www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
YAŞAMA KÜLTÜRÜ
____
Cengiz Bektaş
Ön yapım neden zorunluydu?
EMEK GÜNLÜĞÜ
____
Seyit Aslan
Emekçiler ve Başbakan
DÜNYAYA BAKIŞ
____
Taylan Bilgiç
Şoförler neden öldürülüyor?
BAYKUŞ
____
Şebnem Korur Fincancı
Vatan hainleri
YAŞADIKÇA
____
Enver Şat
Gelen gideni aratıyor
ROJEV
____
Ender İmrek
20 Kasım mitingi
EVRENSEL’DEN
____
Önemli bir uyarı
AYRINTI
____
U.Ozan Darıcı
Çarşamba akşamı üzerine
YAŞAMA KÜLTÜRÜ
..........
Cengiz Bektaş
Ön yapım neden zorunluydu?
İzmir’den dönerken yazıyorum...
İki yılda bir yapılan Beton Prefabrikasyon (ön yapım) Sempozyumu’nun 11’incisine çağrılı olarak geldim bu sabah buraya... Bu alandaki deneyimimi anlatmam istenmişti benden. Konuşmamı yaptım, dönüyorum...
Konuyu sizinle de paylaşmak istedim.
Bugün yurdumuzda ön yapım beton ögeler üreten yüzün üzerinde kuruluş varmış. Bunlardan kimileri 20 yıl önce bir araya gelerek “Türkiye Prefabrik Birliği” ni kurdular. (Ben de bir süre danışmanlar kurulundaydım bu birliğin.) Bugün 27 üyesi var. ( Ötekiler neden katılmazlar ki?) Bu birlik örgütledi bugünkü toplantıyı.
İçinizden ön yapım da (prefabrikasyon) neki, ne işe yarar diyen var mı? Bana kalsa yoktur ya... Belki vardır diyerek kısacık anlatacağım. Biz yapıdan, onun üretiminden, önceden yapılmasından şundan bundan ne anlarız demeyin de okuyun. Bizim durumumuzdaki ülkeler için ne önemli konu göreceksiniz...
İkinci yeryüzü savaşı (Ben Avrupa savaşı diyorum biliyorsunuz. Böylesine insanlık dışı savaşları son yüzyılda hep onlar çıkarmadılar mı? ) daha önce görülmemiş bir yıkıma neden oldu biliyorsunuz. Milyonlarca insan öldü... Benim usumda kalan elli milyonun üzerinde... Daha çoğu da evsiz barksız kaldı... Örneğin Frankfurt’un yüzde 95’i yıkıldı... Münih’in, katolik olduğu için, papanın araya girmesiyle, ancak yüzde 80’i yıkıldı... Ortalıkta kalanlar için, elden geldiğince hızla, ucuz konut üretilmesi gerekiyordu. ( Biliyor musunuz, savaştan sonra Almanya’da üretilen konutların yüzde 50’ye yakını kerpiçle üretilmiş.) Bu iş nasıl becerilir diye araştırılırken bütün ülkelerde, ön yapım yöntemi bulundu. Konut, eş ögelerin bir araya getirilip eklenmeleriyle oluşacaktı. Bu eş ögeler de, yapım yerinde önceden üretilecek, sonra konut kitlesinin dikileceği yerde birbirlerine ekleneceklerdi.
Bu yöntemde, ögelerin içine dökülecek kalıplar nedeniyle işçiler boş duramazdı. Üretimin sürekli olması gerekiyordu. Çünkü zaman paraydı. Hele para kredi olarak sağlanıyorsa, ödenecek üremin (faizin) en az olması için çok kısa zamanda bitirmek gerekiyordu işleri... Yapım yerinde (fabrikada) üretilen ögeler, başarılı olması zorunlu bir zamanlamayla, kamyonla konut yapılacak yere götürülecek, orada yere indirilmeden vinçle alınıp doğrudan, hemen yerine takılacak. Eğer işyerinde her şey buna göre örgütlenmemişse, öge vinçle önce yere indirilir, yeri hazır olunca vinçle yeniden kaldırılıp yerine takılır. Yapı yerinde böylece bir de depolama yeri ayırmanız gerekeceği bir yana, iki kat zaman kullanacağınız için iş pahalılaşacaktır. Ancak her şey ustalıkla, titizlikle yapılırsa başarılı olunabilir kısacası... Yoksa kaş yapayım derken göz çıkarırsınız.
