www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Hüzün mü, şeker mi?
‘Senin taraf olman/ Kanayan yanı görünce olur/ Benim tarafsız kalmam/ Tarifsiz suç olur’ dizelerinin sahibi Şair Osman Erkan, ikinci şiir kitabı ‘Bende Hüzün Şeker Nasıl Öyle’ ile engin pencereden hayata bakmaya devam ediyor.
Büyük suyun ötesinde
Büyük bir şovun oyuncusu olarak Fransa’ya gelen ve kaybolan Atılgan Geyik’in öyküsü üzerine kurulu roman, katliam sonrası ‘arta kalan’ Kızılderililerin hayatlarına ilişkin bir anlatım içerse de, Kızılderilileri ‘öteki’ olarak alıp onun karşısındaki insanın uygarlığını sorguluyor.

Hem izleriyle hem yüzleriyle...
Son yıllarda bölgede yaşanan iyimser hava ile birlikte, kısa süre önce yaşanan acıların nabzını tutan, izlerini yazıya taşıyan yazarlar ve kitaplar da yoğunlaştı.


Hüzün mü, şeker mi?
Yusuf Baştuğ
‘Beni Nereye Sakladın?’ isimli ilk şiir kitabının ardından Şair Osman Erkan, ‘Bende Hüzün Şeker Nasıl Öyle’ isimli kitabıyla yeniden okurlarıyla buluştu. Ceylan Yayınları’ndan çıkan kitapta Osman Erkan, okura 53 şiiri ile sesleniyor. Aydın olmanın sorumluluğu ile taraf olmanın mecburiyetine vurgu yapan Erkan’ın şiirlerinde kendi hesaplaşmalarının yanı sıra, barışa duyulan özlem, yoksulluğu yaratan nedenlere öfke, sevgi bulunurken, imgelerinde ise değiştirme çağrıları yankılanıyor.
Osman Erkan ile yeni çıkan kitabının ardından söyleştik.
Hangi süreçlerden geçerek kitabınızı çıkarabildiniz? Serüvenini anlatabilir misiniz?
Şiir kitabımın birikim süreci uzun sürdü. İlk kitabımı 1995 yılında kendi olanaklarımla çıkardım bundan sonra yazdığım şiirleri, aşağı yukarı iki sene bölüm bölüm yazdığım bekletmeye aldığım şiirlerle bugüne kadar geldi. Kendimce kayda değer bulduğum şiirler olduğunu düşünüyorum. Tabi ki okuyucunun, edebiyat çevrelerinin değerlendirmesi aslolandır. Bu kitapta çıkan şiirlerin tamamı gerek ulusal gerekse yerel edebiyat dergilerinde yayınlandı. Kitabın kabarık olması önemli değil. Hazırlık sürecinde yine kitabın oluşmasında Türkiye’de şiir kitapları fazla yayınlanmıyor. Yayınevlerinin şiir kitaplarına bakış açıları belki yüzde 100 ticari kaygılar taşıyor. Yatırım aracı olarak görülüyor ne yazık ki. Belki kendi açılarından haklı olabilirler ama bizim açımızdan hakikaten zor bir durum. Görüşmeler sonucunda kitabın basım durumunu yayınevi kendi üstlendi. 1000 adet basıldı. Birde her yayınevinden basılmasını istemiyordum. Kültür sanata ne derece samimi bakıp bakmadığını göz önüne alıyordum. Bunun için böyle bir yayınevi ile çıkarmam hoş oldu. Şiir severlerde kitabımı değerlendirecekler.
Osman Erkan şiirlerini anlatsanız, neler söylersiniz?
