www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



‘Milis evi’nde bir gece
Savcılık tarafından ‘milis evi’ ilan edilen Kaymazların evinde gece misafiri olduk. İşlediğimiz suçun cezasını bilemiyoruz.

MEB’de ikili görev skandalı
CHP’li Atilla Kart, Bakan Çelik’in yakın akrabası olduğu söylenen Mahfuz Bayar’ın kadrosunun Konya İl Milli Eğitim Müdür Yardımcısı görünmesine rağmen, aynı zamanda Tatvan Belediye Başkan Yardımcısı olarak görev yaptığını belirtti.

Özok başkanlık sistemini eleştirdi
Türkiye Barolar Birliği’nin düzenlediği “Demokrasi ve Yargı” konulu sempozyumda konuşan TBB Başkanı Özok, son günlerde sıkça dile getirilen başkanlık sistemini eleştirdi. Özok, Türkiye’nin “siyasal iktidarın gölgesindeki yargısı” ile başkanlık sistemine hazır olmadığını söyledi.

Özelleştirme facia getirdi
İstanbul’da yılbaşı gecesi meydana gelen kazada LPG’li bir aracın yanması üzerine başlatılan inceleme tamamlandı.


‘Milis evi’nde bir gece
Elif Görgü - Ali Rıza Kılınç
Uğur Kaymaz’ın 12 yaşındaki bedenine 13, babası Ahmet Kaymaz’ın bedenine ise 8 kurşun gireli bir aydan fazla oldu. Ayaklarında terlikleri ile kamyonlarına battaniye ve yastık taşımak için çıktıkları evlerinin az önünde, Özel Tim polislerince ‘terörist’ oldukları iddiasıyla vurulmuşlardı.
Yetmedi, 12 yaşındaki Uğur’un elinde koca bir tüfekle 8 el ateş ettiği iddia edildi. Daha evlat ve eş acısına alışamayan anne Kaymaz’ın hakkında ise örgüt üyeliğinden 24 yıla kadar dava açıldı. Savcılık, Kaymazların evinin ise, ‘milis evi’ olduğunu iddia etti.
Kızıltepe halkının her hafta sonu yaptığı eylemlerden birinin daha ardından Kaymazların ‘milis evi’nde bir gece misafir olduk. İşlediğimiz suçun cezasını bilemiyoruz. ‘Terörist’ Uğur’un kardeşleri ve kuzenleri ile Hababam Sınıfı’nı seyrettiğimiz, oyun oynadığımız; Makbule Kaymaz’la sohbet ettiğimiz ya da Nine Kaymaz’ın Kürtçe ağıtlarını dinlediğimiz için suç işlemiş olabiliriz! Kaymazların örgüt üyeliğine kanıtlardan biri de iki avukat kartvizitiydi. Bu yüzden 9 yaşındaki Emine Kaymaz’ın abisi için yazdığı ve bize hediye ettiği yazı ‘yasadışı bildiri’ sayılabilir!
Ancak gördüğümüz, çocuklarını fotoğraflarına dayanamayan, bu yüzden Uğur’un çantasını ve okul eşyalarını bile komşuyla gönderen iki ana, evlerinin içinde sevgi dolu ve neşeli, evin dışına çıkmaya ise korkan çocuklar, polisler tüm resimleri topladığı için geriye kalan birkaç aile fotoğrafı ve savcılığın suçlamalarına karşı kesin ve net cevaplar; “Biz suç işlemedik. Olayı örtbas etmek için Kaymaz Ailesi’ni suçlu göstermeye çalışıyorlar.”
