www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
GERÇEK
____
İ. Sabri Durmaz
Tuzla işçileri ögreniyor ve ögretiyor
UFUK
____
Fatih Polat
Demokrasi Hollanda peyniri mi?
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Kaçak işçileri yakalayana...
AVRUPA GERÇEĞİ
____
Yücel Özdemir
AB’nin yıldızları gerçekleri karartmasın
bilgi işlem
____
Sadık Çakıcı - Uğraş Işık
İnternet haberciliği
EKONOMİ DÜNYASI
____
Tahir Şilkan
Mortgage
İNSAN ve SPOR
____
Hakan Keysan
Seyirci neden kaçmasın?
YAŞAMANIN YEDİ RENGİ VAR
____
Gülsüm Cengiz
Kötülüğe çare bulmak için...
TIRTIL
____
Erdal Şekeroğlu
Suaygırı
GERÇEK
..........
İ. Sabri Durmaz
Tuzla işçileri ögreniyor ve ögretiyor
Evrensel'i izleyenlerin de bildiği gibi, Tuzla Tersaneleri'nde, çok ağır koşullarda çalıştırılan işçiler, oluşturdukları bir komite etrafında ciddi ve ilginç bir mücadele yürütüyorlar.
Dün Evrensel'de çıkan haberden de anlaşıldığına göre komite, sorunların çözümü ve işçilerin dikkatlerini başlıca sorunlara çekme konusunda hayli adımlar atmış görünüyor.
Habere göre;
1) İçinde yaşadıkları ağır koşulların farkındadırlar. Hemen her işçi; bugün patron yanlısı İş Yasası'nın bile uygulanmadığını, iş güvenliğine dair en temel önlemlerin olmadığını, sigorta, sendika gibi işçi haklarının esamesinin bile okunmadığını biliyor.
2) Hemen bütün işçiler bu hakların birlik olunursa alınacağının farkında. Sorun, birliğin olup olmayacağı, olursa nasıl olacağı konusunda bir fikirbirliği olmamasında. Çünkü taşeronlar; hemşerilik, akrabalık, Kürtlük, Türklük gibi "birleştirici" ve bölücü unsurları ustaca kullanıyorlar.
Şimdi komitenin ilginçliği de burada ortaya çıkıyor. Çünkü komite olarak bir araya gelen işçiler, önce bir imza kampanyası açarak; işyerlerinde başlıca istemlerin yerine getirilmesi için imza toplayarak işe başlıyor. Ama bu imzalar, çoğu zaman yapıldığı gibi, ortada bırakılmayıp resmi makamlara; siyasi partilere, sendikal merkezlere vb. iletilerek deyim yerindeyse "işleme" konuyor! Mühendis odaları, hekim odaları gibi iş güvenliği ve işçi sağlığı ile ilgili kurumlarla ilişkiye geçiliyor. Sonuçta, iş müfettişleri gelip komiteyle ilişki kuruyor ve denetim başlatıyorlar. Bunun da ötesinde yasadışı, vahşi çalışma koşullarının deşifre olması karşısında patronlar da iş güvenliği ve işçi sağlığına ilişkin bazı önlemler almaya başlıyor.
Basına da yansıyan bu tablodan öyle anlaşılmaktadır ki, komite şimdi işçinin gözünde; dil, din, milliyet, hemşerilik, işyeri farkı gözetmeksizin işçilerin haklarını savunma merkezi olarak bir kimlik kazanmaya başlamıştır.
Aslına bakılırsa; komite dün, Evrensel'in haberinde bu mücadelenin içinde yer alan işçilerin dikkat çektigi en önemli sorunlardan birisine yanit vererek; işçilerin birliginin nasil gerçekleştirilecegine dair bir çekim merkezi olmaya başlamiştir. Çünkü; birlik sorunu her şeyden önce işçiler arasinda; sorunlarin ortak oldugu fikrinin yayginlaşmasi kadar; bu fikrin "ortak mücadele" etme; şu işyeri bu işyeri gözetmeden ortaklaşma ve dayanişma, yardimlaşma fikri düzeyine yükselmesidir. Öyle anlaşiliyor ki, komite çikarmayi planladigi gazete ile; sorunlarda ortaklik fikrini bir "mücadele ortaklığı fikir düzeyine çıkarmayı" da hedeflemektedir.
Kuşkusuz ki, mücadele ilerledikçe talepler de ilerleyecek; taleplerin arkasinda bir güç oluştugu ölçüde de mücadele yöntem ve araçlari gelişip zenginleşecektir.
Burada, "Tuzla'da yapılanlar, çeşitli sanayi siteleri ve organize sanayi bölgeleri (OSB) için örnek olabilir mi?" sorusu akla gelir.
Bu sorunun yanıtı hem "hayır" hem "evet"tir.
Önce "hayır"ları sıralayalım: Örneğin bir OSB'de farklı sektörlerde ve farklı büyüklükte; bin-iki bin kişinin çalıştığı işyerleri vardır ve pek çok fabrikada taşeron uygulamalarının yanı sıra klasik fabrika işçiliği de vardır. Dolayısıyla bu durum sözkonusu havzadaki çalışmaların hedef ve araçlarını önemli ölçüde değiştirir. Öte yandan tersanede; iş güvenliği ve işçi sağlığı (ona bağlı talepler) ön sıradayken; bu, diğer işkolları için bu kadar önde ve tüm işçiyi heyecanlandıran bir talep değildir.
