugün halkın ve partililerin desteklediği kişinin kendisi olduğunu daha açıktan söylüyor.
Ancak bu noktada sorulması gereken şu: Kariyer peşinde olmadığını, iktidar hırsı ile yanıp tutuşmadığını söyleyen Sarıgül, hangi politikalarla kendisini Baykal’dan ayırıyor.
Soros’un Gürcistan’da ve Ukrayna’da desteklediği ve finanse ettiği “halk muhalefeti”nden farklı nasıl bir çizgi izliyor? Mesela Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren, İsrail ile suç ortaklığına dayalı bir ittifakı Türk dış politikasının merkezine oturtan ABD’ye ne diyor? IMF ve DB politikaları karşısında nasıl bir ekonomik program, nasıl bir düzen öngörüyor? Öyle ya, bugün bırakalım CHP liderliğini iktidardan söz eden bir Sarıgül bu soruların muhatabıdır artık.
Bunlarla birlikte, “Sarıgül nereden koşuyor?” sorularının da muhatabıdır?
Bu soruya yanıt olarak Sarıgül’ün siyasi tarihine dair sayfaları geriye doğru çevirdiğinizde bir “Garaj Operasyonu” görüyorsunuz.
1987 yılında Şişli’de sahip olduğu şirketin garajında SHP İstanbul Milletvekili Ali Topuz öncülüğünde organize ettiği toplantı “SHP’yi Aleviler ve Kürtler ele geçirdi” iddiası etrafında örgütlenmişti.
Büyük gürültü koparak ve Kürt milletvekililerinin SHP’den ihracına kadar varan olayları tetikleyen bu toplantının kamuoyuna mal edilmesi için de Türkiye’nin en çok tirajlı gazetesinden iki kişinin de özel olarak getirildiği söylenir. Ankara’nın deneyimli gazetecilerinden biri bu isimleri, Hürriyet Ankara Bürosu’ndan Emin Koç ve Milliyet Ankara Bürosu’ndan Ayhan Aydemir olarak anımsıyor. Emin Koç, şu anda CHP Yozgat mililetvekili ve Baykalcı olarak biliniyor.
Peki bugün “statükocu” Baykal’ın yerine oynayan Sarıgül, ünlü “Garaj Operasyonu”nda statükocu bir rol ile karşımızdaydı. Bugün ABD’nin, AB’nin ya da bir başka piyasa gücünün Baykal tipi statükocu zihniyetlerden duyduğu rahatsızlığa mı tercüman oluyor, yoksa başka bir misyonla mı ortaya çıkıyor?
Ortada birincisine işaret eden olgu çok, ama ikincisini gösteren küçük bir emare bile yok.
e-posta:
polat@evrensel.net
Başa dön
AVRUPA GERÇEĞİ
..........
Yücel Özdemir
Diaspora siyasetinin iflası
Türkiye’de egemenler, yıllarca devleti yıkmak ve bölmek isteyen örgütlerin Almanya’da yuvalandığından dem vurarak, bu örgütlere karşı önlem alınmasını istediler. 12 Eylül askeri darbesinden 2000’li yıllarda kadar, Almanya’ya gelen her yetkili, Alman tarafından bu örgütlere karşı önlemlerin artırılmasını istedi, yeri geldiğinde Türkiye’ye iade edilmesi için uzunca bir isim listesi sundu.
Ancak, aynı devletin Türkiye kökenli işçiler arasında dinci-milliyetçi görüşler yaydığı, onların Alman toplumuyla kaynaşmalarının önüne geçtiği ve devrimci-ilerici güçlere karşı dernekler kurduğu, bunları finanse ettiği hep gözden ırak tutuldu.
Daha iki yıl önce, Almanya’da kendilerine “sivil toplum örgütü” diyen derneklere “Tek çatı altında toplanın!” emrini veren MGK eski Genel Sekreteri Tuncer Kılınç’ın sözleri günlerce tartışılmıştı.
Generallerin Almanya’daki derneklerle toplantılar yaptıkları, bunların önüne yeni görevler koydukları biliniyordu, fakat bunun kamuoyuna yansımaması için özel bir çaba gösteriliyordu.