Osman Erkan, şiirine yön veren toplumsallıktır. İnsan bir defa ne kadar bireysel tavır takınsa da, iç dünyasında böyle bir şeyi tercih etse de nihayetinde Osman Erkan toplumsal bir bireydir. Toplum dışında yaşaması mümkün değildir. Bu cihetle gittiğimizde Osman Erkan’ı şekillendiren bir toplumsal yapı var. İnsan ve doğa vezgeçilmezliği var. Bunun geçilmezliğinden dolayı gerek öznel, gerek nesnel yapı bireye ve Osman Erkan’a bir şekil veriyor. Eğer bugün insan bir şekil almışsa, çevresinin şekillendirmesiyle olmuştur. Bu kitap neyi söylüyor? Osman Erkan bir yerde kendini söylüyor. Bunu yaparken kendi içindeki kırılmaları, kendi içinde varsa bir kavgası, varsa kendine iletmesi gereken mesajlarının bir harmanını yaparak kendi duygu selinde, imgesel dünyasında bir üst dille kendini açığa vurmaya çalışıyor. Bu kitaptakiler dış dünya ile iç dünya arasında bir köprü olmak için kendine yazdığı şiirlerdir. Kendinden yansıyanların olup olmadığına da edebiyat tarihi ışık tutacak. İnsan doğduğu günden, belli bir dönemden sonra bir arayış içine girmek zorundadır. Bu arayışın bir kavgası, bu boşluğu doldurma yolu vardır. Bu kavga şairin bireysel, kendi kavgası değildir. Dayatılan bir kavgadır. Bu dayatmanın ne kadar acımasız olduğu ortada ve günümüzdeki bu dünyanın yaşanılır kılınmasını erteleyen bir gidişat var. Düzen baskıcı yöntemlerle bunu kendi çapında yapmaya çalışır. Osman Erkan da bakışıyla, değiştirme fikriyle şiirler yazıyor. Herkes gibi kendini ifade etmeye çalışıyor.
Şiir hakkında neler söylemek istersiniz?
Şiir bir varoluş sürecidir. Şiir geçmişin ve geleceğin, üst bir dille estetiğin algılarını da göz önüne alıp daha güzel bir dünya yaratma çabasındadır. Bilinçaltını verili ortamın dışında o bilinçaltını daha devrimci yapıyla dönüşüme kılmakta fayda vardır. Toplumsal gerçekçiliğin dinamikleriyle alternatif bir düşünce, yapı oluşturulabilir. Şiir de böyle bir misyona sahiptir.
Kitaba ismini veren ‘Bende Hüzün Şeker Nasıl Öyle’ şiiri neyi ifade ediyor?
Kendi yalnızlığımı ifade ediyor. Bu şiirle o yalnızlığımı yaratan zaman ve mekân kendi içindeki o tözün bendeki tahribatını, acımı, dış dünyanın kaosunu dile getirmek ve bunu yaşayan biri olarak ta sözcüklerle yansıtmaya çalışıyor. Bu şiirimin çıkış noktası herhalde acı olmalı. Şair yazarken, topluma bakış açısını, toplumdan aldığı tepkilerden gelerek kendi içinde bir yapı oluşturuyor. Oluşturduğu yapıda sözcüklerle olan kavgasını, tinsel yapıdaki gel gitlerini, içindeki o resmi çıkarıp sözle ifade edebilecek şekilde şiir oluşturuyor. Bunu yaparken sadece kendini anlatmaya çalışıyor. Bu şiir karşılığını bulmuşsa, okuyucularla buluşabiliyorsa beni mutlu edecektir.