‘Hepimizin annesi’
Misafirliğimizin hemen öncesinde, Kızıltepe halkının oluşturduğu insan zincirinde savcılık fezlekesine tepki vardı. Zincirin en önündeki Uğur’un yaşıtı çocuklar, ‘Uğur’un annesi hepimizin annesi’ diyerek sahiplendiler Makbule annelerini. Kaymazların tek geçim kapısı olan kamyonun önünde karşıladı Emine Nine, torunu ve oğluna sahip çıkanları. Anne Makbule ya da eşinin ona seslendiği adıyla Leyla Kaymaz ise, kamyonu görünce kendini tutamadı. Olayın infaz değil çatışma olduğu iddia edilmiş ancak kamyonun üzerinde tek bir kurşun izi bile bulunamamıştı. O gün, ‘milis’ annenin gözyaşlarının izi kaldı, kurşun izini tutamayan kamyonda...
Uzun zamandır aileyi yalnız bırakmayan misafirler gidince, Anne Kaymaz ilk olarak Ahmet ve Uğur’un duvardaki fotoğraflarını ters çeviriyor bakmaya dayanamadığı için. Geriye ailenin ‘örgüt üyeliğine kanıt’ denilen, DEP Mardin eski Milletvekili Mehmet Sincar’ın resmi kalıyor.
Kaymaz’ın bugün bile ilk anlattığı şey, oğlunun ve eşinin yemek yemeden dışarı çıktıkları; “Benim oğlum ilkokul öğrencisi. Silah kaldıramaz, tüfeği nasıl kaldırsın? Bize dava açarak olayın üstünü örtmek istiyorlar. Kesinlikle kabul etmiyorum. Biz nasıl yataklık yapalım. Ev kadınıyım dağlarda ne işim var. Uğur terörist olsaydı okula gidiyor olmazdı. Savcı da bir anne olsa, böyle bir şey onun oğluna olsa o ne yapardı?”
Geri kalan üç çocuğunu; Habip, Emine ve Ali’yi soruyoruz, “Sanki bütün dünyam yıkılmış hiçbir şey düşünemiyorum. Bu acıyı bize tattıranlar dilerim aynı acıyı kendileri de tatsınlar” sözlerinden başkası çıkmıyor ağzından. Zaten bütün geceyi de öyle sessiz geçiriyor.
Dışarı çıkmaktan korkuyorlar
‘Terörist ev’in, çocukları, Hababam Sınıfı seyrediyorlar. Nasıl teröristlerse onlar, akşam boyunca annelerini, ninelerini, amcalarını öpüp koklayıp ‘Seni çok seviyorum’ diyorlar. Ellerine tüfek alıp, gece yarısı kocaman adamlara ateş edebilecekleri iddia ediliyor. Ama onlar evin hemen dışındaki tuvalete bile yalnız gidemiyorlar. O gece silah seslerinin geldiği tarafa yalnız çıkamıyorlar. Sadece çocuklar mı? Mahalleli de hava karardı mı geçemez olmuş Uğur’ların vurulduğu yerden...