Kılınç’ın Ocak 2003’te Berlin’de dernek temsilcileriyle yaptığı toplantıda aynı zamanda para teklifinde bulunduğu, o zaman bir tek Evrensel’de “ATP’ye para vaadi” manşetiyle duyurulmuştu. Generalin, Avrupa Türkleri Platformu’na (ATP) para teklifinde bulunduğuna inanmak istemeyenler, birkaç gündür devletin yıllarca Türk Dernekleri Koordinasyon Kurulu’na maddi yardımda bulunduğunu, 1 Ocak’tan itibaren bu yardımı kestiğini anlatıyor ve “Nihayet Devlet Baba’nın aklı başına geldi” diyorlar.
Mayıs 2001’de de dönemin MGK Genel Sekreteri Orgeneral Cumhur Asparuk dernekleri denetlemek için Avrupa seferine çıkmış, Danimarka’daki toplantıya Milli Görüş’ün de davet edilmesi kamuoyuna yansımıştı.
Son dört yıl içinde basına yansıyan generallerin “Avrupa seferi” göz önünde bulundurulduğunda anlaşılıyor ki, MGK Sekreterleri, büyük olasılıkla, sonu tek sayıyla biten yıllarda Avrupa’ya dernekleri denetlemeye çıkıyorlar.
Eğer “sivilleşme” bu kuralı bozmadıysa, yeni sekreter Yiğit Alpagon’un da bu yılın başlarında Avrupa’ya gelmesi gerekiyor. Yine anlaşılan o ki; “çiftli” yıllarda Koordinasyon Kurulları başkanları Ankara’ya gidip rapor veriyorlar.
Spekülasyon bir yana, Avrupa’da Türk devleti lehine lobi faaliyetlerinde bulunan derneklerin çoğunun MGK tarafından idare edilip beslendiği netlik kazandı.
Yıllarca “kara kutu” olan Koordinasyon Kurulları üzerindeki sır perdesi kalkmıştır. Ankara’nın musluğu kesmesi üzerine kurul başkanları, “Kendi gücümüzde ayakta duracağız” diyorlar. Genel sözcü de “Ben zaten para yardımına karşıydım” diyerek bugüne kadarki işleyişi özetledi.
Yaklaşık 20 yıldır MGK’nin Avrupa’daki kolu gibi hareket eden Koordinasyon Kurulları’nın örgütlenme şeması aşağı yukarı şöyle: Devletin resmi uzantısı Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) ve konsolosluklar, koordinasyonun üssü. DİTİB’in dernek ve camilerinin de içinde olduğu, Atatürkçü, doktor, avukat, öğrenci, veli derneklerinin tümü, pratik olarak MGK tarafından yönetilen Koordinasyon Kurulları tarafından sevk ve idare ediliyor.
Bu koordinasyon kurulları Almanya’da 13 bölgeye ayrılmış. “13” aynı zamanda Almanya’daki konsolosluk sayısı. Bu da, her koordinasyon kurulundan bir konsolosluğun sorumlu olduğunu gösteriyor.
Örgütlenmesi bu şekilde olan kurulların, Almanya’daki Türkiye kökenli işçilerin, Alman halkıyla kaynaşmasını engellemek gibi bir devlet politikası güttüğü görülüyor. 1961’de Almanya’ya gelen ilk işçilerin koltuğunun altına sıkıştırılan “el kitabın”da “gavur”lardan nasıl uzak durulması gerektiği yazılıyordu. Aradan 44 yıl geçti, ama Türkiye’nin el kitabındaki bu politikası şu veya bu biçimde hep korundu.
Kim ne derse desin, 2.6 milyon Türkiye kökenli işçi ve emekçinin yaşadığı Almanya’da eğer bugün uyum ve entegrasyon sorunlarından, içe kapanmadan söz ediliyorsa, bunda besleme derneklerin payı büyüktür.
Bunların finansmanının geç de olsa kesilmesi olumlu olmakla birlikte; bu, devletin Türkiye kökenli emekçiler arasında örgütlenme çalışmasına son verdiği, artık bu tür derneklere ihtiyaç duymayacağı anlamına gelmiyor. Bundan sonra da, Türkiye kökenlilerin yerli emekçilerle birleşmelerini engellemeye yönelik çalışmalar devam edecek.
Türkiye’nin Avrupa ülkelerindeki Türkiye kökenli işçileri kendi çıkarları doğrultusunda seferber etme, lobiler oluşturma üzerinden kurduğu diaspora siyasetinden vazgeçmesi yakın dönemde mümkün görünmüyor.