Benzerliklere ve öğrenilecek yana gelince: Bugün tüm OSB'lerde değişik işyerleri arasında bir dayanışma, ortak mücadele fikrinin yaygınlaşması ve bu fikrin havza çapında bir örgüte dönüştürülmesi bakımından Tuzla deneyi öğreticidir. Hem işyerlerindeki çalışma; hem fikrin yayılması için kullanılan araçlar, hem de işçilerin oturdukları semtte yürütülecek faaliyetler bakımından bir gazete fikri her bakımdan öğreticidir.
e-posta:
durmaz@evrensel.net
Başa dön
UFUK
..........
Fatih Polat
Demokrasi Hollanda peyniri mi?
Ağır bir siyasi mevzu ile ilgili böyle bir başlık kullanılması belki ilk bakışta garipsenebilir. Ama son bir ayda olup bitenlere bakıldığında yaşananlar insana bunu dedirtecek cinsten.
AB sürecinin konumlarını sarsacağını düşünen derin çekirdeğin mensuplarının direnişlerini yoğunlaştırdığı açık. Eğitim Sen davasından tutun da, Leyla Zana ve arkadaşlarının Avrupa basınındaki ilanına gösterilen tepkiye, Erinç Yeldan ve Orhan Pamuk’un başına gelenlere bakıldığında bunun izleri açıkça görülüyor. AB üyeliğini isteyen, ama bunu MGK’nın “kırmızı çizgileri”ne zarar vermeden isteyen çevreler; AB üyeliğini isteyen, ancak bu sürecin Türkiye’nin “sivilleşmesi”ne de hizmet etmesini arzulayan ve bu bakımdan belirli talepler öne süren kim varsa taşa tutuyor.
Bu “derin çekirdeğin” baskısına karşı tavır almak son derece önemli. Bunu tartışmaya gerek bile yok. Okun ucu elbette o tarafa yönlendirilmeli.
Ancak bunu yaparken biraz durup, geriye çekilip üstten bir baktığınızda, medyadan muhalefete kadar azımsanmayacak bir kesimde de, demokrasiyi Hollanda peyniri gibi dışarıdan gelecek ve dilim dilim paylaştırılacak herkesi memnun edecek bir şey gibi kavramak da üzerinden atlanmayacak kadar önemli.
Ortada Türkiye’ye zaten “stratejik güvenlik” rolü biçen bir Avrupa var. Türkiye ile ortaklığını, onun askeri gücü, jandarma rolü üzerine kuruyor ve böylesi bir politikanın kendisi zaten militarist yapının devamını önemli bir ölçüde onaylamış oluyor. Bunu onaylarken bir taraftan da, “demokratik rezervler” koyuyor. Kendisini ABD’den ayırmak için kullandığı argümanların temeli çok büyük ölçüde zayıflamış bulunan ve “güvenlik” politikaları bakımından 11 Eylül sonrası azımsanmayacak adımlar atan bir Avrupa’nın Türkiye’ye yaklaşımında da pragmatizme dayanan bir eklektizmin esas alınmasında şaşırılacak bir taraf yok. Bu yön, AB’nin Türkiye’ye yaklaşımında ABD ile “jandarmasal” bir yarış içinde olduğu, Türkiye’yi kendi kıta ötesi planları için bir askeri mevzi olarak gördüğü gerçeğini daha da belirginleştiriyor. Öyle olunca da, Kıbrıs seçeneği Türkiye’nin üyeliği ile ilgili tartışmalar da öncesine göre daha ciddi ölçüde öne çıkıyor.
Türkiye’nin Kıbrıs’taki askeri varlığının meşruiyeti ile ilgili tartışma ve bu konuda Ankara’ya sürekli yöneltilmesi gereken eleştiriler konusunda gazetemiz arşivleri yeterince net bir tutuma işaret ediyor. O açıdan anlımız açık. Peki AB’nin bu konudaki taleplerinde ABD ile girdiği hegemonya mücadelesinden bağımsız bir “barış” ve “demokrasi” kaygısı var mı gerçekten?
Aynı şey, Kürt sorunu başta olmak üzere Türkiye’de çözüm bekleyen tüm demokratikleşme gündemleri açısından da geçerli. AB bugün Türkiye ile olan ilişkilerini kıta ötesi çıkarlarının gerektirdiği bir noktadan kuruyor ve görüp işaret ettikleri de, üzerinden atladıkları da bu kaygıya dayanıyor.
Bu gerçekler ortadayken, siyasal tarihi sadece bir askeri darbeler tarihi değil, aynı zamanda askeri darbelerle mücadele tarihi olan Türkiye’de, demokrasi mücadelesi verenlerin, demokrasiyi Hollanda peyniri gibi dışarıdan gelip soframızı şenlendirecek bir şey olarak ele almaları ne kadar kabul edilebilir ki!