DURUŞMA 21 ŞUBAT’TA
Mardin’in Kızıltepe ilçesinde 12 yaşındaki Uğur Kaymaz ve babası Ahmet Kaymaz’ı öldürdükleri iddia edilen 4 Özel Harekat Timi’nin duruşması 21 Şubat’ta görülecek.
İlköğretim Okulu 5. sınıf öğrencisi Uğur Kaymaz ve babası Ahmet Kaymaz’ın 21 Kasım günü evlerinin önünde güvenlik güçleri tarafından öldürülmesi olayı ile ilgili haklarında dava açılan Özel Harekat Timi M.K., Y.A., S.A.T. ve S.A. hakkında, “Meşru müdafaa sınırının aşılması suretiyle, müstakil faili belli olmayacak şekilde adam öldürme” suçlamasıyla açılan davanın ilk duruşması 21 Şubat’ta görülecek. Mardin 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek davanın sanıkları 4 Özel Harekat Timi, Kaymaz Ailesi’nin avukatlarının tutuklanması talebini mahkemenin reddetmesi nedeniyle tutuksuz yargılanacak.

KARŞIMIZDA DERİN DEVLET VAR
Anne Makbule Kaymaz ile birlikte hakkında dava açılan Reşat Kaymaz iddiaları reddediyor; “Evde yöresel kıyafetlerle çektirdiğimiz fotoğrafı, örgüt kampında çekilmiş fotoğraf olarak sunmuşlar. Kendilerini ancak bu kadar küçültebilirler. Kaymaz Ailesi’ni böyle göstererek olayı örtbas etmek istiyorlar. Zaten yargısız infazdan dava açılmamış. Açıkçası yengemden çok benimle uğraşacaklarını zannediyorum. Zaten bizim karşımızda hükümet yok, devlet yok, derin devlet var.”

SAATLERCE AĞIT YAKIYOR
Kaymazların salonunda çocuk seslerine Emine Kaymaz’ın ağıtları karışıyor. Bazen mırıltıyla, bazen de yüksek sesle saatlerce ağıt yakıyor Emine nine. Onun acıları eskilerden, 1993’te köyünün yakılmasından başlıyor. 5 oğlundan geriye 3 tanesi kalmış. 8 yıl önce oğlu Ali Kaymaz kalp krizi geçirip anne ve babasının kucağında öldükten 5-6 ay sonra baba Kaymaz vefat etmiş. Şimdi ise öldürülen oğluna terörist denmesi acısını derinleştirmiş; “Biz değiliz, öldürenler teroristtir. Çoban öldürüyorlar terörist diyorlar. Çocuk öldürüyorlar, şöför öldürüyorlar terörist diyorlar. Ciğerim yandı. Çocuklarım suçsuzdu. Terörist onlardır ki benim oğluma ateş etmişler. Ahmet 6 senedir şöfördü. Nasıl pasaport vermişlerdi, ehliyet vermişlerdi? Bizim tek çalışanımızdı. O bizim aramıza bir ekmek atıyordu. Şimdi o da gitti.”

ÇALIŞKAN ‘TERÖRİSTİN’ KARDEŞLERİ
Küçük Uğur’un 3 kardeşi var, 10 yaşındaki Habip, 9 yaşındaki Emine ve 6 yaşındaki Ali. Habip en çok o gün çocukların attığı ‘Uğur’un annesi hepimizin annesi’ sloganından etkilenmiş. ‘Duydun mu çocuklar ne dedi’ diyor. Hem abisini hem de matematik öğretmenini kaybetti O. Uğur ona en son ‘kümeler’i çalıştırmıştı.
9 yaşındaki Emine ise sınıf başkanı. Akşam boyunca sarılı kırmızılı okul çantası bir gidiyor bir geliyor. Ders çalışıyor hep. Abisi ve babası için yazdığı bir yazı ise bize hediyesi; “(...) Emine çok ABini severdi. ve babanı severdi. ve ANNENİ severdi ve ABilerini severdi. 3 tane abimdi. birisi öldü kaç tane kaldı. 2 tane abim kaldı. Ve Emine onun yanına girse kaç tane olur 3 tane olur. Emine Uğur abini çok severdi. Emine babanı çok severdi. HERBİŞİ HOGIR. HERBİŞİ Ahmet...” En küçükleri Ali, elinde resimlerle dolaşıyor. 6 yaşındaki Kürtçesi ile abisini ve babasını geri istiyor; “Polislere dedim abimi öldürdünüz, onlar insan değil miydi? Onların çocukları olsaydı ne yaparlardı.”
‘Büyünce ne olacaksın sorusuna cevabı’ bile birçok çocuktan farklı artık; “Ben büyüyeceğim. Polislere gideceğim. Diyeceğim babamı ve abimi istiyorum sizden. Onlar benden özür dileyecekler. Babamı abimi doktora götürecekler, doktor onları yapacak tekrar. Sen o zaman bizi gazeteye, televizyona koyacaksın.”