Şurası açık ki; Türkiye’nin Avrupa ülkelerinde yaşayan ve yaşadıkları ülkelerin bir parçası olan işçilere ve gençlere yönelik izlediği diaspora siyaseti iflasın eşiğine gelmiştir. Bir düşman yaratarak, bunu üzerinden izlenen birleştirme politikası, sosyal hakları gasp edilen, işsizlik ve yoksulluğun girdabına itilen emekçilerin talep ve özlemlerine yanıt vermiyor, veremez.
Hayat, halklar arasında düşmanlıkları körükleyen ve önyargıları güçlendiren, ortak yaşama ve entegrasyon sürecini baltalayan besleme dernekleri er ya da geç tarihin çöplüğüne atacaktır.
Arkalarında generaller olsa bile...
e-posta:
yucel@evrensel.de
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Irak ve seçimler
Irak gündeminde seçimler var.
Aslına bakılırsa ilk başlarda tipik bir demokrasicilik oyunu olarak yapılması düşünülen Irak seçimleri ABD için kaçınılmaz bir zorunluluğa dönüşmüştür!
Garip ama gerçek!
Çünkü, işler yürümemektedir.
Çünkü ABD için Irak üzerinde hegemonyanın uzun vadeli sürdürülmesi için başka hiçbir yol kalmamıştır.
Seçim, ABD’nin son büyük manevralarından birisi olacaktır.
Ama galiba olamayacaktır!
Felluce saldırısı, seçim güvenliğini sağlamanın gerekçesi olarak ileri sürüldü.
Amerika Irak’a demokrasiyi getirecekti de Felluce üçgenindeki Sünniler izin vermiyordu!
Gerçek olan şuydu ki, ABD’nin gerçek anlamda bir demokrasiye değil ama, demokrasi boyasına kesinlikle ihtiyacı vardı.
Çünkü, Allavi hükümeti de tutmamış; en küçük bir meşruiyeti olmamıştı.
Oysa ABD, halkla direkt karşı karşıya gelmekten kaçmak, araya paravanlar, kuklalar koymak istiyordu.
Böylece işlerini perde arkasından daha rahat ve daha risksiz sürdürebilecekti
Üstelik anlaşmalı dostu Sistani’de sık sık seçim vaadini hatırlatıyordu.
Düşünülen, Şii, Sünni, Kürtlerin Amerikan uyumlu temsilcilerinden oluşan bir hükümetin seçilmesiydi.
Ama, Sünniler, açıkça seçimlere katılmayacaklarını açıklamışlardı.
İlk bakışta şöyle düşünülebilir:
Ne güzel. Amerika’nın istemedikleri seçimlere katılmıyor, meydan Sistani, Barzani, Talabani gibi Amerikancılara kalıyor.
Ama kazın ayağı hiç de öyle değildi.
Sünnilerin olmadığı, Şiilerin hakimiyetinde bir yönetim en başta çevre ülkelerin petrol krallarını, şeyhleri huzursuz ediyordu.
***
Çünkü, S.Arabistan’da yaklaşık yüzde 10 civarında Şii var. Şiiler özellikle petrol bölgesi olan Hasa yöresinde bulunuyor ve krallara kötü şeyler hatırlatıyor!
S. Arabistan da ilk Şii gösterileri, aşure kutlamalarını hükümetin yasaklamasına tepki olarak 90 bin kişinin katılımıyla 1979’un Kasım’ında Muharrem ayının 10. günü oldu.
İkinci büyük eylem bu kez ücret talebiyle patladı. Petrol gelirlerinin artmasına rağmen kendi ekonomik durumlarının düzelmediğini ileri süren halk greve gitti.
Yine Kuveyt’in nüfusunun yüzde 25’i Şii. Ayrıca burada yüzde 14 oranında Filistinli yaşıyor. Filistinlilerin Irak direnişine büyük bir sempati duydukları biliniyor.
Bir başka bölge ülkesi Bahreyn’in yarısı Şii.
Bilindiği gibi, İran’ın nüfusu Şii ağırlıklıdır.
Diğer bölge ülkelerinde de şu veya bu oranda Şii varlığı var.
Hal böyle olunca bölge ülkelerinin krallarını, şeyhlerini ter basıyor.
Çünkü Irak’taki Şii ağırlıklı bir hükümetin Şii’lerin çekim merkezi olacağını, kendi ülkelerinde de huzursuzlukların başlayacağını varsayıyorlar.
Her sabah bölünme kabusuyla uyanıyorlar.
ABD ve ABD’ci yönetimler açısından bir başka korkutucu yan ise, böylelikle bölgede İran’ın ağırlığının artacağıdır.
