www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



MEDİPOLİTİK ____Osman Öztürk
Ailenizin hekimi

DURUM ____Ahmet Yaşaroğlu
Görev aynı, hizmet farklı!

GÜNLÜK ____Yücel Sarpdere
Kalkınanlar ve kalkınamayanlar

GÜNCEL ____Kamil Tekin Sürek
Cuntacılardan hesap sormak

BAŞAK ____Bülent Falakaoğlu
Hangisi ikiyüzlülük?

kent yazıları ____Necati Uyar
Özelleştirme kokuları burun tıkatıyor...

  MEDİPOLİTİK..........Osman Öztürk

Ailenizin hekimi

“Aile Hekimliği Pilot Uygulaması Hakkında Kanun” geçen hafta kabul edildi. Pilot uygulama 2005 başında Düzce’de başlayacak. Sonra da bütün Türkiye’ye yayılacak.
Sonunda hepinizin birer aile hekimi olacak. Böylece “hekim seçme özgürlüğü”nüz de gerçekleşecek.
Peki ama;
Pilot uygulama için Düzce ili hangi kriterlere göre seçildi?
Pilot uygulamanın başarı kriterleri neler olacak; hangi durumda esas uygulamaya dönüştürülecek ya da vazgeçilecek?
Pilot uygulamanın süresi ne olacak; finansmanı nereden ve nasıl karşılanacak?
Aile hekimlerinin eğitim programının içeriği, süresi, yöntemi, eğiticileri, eğitim ortamı nasıl olacak?
Aile sağlığı merkezi/birimlerinin özellikleri ne olacak?
Aile hekimliği kapsamı dışındaki hizmetler nasıl verilecek?
Beğenmediğiniz aile hekimini nasıl değiştireceksiniz?
Mevcut sağlık ocaklarının ve sağlık çalışanlarının durumu ne olacak?
Uygulama toplum sağlığını nasıl etkileyecek?
Bu ve benzeri soruların cevabını biliyor musunuz?
Elbette bilmiyorsunuzdur. Bu ülkedeki kırk beş bin pratisyen hekim de bilmiyor. Üstelik aylardır sorup duruyorlar ama bir cevap alabilmiş değiller. Kimse bilmiyor çünkü.
Fark etmez, nasılsa adı üzerinde; “pilot uygulama.” Olmazsa suçu hekimlere atıp vazgeçiverirler.
Hem bu ilk teşebbüs de değil zaten. 1994’te Ankara’da; 1996’da Bursa ve İzmir’de; 1999’da Eskişehir ve Bilecik’te yapmaya kalkmışlardı. Olmayınca kıyametin kopmadığını da biliyorlar, yani.
***
Neyse, bu bilinmezleri şimdilik bir kenara bırakalım. Bilinenlerden bahsedelim, daha iyi.
Mektup geçen yılın aralık ayında Cumhuriyet Bilim-Teknik’te yayınlanmıştı.
Sina Vargı beş yıl önce Kanada’ya göç etmiş. Kendi yaşadıklarını anlatıyor:
“Kanada’ya ilk geldiğimizde ‘aile hekimliği’ sistemini duyunca hayli etkilenmiştik. Tabii biz ailemizi yakından tanıyan, bizi takip eden, filmlerdeki gibi çağırınca gelen, sağlığımızı ilgilendiren konularda detaylı olarak konuşabileceğimiz ve güvenebileceğimiz aile dostu gibi bir şey düşünmüştük; ama durumun böyle olmadığını kısa sürede anladık.
Kanada’da ikamet ettiğimiz yaklaşık beş yılda aile hekimlerimiz bizim sağlığımızla ilgilenmediler, biz hasta olunca onlara gittik; gittiğimizde bize çok az zaman ayırdılar, birkaç dakika içinde bir teşhis koyup gönderdiler. Sonuçta biz onlara güvenmedik. Başka kliniklere gittiğimiz, verdikleri ilaçları kullanmadığımız çok oldu.
Aile hekimlerimiz, ki şu ana kadar 4 tane oldu, çoğu zaman bizi tanımadı. Aile hekimini değiştirmek çok zor oldu. Çok yoğun olduğundan yeni hasta kabul etmek istemediler. Çocuğun aşılarını, bizim check-uplarımızı veya halk sağlığı konularını biz onlara gidip sormazsak onlar bize hiç bildirmediler.
……………
Ben şu anda, aile doktorumu yolda görsem tanımam, o da beni tanımaz.
………….
Yaşadığımız bir olaydan örnek vereyim. Eşimin binbir mücadele ile bulduğu aile doktorumuza oğlumuzu öksürük nedeniyle götürdük. Toplam birkaç dakikalık muayene sonucu çocuğa astım teşhisi koydu ve yüzümüze bile bakmadan muayeneyi tamamlayıp bizi gönderdi. Kortizonlu ilaçlar yazdı.
Bu tarz muayeneden rahatsız olduk ve hemen alt kattaki kliniğe gittik, buradaki doktor başka bir teşhis koydu ve antibiyotik verdi. Burada en büyük problem teşhis konusunda görüş ayrılığı değil, en büyük problem aile doktorumuzun bize birkaç dakikadan fazla zaman ayırmaması, yüzümüze bakmaması, teşhisin çok süratli ve neredeyse otomatik olması.”
Neyse; gene de karamsar olmayalım. Memlekette iyi şeyler de oluyor.
Yakında ailenizin hekimi olacak. Siz siz olun; ailenizin hekimini seçerken yüzüne iyi bakın. Hatta mümkünse bir de fotoğraf rica edin. Yolda görünce tanıyabilmek için.
Bir de tercihen alt katında özel klinik olan bir aile hekimi seçmeye çalışın. Bakarsınız lazım olur.

