www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



DURUM ____Ahmet Yaşaroğlu
Gençlik anlıyor

GÜNLÜK ____Yücel Sarpdere
Otomobilde neler oluyor?

KONUM ____Ender İmrek
AB heyetleri ve bölge

BAŞAK ____Bülent Falakaoğlu
Anılarım ihbardır!

MEDİPOLİTİK ____Osman Öztürk
Biri bizi GSS’liyor

  DURUM..........Ahmet Yaşaroğlu

Gençlik anlıyor

Yazılarından anlaşıldığı kadarıyla Milliyet gazetesi yazarları Mehmet Yılmaz, Güneri Civaoğlu, Taha Akyol ve Abbas Güçlü geçen hafta kara bir gün yaşamışlar. Bu yazarlar Osman Ulagay ve Güngör Uras’ın da katılımıyla, yine bu gazetede gençlik üzerine yazan ve Genç Bakış adlı bir program yapan Abbas Güçlü’nün Ege Üniversitesi’nde gerçekleştirdiği Genç Bakış’a konuk olmuşlar. Genç Bakış’a Ege Üniversitesi öğrencilerinin yanı sıra Dokuz Eylül, İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü, İzmir Ekonomi Üniversitesi ve Yaşar Üniversitesi’nden 1500’e yakın öğrenci katılmış. Felaket bundan sonra başlıyor. Programda yapılan ankette öğrencilerin yüzde 90’ı AB’ye hayır demiş!
Abbas Güçlü “Karşı çıkanların bir bölümü olaya ideolojik açıdan yaklaşıp acımasız eleştiriler getirse de önemli bir bölümünün konu hakkında yeterince bilgi sahibi olmadıkları dikkat çekti” diyor ve ekliyor, “Öğrencilerden çoğunun ısrarlı bir şekilde AB’ye karşı olumsuz tavır sergilemesi ve gelişmeleri kuşkuyla karşılaması, hükümetin bu konuda çok daha gayretli olması gerektiğini ortaya koydu.” Aynı gün yazdıkları köşelerinde (24 Aralık) Taha Akyol ve Mehmet Yılmaz’da ortalama birkaç laf ettikten sonra gençleri genellikle “konuyu bilmemekle, kalıplara takılmakla,” ve usturuplu bir şekilde “cehaletle” suçluyorlardı. Anlaşılan “büyük köşe yazarlarımız ”daha birkaç gün önce AB’den müzakere tarihi alınmışken, gençlikten böylesi bir tokat beklemiyorlardı! Yazarlar gençleri “AB mevzuatını” bilmemekle suçlaya dursunlar, gençler konuşmalarında ülkeye aşağılayıcı davranıldığından, “ekonominin IMF’ye, politikanın AB’ye” devredildiğinden söz etmişler. Demek ki gençler AB’nin bilmem ne anlaşmasının maddelerini bilmeseler de, ülke gerçeklerinin farkındalar. Yani asıl bilmeleri gerekenleri biliyorlar. Gerçi “yazarlarımız”, bu kadar gencin üniversite gençliğinin tamamının eğilimlerini yansıtmadığını ileri sürüp, kendilerine bir avuntu çıkarmışlar ama, uğradıkları hayal kırıklığını da gizleyememişler. Gençliğin tamamının AB karşıtı olması zaten beklenemez. Gençler de farklı sınıf ve tabakalardan geliyorlar ve içinde bulundukları koşullar aynı değil. Üst sınıflara, üst gelir gruplarına mensup gençler de var ve bunlara henüz aydınlanmamış olanlar da eklendiğinde yüzde 10 ya da 20 AB savunucusunun çıkması normal karşılanabilir.
Ülke açısından sevindirici olan ve aynı zamanda umut verici olan şudur ki, gençliğin ezici çoğunluğu ülke sorunlarının farkındadır. Mehmet Yılmaz gençlerin kendi sorunlarının, yani barınma, yurt, yemeklerin pahalılığı, kantin vb gibi sorunların, kendilerine program sonrasında sorulduğunu, gençlerin bu sorunları programda ortaya atmayı “utanılacak bir şey gibi gördüğünü” yazıyor. Gençler kuşkusuz bu sorunları biliyorlar ve bunları çözmek için de mücadele ediyorlar. Ancak Yılmaz’ın anlamadığı, “utanmak” diye açıklamaya çalıştığı, gençlerin gösterdiği sağduyu ve olgunluktur. Onlar ülkenin en önemli sorunun tartışıldığı bir platformda, tartışmayı kendilerinin diğer sorunlarına çekmemişler, tüm ülkeyi ilgilendiren ortak sorunu tartışmışlardır. Yani sorumlulukla ve olgunlukla ülkeye sahip çıktıklarını ortaya koymuşlar. Holding patronlarının, diğer işbirlikçi kesimlerin ülkeyi üç otuz kuruşa satışa çıkardıkları bir dönemde, onların sözcülerinin gençlerin bu tutumlarını anlamaları olanaklı mı?