POLİS 5 GECE ÇATIDA DOLAŞTI
Ahmet Kaymaz’ın kardeşlerinden Murat Kaymaz, 13-14 yaşında evden ayrılıp Marmaris’te çalışmaya başladığı için en son 1997’de abisinin cenazesinde gelmiş Kızıltepe’ye.
Kaymaz, olayın gerçekleştiği 21 Kasım Pazar gününün ardından 5 gece boyunca silahlı polislerin evinde bahçesinde ve hatta çatısında dolaşarak psikolojik baskı yapmak istediklerini ileri sürdü. Kaymaz’ın anlattıkları çarpıcı; “Polisler her gece bahçede bekliyorlardı. Çatıya çıkıp yürüyorlardı. Kadınlar bizi bırakmıyorlardı çıkalım bakalım. Korkuyorlardı bizi de öldürecekler diye. Şimdi dışarıdan kedi geçse annem korkuyor, polis zannediyor. Bunu savcıya da söyledik. Ama kapıyı açın kimliklerine bakın polisler mi dedi.
‘Savcı çok tedirgin’
Yengemin bir akrabası polislerden korktu bayıldı. 112’yi aradık ambulans çağırdık. Sağlık kabininde çalışan yeğenimiz vardı o ilk müdahaleyi yaptı. Kadın kendine geldi. 5-10 dakika sonra 112’den geri aradılar, ‘Hastanın durumu nasıl. gelmemize gerek var mı’ diye sordular. Savcının üzerinde baskı olduğuna inanıyoruz. Görüştüğümüzde savcı çok tedirgindi. Zaten jandarmalar, polisler, şimdi Erzurum’a vali yardımcısı olarak atanan kaymakam odasından hiç çıkmıyordu. Biri çıkıyor, diğeri giriyordu. Şimdi duyduk ki izin almış.”


Başa dön


MEB’de ikili görev skandalı
CHP Konya Milletvekili Atilla Kart, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in yakın akrabası olduğu söylenen Mahfuz Bayar’ın kadrosunun Konya İl Milli Eğitim Müdür Yardımcısı olarak görünmesine rağmen, aynı zamanda Tatvan Belediye Başkan Yardımcısı olarak görev yaptığını belirterek, konuyla ilgili TBMM Başkanlığı’na bir soru önergesi verdi.
Kart yaptığı yazılı açıklamada, Bayar’ın Ağustos-Eylül 2004 tarihlerinde Konya İl Milli Eğitim Müdür Yardımcısı olarak görevlendirildiğini ve asil kadroda Konya’da görev yaptığını ifade ederek, kayıtlara göre Bayar’ın özlük haklarını Konya’dan aldığı ve Konya’da çok kısa bir süre görev yaptığını belirtti.
Kart, Bayar’ın, Konya’da 7-10’luk bir görev süresinin ardından Tatvan Belediye Başkan Yardımcılığı görevini sürdürdüğüne dikkat çekti. Kendilerine Bayar’ın Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in akrabası olduğu yönünde bilgiler geldiğini ifade eden Kart, böyle bir uygulamanın yasal dayanağının bulunmadığını, daha da önemlisi durumun siyasi etikle de bağdaşmadığını vurguladı.
TBMM Başkanlığı’na konuyla ilgili bir soru önergesi veren Kart, Bayar’ın Çelik ile bir kan bağı olup, olmadığı, ne zamandan beri Tatvan Belediye Başkan Yardımcısı olarak görev yaptığını sordu.
Önergede, Bayar’ın Konya İl Milli Eğitim Müdürlüğü Web Sitesi’nde adının görünmediğine dikkat çekilerek, “kamuoyundan gizlenilmek ve kamuoyu denetiminden kaçırılmak istenilen bir uygulama ve işlem mi söz konusudur” diye soruldu. Olayın “skandal” olarak değerlendirildiği önergede, Bayar’a bu şekilde ikili görev verilmesinin nedeni soruldu.