Başa dön


Büyük suyun ötesinde
Taylan Özgür Efe
Kızılderililer üzerine çok sayıda kitap yayımlandı. Bu bakımdan ‘vahşilere’ çok yabancı olduğumuz söylenemez. Neredeyse hepimiz büyük yalanı gördük ve gerçeği öğrendik. Ancak Kızılderililer, çoğumuzun tahayyülüne bir kartpostal veya poster büyüklüğünde girdi. Büyük şeflerin özlü sözleri ve sert bakışları duvarlarımızı süsledi. Bu bir sahip çıkma, bir protesto biçimiydi belki. Belki de daha derin bir planın uygulanmasının aracı olmaktı: Kızılderililerin seyirlik malzeme haline getirilmesinin, katliamın yarattığı dehşetin azaltılmasının, öfkenin resimlere duyulan hayranlıkta eritilmesinin.
Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan James Welch’in “Kızılderilinin Şarkısı” isimli romanın Kızılderililer üzerine yayımlanan kitaplardan bazı farklı yönleri olduğu söylenebilir. Romanda cesur yerlilerin son savaşları anlatılmıyor, ‘karizmatik’ şefler de yok. Aslında bu roman bir yönüyle Kızılderililerin öyküsünü birçok kitabın bıraktığı yerden alarak devam ettiriyor. Ama sadece bir Kızılderili öyküsü de değil anlatılan. Medeni olanla olmayanın yan yana getirildiği kitapta, uygar dünyanın ne kadar uygar olduğu, ‘kültürlerin çatışması’ ekseninde tartışılıyor.
Yazar Fransa’da kaybolan bir Kızılderilinin öyküsü temelinde ‘uygarlığın’ farklı kültürlere yaklaşımını sorgulayarak farklı olanın farklarından vazgeçirilebildiği ölçüde kabul edildiğini gösteriyor.
Romanın Kızılderililerden çok Batı’nın uygar insanlarına dair konuştuğunu, kayıp Kızılderilinin ise ‘beriki’yi tanımlamak için kullanılan bir ‘öteki’ olarak romanda yer aldığı söylenebilir.
Kızılderili kabileler ‘beyaz adama’ karşı destansı bir savaş verdiler, ama ‘beyaz adamın’ ilerleyişi karşısında daha fazla direnmenin tamamen yok olmakla eşdeğer olduğunu görmelerinin ardından da kendileri için ayrılan bölgelere yerleşmeyi kabul ettiler. Bu noktadan sonra da Kızılderili kültürünün yok edilmesi için çalışmalar yoğunlaştırıldı. Törenleri, dilleri, kültürleri yasaklandı. Çocuklar küçük yaşlardayken yatılı okullara götürüldü. Bu okulllarda çocukların saçları kesildi. Kendi dillerini konuştuklarında cezalandırıldılar ve inandıkları her şeyin yanlış ve kötü olduğunu kabul etmek zorunda bırakıldılar. Bu bir anlamda vahşilerin ‘medenileştirilmesi’ süreci.
Seyirlik malzeme
Bir süre sonra katliamlardan geriye kalanlar çadırlarda seyirlik malzemeye, turistlerin fotoğraf çektirdikleri orijinal kıyafetler içindeki eğlenceliklere dönüştürüldüler. Hayatta kalan Kızılderililer kendi hallerinde iken dahi ticari ve seyirlik malzeme oluyorlardı. Sadece kafalarına tüyler takıp yüzlerine savaş boyalarını sürdüklerinde değil, yemek yaparken ya da yemek yerken de veya Kızılderili bir kadın, çadırının içinde çocuğunu emzirirken de seyirlik malzemedir artık. Kitabın kurgusu ise çok daha korkunç bir olay üzerine kurulmuş.
Adeta alay edercesine ‘Buffalo Bill’, Kızılderili kabileleri tıkıldıkları yerlerde gezerek onların arasından genç ve ‘vahşi’ görünenleri ve iyi ata binenleri seçiyor. Amaç büyük suyun ötesinde sergilenecek bir şovun kadrosunu oluşturmak. Kızılderililerin başrolü oynadıkları bu gösterinin ismi ise yine insanı rahatsız edecek cinsten: Vahşi Batı... Kızılderililerin kırıldığı yılları yine Kızılderililer canlandırıyor bu büyük gösteride.
Uygar ve vahşi
Yazar kitapta Fransa’da kaybolan ve bürokratik saçmalıklar yüzünden ‘ülkesine’ dönemeyen Atılgan Geyik’in öyküsünü anlatırken medeni olanla olmayanın ve medeniyetin ne olduğunun sorgulamasını yapıyor. Günlük çalışmalarının içine tıkılmış, kendi küçük dünyalarında yaşayan ve kendilerini ‘vahşi’den uygar olmalarıyla ayıran insanlar... Fahişeler, bürokrasi, adalet, kültür. Yani uygarlık ve bir vahşi. Kızılderiliyi belli bir noktaya kadar kabul eden uygar insanların asıl kaygısı ise onun farklılığını ortadan kaldırmak, onu kendilerine benzetip belki ondan sonra tamamen kabul etmek.
Avrupalı uygar insanın tek bir Kızılderiliye yaklaşımı ile; Amerika’nın fiziki katliamdan kurtulanlar üzerinde sürdürdüğü ‘vahşiyi uygarlaştırmayı’ amaçlayan kültürel kıyımın benzerliği de dikkat çekici.