e-posta:
osmoz59@yahoo.com

  Başa dön

  DURUM..........Ahmet Yaşaroğlu

Görev aynı, hizmet farklı!

Türkiye’yi yönetenler önümüzdeki yıllar boyunca bir tercih yapmaya zorlanacaklar. Zorlayacaklar belli; AB ve ABD. Türkiye şu anda esas olarak ABD’nin yanında. Ancak bu emperyalist süper güçle, özellikle bölge politikaları konusunda ciddi çelişkilere de sahip. Irak ve Kürt Sorunu bu çelişkilerin başlıcaları. ABD’nin Türkiye’yi “ılımlı bir İslam ülkesi” haline getirerek, saldırgan ve gerici Büyük, ya da Geniş Ortadoğu projesinin temel taşlarından birisi yapma yönündeki çabaları biliniyor.
ABD ve Türkiye egemen sınıfları arasındaki ilişkiler oldukça köklü ve ekonomiden diplomasiye, oradan askeriyeye kadar geniş bir alana yayılıyor. ABD Türkiye’yi kendi bölgesinde sadık bekçisi olarak kullandı ve kullanıyor. İşbirlikçi egemen sınıfların bu bağımlılık ilişkilerini, başka bir emperyalist güç ya da devlet lehine değiştirmeleri oldukça güç. Ancak uluslararası durumun özelliği, ABD ile ilişkilerde ortaya çıkan pürüzler dikkate alındığında bu yer değiştirme olanaksız da değil. Ama bunun sessiz sedasız olacağını, ABD’nin bunu sineye çekeceğini düşünmek için de hiç bir neden de bulunmuyor. Türkiye’nin bu yönde atacağı adım provakasyonların, şantajların, kol bükmelerin binbir türlü kirli işin iç içe geçeceği bir ilişkiler bütününü harekete geçirecektir.
Buna karşın diğer tarafta Türkiye’yi kendi yedeğine almak isteyen bir AB bulunuyor. Ayrı bir blok gibi görünse de, özellikle dünya politikası konusunda AB kendi içerisinde birliğini oluşturmuş bir güç değil. Almanya ve Fransa birbirleriyle anlaşarak ortak bir strateji geliştirmeye çalışıyorlar, ama bu konuda henüz tam bir başarı sağlayamadıkları görülmekte. Türkiye için AB’nin temel bir anlamı, oluşturulmaya çalışılan Alman-Fransız hattına dahil olup olmamakta düğümlenmektedir. AB’nin kendi içerisindeki çelişkileri de dikkate alındığında, Türkiye sorununun AB için kolayca çözüme kavuşturulabilecek bir sorun olmadığı kolayca anlaşılır.
Peki ama Türkiye’nin Alman-Fransız çizgisi ile AB’ye dahil olması durumunda bunlar tarafından kendisine biçilecek görev ne olacaktır? Bu görev ABD’nin vermek istediği görevden farklı değildir. Türkiye “stratejik ortak” olarak Ortadoğu’da AB’nin çıkarlarının savunuculuğunu üstlenecektir. Türkiye, AB’nin büyükleri için petrol ve enerji kaynaklarının savunulmasını, ulaşım yollarının güvenliğini güvenceye alan bir “ortak” olacaktır. Elbette pazar olarak da iyi bir potansiyele sahip olduğu gözardı edilmemelidir.
Açıkçası Türkiye sonuçta hangi gücün yanında yer alırsa alsın, farklı emperyalist güçlerin, bölgedeki biribirine zıt olan çıkarlarının savunulması gibi bir görevle karşı karşı bulunmaktadır. ABD’nin yanında olursa onun bölge çıkarlarını AB’ye ve diğer güçlere karşı savunacak, AB’nin yanında yer alırsa onun çıkarlarını ABD’ye ve diğer güçlere karşı savunacaktır. Görev aynı, hizmet verilen güç farklı! Bu nedenle Ortadoğu’da Türkiye’nin hangi gücün yanında yer alacağı, bu güçler açısından son derece önem taşıyan bir sorundur. Bu sorunun dışta ve onun yansıması olarak içte, karşılıklı mücadeleye dayanan zorlu bir süreç yaşanmadan çözülmesi olanaklı değildir. Kısacası işbirlikçi Türkiye egemen sınıfları acaba AB’yi mi, ABD’yi mi, yoksa Avrasyayı mı seçelim gibi özgür bir seçimle karşı karşıya değillerdir.
O zaman geriye ne kalıyor? Türkiye biri diğerinden daha iyi olmayan bu “seçeneklerden” birisine mahkûm mudur? Egemen sınıflara bakılırsa mahkûmdur. Çünkü onlar “ülkenin sırtını bir yerlere” dayaması gerektiğini vaaz edip durmaktadırlar. Sırtlarını halka dayamaları ise onlar için en olmayacak şeydir. Ama halkın seçeneği bağımsızlıktan yanadır ve bölgenin diğer halklarına karşı dostça duygular beslemektedir. Bölgeye dışarıdan saldıran ortak düşmana karşı birlikte mücadele eğilimi güçlenmektedir. Halkın seçeneği budur, ancak o egemen sınıflar gibi örgütlenmemiştir ve şimdilik bu yöndeki zorlama gücü sınırlıdır. Ama bilincini ve örgütlenmesini ilerletip, kendi politikasını dayatma gücüne sahip olunca, tarih farklı yazılacaktır.