Hadi buyurun ABD için bir çıkmaz sokak daha.
Zorunlu ihtiyaç duyduğu seçim komedisi bile sarpa sarıyor.
Irak artık tek başına işgal olmaktan çıkıp bölgesel bir bela haline geliyor.
İşgalin sonuçları bölgeyi yavaş yavaş sarsıyor.
Çıkarlar çatışıyor, hesaplar karışıyor.
Seçimlerin akıbeti ne olur denirse eğer, tam tamına şöyle:
Aşağı tükürülse sakal, yukarı tükürülse bıyık.
e-posta:
yucel@evrensel.net
Başa dön
EKONOMİ DÜNYASI
..........
Tahir Şilkan
“Biz indirdik, siz takip edin”
Maliye Bakanlığı; eğitim, sağlık ve bazı gıda ürünlerinin Katma Değer Vergisi oranını yüsde 18’den yüzde 8’e indiren Bakanlar Kurulu kararnamesinin çarşıda, pazarda fiyatlara yansıtılıp yansıtılmadığının takibinin halk tarafından yapılmasını talep etmektedir.
Yukarıdaki slogan, Türkiye genelinde ve özellikle büyük kentlerin bilboardlarında vatandaşları göreve çağırmaktadır. Başbakan, vergi indirimleri ve YTL’ye geçiş nedeniyle yaşanabilecek yukarıya yuvarlamaların vatandaş tarafından dişe diş mücadele ile takip edilmesini istiyor.
Başbakan’ın ve Maliye Bakanlığı’nın tüm halka çağrı yaparak takipçisi olmasını istediği KDV indirimi sınırlı mal ve hizmette yapılan bir vergi indirimidir ve esas olarak nihayi tüketici olan halktan çok satıcılara yarar sağlayacaktır.
Simit, poğaça, galeta ve kadayıf ile pekmez, tahin, konserve, turşu gibi önemsiz birkaç tüketim malının KDV oranının indirilmesinin vatandaşa kaç kuruşluk faydası olacağını birlikte göreceğiz.
Aynı şekilde, eğitim ve sağlık alanındaki bazı mal ve hizmetlerin KDV oranının yüzde 18’den yüzde 8’e indirilmiş olması olumlu bir karara işaret etmekte olmasına karşın satıcılar, mal ve hizmetlerine zam yaparak vergi indirimlerinin ucuzluk sağlamak yerine pahalılık getirmesine yol açmış durumdadır.
YTL’ye geçiş nedeniyle, tedavüle çıktığı gün “ölü doğmuş” ve piyasada kullanılması neredeyse hiç olanaklı olmayacak 1 kuruşun birkaç katı vergi indiriminin fiyatlarda takip edilmesi vatandaşla, satıcıyı karşı karşıya getirmekten öte bir fayda sağlamayacaktır.
Anayasa’mıza göre vergilendirmede temel alınması gereken mali güce göre vergi alınması ilkesinden uzaklaşmada, önemli bir ölçüt dolaylı vergilerin vergi sistemimizdeki ağırlığının artmasıdır. Bazı küçük vergi indirimlerine karşın emekçi halkın vergi yükünün 2005 yılında daha da artacağı bütçe rakamlarından anlaşılmaktadır. Bütçe rakamları, 2005 yılında dolaysız vergiler olan gelir ve kurumlar vergisindeki artış oranının çok düşük olduğunu buna karşın KDV, ÖTV ve harçlar gibi dolaylı vergilerdeki artışların daha yüksek olduğunu ortaya koymaktadır.
Çevre Temizlik Vergisi’ni (çöp vergisi) büyükşehir belediye sınırlarında yüzde 50, diğer kentlerde yüzde 20 artıran, belediye gelirleri içerisinde yer alan çeşitli harçları artıran düzenleme gözden kaçırılıyor.
Vergi indirimi ile halka, vatandaşlara sağlanamayan vergi avantajı, gelir vergisi oranlarının üst tarifesi ayşağıya doğru 5 puan indirilerek, holding üst düzey yöneticilerine “CEO”lara ve patronlara sağlanmaktadır. Sadece 20 milyar üstünde ücret alanlar ile yıllık geliri 200 milyarın üstünde olanlara yarar sağlayan vergi indiriminin “vatandaşa” nasıl bir avantaj sağlayacağı anlaşılır değildir.