Özetle, Türkiye’de demokratikleşmenin önündeki darbecilere karşı, 17 yaşında cuntanın idam sehpasını tekmeleyen Erdal Eren’in eyleminden öğrenilecek çok şey var.
e-posta:
polat@evrensel.net
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Kaçak işçileri yakalayana...
Hiçbir sosyal güvenlik kapsamına girmeyen, üç paraya köle gibi çalıştırılan, sigortası bile olmayan, maazallah başına bir iş kazası geldiğinde kim vurduya giden işçilere kayıtdışı işçi deniyor.
Bir başka deyişle; “kaçak işçi!”
“Kaçak işçi” deyimi bize “dış mihraklardan” geldi!
Bu sözcük Almanya, Fransa, Hollanda ve diğer Avrupa ülkelerinde ve Amerika’da daha çok, üç paraya kayıtsız kuyutsuz köle gibi çalıştırılan yabancı işçiler için burjuvazi tarafından kullanıldı.
Patronlar aynı zamanda o “kaçak işçileri” kayıtlı işçilere karşı tehdit aracı olarak kullanıyorlar, “Çok zam isterseniz sizi atar, orada bekleyen yüzbinlerce “kaçak işçiyi” sizin yarı ücretinize işe alırız haa!” diye sopa sallıyorlardı.
Bizim zengin tayfası bu söze bayıldı.
Pratik olarak sendikasız, sigortasız, her türlü sosyal güvencesiz işçi çalıştırmayı tarihin evvel ahir zamanlarından beri yapıyorlardı da, “kaçak işçi” sözcüğü akıllarına gelmiyordu.
Baktılar laf güzel, fikir parlak, derhal kelime dağarcıklarına kattılar.
Sözcük de pek manalı ve derin içerikliydi hani!
Üç paraya kölece çalıştırılan işçi suçu üslenmiş oluyordu bir anda yani!
Üç paraya sigortasız, sosyal güvencesiz çalışan işçiler kaçak işçi olunca patronlar ne oluyordu?
Bir şey olmuyordu!
Onlar sadece piyasa koşullarını uyguluyordu!
Bak sen şu işe!
***
Önceki gün rakamlar açıklandı.
Türkiye’de 12 milyon insan “kaçak” çalıştırılıyordu!
Bir değil, iki değil, bin değil, yüz bin değil.
12 milyon “kaçak!”
12 milyon insana kaçak işçi diyen ekonomi dehalarına, kelimelerle oynayan hokkabazlara sormak lazım:
12 milyon insan nasıl kaçak oluyor?
Bu 12 milyon insan nasıl oluyor da kimselerin, devletin, Çalışma Bakanlığı’nın gözüne batmıyor?
Dağbaşında mağara kavuklarında operasyon yapmak, “devlet düşmanı” yakalamakla övünen bu devlet şehirlerde 12 milyon kaçağı nasıl bulamıyor?
Hani kaçaklar üç kişi beş kişi olsa, gece gizli yollardan, yeraltlarındaki gizli tünellerden fabrikaya gidip çalışıyor, yine aynı yollardan geri dönüyor, çalıştıklarını da kimselere belli etmiyorlar diyeceğiz.
Ulan bu devlet Abdülhamit’in jurnal ağının mirasçısıdır.
Bir tek işçi patrona zarar verse anında yakalanır!
Ama patronlar insanların kanını emer, kulaküstüne yatılır!
Sonra da kanı emilen, sosyal güvencesiz, sigortasız, günde 10- 12 saat çalıştırılan işçiler istatistik hanelerine “kaçak” diye yazılır!
İyi de bu devlet, bu hükümet bu kadar işçiyi nasıl bulamaz?
12 milyon “kaçak işçi” nerede saklanır?
Hiç değilse sokaklara ilan assalar. Afiş neyin bastırsalar:
“Kaçak işçileri yakalayanlara ödül” diye!
Ama el insaf!
12 milyon insandır, söz konusu olan!
Kim bu kaçak işçiler?
Aydan mı geldiler?
Atölyelerdeki genç kızlar, sanayi sitelerindeki çocuklar, koca koca fabrikalardaki yaşlı başlı insanlar. Konu komşu, hısım akraba, öteki beriki, o, şu, bu, sen.
12 milyon işçiyi kaçak çalıştıran patronları bulamayan bu devletin ben...!
e-posta:
yucel@evrensel.net
Başa dön
AVRUPA GERÇEĞİ
..........
Yücel Özdemir
AB’nin yıldızları gerçekleri karartmasın
Türkiye AB’ye, Avrupa Türkiye’ye kilitlenmiş vaziyette. Tarih konusunda verilecek karar muhtemelen 6 Ekim’de açıklanan İlerleme Raporu’nun ruhuna uygun olacak. Yani, bir taraftan Türkiye’nin Kopenhag Kriterleri’ni yerine getirmek için gösterdiği çaba övülecek, pek çok uyum yasasının kâğıt üzerinde kaldığı dile getirilecek ve sonunda AB’nin çıkarları gereğince “ucu açık olmak şartı ile” tam üyelik görüşmelerine başlanması için bir tarih belirlenecek.