 
Başa dön

  GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Kalkınanlar ve kalkınamayanlar

Yüzde kaç büyümüştük biz maliyenin defterlerinde?
Yüzde 6! Yok yok, daha fazla. Yüzde 7!
Az gelir! Yüzde 8-9!
Bu durumda ne olmuyordu?
Devlet İstatistik Enstitüsü topluyor çıkartıyor, çarpıyor bölüyor, gayet güzel sonuçlara varıyordu.
Kişi, başına düşen gelir 1600-2200 dolara, hatta 2 bin 700 dolara yükselmişti.
Yok yok, o kadar yetmezdi.
Artmışken biraz daha artsa dünya mı batardı!
Bi gayret daha yükseliverse memleket ve vatandaş için iyi olmaz mıydı?
3 bin 100 dolar desek, kime ne zararı olurdu?
Hükümet ise vatandaş için İstatistik Enstitüsü’nden daha gayretliydi.
Bir omuz verdiler, kişi başına düşen geliri önce 3 bin 600 dolara, sonra 4 bin100 dolara çıkartıverdiler!
Patronlardan bazıları hükümetin bu çabalarını takdir etmekle birlikte, rakamları kifayetsiz buldu!
Olmuşken 4 bin 600 dolar neden olmasındı?
Olsun lan!
Olmayan parayı arttırmanın ne zararı var ki!
Şunu düzleyelim gitsin.
Bozuk paralarla uğraşmanın ne manası var?
5 bin dolar olsun!
Memleket moral bulsun!
***
Vatandaşın cebinde olmayan para böyle böyle arttırıldı.
Memleket zenginleşmişti!
Fakat memleketin zenginleştiğinden haberi yoktu!
Vatandaşın cebindeki para birkaç haftada üç misli, kadar artmıştı!
Lakin ne vatandaşın ne de cebin bu artıştan haberi olmuştu!
Üstelik bakkal çakkal, ev sahibi milleti de hükümet falan kazımıyordu.
Ekmek, peynir, odun kömür, kira karşılığında hükümet kararlarını, İstatistik Enstitüsü’nün hesap kâğıtlarını değil para istiyordu.
İşte o zaman küçük bir aksilik söz konusu oluyordu; kağıt üzerinde vatandaşta para çoktu, ama cepte para yoktu!
Fakat son rakamlar açıklanınca bu mutlu tablo birazcık bozuldu.
Memleket büyümüş, milli gelir artmış, emme velakin işsizlik de yüzde 2, 6 oranında çoğalmıştı!
Yirmi küsur milyon insanın çalıştığının varsayıldığı bu memlekette çalışanların yüzde 55’i, yani 12 milyon insan kayıt kuyutta yer almıyordu.
Halk yoksullaşmıştı.
İşsizlik artmıştı.
Kayıtdışı çalıştırma tavana vurmuştu!
Lakin kişi başına düşen gelir de 4 bin 100 dolara kadar varmıştı!
Öyleyse sonuç neydi?
İşçiler, emekçiler köle gibi çalışıp memleketi de patronları da kalkındırıyor, zengin ediyordu.
Ama patronlar zenginleşirken işçiler, halk yoksullaşıyor, işsizlik artıyordu.
Para zenginlerin kasasına gidiyor, işçilere, emekçilere, halka ise hükümetin kağıt üzerindeki hesapları kalıyordu.
Bakkal, pazarcı, manav hükümet hesapları yerine para istiyordu.
Para ise zenginlerin kasasında kuzu kuzu yatıyordu!
Hükümet hesaplarında vatandaşın geliri birkaç haftada üç misli, kadar artmıştı.
Lakin ne vatandaşın ne de cebinin bu artıştan haberi olmuştu!
Artık memleket mi hıyarlaşmıştı, yoksa vatandaş mı duyarsızlaşmıştı orası ayrı bir konuydu!