Göstermelik olarak, birkaç büyük markette, bir-iki ürüne yansıtılan vergi indiriminin emekçi halka hiçbir yarar sağlamayacağı çok açıktır. Önemli olan emekçilerin, asgari düzeydeki ücretleri üzerindeki vergi yükünü azaltmak ve temel mal ve hizmetlerin ucuzlamasını, pahalılaşmamasını sağlamaktadır. Bunu sağlayacak, denetleyecek olanın da vatandaştan çok devlet olması gerektiği ortadadır.
Başa dön
bilgi işlem
..........
Sadık Çakıcı - Uğraş Işık
İnternetle yakınlaşan eğitim
Geçen yıl üzerine yapılan kritikler çoğunlukla, yeni yılın ilk günlerinde yapılan sohbetlerde yer bulur ve daha sonra da pek üstünde durulmaz. Ama bazılarının üzerinde durmak gerekir ki yeni yıl bizlere yeni bir şeyler getirebilsin.
Geride bıraktığımız 2004’ün son aylarında Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener’in başkanlığında toplanan e-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu’nun 10. toplantısına ilişkin bir bildiri yayımlandı. Yayımlanan bu bildiride, 11 bin okulun ADSL erişim imkanına sahip olduğu ve 2005 yılında bu sayının 42 bin 500’e çıkacağı belirtiliyordu.
Elbette öğrencilerin internet ortamından faydalanmaları önemli bir gelişme ama, tek başına yeterli değil. Avrupa Birliği’nin adının hükümet yetkililerinin dilinden düşmediği şu günlerde uzaktan eğitim sistemi eğitimde alternatif bir yapı olarak yerleşiklik kazanırken iktidardakilerin dönüşüm adına okullara internet hizmeti verilmeye başlanmasından bahsetmeleri bir tezat oluşturuyor.
Eğer yetkililer okulların internete bağlanmasını gelişmişlik olarak sunuyorlarsa, gelişmiş olarak kabul ettikleri ülkelerdeki nüfusun çoğunluğunun kendi kişisel internet bağlantısı olduğunu ve bu bağlantıları aracılığıyla insanların bizdeki açık öğretim misali internet üzerinden eğitim aldıklarını görmezden geliyorlar.
Eğer bu konuda ciddi bir mesafe katedilmek isteniyorsa her şeyden önce ülkeler arasında internet ve bilgisayar kullanımı istatistiklerinde yapıklan sıralamada sonlarda yer almamızın nedenleri ciddi olarak sorgulanmalıdır.
Birçok ülkede insanların günlük yaşantılarının bir parçası haline gelmiş internetin ülkemizde eğitim alanınıda temel bir araç olarak kullanılması isteniyorsa interneti kullanmak için gerekli araçların ve hizmetlerin lüks tüketim ürünü olmaktan çıkarılması gerekir.
Ama temel sorun ticaret olunca (hem iktidar hem de AB tarafından) eğitim ve diğer alanlardaki “çözüm” yaklaşımları, yaşanan durumu sadece istatistik için yapılması gereken bir makyaj haline getiriyor ve eğitim eskiden olduğu gibi çözüm üretmekle sorumlu olan kişilere yine uzak kalıyor.
e-posta:
bilisim@evrensel.net
Başa dön
İNSAN ve SPOR
..........
Hakan Keysan
Sefaletin yılı
İnsanca bir yıl geçirmek umuduyla 2005 yılının ilk yazısına başlıyorum. Zira modern yaşama araçlarının insanlığa adeta sefalet yaşattığı bir yılı daha geride bıraktık. Atlasların değişmesine neden olacak denli korkunç bir deprem ve tsunami felaketinden sonra yaşama sporun penceresinden nasıl bakabilirim bilemiyorum...
Rüyalarıma kadar giren bu felaketten bir insan olarak kurtulabilme yeteneğine sahip değilim. Spor sayfasındaki bu mütevazi köşemden tutup sörf hakkında bir yazı yazsam bir felaketle kurulacak en ilgisiz bağ olur. Bugün bu köşe sporun sokaklarına açılmayacak. Yaşamın her kategorisinde yaşadığımız tsunamilerden söz edecek. Popüler yaşam alanının insanlığa dayattığı zavallı yalnızlık, yoksulluk ve yozluklardan söz edecek.