İlerleme Raporu’nun özünün, AB ülkeleri arasında Türkiye konusundaki görüş farklılıklarının toplamı olduğu göz önünde bulundurulduğunda, 17 Aralık’ta açıklanacak tarih, Türkiye’nin şu veya bu kriterleri ne kadar yerine getirdiğinden ziyade, AB ülkelerinin kendi aralarında vardıkları uzlaşmayı ifade edecek.
Türkiye konusunda anlaşmazlık içerisinde olan iki büyük ülke, stratejik ortak durumundaki Almanya ile Fransa. Genel dünya politikasında ortak davranmaya özen gösteren iki ülkenin hükümet ve devlet başkanları iki hafta önce Lübeck’te yaptıkları görüşmede, “ucu açık olmak şartı ile” Türkiye’ye tarih verilmesinde anlaşmışlardı.
“Ucu açık” vurgusu, her an her şeyin olabileceği anlamına geliyor. Bu bakımdan cuma günü açıklanacak tarih, Türkiye için 40 küsur yıllık AB yolunda her şey anlamına gelmiyor. Bu süreç, tam üyelik gününe kadar eşikte beklemek veya kapının her an kapanabileceği anlamına geliyor.
Tam üyelik için belirtilen 10-15 yıllık zaman diliminde Avrupa’nın iç ilişkileri ve yapısında ne türden değişiklerin olacağını kestirmek zor. Bu sürenin sonunda Türkiye’nin tam üye olup olmayacağını kestirmek de öyle.
Örneğin Fransa, Türkiye’nin üyeliği konusunda referanduma gideceğini açıklamış bulunuyor. Almanya’da ise SPD-Yeşiller hükümeti bugün en kararlı Türkiye savunucusu iken, 2006’da işbaşına gelmesi beklenen CDU/CSU’nun bu politikayı terk edeceği, Fransa’daki muhafazakârlarla ortak hareket edeceği açıktan telaffuz ediliyor.
Dolayısıyla, Schröder’in 2006’da yeniden seçilme şansının düşük olduğu gerçeğinden hareket edildiğinde, Almanya açısından bugün Türkiye’ye verilen desteğin 2006’dan sonra olmayacağı söylenebilir. Seçimler öncesinde Türkiye karşıtı bir kampanya açmaya hazırlanan CDU/CSU, en azında bu konuda seçmenlerine verdiği sözü yerine getirecek.
Özetle; Fransa ve Almanya’nın desteğini almayan bir ülkenin günümüz koşullarında AB’ye üye olması mümkün görünmüyor.
Bu durumda, AB içinde “tam üyeciler” ile “imtiyazlı ortakçılar”, daha açık bir değişle “çekirdek Avrupa”cılar ile “Amerikancılar” ayrımı su yüzüne çıkacak. Bu tam da ABD’nin istediği bir tablo ve Türkiye kendisine biçilen rolü yerine getirmiş olacak. AB Anayasası’na “AB’nin dini Hıristiyanlıktır” ibaresini sokmak isteyen Polonya ve İtalya’nın Müslüman Türkiye’yi tam desteklemesi, ABD’den bağımsız değil.
Belirtmek gerekiyor ki; bugün tek tek AB ülkelerinde Türkiye konusunda olumlu bir hava yok. Hükümetlerin olumlu tutumuna rağmen kamuoyu yoklamalarının tümünde Avrupa halklarının önemli bir bölümünün Türkiye’nin üyeliğine karşı olduğu biliniyor. En son ankete göre Fransa’da halkın yüzde 65’i, Almanya’da ise yüzde 55’i Türkiye’nin üyeliğine karşı.
Türkiye ile ilgili tartışmaların kısa zamanda yatışması zor görünüyor. En önemlisi de, bu tartışmaların faturası AB ülkelerinde yaşayan 4 milyona yakın Türkiye kökenli emekçinin sırtına yıkılacak. Şimdiden tartışmalar onlarla ilişkilendirilip, “Şu kadar yıldır bizimle birlikte yaşadıkları halde bunlar entegre olmadılar, ülke olarak AB’ye nasıl entegre olacaklar” deniliyor.
Diğer önemli bir sorun ise, Türkiye-AB ekseninde yapılan tartışmalarda, özellikle Türkiye’deki kamuoyunun parça-bütün ilişkisini kopararak ele alınması.
“Tarih verilecek mi?”, “Üye olacak mıyız?” şeklinde bir tartışma yürütülmekten ziyade, üye olunmak istenen bütünün, yani AB’nin, nasıl bir yapı olduğu ve Türkiye’ye nasıl bir gelecek vaat ettiği tartışılırsa, çok daha yararlı sonuçlar elde edilebilir. Bütünün kendisiyle ilgilenmeyip, parçanın bu bütüne eklenip eklenmeyeceği ile sıkıştırılan tartışmalardan halk yararına bir sonuç çıkmaz.
Avrupa’daki emek mücadelesini izleyenler, birkaç yıldır bütün Avrupa ülkelerinde hızla sosyal hakların yok edildiğini, emeklilik yaşının yükseltildiğini veya yükseltilmek istendiğini, haftalık çalışma sürelerinin uzatıldığını, ücretlerin düşürüldüğünü biliyorlar. Bu bakımdan “Avrupa’ya girdiğimizde, refah düzeyimiz artar” beklentisinin esas olarak boşuna olduğunu söylememiz gerekiyor.