e-posta:
yucel@evrensel.net

  Başa dön

  GÜNCEL..........Kamil Tekin Sürek

Cuntacılardan hesap sormak

78’liler Vakfı Girişimi cumartesi günü bir toplantı düzenledi. 78’liler, cuntacıların yargılanması için bir kampanya başlatıyor. Tabii ki, bütün ilerici güçler, demokrasiden yana siyasi partiler, sendikalar ve kitle örgütleri 78’lilerin kampanyasına destek veriyor. 78’lilerin de belirttiği gibi cuntacıları yargılamak, cunta anayasasını tarihin çöplüğüne atmak kolay bir iş değil ve ne tek başına 78’lilerin ne de birer birer demokratik kurumların bu işin üstesinden gelmesi pek mümkün değil.
Cuntacıların yargılanmasında en büyük hukuki engel 1982 Anayasası’nın (cunta anayasasının) geçici 15. maddesi. Bu madde; “12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Başkanlık Divanı’nı oluşturuncaya kadar geçecek süre içinde, yasama ve yürütme yetkilerini Türk milleti adına kullanan, 2356 sayılı Kanunla kurulu Millî Güvenlik Konseyi’nin, bu konseyin yönetimi döneminde kurulmuş hükümetlerin, 2485 sayılı Kurucu Meclis Hakkında Kanunla görev ifa eden Danışma Meclisi’nin her türlü karar ve tasarruflarından dolayı haklarında cezaî, malî veya hukuki sorumluluk iddiası ileri sürülemez ve bu maksatla herhangi bir yargı merciine başvurulamaz. Bu karar ve tasarrufların idarece veya yetkili kılınmış organ, merci ve görevlilerce uygulanmasından dolayı, karar alanlar, tasarrufta bulunanlar ve uygulayanlar hakkında da yukarıdaki fıkra hükümleri uygulanır” buyuruyor.
Yani, cuntacıları, cunta döneminde üç yıl boyunca iktidarda olan hükümetleri, Danışma Meclisi üyelerini yargılayamıyorsunuz. Ayrıca, yargılayamadıklarınız tarafından verilen emirleri yerine getirmiş kişileri de yargılayamıyorsunuz. Böylece sayısı birkaç bini bulan ve cunta dönemindeki işkencelerden, yolsuzluklardan, hırsızlıklardan vd. sorumlu kişiler dokunulmazlık kazanıyor. Aynı Anayasanın 10. maddesi bütün yurttaşlar kanun önünde eşittir dese de, bu “yurttaşlar !” “eşitlerin içinde daha eşit” oluyor.
Geçici maddenin ilk halinin son fıkrasında, ‘cunta döneminde çıkan kanunların anayasaya aykırı olduğunu da ileri süremezsiniz’ deniliyordu. Son fıkra 3.10.2001 tarih ve 4709 sayılı kanunun 34. maddesi hükmü gereğince metinden çıkarıldı. Fakat, maddenin tümünü kaldırmaya Meclis cesaret edemedi ya da cuntacıların önceki meclisler gibi gönüllü koruyuculuğunu üstlendi.
Cuntacıları yargılayamayan, bazı kişilere ömür boyu dokunulmazlık tanıyan rejimler ağızları ile kuş tutsalar demokratik olamazlar.
Tayyip Erdoğan ve Adalet Bakanı Çiçek, 17 Aralık’tan sonra anayasanın değiştirilmesinin gündeme geleceğini açıkladı. Ama, yine kendi partilerinin çıkarları için anayasa değişikliğini gündeme getiriyorlar. Niyetleri cunta anayasasının yerine demokratik bir anayasa koymak değil. Yapmak istedikleri yürütmenin gücünü daha da artıracak, başkanlık veya yarı başkanlık gibi bir düzenleme getirmek ve AKP’nin gücünü artırmak.
78’lilerin kampanyası ile AKP’nin anayasayı değiştirme niyetleri çakıştı. Dolayısıyla, önümüzdeki günler 12 Eylül Cuntası’nın, cuntacıların ve cunta anayasasının tartışılacağı günler olacak. 78’lilerin toplantısında EMEP Genel Başkanı Levent Tüzel’in dediği gibi, cuntacıların yargılanması ve demokratik bir anayasanın yapılması için bütün demokrasi güçlerinin birleşip mücadeleyi ilerletmesi gerekiyor.