ÇELİK’E YÖNELTİLEN SORULAR
  • Adı geçen, ne zamandan bu yana Tatvan Belediye Başkan Yardımcısı olarak görev yapmaktadır. Hangi tarihten bu yana Konya İl Milli Eğitim Müdür Yardımcısı olarak görev yapmaktadır? Kadrosu Konya’da mıdır? Özlük haklarını Konya’dan mı almaktadır?
  • Adı geçenin Konya İl Milli Eğitim Müdür Yardımcılığı görevi internetten Konya İl Milli Eğitimin Web sitesinde neden görünmemektedir? Kamuoyundan gizlenilmek ve kamuoyu denetiminden kaçırılmak istenen uygulama ve işlem mi söz konusudur?
  • Tatvan Konya-Konya Tatvan arasında yol harcırahı ödenmiş midir? Ödendiyse tutarı nedir?
    Konya İl Milli Eğitim Müdür Yardımcılığı görevinden aldığı maaş kalemleri ve tutarı nedir?
  • Adı geçen, Tatvan Belediye Başkanlığı’nda hangi yasal gerekçeyle görevini sürdürmektedir? Adı geçenin ikili görev yapmasını zorunlu kılan hangi ihtiyaç ve teknik sebep vardır? 657 sayılı Yasa’nın 87 ve 90. maddelerindeki düzenlemelere rağmen bu görevlendirme nasıl yapılabilmiştir?
  • Adı geçene her ne ad altında olursa olsun, Konya’daki görevlendirmeden sonra, Tatvan Belediye Başkan Yardımcılığı görevi süresince yapılan ödemelerin tutarı nedir?”


    Başa dön


    Özok başkanlık sistemini eleştirdi
    Türkiye Barolar Birliği’nin “Demokrasi ve Yargı” ana başlığı altında düzenlediği uluslararası sempozyum başladı. Sempozyumda konuşan TBB Başkanı Özdemir Özok, AB sürecinde yargının bağımsızlığı açısından önemli değişikliklere gidildiğini ancak değişikliklerin, gerçekleştirenler tarafından içselleştirilmediğini belirtti. Özok, AKP Hükümeti’nin Türkiye’yi sabırsızlıka sürüklemeye çalıştığı ‘başkanlık sistemi’ne Türkiye’nin hazır olmadığını vurguladı.
    Almanya, Fransa, İtalya gibi ülkelerden hukukçuların da katıldığı sempozyumun dün yapılan açılışında konuşan Özok, hakların ve özgürlüklerin teminat altına alınabilmesi için yargının bağımsız olması gerektiğine dikkat çekti. Bağımsız yargıyı Türkiye’de 1961 Anayasası’nın şekillendirdiğini belirten Özok, Kopenhag Kriterleri olarak sunulan birçok kavramın bu anayasa ile geniş ölçüde tanındığını ifade etti.
    Hükümetlerin, AB süreci doğrultusunda yargı bağımsızlığı adına birçok yasal değişikliğe gittiğini dile getiren Özok, yapılan değişikliklerin istenen düzeyde olmadığını, gerçekleştirenler tarafından da içselleştirilip benimsenmediklerini söyledi. Bu nedenle uygulamada sorunlar yaşandığını kaydeden Özok, AB isteği ile yapılan değişikliklerin de Türkiye için yeni buluşlar olmadığına dikkat çekti.
    Başkanlık sisteminin zaman zaman gündeme getirilerek farklı demokratik sistemlerin gözardı edildiğini ifade eden Özok, başkanlık sisteminde yürütme organının tek başlı olduğunu söyledi. Özok, anayasa hukukçularının çok partili bir sistemde başkanlık sisteminin demokrasinin çökmesine neden olabileceği görüşünde ısrar ettiğini hatırlattı. Özok, “Ağır aksak işleyen demokratik yapımız, siyasal iktidarın gölgesinde yargımız ve siyasal bilimcilerin daha 25-30 yıl 5-6 partinin oluşturacağını iddia ettikleri siyasal yapımızla birilerinin ülkeyi uçurmak için sabırsızlandıkları ‘başkanlık sistemi’ne ne kadar hazırız” diye sordu.
    ‘Demokrasi ciddiye alınmalı’
    “Anayasal Demokrasi: Sınırlı İktidara Giden Yol” başlıklı oturumda konuşan Doç. Dr. Mithat Sancar ise, anayasa ve demokrasi kavramlarının birbirine zıt olduğuna dikkat çekerek, bunların yanyana getiriliş ve uygulanış biçimlerinin hukuk sistemlerini derinden etkilediğini kaydetti.
    Genellikle demokrasinin anayasaya uygun olarak yeniden tanımlanmaya çalışıldığını ifade eden Sancar, Türkiye’de de demokrasinin yargı ekseninde tanımlandığını belirtti. Demokrasinin ciddiye alınması gerektiğini söyleyen Sancar, “Ancak yargıyı, bürokrasiyi değil, doğrudan demokratik süreçleri teşvik eden yaklaşımlar hem içerde, hem dışarda barışı ve demokrasiyi mümkün kılar” dedi.