Denilebilir ki; bu gidişle, Türkiye AB üyesi olana kadar, eğer Avrupalı emekçiler saldırıları püskürtmeyi başaramazsa, Türkiye’deki yaşam standartları AB düzeyine çıkmayacak, AB’dekiler Türkiye seviyesine inecek. Durum bu kadar açık.
Serbest dolaşım hakkını sabırsızlıkla bekleyen, bunu için de Avrupa’ya kapağı atmayı çocuk oyuncağı sananların beklentisi de boşuna. Son günlerde basında da yer aldığı gibi, AB genel olarak Türkiye’yi serbest dolaşım prensibinin dışında tutmak istiyor. Bunun ne kadarı yerine gelir bilinmez, ancak işgücü dolaşımının ileride bugünkü gibi olmayacağı kesin.
Keza; Avrupa halkları arasında şimdiden geniş tepki toplayan Avrupa Anayasası ile AB’nin askeri açıdan ABD’yi aratmayacak emperyalist, işgalci bir güce dönüştürülmek istendiği bilinirken, bu emperyalist birliği katılmak için gösterilen bunca çaba niye?
Avrupa halklarının bile, özellikle Euro’nun yürürlüğe girmesiyle tepki duyduğu AB’nin on iki yıldızıyla Türkiye halklarının gözleri, gerçekleri görmesine olanak tanınmadan kamaştırılarak karartılıyor.
AB’nin parlatılan yıldızlarının yoksul emekçilerin sorunlarını çözmeyeceği, er ya da geç anlaşılacaktır.
e-posta:
yucel@evrensel.de
Başa dön
bilgi işlem
..........
Sadık Çakıcı - Uğraş Işık
İnternet haberciliği
Haberleri, özellikle de günlük gelişmeleri takip etmek, çoğu insanın hayatının ayrılmaz bir parçasıdır. Eskiden sıklıkla takip edilen gündemler olan siyset ve ekonominin yerini şimdilerde magazin haberleri adı altında dedikodular aldı ama öyle ya da böyle ihtiyaç duyulan gündem ne olursa olsun, ilgilenenlerin ortak noktalarından birisi konuyla ilgili gelişmelerden en kısa zamanda haberdar olmak.
Doksanlı yıllara kadar haberleri bize en çabuk ulaştıran araç televizyon ve radyo idi. İnternetin yaygınlaşmasıyla birlikte insanlar haberlere hızlı erişmek için bir başka araca daha sahip oldu.
Habercilik alanında interneti televizyondan daha etkili kılan özelliklerin başında etkileşimli bir yapıya sahip olması gelir. Nasıl televizyonunuzda istediğiniz kanalı izleme olanağına sahip olmak size müdahale olanağı sağlıyorsa internet üzerinde bunun daha fazlasına sahipsiniz; istediğiniz haberi istediğiniz zaman izleyebilmek gibi.
Konuya ilişkin ilk anda gözümüze çarpan http://www.gazeteler.com/ ve http://www.gazeteoku.com/ adreslerindeki internet siteleri haber kaynaklarının odukça geniş bir listesini yayınlayıp kullanıcılara aralarından seçim yapma olanağı sağlıyor.
Yukarıda adresleri verilen siteleri ya da benzerlerini biraz incelediğinizde geleneksel yayın anlayışının dışında yer alan bazı internet sayfalarıyla karşılaşacaksınız. Örneğin internet haberciliği gibi bir kavramın çıkışına kaynaklık yapan ve yayınları sadece internet üzerinde bulunan siteler gibi.
Tüm bunlara ek olarak internet, yapısına uygun bir şekilde başka bir gelişmeyi de gündeme getirdi. Şimdiye kadar bildiğimiz yayın araçlarında okurların, izleyicilerin yayına katkıları ya da etkileri oldukça kısıtlıydı. Fakat internette (eğer ilgiliyseniz) haber yayınlayabileceğiniz kendinize ait bir siteniz olabilir. Elbette profesyonel haber siteleriyle kıyaslama yapmanız mümkün olmaz ama onlar ne kadar büyük olurlarsa olsunlar her zaman ulaşamayacakları bir nokta olacaktır ve belki de orada siz bulunuyor olabilirsiniz.
Fakat ne yazık ki internet, birçok farklı alana özel haber sitelerine evsahipliği de yapsa veya haber siteleri genellikle ücretsiz ve kolay ulaşılabilir de olsa bu durum okur sayısını artırıcı bir etken olmuyor. Üstüne üstlük insanların ilgileri olmadığı takdirde habercilik en son teknolojiyi kullanarak yapılsa bile bildiğiniz en kötü sohbet ya da oyun sitesi daha çok ziyaret edilecektir.