e-posta:
surek@evrensel.net

  Başa dön

  BAŞAK..........Bülent Falakaoğlu

Hangisi ikiyüzlülük?

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, köylülere yönelik, “Bu millet yatıp kalkıp size mi çalışacak?” şeklindeki çıkışına, “Köylü aptal değil. Bu ülke faiz ödemelerine yani rantiyeye çalışıyor ve köylü bunu biliyor” cevabımız geçen hafta üreticiler tarafından doğrulandı. Aydın’da geçtiğimiz hafta alana çıkan binlerce çiftçi, Başbakan ve Tarım Bakanı Sami Güçlü’ye tepki yağdırdı.
Bu eylemi, “Köylü gerçeği görmüyor, köylünün yoksulluğunun sebebi onları besleyen destekleme politikalarıdır, köylü desteklendikçe yoksul kalmaya devam edecek” yorumlarıyla karşılayanlar oldu. Tarımda bir yeniden yapılanmadan söz edildiğinde bunun ilk hedefinin o yapının içindeki insanlar olmasının doğal olduğunu savunlar, canı yanan köylünün itirazını anlaşılır bulduklarını fakat bu sürecin can yakarak ilerlemesinin kaçınılmaz olduğunu iddia ediyorlar.
Bu iddia sahiplerinin tarımın yapısal sorunları karşısında reformun şart olduğunu fakat şu an uygulanan tarımı yıkım programının reform olarak değerlendirilemeyeceğini savunanlara da cevapları kendilerince hazır: “Ucu insana dokunmayan bir yapısal dönüşüm mümkün müdür?, İnsanı dönüştürmeyi göze alamayan bir reformlar paketi ne menem bir şeydir? Tarımsal yapı dönüşecek ama o yapı içindeki insan yani köylü öylece kalacak. Bu tutum eğer bir ikiyüzlülük değilse, açıkça oportünizmdir.”
Çok küçük, çok parçalı toprak yapısı içinde verimlilik ve kâr artışı sağlanamayacağı bu nedenle üreticinin tarımdan kopması savunuluyor. Biz bunun karşısında Türkiye’de işletme başına ortalama toprak büyüklüğü 7 hektar, Avrupa Birliği’nde ise son eklemelerle birlikte 13 hektara kadar geriledi. Aradaki fark çok büyük değil. AB’nin sağladığı verimlilik ve kârlılık, uyulanacak olan “doğru” tarım politikalarıyla Türkiye’de de sağlanabilir. Bunu söylemek ne oportünizmdir ne de ikiyüzlülük.
Türkiye’nin verimliliği yüksek olan alanları da korumadığı çok açık. Örneğin pamukta verimlilik dekar başına 500 kiloya kadar çıktı. Ama Türkiye ithal pamuk cenneti. Çünkü pamuğu ithal ettiğimiz ülkelerde pamuğa 30 centin üzerinde prim desteği sağlanırken, Türkiye’de prim 5 cent bile değil. Bu gerçeğin farkında olan çiftçi miting alanında, “Lütuf değil, ürettiğimize prim istiyoruz” dediler. Tarımsal nüfusun fazlalığı, tarım sektörünün bir sorunu değil, ekonomideki genel durumun ve tarım dışı istihdam olanaklarının bir sorunudur. Tarım dışında yoğun bir işgücü talebi var da mı, nüfus kırda kalmakta ısrar ediyor. Tarımsal nüfusun fazlalığından bahsedenler, diğer tarafta yaşanan işsizliği görmüyorlar mı? Bir de tarıma verilen sübvansiyonları çok gören ve sürekli verimsizlikten bahseden ekonomistler nedense verimsiz sanayinin sürekli desteklenmesinden hiç bahsetmiyorlar. Bir yandan piyasa ekonomisinden bahsederken, diğer yandan da hem KİT’lerden görev zararı karşılığı, hem de devletten ucuz kredi ve vergi avantajı sağlayarak ayakta duran şirketlere ses çıkarmıyorlar.
Eleştirilen tarım sübvansiyonları, sermayenin kamudan çektiği kaynakların yanında devede kulak kalırken sermayenin verimli üretiminden, teşvik bağımlılığından dem vurmuyorlar. Verimsiz sanayi, bankaların açık pozisyonlarından ve hortumlanmalarından doğan zararları hep topluma yükleniyor. Bu gerçekler ortada dururken tarım nüfusunu azaltmayı bir merhem olarak sunmak emek düşmanlığı yapıp gerçekleri çarpıtmanın dışında bir anlam ifade etmiyor. Tarımsal reformu ülke gerçekleriyle birlikte tartışmamaktır asıl iki yüzlülük.