 
Başa dön

  GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Otomobilde neler oluyor?

Geride kalan iki yılda büyüme ve ihracat rakamlarına asıl ağırlığını koyan iki sektör vardı:
Otomobil ve beyaz eşya.
Gerçi Dünya Ticaret Örgütü kararları ve AB standartları çerçevesinde değişen gümrük yasaları, ithalatın önündeki engellerin kaldırılması, teşvik adı altında ihracat oranında vergisiz ithalat izni vb. uygulamalar nedeniyle ithal otomobillerin pazar payı yerli denilen üretimi çoktan geçmişti ve bundan pek söz edilmiyordu.
Yine rakamlarda gösterilen ihracatın da kimin ihracatı olduğu da pekâlâ tartışılabilirdi.
Türkiye’de üretim yapan otomobil devleri -FIAT, RENO, bu elbette FORD’da olabilir-, İtalya, Fransa, Almanya’daki merkezlerinde üretilen modelleri eskiden burada iç pazar için üretiyorlardı.
Yeni örgütlenme modelinde artık otomobil devleri dünyanın değişik yerlerine yayılmış fabrikalarında görev dağılımı yapıp, her fabrikada bir veya iki modeli üretiyor ve onu dünyaya dağıtıyor.
Çünkü önlerindeki gümrük, mevzuat, yasal sınırlamalar, bütün engeller kalkmıştır.
Örneğin, daha önce Türkiye’de faaliyet gösteren yabancı şirketlerin kazançlarının yüzde 40’ını burada bırakma, yatırım yapma şartı vardı.
Adına “reform”, uyum süreci”, “Yeniden yapılanma” vb. denilen uluslararası anlaşmalarla bu zorunlulukların hepsi kalktı.
Yani yabancı sermaye Türkiye’de kazandığının isterse hepsini beraberinde götürebilmektedir.
FIAT, RENO yada FORD “x” modelini merkezi olarak burada üretiyor ve bütün dünyaya dağıtıyor.
Bu ihracat, istatistiklerde Türkiye’nin gözüküyor!
***
Elbette son iki yıl içersinde de faizlerin düşmesi, krediler vb. nedenlerden iç pazarda da otomobil satışlarında ciddi bir canlanma olmuştu.
Açıklanan bilançolar söz konusu işletmelerin ve otomobil ithalatçılarının tarihinin en büyük kârlarına ulaştıklarını gösteriyordu.
Ama buna karşın bile otomobil sanayiinde çalışan işçilerin reel ücretleri düşmüştü.
Kısaca söylemek gerekirse ekonominin motoru otomobil ve beyaz eşya sektörüydü.
Ancak son birkaç aydır otomotivden sıkıntı işaretleri geliyordu.
RENO, TOFAŞ’ın elinde stokların büyüdüğü fısıltıları dolaşıyordu.
Nitekim yaklaşık bir aydır RENO’da haftanın belli günlerinde zorunlu izin dönemi başlatılmıştı.
Şu anda stokların büyümesi neden gösterilerek RENO ve TOFAŞ 10 günlük bir zorunlu tatile girmiş durumda.
Fabrikalarda ocak ayının dördüne kadar üretime ara verildi.
Zorunlu tatil dönüşü RENO’dan 950, TOFAŞ’tan 500 işçinin işten çıkartılacağı söylentileri dolaşıyor.
Yine önümüzdeki süreçte üretimin yüzde 50 oranında düşürüleceği söyleniyor.
İşçiler arasında sıkıntılı bir dönem ve gergin bir bekleyiş başlamış durumda.
Bu arada otomobil yan sanayiinde de giderek artan biçimde işten çıkartmalar yaşanıyor.
İşte bu gelişmelerden ötürü de herkes birbirine soruyor:
Neler oluyor?
Ve sorular devam ediyor:
Ekonominin, ihracatın, büyümenin motoru durumundaki otomotivde sallantı başlarsa memleket ekonomisi ne olur?
Ya da başka türlü söylemek gerekirse:
Yalancı baharın sonu mu?