Her şeye rağmen dünya ile olan ilgi ve alakası çevresindeki üç beş kişinin dışına çıkan ve televizyonların reyting oranları yüksek programlarını tercih etmeyenler için dışarıyla olan bağlantılarına katkı sunabilecek çeşitli internet siteleri var. http://www.sitemedya.com/ adresinde bulunan ve kendi tercihlerinize göre uyarlanabilir bir yapıya sahip internet sitesi de bu anlamda ziyaret edilip incelemeyi hak ediyor.
ADSL promosyon
Yakın zamanlarda çeşitli yayınlarda sıkça karşılaştığınız reklamların ardından araştırıp, ADSL bağlantısının sizin için uygun bir çözüm olduğunu düşünüyorsanız ve öğrenci ya da öğretmenseniz biraz acele etmeniz sizin açınızdan daha ekonomik olacaktır.
Telekom’un MEB’e bağlı Özel ve Devlet Okulları ile Üniversiteler için ADSL promosyon uygulaması 31 Aralığa kadar devam ediyor. Promosyonda ADSL aboneliği için başvuranlardan ADSL bağlantı ücreti ve 1 aylık kullanım ücreti alınmıyor. MEB’e bağlı okulların her birine 200 aboneliğe kadar; üniversitelerin her birine ise 1000 aboneliğe kadar promosyon uygulanmakta.
Promosyondan, MEB’e bağlı okullardaki öğrenciler, öğretmenler ve çalışanlar, üniversitelerdeki öğrenciler, öğretim üyeleri ve çalışanlar yararlanabilecek. ADSL promosyonundan yararlanmak amacıyla gerekli belgeleri öğrenmek için http://www.telekom.gov.tr/ sayfasındaki ADSL Promosyon bağlantısına tıklayınca karşınıza çıkan sayfa yardımcı olacaktır.
e-posta:
bilisim@evrensel.net
Başa dön
EKONOMİ DÜNYASI
..........
Tahir Şilkan
Mortgage
İpoteğe dayalı konut finansmanı (mortgage) sistemi ile kira öder gibi ev sahibi olmak, son zamanların en çok konuşulan konularından birini oluşturuyor. Sistem öyle allanıp süsleniyor ki, sanki üç beş yıl içinde bütün kiracılar, evsizler ev sahibi olacaklar.
Mortgage sistemi özellikle ABD’de yaygın olarak uygulanan bir sistem ve özünü uzun vadeli ve düşük faizli kredi verilmesi olarak tanımlamak mümkün.
Mortgage sistemi, enflasyonun yüzde 5’ten aşağıya düştüğü, reel faizlerin çok düşük olduğu ve hukuk mevzuatı, ipoteğe dayalı finansman sistemini destekleyen ülkelerde uygulanabilecek bir sistem. Mortgage sistemi ile tasarrufları ile bir anda ev sahibi olmaları olanaklı olmayan sabit gelirliler 20-30 yılda kira öder gibi ev sahibi olmaktadır. Sisteme dahil olanlar yıllar yılı taksitlerini ödedikleri konutlarını kaybetmemek için öncelikle taksitleri ödeyebilmelerini sağlayan işlerini kaybetmemeyi birincil konu haline getirmektedir. ABD’de işçiler, emekçilerin sisteme teslim olmalarını sağlayan en önemli argümanlardan birini mortgage sistemi oluşturmaktadır. Emekçiler, işlerini dolayısıyla konutlarını yitirmemek için patronların sömürü mekanizmalarını sürekli biçimde artırmalarına boyun eğmek zorunda kalmaktadır. ABD’de yurttaşların ortalama borcunun, Gayri Safi Yurt İçi Hasıla’nın yüzde 90’ına ulaştığı ifade edilmektedir.
Mortgage sistemi ile ülkemiz yurttaşlarının konut sahibi olmasının önünde bugün için çok sayıda engel bulunmaktadır. Öncelikle ülkemizde bankaların düşük faizle konut kredisi vermeleri olanaklı değildir. Halen yüzde 15’e yaklaşan reel faizler dikkate alındığında, bankaların elde edeceği kârlar da dikkate alındığında bankalardan düşük faizle kredi alınması olanaklı değildir.
* Diğer bir önemli konu, tasarrufların yetersizliğidir. Tasarrufların önemli bir tutarı, sayıları 25-30 bini geçmeyen para sahiplerine aittir. Tasarrufların vadesinin kısalığı da dikkat çekicidir. Ülkemizde bir yıldan uzun vadeli tasarrufların toplam tasarruflara oranı çok aşağıdadır. Kaldı ki ülkemizdeki hukuk mevzuatı mortgage sistemini uygulamaya elverişli değildir.
Ülkemizde konut sahibi olmayanların gelirleri yetersizdir. İşçilerin, kamu emekçilerinin yoksulluk sınırının yarısı oranındaki ortalama maaşları ile konut sahibi olabilmeleri olanaksızdır.
Katılım Öncesi Ekonomi Programı ile 3 yıl içinde bir milyon altıyüzelli bin işsize iş olanağı yaratılacağı vaadinde bulunanların yaymış olduğu bir diğer hayal de bir kaç yıl içinde kira öder gibi konut sahibi olanacağı hayalidir.
Uygulanan emekçi karşıtı ekonomik programlarla ne emekçilerin konut sahibi olmaları, ne de kısa vadede işsizlere iş bulunması mümkün olmayacaktır.