e-posta:
falakoglu@hotmail.com

  Başa dön

  kent yazıları..........Necati Uyar

Özelleştirme kokuları burun tıkatıyor...

Oldukça uzun bir süredir ülke gündeminin değişmeyen konularından biriydi Belediye Yasası. Kent Yazıları’nda da sıkça ele alınmış ve değerlendirmelere konu olmuştu. Hükümetler değişse de, belediye yönetimleri değişse de değişmeyen gündem maddelerinin başında geldi söz konusu yasa.
Yasanın bazı maddelerinde yapılmak istenen değişiklikler, hep ‘reform’ adıyla sunuldu halka. Konuşuldukça, yasa değişikliğinin ortaya çıkışı geciktikçe beklentiler de arttı. Uzunca bekleme süresi sonrasında yaz aylarında TBMM’de kabul edilen yasa, 3 maddesinin Anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle Cumhurbaşkanlığı tarafından geri çevrilmişti.
Yerel yönetim sisteminde ‘reform’ yapma iddiasında olan Hükümet, yeniden TBMM gündemine taşıdı ve tekrar çıkardı yasayı. İlk çıkan yasada var olan “her türlü görev ve hizmet” tanımı, yerini “diğer görev ve hizmet” tanımına bıraktı yapılan düzenlemeyle.
İlk çıkarılan yasada “Belediyenin görev ve sorumlulukları” başlığı altında yer alan ilk cümle olan “Belediye, kanunlarla münhasıran başka bir kamu kurum ve kuruluşuna verilmeyen mahallî müşterek nitelikteki her türlü görev ve hizmeti yapar veya yaptırır, gerekli kararları alır, uygular ve denetler” cümlesi, yeni düzenlemede görev tanımlamalarının sonrasında “Belediye, kanunlarla başka bir kamu kurum ve kuruluşuna verilmeyen mahallî müşterek nitelikteki diğer görev ve hizmetleri de yapar veya yaptırır”a dönüşmüş durumda.
Cumhurbaşkanı’nın itiraz gerekçelerinden ne kadarının yerine getirildiği ayrı bir tartışma ve yazı konusu. Bizim asıl ele almak istediğimiz konu, her iki düzenlemede de ortak olan bazı ‘yenilikler’(!). Özelleştirmenin önünü açan, kentte özelleştirmeyi yaygınlaştırmanın işaret fişeği olan maddeler bunlar.
Yasanın, “Belediyenin görev ve sorumlulukları” başlıklı 14’üncü maddesi ve “Belediyelerin yetkileri ve imtiyazları” başlığını taşıyan 15’inci maddesinde yer alıyor sözünü ettiğimiz düzenlemeler. İlk konu; 14’üncü maddenin a fıkrasında. Oldukça geniş kapsamlı bir özelleştirme işareti yer alıyor maddede.
“İmar, su ve kanalizasyon, ulaşım gibi kentsel altyapı; coğrafî ve kent bilgi sistemleri; çevre ve çevre sağlığı, temizlik ve katı atık; zabıta, itfaiye, acil yardım, kurtarma ve ambulans; şehir içi trafik; defin ve mezarlıklar; ağaçlandırma, park ve yeşil alanlar; konut; kültür ve sanat, turizm ve tanıtım, gençlik ve spor; sosyal hizmet ve yardım, evlendirme, meslek ve beceri kazandırma; ekonomi ve ticaretin geliştirilmesi hizmetlerini yapar veya yaptırır...”