e-posta:
yucel@evrensel.net

  Başa dön

  KONUM..........Ender İmrek

AB heyetleri ve bölge

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan TÜSİAD kürsüsünden övgüler dizdiği AB’ye bir konuda serzenişte bulundu. Erdoğan, yere göğe sığdıramadığı AB heyetlerinin Diyarbakır’a bu kadar sık uğramalarından rahatsız olduğunu açıkladı. Türkiye’nin elden gitmesini zafer olarak değerlendiren başbakan, bazı heyetlerin Diyarbakır’a uğramasına tepki göstererek güya ‘ulusal onuru’ koruduğunu, Türkiye halkını ezdirmediğini göstermektedir. Bolu Komando Tugayı ve daha nice Tugayların, halka kan kusturmasını, anasından emdiği sütü burnundan getirmesini gündeme getirmeyen, milyonlarca bölge halkının yıllarca yaşadığı zulmü dert edinmeyen başbakan, AB heyetlerinin Diyarbakır’a gidişlerini gündeme getirerek gerçekleri çarpıtmaya çalışmaktadır.
Eğer başbakan AB heyetlerinin ancak müstemleke ülkelerde rastlanabilen teftişlerine, Türkiye’nin ekonomik, siyasi, sosyal, kültürel, askeri her alana müdahalelerine karşı durmuş olsa ve “ülkemiz bağımsız ve demokratik bir ülkedir, hiçbir ülke ve hiçbir birlik ülkemiz üzerinde böylesi bir tasarrufa sahip değildir, Türkiye AB’nin sömürgesi değildir” demiş olsaydı, alkış tutar ve yanında yer alırdık.
Ama bilindiği üzere AKP’nin genel başkanı, hükümetin başı ve Türkiye’nin başbakanı olarak Erdoğan, AB ve diğer emperyalist ülkeler karşısında işbirlikçi bir konumda olmaktan mutluluk duyduğunu her vesile ile dile getirmektedir. 17 Aralık Zirvesi öncesinde yaptığı bir açıklamada “AB, Türkiye’nin bölgedeki konumunu ve kendileri için sunacağı olanakları hesaba katmalıdır” gibi laflar eden başbakan, Türkiye’yi emperyalistlerin ekonomik, askeri ve stratejik sıçrama tahtası yapmaya hazır olduğunu açıklamaktadır.
Başbakanın rahatsızlığı, AB’nin emperyalist karakterine, yayılmacı amaçlarına, Türkiye’yi yağmalamasına, Kürt sorununu ve Türkiye’nin demokratikleşme sorunlarını daha fazla boyun eğdirme vesilesi etmesine değil, Kürt halkınadır.