Hemen anlaşıldı sanırım, bunu becerebilmek için büyük bir yatırım gerekiyor, sürekli iş bulmak gerekiyor, uzman işçi gerekiyor... ( Başlangıçta bizde hiç olmayan...) En az 3000 konut üretilmeyecekse verimli (rantabl) olmuyordu.
Uzun sözün kısası, kamu bu işe destek vermeliydi, ya da doğrudan kendisi bu işe girişmeliydi kimi ülkelerde olduğu gibi... Ayrıca yönetmeliklerimiz yasalarımız değişmeliydi...
Şu anlattıklarımla bile, bu işte bizde neden yeterince başarılı olunamadığını anladınız sanırım.
Oysa başarmak zorundaydık bunu, kırdan kente göç edenleri karşılayabilmek için...
Ne oldu?
İnsanlarımız kendi çözümlerini kendileri buldular.
Nasıl?
Gecekondularla...
Sürdüreceğim elbette bu konuyu...
e-posta:
bektas_cengiz@hotmail.com
Başa dön
EMEK GÜNLÜĞÜ
..........
Seyit Aslan
Emekçiler ve Başbakan
Emek Platformu’nun çağrısıyla Ankara’da yapılan mitinge coşkulu, kararlı yüzbinin üzerinde işçi ve emekçi katıldı. AKP Hükümeti’nin, uyguladığı IMF Programı’na karşı bir araya gelen yüzbini aşkın kitle, SSK’nın devrine, Köy Hizmetleri’nin kapatılmasına ve Eğitim Sen’in kapatılmasına izin vermeyeceklerini hep bir ağızdan haykırdılar. ABD emperyalizminin Felluce’de uguladığı vahşete ve katliama “Dur” dediler. IMF, DB ve ABD emperyalizminin politikalarına çanak tutan ve onların işbirlikçiliğine soyunanlara lanet okudular.
Bu kitle, mitingin coşkusu, başbakanı rahatsız etmiş olmalı ki; ölçüp biçmeden, düşünüp taşınmadan uzatılan mikrofonlara ağzına geleni söyledi. Sendikaları suçlayan başbakan, “Bu kitleyi Ankara’ya getirmek için yaptıkları masrafla bir hastane niye yapmıyorlar?” dedi. Memleketin başbakanı tüccar kafalı olursa söyleyeceği başka ne olabilir. Ona göre emekçilerin Ankara’ya gelmesi için hiçbir neden yok, memleket güllük gülüstanlık! Başbakan sanki, Türkiye’nin başbakanı değilmiş gibi konuşuyor.
Ey başbakan, biz emekçiler de “Memleketin hali niye böyle, bu hale nasıl getirdiniz?” diye sana soruyoruz.
Soru daha iyi anlaşılsın diye bazı hatırlatmalar yapalım. Toplanan vergilerin yüzde 65’i borç faizi olarak uluslararası ve yerli sermayenin cebine gidiyor. Kendi hazırladığınız raporlar bile bunu söylüyor.
Bu parayla yetmiş milyonun sağlık sorunu çözülebilir, yeni hastaneler yapılabilir.
Okullarda, balık istifi gibi sınıflar son bulur, eğitim ve öğretim parasız ve bilimsel olur.
Artan işsizlik ve yoksulluk sorununun çözülmesi için adımlar atılır.
Doktorlar, öğretmenler karın tokluğuna çalışmak zorunda kalmaz, insanca yaşanacak ücret alırlar.