    Başa dön


    Özelleştirme facia getirdi
    Gözcü gazetesi çalışanlarından Oya Kayaoğlu’nun Yenibosna’da araç içerisinde yanarak feci şekilde can verdiği kazanın bilirkişi raporu açıklandı. Türk Mimar Muhendisler Odaları Birliği (TMMOB) Makine Muhendisleri Odası tarafından kazayı incelemek üzere oluşturulan bilirkişi heyetinin hazırladığı rapora göre, yangının kaza yapan aracın LPG tesisatından meydana geldiği bildirildi.
    Konuyla ilgili olarak bir basın toplantısı düzenleyen Makine Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Tevfik Peker, cumartesi günü Yenibosna Çobançeşme mevkiinde yanan 34 TY 2861 plakalı Fiat Siena marka LPG’li araçta şubeleri tarafından oluşturulan uzman ekip tarafından inceleme yapıldığını söyledi. Peker, inceleme neticesinde yangının aracın LPG tesisatından kaynaklandığının tespit edildiğini kaydetti.
    Peker, başka bir aracın arkadan çarpması sonucu kontrolünü yitiren aracın yol kenarındaki bariyerlere çarparak yanmaya başladığını ve sağ taraftan aracın altına giren bariyerin aracın alt tarafını parçaladığını söyledi. Bariyerin aynı zamanda aracın alt tarafından geçen LPG borusunu kopararak aracın içine doğru kıvrılmasına neden olduğunu kaydeden Peker, bununda LPG’nin doğrudan aracın içerisine dolarak yanmaya başlamasına sebep olduğunu anlattı.
    Standarta uygun değil
    Peker, araçların LPG’ye dönüşümünde uygulanan ve Türkiye’de de 1998 yılından beri yürürlükte olan ECE-R 67 ve TSE 12095 standardına göre LPG tankının üzerinde bulunan çok yollu valfin emniyet vanasının motora giden borularda bir kırılmanın meydana gelmesi durumunda kırılan borudan gazın aşırı akışını engelleyecek şekilde dizayn edilmek zorunda olduğunu belirterek, yapılan incelemede aracın LPG tankının üzerinde bulunan çok yollu valfin aşırı akış vanasının kırılma sonucu meydana gelen aşırı gaz akışını kesmediğinin tespit edildiğini kaydetti.
  • Yoksulluk veremi yeniden hortlattı
    Önlenebilir hastalıklar arasında yer alan ve ilaçla tedavisi mümkün olan tüberküloz (verem), artan savaşlar, nüfus hareketleri, yoksulluk, AIDS’in yaygınlaşması gibi nedenlerle yeniden dünya nüfusunu tehdit etmeye başladı. “58. Verem Eğitim ve Propaganda Haftası” nedeniyle İstanbul Verem Savaş Derneği’nde basın toplantısı düzenleyen İstanbul Verem Savaş Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Zeki Kılıçaslan, dünya genelinde her yıl yaklaşık 2.5 milyon insanın veremden öldüğünü, 8 milyon kişinin de bu hastalığa yakalandığını hatırlatarak, “İlacı ve tedavisi olan bir hastalıktan bu kadar insanın ölmesi çok büyük bir rakam” dedi. Prof. Kılıçaslan, veremden ölümlerin önlenebileceğini ancak hastalığın hem kişiler hem de siyasiler bazında ihmal edildiğini söyledi. Hastalığın dünya ve Türkiye’deki seyri hakkında bilgiler veren Prof. Dr. Zeki Kılıçaslan, dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 