Başa dön


Hem izleriyle hem yüzleriyle...
Ali Rıza Kılınç
Son yıllarda bölgede yaşanan iyimser hava ile birlikte, kısa süre önce yaşanan acıların nabzını tutan, izlerini yazıya taşıyan yazarlar ve kitaplar da yoğunlaştı. OHAL koşullarında kitap ve dergilere konu olan yazılar ağırlıklı olarak sansüre takılan ve sansürün sınırlarında sesizce yer bulan yazılardı. Şiir kitapları yasak perdesini aralayan anlatım yollarının başında yer alsa da bu yönde çıkan kitaplar dahi parmakla sayılacak kadar eksikliğini hissettirdiği bilinir.
Son bir yıl içinde sadece Diyarbakır’da 30’a yakın Kürtçe Türkçe kitap çıktı. Kitaplar henüz yarası kapanmayan bir dönemin siyasi sosyal, kültürel ve toplumsal yaşamının içinden geçiyor. Korku, baskı, işkence, acı, kaygı, huzursuzluk, endişe gibi gerilimli birçok kavram bu kitapların konusunun ortak paydasını oluşturuyor. Ama öncesinde burada yaşanılan, olup bitenin yazarlar üzerinde dolayısıyla kitapların başlıklarından yayınevlerinin isimlerine kadar nasıl yansıdıklarını birkaç örnekle görmek gerekir.
Öykücü Muharrem Erbey’in 11 öyküden oluşan “Yitik Şecereler” isimli kitabı örneğin. Bölgedeki uygulamaları tanıklıklarıyla anlatan gazeteci Faruk Balıkçı ve Namık Durukan’ın “Ölümün İki Yakasından”ı. Cezaevi yaşantısını anlatan Mahmut Barık’ın “Kumrular Hiç Uğuldamadılar” kitabı, yine “Uzak ve Yorgun”la Vedat Çetin ile Suzan Samancı’nın “Korkunun Irmağında” adlı öykü kitabını da saymak gerekir. Tesadüf olmayacak kadar ortak bir çağrışıma sahip bu kitaplar yaşanılan gerçeklerle hayat bulmuş...
Diyarbakır’da yeni kurulan bir yayınevinin ismi olan Lîs’in anlamını bilir misiniz? “Lîs”, Türkçe karşılığı “zambak” anlamına gelse de aslında daha özel bir durumu ifade ediyor. Yüksekte uçan kuş türlerinin barındığı yer, başka bir deyişle yuvaları anlamına geliyor. Ama aynı zamanda Tatvan ilçesi Berçalan Yaylası’nda yüksek buz göllerinin çevresinde bitkilerin genel adı olarak da kullanılıyor. Bu her ne kadar yapılan işin bir inceliği gereği içinde düşünülse de, yüklenilen anlam ile yöre halkının doğal kültürüne bir gönderme. Bunun yanında yaşanan onca sıkıntılar sonrasında kaçınılmaz bir tepki olarak temiz bir nefes almaya duyulan özlem olarak da okunabilir.
‘Haritadan dışarı’
Yazılan çizilen tüm kitapların içeriğinde de kendisine yer açmış çözülmeyen büyük sorun. Kendi kimliğini kaybeden ve kendi gerçekliğini arayan genç kız Sepite’nin şeceresini arıyor Muharrem Erbey’in kaleminden. Sepite’nin ruh halini tahmin etmek gerek. Her ne kadar o dönemin ruh haline ‘dışardan’ birinin gözü ile bakılmaya çalışılsa da, korkunun kaygının egemen olduğu bir yaşantı içinde normal olmayan davranışlar, huzursuzluklar ve güvensiz bir ruh hali durumunu temsil ediyor. Ama yine de umut Sepite’nindir.
Kurtuluş Savaşı karikatürleri kitap oldu
Milli mücadele yıllarında Türk mizah dergilerinde yayımlanan karikatürler, kitaba konu oldu. Cüneyd Okan, 1919-1922 yılları arasında Türk mizah dergileri Güleryüz, Karagöz, Ayine ve Aydede’de yayımlanan milli mücadele konulu karikatürleri bir kitapta topladı. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca yayınlanan kitapta, Sedat Simavi başta olmak üzere, Cevad Şakir, Haydar Şevket, Mazhar Nazım, Mehmet Sadi, Zeki Cemal, Ramiz ve Rıfkı imzalı 200 karikatür yer alıyor. Dönemin karikatürlerinde, Mustafa Kemal Paşa, Kral Konstantin, Yunan askeri ve devlet ileri gelenleri, Yunan Ordusu ve muhalifler konu ediliyor. Cüneyd Okan, kitabın sunuş yazısında, milli mücadele döneminde en çok ihtiyaç duyulan şeyin moral ve güven olduğunu belirterek, bu dönemde özellikle mizah dergilerinin halkın moralini yüksek tutmak açısından çok önemli bir fonksiyonu yerine getirdiklerini vurguluyor. Meclis’in açılmasının ardından, kesin zafere ulaşana kadar geçen iki senelik süre zarfında mizah dergilerinin gerek yazıları, gerekse karikatürleriyle Milli Mücadele’ye bıkmadan, usanmadan büyük bir sabırla destek verdiklerini ifade eden Okan, şu görüşlere yer veriyor: “İşgalin en yoğun, en baskıcı, en ağır şartları altında bile mizah dergileri TBMM’yi desteklemekten ve halka moral ve güven vermekten geri durmamışlardır. Bilhassa çok zor şartlar altında karikatür gibi komik bir işle uğraşabilmek, o devirdeki geniş halk kitlelerinin psikolojisini yansıtması bakımından çok önemli birer belge değerindedir.”

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net