“Okul öncesi eğitim kurumları açabilir; Devlete ait her derecedeki okul binalarının inşaatı ile bakım ve onarımını yapabilir veya yaptırabilir,...”
Belediyeleri yetkilendiren 15’inci maddede düzenlenen özelleştirme işaretleri de oldukça çeşitli.
d-“... vergi, resim ve harç dışındaki özel hukuk hükümlerine göre tahsili gereken doğalgaz, su, atık su ve hizmet karşılığı alacakların tarh, tahakkuk ve tahsilini yapmak veya yaptırmak.”
e-“Müktesep haklar saklı kalmak üzere; içme, kullanma ve endüstri suyu sağlamak; atık su ve yağmur suyunun uzaklaştırılmasını sağlamak; bunlar için gerekli tesisleri kurmak, kurdurmak, işletmek ve işlettirmek; kaynak sularını işletmek veya işlettirmek.”
f-“Toplu taşıma yapmak; bu amaçla otobüs, deniz ve su ulaşım araçları, tünel, raylı sistem dâhil her türlü toplu taşıma sistemlerini kurmak, kurdurmak, işletmek ve işlettirmek.”
g-“Katı atıkların toplanması, taşınması, ayrıştırılması, geri kazanımı, ortadan kaldırılması ve depolanması ile ilgili bütün hizmetleri yapmak ve yaptırmak.”
j“Toptancı ve perakendeci halleri, otobüs terminali, fuar alanı, yat limanı ve mezbaha kurmak, kurdurmak, işletmek, işlettirmek veya bu yerlerin gerçek ve tüzel kişilerce açılmasına izin vermek.”
Aynı maddede yer alan ve aşağıda yer verilen düzenlemeyle de, kentlerde özelleştirme boyutlarının nerelere varacağının işaretleri veriliyor;
“Belediye, (e), (f) ve (g) bentlerinde belirtilen hizmetleri Danıştay’ın görüşü ve İçişleri Bakanlığı’nın kararıyla süresi kırkdokuz yılı geçmemek üzere imtiyaz yoluyla devredebilir; toplu taşıma hizmetlerini imtiyaz veya tekel oluşturmayacak şekilde ruhsat vermek suretiyle yerine getirebileceği gibi toplu taşıma hatlarını kiraya verme veya 67’nci maddedeki esaslara göre hizmet satın alma yoluyla yerine getirebilir.”
Yıllardır “reform” olacağı söylenen yasanın, sonuçları bakımından büyük değişiklikler getireceği, yasanın kentlerde gözle görünen en önemli sonuçlarından birinin geniş çaplı özelleştirmeler olacağı kesin.
İki günden bu yana, usul usul medyaya sızdırılan ve yakın dönemde gündeme gireceği söylenen “İl Özel İdareleri ve Belediye Gelirleri Yasası” ile eklenecek olan yeni vergi ve harç düzenlemeleriyle, belediyeler yeni gelirlere kavuşturulurken, halk yeni yüklerin altına sokulacak.
Bu artış ve yüklere ek olarak, yapılacak özelleştirmeler sonrası, doğal olarak yükselecek olan hizmet fiyatlarının kentleri giderek yaşanmaz düzeyde pahalı hale getireceği de kesin...

e-posta:
nuyar@mail.com

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net