Başa dön
İNSAN ve SPOR
..........
Hakan Keysan
Seyirci neden kaçmasın?
Son zamanlarda futbol seyircisinin maçlara gelmediği ve seyirci ilgisinde bir düşüş olduğu söylemlerini sıkça duyuyoruz. Herkes kendince konuya bir yorum getiriyor, bazen de karşılıklı suçlamalarla ‘daha ne yapalım’ tarzı serzenişleri duyuyoruz. Oysa sürekli gözden kaçırılan bir gerçek var ve futbola emek harcayan kesimler bu konu üzerine bilinçle gidemiyor.
- Nedir efendim mesele, bu seyirci denen zatı muhterem, niye maçlardan kaçıyormuş?.. Neden kaçmasın ki? Seyirci bir müsabaka içinde neyi izleyecek? Bazı grupların, bazılarına yaptığı mesnetsiz küfürleri mi? Maç boyunca hiç ara vermeden süren gürültü kirliliğine katlanmak zorunda mı seyirci? Onca zahmete katlanarak gittiği, futbol adına hiçbir estetik görüntünün olmadığı maçta, üstüne üstlük en küçük insani değerin yaşanmadığı; saygısızlık, sevgisizlik ve ard niyetin alabildiğine egemen olduğu bir futbol kültürsüzlüğünü mü sineye çekecek?
İnsanın fiziksel, sosyal, kültürel ve eğlence yönünü ifade edebileceği insani bir eylem biçimi mi günümüz futbolu da, gidip bu soğukta tribünlerde maç seyredelim. Zaman ayırmaya değer mi?..
Yemezler efendim. Futbolumuzda kalite ve nitelikten söz etmek tabii ki de mümkün değil. Korkunç bir kültür erozyonu yaşanırken asıl bu sorunlar üzerine yoğunlaşmak gerekiyor. Ekonomi bozulmuştur. Bunun sonucu olarak da insanlığımız bozulmaktadır. Medya, korkunç bir şarlatanlıkla futbolu yorumlatmakta, yüreğinde saygı-sevgi, beyninde bilinç olmayan insanlara mikrofonları teslim etmekten sakınmamaktadır.
Ama seyirci aptal değil; futbol kalitesinden iyi anlar. İnsanımız zevkine düşkündür. Doksan dakika boyunca futbolun değişken unsurlarını gösterme yeteneği sergileyemeyen mücadelenin neresini izleyecek bu seyirci. Toplumumuz bu kadar da yozlaşmadı, körleşmedi efendim. Kimse bize bu denli zevksiz, saldırganlıkla bezenmiş, kazanmak için her yolu uygun gören şeyi futbol diye yutturamaz. Seyirci iyi ‘oyun’u görmek istiyor. Olmayınca da maçlara gitmeyi bırakıyor. Hepsi bu...
Ey, futbolu hem oynayanlar hem de izleyenler için eziyet haline getirenler!.. İyi oyun izlemek istiyoruz. İnsan olduğumuzu duyumsamak istiyoruz. Saygı, sevgi görmek ve kardeşlik istiyoruz… Futbol amacına uygun olarak oynandı da bizler mi gitmedik efendim!..
e-posta:
hakankey@msn.com
Başa dön
YAŞAMANIN YEDİ RENGİ VAR
..........
Gülsüm Cengiz
Kötülüğe çare bulmak için...
“Ne olur olağan demeyin hemen
Her gün olup bitene
Kargaşanın egemen olduğu
Düzensizliğin düzen sayıldığı
Keyfiliğin yasalaştığı
İnsanın insanlıktan çıktığı bu kanlı çağda
Demeyin sakın bunlar olağandır.
Demeyin ki, değişmez bilinmesin hiçbir şey
Alışılmışlığın altında haksızlığı arayın
Görün gündelik olanın arkasındaki yanlışı
Olağan sayılan her şeyden tedirgin olun
Kural içindeki kötüyü bulup çıkarın
Ve her görüldüğü yerde, kötünün
Çaresini bulun.”
Bertold Brecht, böyle sesleniyor bir şiirinde geniş halk yığınlarına. Kötülüğü doğuran sisteme, kötülükten beslenen sistemin egemenlerine ve onların yandaşlarına karşı uyanık olmaya çağırıyor insanları...
Bu şiirin yazılmasının üstünden uzun yıllar geçti; ama yine de güncel. Bugün de geçerli aynı çağrı. Çünkü kötülük, artarak sürüyor dünyamızda. İnsanların, kötülüğe çare bulmak için mücadelesi de.