Kanıksamalardan, duyarsızlıklardan, rahatsız olma yeteneğini tüketmiş bir toplum trajedisinden…
Sefaletin bir yılını daha geride bıraktık. Nasıl bir iz bıraktık 2004’te? Ne katkımız oldu yaşama? İnsanın dar sokaklarına ne kadar ulaşabildik? Penceremizi doğaya açabildik mi? Kendi sınırlarımızı ne kadar zorladık? Soruları uzatmak olası. Hepsinin sporla da ilintisi var üstelik. Beden-bilinç sağlığı olmadan insan ve canlı doğasına ne kadar yaklaşabiliriz ki?..
Tsunami sadece doğada değil, sosyal, kültürel alanlarda da var. İnsanın yaşama alanının her yanına sinmiş bir yıkım çağı yaşıyoruz. Her gün evlerimize bütün şiddetiyle devrilen bir tsunami yıkımı yaşarken, felaketlerin gerçek nedenlerini nasıl sorgulayabiliriz? Televizyon, stadyum ve karşı cinsin bedeninden başlarımızı kaldırıp bu tür tsunamilerden kurtulma olanaklarımızı geliştirmek gerekmiyor mu? Zavallı insan yanımız, defteri dürülüp tozlu raflara fırlatılmış bir ilkokul kitabından farklı değil artık. ‘Evrensel’ düşünce etiğine sarılıp kişisel ve sosyal faşizmi yaşayan bir ‘sürü’ insanıyla gerçeği ve kendimizi keşfedemeyiz. Çevremizi kuşatmış postmodern tsunamilerden kurtulma olanaklarımızı geliştiremeyiz. ..
Bir seneyi daha geride bıraktık. Penceremizi gerçek kendimize ve insanlığın trajedisine doğru açma zamanı gelmiş, geçmiştir. İnsana atılacak her olumlu adım için bilincimizi ve yüreğimizi diri, sağlıklı tutmalıyız. Yaşanan trajedilerden umudu, öfkeyi; ama aynı zamanda da geleceğe dair umutları çıkarmalıyız. Basit bir futbol topunun arkasında koca bir yaşamı tüketmekten ibaret olmamalı topu topu altmış yıl yaşayacağımız bu zavallı yaşam!..
e-posta:
hakankey@msn.com
Başa dön
TIRTIL
..........
Erdal Şekeroğlu
Pelikan
Bacaklarının kısa olmasına karşın bir buçuk metreye yakın boyları ile en iri kuşlardan biridir pelikan. Üç metrelik kanatları, onun uzun mesafeleri kolayca aşmasını sağlar. Uçuşta, aralarındaki mesafeyi yakın tutup öndeki lideri taklit ederek yollarına devam ederler. Bazı türler su yüzeyine yakın yüzerek bazıları ise çok yükseklerden dalarak balık avlarlar. Pelikanların en ilginç özelliği yirmi santim uzunluğundaki alt gagada bulunan, balıkların istiflendiği torbadır. Genel kural olarak pelikanlar on beş santimetreden fazla büyük balıkları yakalamazlar ama torbanın içerisindeki balıkların toplam ağırlığı bir buçuk kiloya kadar ulaşabilir. Yuvadaki yavrularını günde iki öğün beslerler. Ebeveynler seher vakti ava çıkar, saat sekiz gibi keseleri balık dolu yuvalarına geri dönerler. Genç yavruları yan yana dizer, karşılarına geçip gagalarını açarak keseden beslenmelerini sağlarlar. İkindi vaktine kadar dinlendikten sonra yeniden avlanamaya çıkarak yavrularını bir öğün daha beslerler. Torbalarına doldurdukları balıkların ağırlığından gagası aşağıya sarkıp balıklar dökülmesin diye bir de kilit sistemi geliştirmişlerdir; üst gaganın aşağı doğru kıvrık ucu bir mandal gibi alt gagayı sıkıca kavrar. Böylece yakalanan avlar güvence altına alınmış olur. Yazın bir kıtada kışın başka bir kıtada, gezinip dururlar.
Önce göze çarpmayan küçük canlılar, sonra balıklar ölmeye başladı. Yarın pelikanlar derken sıra insanlara gelecek. Ne için? Gözleri doymazlarla yardakçılarının keselerini doldurmak için. Siyanürlü altın, nükleer enerji santralları. POAŞ’ı da sattık, hem de hiç pahasına. Ar kalmadı artık! Onca eleştiriye, onca tepkiye karşın ne satanın ne de alanın yüzünde en ufak bir kızarma bile yok.
Pelikan mı? O kesesini yalnızca belirli boydaki balıklarla doldurur, yavrularını beslemek için.
9 Mart 2000 tarihli Yeni Evrensel Gazetesi’nden alınmıştır.
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net