AB heyetlerinin, Türkiye’deki antidemokratik uygulamaları, baskı ve şiddet politikalarını gerekçe etmeleri, bölgedeki hak ihlallerini, Kürt sorunundaki inkârcı ve asimilasyoncu politikaları, yakılan, yıkılan ve boşaltılan köyleri, yargısız infazları, “faili meçhul” cinayetleri, toplu mezarları, AİHM’de açılan binlerce davayı ve Türkiye’nin mahkûmiyetlerini, milyonlarca Euro tazminat ödemeye mahkûm edilmeyi kullanmak istedikleri doğrudur. Ancak Başbakan Kürt sorununu çözme ve halkın demokratik taleplerini karşılayacak adımlar atmak yerine, AB emperyalistlerinin dümen suyunda yüzmekte ve onların önünde beklemektedir.
Başbakanın tepkisi; Kürtlerin dil, kimlik kültürel hakları ve siyasal taleplerinedir. Onun tepkisi, AB heyetlerinin Kürtlere, Kürtlerin yaşadığı bölgeye gösterdikleri ilgiye gibi gözükse de esas olarak Kürtlerin gündemde tutulması ve Kürt sorunun unutulmaya bırakılmamış olmasınadır. Ve başbakan TÜSİAD Yüksek İstişare Toplantısı kürsüsünde AB ile kader birliği etmiş sermaye çevrelerine seslenerek Kürtlere karşı süregelen devlet politikasının uygulanması için hemfikir olmalarını istemektedir. Yeni vergi yasalarıyla büyük tekellere yeni olanaklar yaratan başbakan, TÜSİAD toplantısında bundan sonra da sermayenin çıkarı için ne gerekiyorsa onu yapacağını açıklamış ve AB ile müzakere sürecinin başlamış olmasından dolayı duyduğu mutluluğu ifade etmiştir.
Biz AB heyetlerinin Türkiye’nin her karış toprağındaki gezilerinden rahatsız olmaktayız. Ama başbakan ve ruhunu AB’ye satmış olanlar, teftiş kurullarının sömürgesinde gezer gibi gezmelerinden mutluluk duymaktadırlar. Başbakan da AB heyetlerinin dönüşlerinde lehte söyledikleri her cümleden dolayı böbürlenmekte, AB heyetlerinin takdirini almış olmaktan dolayı dört köşe olmaktadır.
Başbakanın aynı heyetlerin Diyarbakır’a da uğramalarından rahatsız olması ancak Kürt sorunu karşısındaki inkârcı tutumuyla açıklanabilir. Bu açıklama ve tepki bir kez daha Kürt sorunu karşısındaki tutumunun ifadesi olmuştur. Bilindiği gibi başbakan Kürt sözcüğünü ağzına almamakta ve Kürt sorunu diye bir sorunun bulunmadığını iddia etmektedir. Daha önce Rusya’da Kürt bir işçinin “Kürt sorununu nasıl çözeceksiniz” diye sorması üzerine Başbakan “Kürt sorunu yoktur diye düşünürseniz sorun olmaz” diyerek akıllara ziyan bir açıklamada bulunmuştu.