10’unun yaşamlarının bir döneminde verem hastalığına yakalanacağı uyarısında bulunarak, “Afrika, Güneydoğu Asya gibi bölgelerde verem patlaması yaşanmasının nedeni AIDS virüsüdür. Türkiye’de de AIDS’in yaygınlığına bağlı olarak verem hastalığında büyük bir artış olabilir” dedi. Türkiye’de her yıl 25-30 bin kişinin vereme yakalandığını aktaran Prof. Dr. Kılıçaslan, bu rakamın ortalama bir seviyede olmakla birlikte, özellikle İstanbul’da göç, yoksulluk, çok sayıda insanın bir arada kalması, Afrika ve Asya ülkelerinden gelenlerden bulaşan virüsler gibi nedenlerle hasta sayısında artış olduğunu söyledi. Kılıçaslan, “Veremin DNA’sı çözüldü. Yaptığımız araştırmalar sonucunda Pekin tipi basil (mikrop) artıyor. Bu mikrobun özelliği de hastalığın ilaca karşı dirençli olması. Türkiye’ye gelip izinsiz çalışanların mutlaka muayeneden geçirilmesi zorunludur” dedi.
    Murat Demirel serbest bırakıldı
    Yılbaşı gecesi Türkiye’den Bulgaristan’a kaçak girmeye çalışan ve Bulgar polisi tarafından yakalanan batık Egebank’ın eski sahibi Yahya Murat Demirel’in her gün imza vermek şartıyla serbest bırakıldığı bildirildi. Demirel, yılbaşı gecesi balıkçı kılığına girerek bir balıkçı teknesi ile Bulgaristan’a kaçmıştı. Demirel, Bulgaristan’a yasal olmayan yollardan girdiği için polis tarafından gözaltına alınmıştı. Bulgar polisinin yaptığı aramada Demirel’in üzerinden, Belize pasaportuyla Ali Ahmet Hasan adına düzenlenmiş Bulgar pasaportu, eşinden ise ABD pasaportu çıkmıştı. Meksika’nın doğusunda yer alan Belize daha önce de Hakan Uzan’a pasaport vermişti. Ayrıca, Yahya Murat Demirel’in yanında, 124 bin euro, 25 bin dolar ve 354 milyon lira nakit para taşıdığı saptanmıştı. Demirel’in yakalandığında Bulgar polisine serbest bırakmaları için 100 bin eruo rüşvet teklif ettiği iddiaları da Bulgar yetkililerce doğrulanmıştı.
    Rektör adayları soruları yanıtladı
    İstanbul Üniversitesi’nde (İÜ) 7 Ocak’ta yapılacak rektörlük seçimine katılacak adaylar projelerini anlattı. İÜ Öğretim Üyeleri Derneği’nin, Fen Fakültesi Cemil Bilsel Konferans Salonu’nda düzenlediği toplantıya katılan rektör adayları, öğretim üyelerinin karşısına çıkarak, projeleriin anlatıp, soruları yanıtladılar. Toplantının başlangıcında söz alan Özgüç Kozan isimli öğrenci, kendilerine söz hakkı tanınmamasını eleştirerek, kendi sandıklarını kurarak, rektör adaylarını belirleyeceklerini söyledi. Adaylardan Fen Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gediz Akdeniz, “İstanbul Üniversitesi’nde dayatmacı, küreselleşmeci modellerin uygulanamayacağını” ifade ederek, rektör olursa küreselleşmeci yapılanmaların dışında kalacağını söyledi. Diğer aday Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yavuz Alangoya rektörün yetkilerinin kısıtlanması gerektiğini anlatırken; Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Faruk Erzengin “hedefinin, İstanbul Üniversitesi’ni Avrupa’nın saygın ilk 10 üniversitesi içine sokmak” olduğunu söyledi. İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nur Serter ise öğretim üyelerine daha fazla söz hakkı tanıyacağını iddia ederken; Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Seyfettin Uludağ üniversitenin sorunlarını da çözümlerini de bildiğini ifade etti. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hasan Yazıcı da rektör seçilmesi durumunda ‘farklı ve özgün düşünen insanlar yaratmak’ için çalışacağını söyledi.
    Erol Zavarlar ölmesin
    Odak ve Genç Direnişçi dergilerinin Yazıişleri Müdürü Erol Zavar’a “özgürlük” isteyen, Erol Zavar’a Özgürlük Komitesi üyeleri, “Erol Zavarların ölmemesi, F tiplerinin tabutluklara dönüşmemesi” için eylem yaptı. Erol Zavar’ın eşi Elif Zavar, Erol gibi nicelerinin ölümcül hastalıklarına rağmen F tiplerinde tutulduklarını söyledi. Erol Zavar’a Özgürlük Komitesi dün Yüksel Caddesi’ndeki İnsan Hakları Anıtı önünde, cezaevlerinde ölümcül hasta tutuklulara ve içinde tutuldukları koşullara dikkat çekti, serbest bırakılmasını istediler. Komite adına yapılan açıklamada Zavar’ın mesane kanseri olduğu, son 11 ayda 3 kez ameliyat edilmesine rağmen gerek hastanede gerekse cezaevinde sağlıksız koşullarda tutulduğu anlatıldı. Önce Ankara Merkez Kapalı Cezaevi, ardından Eskişehir, Tekirdağ ve son olarak Edirne F Tipi Cezaevi’ne gönderilen Zavar’ın hastalığının tedavisi için düzenli bakım ve kontrol gerektiği hatırlatılan açıklamada, mesanesindeki ‘ur’un sürekli yenilendiği Zavar’ın, serbest bırakılması istendi. Erol Zavar’ın eşi Elif Zavar da eşi ve benzer durumdaki diğer tutukluların durumlarına dikkat çekti. F tiplerinde tutukluların bilinçleriyle birlikte teslim alınmak istendiğine, bunun için de keyfi uygulamalar ve baskıların yapıldığına işaret eden Elif Zavar, cezaevlerinde bilinçli olarak ölüme terk edilenlerin çok sayıda olduğunun altını çizdi. Elif Zavar’ın anlatımlarına göre cezaevlerinde ölümcül hasta tutukluların durumları şöyle: “Filiz Gölkokver, Gebze M tipi hapishanesinde orak hücre ve Akdeniz anemisi hastalığı nedeniyle tüm yaşamını yatakta geçirmek zorunda. Ölümün eşiğindeki Filiz, sağlıksız koşullarda tutulup, tedavisi yapılmadığı için ölümü hızlandırılıyor. Sincan F Tipi Cezaevi’nde Mesut Deniz ağır şizofren teşhisiyle; Bayrampaşa’da Savaş Kör, Kırşehir’de Ersin Eroğlu, cezaevinde kalamayacak düzeydeki hastalıklarına rağmen hücrelerde tutuluyorlar. Bugüne kadar mesanesinden toplam 12 ur çıkarılan Erol Zavar da hücrede, katı bir tecritle karşı karşıya. Kötü fiziki koşullar, jandarma saldırısı sürüyor. Erol da diğerleri gibi ölüme gidiyor. “ Cezaevlerinde tutuklulara özgürlük isteyen komite ve Elif Zavar, kamuoyunu da duyarlılığa çağırdı.

    Bize ulaşmak için;

    Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net