Gün geçmiyor ki, çığlıklar yükselmesin dünyanın bir yerinde; ülkemin insanları, onurlu insanları da kötülüğe çare bulmak için alanlara çıkmasın...Kimi sendikasının kapatılmasına karşı kararlılığını haykırıyor. Kim SSK’ya el konmasına tepkisini dile getiriyor. Kimi Felluce’deki insanlık suçuna karşı öfkesini. Kimi 12 yaşındaki çocuğun vücuduna sıkılan 20 kurşunu, kimi İsrail’in Filistinlilere uyguladığ zulmü kınıyor. Kimi her pazar kuşanıp acıyı, F tipi hücrelerinde yaşamı soldurulan yakınlarına uygulanan baskılara, tecrit uygulamasına karşı yükseltiyor sesini. Kimi eğitim, çalışma hakkından yoksun bırakılan, töre cinayetleriyle, intiharlarıyla yaşama hakkı bile ellerinden alınan kadınların acılarının son bulması için çıkıyor alanlara. Kimi kapatılan, satılan, özelleştirilen iş yerini geri kazanmak; özelleştirmeler, işsizliğe karşı çıkmak için mücadele ediyor...
Hepsinin yüzünde aynı öfke, aynı kararlılık. Hepsi, ama hepsi kötülüğe çare bulmak için çırpınıyor. bazen ayrı ayrı, bazen birleşitirerek ellerini...
Sendikasının kapatılma çabalarına karşı duran eğitim emekçilerinin yanına büro, sağlık, belediye ve öteki kamu emekçilerinin, yazarların katıldığ gibi. Bir başka alanda, Felluce’deki, insanlık suçuna sesini yükselten emekçilerin mitingine bir şair sesinin katılması gibi. İnsan hakları gününde, insanlık suçlarına ortak olmayacaklarını belirten çeşitli görüşlerden aydınların, sanatçıların el ele tutuşması gibi...
Yaşamın her alanında insanlar, kısa aralarla ayrı ayrı eylemler düzenliyorlar; kötülüğe çare bulma çabalarını ortaya koyuyorlar. Oysa kötülük birçok silaha ve araca sahip. İnsanları bir çırpıda yok eden cehennem silahları, insanların beyinlerini tutsak eden kitle iletişim araçları var. Gücünü bölüyor insanların her alanda ortaya çıkarak. Düşünüyorum da, bizler, kötülüğe çare bulmak için çırpınanlar bozmalıyız kötünün bu oyununu. Bir düşünün, birleşse kötülüğe çare bulmak için yapılan eylemler... Kim bilir, ne büyük bir güç oluşturur insanların ortak sesi... Evet, bence, kötülüğe çare bulmak için, yaşamın her alanından emekçilerin, insan haklarını savunan aydınların, özgürleşmek için sesini yükselten kadınların, insanın bütünüyle özgürleşmesini amaçlayan sanatçıların ortak, güçlü eylemler yapması gerek. Kötülüğe çare bulmak için...
e-posta:
gulsum@evrensel.net
Başa dön
TIRTIL
..........
Erdal Şekeroğlu
Suaygırı
Suaygırları kendilerini suda karaya göre çok daha rahat hissederler. Kıyıya çıktıklarında, ağırlıklarını zor taşıdıkları, yere değecek kadar sarkmış göbekleri ile aheste dolanıp dururlar. Afrika suaygırlarının omuz yükseklikleri bir buçuk metreye yakın olmasına karşın bacaklarının boyu altmış santimetreden kısadır. İki tonluk ağırlıklarının yalnızca yarım tonu gövdelerini kaplayan, kalın altı yağ dolu deriye aittir. Tüm bu cüssesine karşın suda kolayca yüzerler. Gözleri, kulakları ve burun delikleri başının üst kısmına yerleşmiştir. Böylece tüm gövdesi su altında kafası dışarıda, ortalığı kolaçan ederek günün tadını çıkartır. Tehlike sezinlediği anda burun deliklerindeki kapakçıkları kapatarak suyun dibine dalıverirler. Birkaç dakika su altında yüzerek ya da tabanda yürüyerek tehlikeden uzaklaşırlar. Esnedikleri zaman; arkası karanlık derin bir mağaranın önünde düz dişler, yanlarda ise fildişi gibi kıvrık, altmış santimetreye yakın köpekdişleri ile ilginç bir manzara ortaya çıkar. Bu ürkütücü dişlerine karşın masum, otçul bir yaşam sürdürürler. Aşırı avlanma yüzünden oldukça dikkatli davranır, gece sudan dışarı çıkarak bitkilerle beslenirler. Sekiz aylık süren bir hamilelikten sonra yalnızca bir yavru dünyaya getirir ve onu özenle yetiştirirler. Erkekler kendi bölgelerini saptar ve bölgesel krallıklarını ilan ederler. Yabancı erkekler, naralarla destekli saldırılarla karşılanır. Bu bölgelerde dişiler ve gençler barış içerisinde yaşamlarını sürdürüp dururlar.
Bizim kodamanların suaygırı kültürleri oldukça geniş olmalı. Sarkmış göbekleri, çamur içerisinde yaşamları, karanlıkta dolaşmaları, onların suaygırlarına öykündüklerini göstermiyor mu? Beceremedikleri tek nokta hayvanların dürüstlükleri. Onca pis işleri, dolu keseleri tatmin etmiyor onları bir türlü. Değişik tipleri var ama hepsinin dünyası para. Kimi Hizbullah’a silah satarak, kimi nükleer enerji pazarlayıp yaşamı yok ederek tatmin oluyor.
Bu yazı, 17 Şubat 2000 tarihli Yeni Evrensel Gazetesi’nden alınmıştır
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net