e-posta:
enderimrek@hotmail.com

  Başa dön

  BAŞAK..........Bülent Falakaoğlu

Anılarım ihbardır!

Bugün ilk defa, tarım ekonomisi, üretici sorunları, tarım politikaları, uluslararası tarım politikalarındaki gelişmeler ve bu gelişmelerin ülke tarımına etkilerinin yer aldığı bu köşede farklı bir konuya değinilecek. Son günlerde “kötü” anılarımın yeniden canlanmasına yol açan gelişmeler yaşanıyor. Bu anıların aktarılmasını, “efsane” gibi anlatılarak belleğime yerleşen bir “suç örgütü”nün teşhiri açısından önemli bulduğum için köşenin çerçevesinin dışına, bir kereliğine, çıkıyorum.
Diyarbakır Kulp’ta ortaya çıkarılan toplu mezarın ardından bir dizi bilgiler, peşi sıra basına yansıyor. Önce, yıllar sonra bütün engellemelere rağmen 11 kayıba ait toplu mezar bulundu. Meclis İnsan Hakları Komisyonu’nun raporuyla olay resmileşti. Komisyonu’nun raporunda olayla ilgili olarak General Yavuz Ertürk komutasındaki Bolu Dağ Komando Tugayı işaret edildi. Ardından Bolu Komando Tugayı’nın Tunceli’nin Gökçek köyüne bağlı Mirik mezrasında 3 yaşındaki Dilek Serin’in de aralarında bulunduğu 7 köylünün kaybolması olayı sırasında bölgede operasyon yürüttüğü ortaya çıktı.
Şimdi de Bolu Komando Tugayı’nın 15 Mayıs 1994 yılında Lice’nin Yolçatı köyünde toplu sivil katliama adının karıştığı belirlendi. Lice Cumhuriyet Savcılığı kayıtlarına tanıkların ifadeleri sonucu geçen bilgilere göre, Bolu Komando Tugayı’na bağlı birlikler, 7 köylüyü diz çöktürüp kurşuna dizdiler.
Kısa dönem er olarak askerliğimi yaptığım 33. Mekanize Piyade Tugayı’na bağlı TOW Bölüğü’nde uzman onbaşı ve uzman çavuşların sohbetlerinin de kahramanlarıydı, Bolu Komando Tugayı. Bölgenin çeşitli illerinde görev yapmış olan ve çatışmalara girmiş olan bu “uzmanlar”dan bir gün Tunceli anılarını dinlerken işittiğim şu sözlerle irkilmiştim: “Tunceli’nin Ali Boğazı, asker için çok pis bir bölgedir. Asker orada çok zaiyat verdi. Ama bir seferinde verilen ağır ve toplu zaiyattan sonra Bolu Dağ Komanda Tugayı Tuncelililerden intikamını aldı; köylere gidip beşikteki bebeğe kadar öldürüp...” Sözlerini küfürle tamamlamıştı, Tunceli’de askerlik yaptığı dönemde “efsane” gibi anlatılan fakat o olaydan sonra Bolu Dağ Komando Tugayı’nın Tunceli bölgesinde operasyona çıkmasına izin verilmediğini söyleyen, uzman onbaşı.
Bu anlatılanlara cevap veren uzman çavuşun söyledikleri de ihbar niteliğinde: “Beşikteki bebeğin ve suçsuz insanların öldürülmesi kabul edilemez. Ben bu düşüncemi, arkadaşlarımın ‘sen PKK’lı mısın?’ sorularına rağmen, hep savundum. Ben Egeliyim ne PKK’lısı, ama benim de bebeğim öldürülse ben de dağa çıkardım. Maalesef Bolu Dağ Komandosu yaptıklarıyla halkı bize düşmanlaştırdı.”
Halk arasında “Dehşet Tugayı” diye adlandırılan söz konusu tugay, bölgede görev yapmış olan askeri personel tarafından da çok iyi tanınıyor. “Toplu mezara” ilişkin, operasyonu gerçekleştiren Bolu Dağ Komando Tugayı’na bağlı taburun operasyon tutanaklarını inceleme kararı alan Genelkurmay Başkanlığı, gerçekten olayın üzerine gitmek istiyorsa bunu bölgede görev yapmış olan kendi askeri personeline ve halka sormalıdır.
Bölgedeki tüm toplu mezarların yanı sıra, Bingöl-Kulp-Lice üçgeninde sürdürülen operasyonlardaki sivil katliamların, Kürtlere yönelik saldırıların sorumlularının yargı önüne çıkarılarak mahkûm edilmesi Kürt sorununun demokratik çözümünün bir parçasıdır. Demokrasi güçleri, bölgede yaşananların Susurluk’un akıbetine uğramasına izin vermemelidir.

e-posta:
falakoglu@hotmail.com

  Başa dön

  MEDİPOLİTİK..........Osman Öztürk

Biri bizi GSS’liyor

Sonunda oldu işte. Hükümet Genel Sağlık Sigortası(GSS) Kanun Tasarısı’nı hazırladı.
Kırk yıllık hikâyede mutlu sona yaklaşıyoruz.
İlk tasarı 1967 yılında hazırlanmış ama Hükümet’e sunulamamıştı. 1969’daki İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda GSS kurulması önerilmişti. 1971’de GSS tasarısı Meclis’e sunulmuş, ama kabul edilmemişti. 1974’de bir kez daha TBMM’nin gündemine gelmiş ve fakat görüşülememişti.
12 Eylülcü’ler işi daha sağlama almışlardı. 1982 Anayasası’nın 58. maddesine “GSS kurulabilir” ifadesini koymuşlardı. Gerçi ifade bir zorunluluğu içermiyordu, ama dünyada ilk kez GSS bir Anayasa’ya girmiş oluyordu.
Nasip böyleymiş. Şimdiye kadar kimselere yar olmayan GSS, AKP’ye yar olacakmış; meğerse.
Tasarı kabul edildikten sonra gerekli görülürse pilot il ve bölge uygulaması yapılacak. En geç iki yıl içinde de bütün Türkiye’de yürürlüğe girecek.
Artık herkes GSS’li olacak. Şu an Emekli Sandığı, SSK ve Bağ-Kur’a bağlı olanlarla yeşil kartlılar GSS’ye geçecek. Halen hiçbir güvencesi olmayanlar da zorunlu olarak sisteme girecek. Türkiye’de kesintisiz olarak bir yıldan fazla kalacak olan yabancılar da GSS primi ödeyecek.
Sisteme giren herkes prime esas kazancın yüzde 12.5’i oranında GSS primi ödeyecek. Prime esas kazancın alt sınırı asgari ücret, üst sınırı da bunun yedi katı olacak. Yüzde 5’ini çalışanlar, yüzde 7.5’ini ise işverenler ödeyecek.
Prim ödeme gücü olmayanların primini devlet ödeyecek. Aylık geliri ne kadar olan kişinin prim ödeme gücü olmadığı daha sonra saptanacak.
GSS’li olan vatandaş sonra da gidip sağlık hizmeti alacak.
***
Kanun tasarısına bakılırsa her şey tıkır tıkır yürüyecek. Türkiye sağlık sisteminin bütün sorunları da böylece çözülecek. Bir nevi “makûs talihi yenme” olayı.
Yalnız her gülün bir miktar dikeni olur tabii. O kadarına da katlanmak gerekiyor.
Diyelim ki devlet memurusunuz.
Şu an memuriyete başlar başlamaz sağlık yardımlarından yararlanıyorsunuz. Bundan sonra 90 gün bekleyeceksiniz.
Şu an muayene olduğunuzda hiçbir para ödemiyorsunuz. Artık her muayenede bedelin yüzde 50’si kadarını ödeyeceksiniz.
Halen reçete bedelinizin yüzde 20’sini ödüyorsunuz. Bundan sonra yüzde 50’ye kadar çıkacak.
Ağız ve diş hastalıklarının tedavisi de artık sınırlanacak. Öyle her protez ödenmeyecek. Hastaneye yattığınız zaman da standart günlük yatak ücretinin dört katına kadar para ödeyeceksiniz.
Ayaktan tedavilerde karşılanan tıbbi araçların bedelinin de yüzde 50’si cebinizden çıkacak.
Hekiminiz veya diş hekiminizin tavsiyelerine uymayıp tedavi sürenizi uzatmamaya veya malul kalmamaya da dikkat edin. Ek masrafların yüzde 50’si de sizden tahsil edilecek, yoksa.
Bu katılım paylarını çok mu buluyorsunuz? Azaltmak elinizde.
Sevk zincirine ve doktorunuzun tavsiyelerine uyar; pek fazla hastalanmaz ve fazla masraf çıkarmazsanız bir sonraki yıl daha az katılım payı ödeyebilirsiniz. Devir, tasarruf devri; ne de olsa.
SSK’lılar ve Bağ-Kur’lular için de durum farklı değil. GSS’nin getirdikleri, götürdüklerinin yanında devede kulak misali.
***
“Peki, bu GSS benim ne işime yarayacak?” diye sormayın sakın. Büyüklerimiz kırk yıldır düşündü, taşındı; size en faideli sitemi buldular sonunda.
Münafıklık etmenin âlemi yok. Kırk yıllık rüya işte nihayet gerçek oluyor.
Belli olmaz; belki “GSS Bayramı” bile ilan edilir. Belediye bandolarımız “GSS Marşı”nı çalar. Valilerimiz, kaymakamlarımız, askeri erkânımız “GSS’nin mana ve ehemmiyeti”ni anlatan konuşmalar yaparlar. Törene katılan “GSS gazileri” de duygularınızı kabartır, gözlerinizi yaşartır.
Bakarsınız; televizyoncularımız da “Biri Bizi GSS’liyor”, “GSS Evi”, “GSS’lim Olur musun?” dizilerine başlayıp reytinglerini patlatır.
O zaman anlarsınız GSS’nin kaç bucak olduğunu.

e-posta:
osmoz59@yahoo.com

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net