Asgari ücret yoksulluk sınırının üzerine çıkarılır.
Borç faizlerine giden milyarlarca doların hesabını sormak dururken, kalkıp sendikalara kızıyor, işçi ve emekçilere öfkeleniyorsun. Sermayenin ve IMF’nin temsilcisi olarak tepkinde haklısın. Çünkü biz işçi ve emekçiler “Kahrolsun IMF, bağımsız Türkiye” diyoruz. Sen de “Yaşasın IMF” diyorsun, IMF ve DB’nin talimatlarını yerine getirmek için çalışmaktan geri durmuyorsun. Aramızdaki fark bu kadar açık ve net.
Ankara mitingi bu saldırılara karşı iyi bir yanıt oldu. Fakat saldırı yasaları henüz durmuş ya da geri çekilmiş değil. Emek Platformu da salı günü toplanıp yeni kararlar alacak. Bundan sonra alınacak eylem kararları, Ankara mitingini aşacak boyutta olmalı. Yani hayat durmalı, genel bir eylem ve grev örgütlenmeli. Ankara mitingine katılan yüzbini aşkın işçi ve emekçinin talebi budur. Ankara’ya gelemiyen ve yürekleri mitingde olan işçi ve emekçilerin beklentisi de bu yöndedir. Kazanımlar tüm ezilenlerin kazanımı olacaktır, kayıplar da öyle. Sadece Emek Platformu değil, yerel Emek Platformları, şubeler platformları, sendikal birlikler sorunu böyle görmeli ve ona uygun mücadele araçları geliştirmelidir.
e-posta:
aslanseyit@mynet.com
Başa dön
DÜNYAYA BAKIŞ
..........
Taylan Bilgiç
Şoförler neden öldürülüyor?
Onlarca Türkiyeli şoför, ekmek parası uğruna Irak’ta can verdi, rehin alındı, kamyonları yakıldı. Onları bile bile ölüme gönderen nakliye şirketlerinin keyfi tıkırında; bir şoför ölse on şoför “görev”i tamamlıyor ve kasaya giren para, “kaybı” telafi ediyor nasılsa! AKP Hükümeti’nin tutumu da belli; Amerikan postalları altındaki Irak’a “pazar” gözüyle bakan tüccar hükümet, “ne olursa olsun bu iş devam edecek” kararlılığında. İş sadece ticaret değil tabii; Büyük Patron Amerika’yı “gücendirmemek” gerek!
İşsizlikle boğuşan, boğazına kadar borca battıktan sonra gözlerini karartıp Irak yollarına düşen şoförlerin öldürülmesi, netameli bir konu. Bir yanda katledilen Türkiyeli emekçiler var; ama diğer yandan, Türkiye’nin, işgal kuvvetleri için en önemli lojistik kaynağı oluşturduğu ortada. Keşke, her gün sınırı geçen yüzlerce kamyonda Felluce, Ramadi, Necef, Musul ve diğer bölgelerde kıyımdan geçirilen masumlara gıda ve ilaç yardımı olsaydı! Ne yazık ki gerçek çok farklı. Kamyonlar, her gün onlarca insan öldüren katillere gıda, su, yeni askeri üsler inşa edilmesi için inşaat malzemeleri ve kimbilir daha neler taşıyor. Geçtiğimiz haftalarda Evrensel’in ilk sayfasında bir fotoğraf yer almıştı: Katliam sonrası “dinlenen” bir grup Amerikan askeri, Türkiye’den giden petşişe suyla “serinliyor”, yeni saldırılar için güç topluyordu!
Avrupa Sosyal Forumu’nda görüştüğümüz Iraklı Kürt yazar Hayfa Zangana’ya, “Bu ölümler durdurulamaz mı?” diye sorduğumuzda yanıtı şöyle olmuştu: “Kendinizi bizim yerimize koyun. Türkiye işgal edilmiş. Bir komşu ülke de işgalci devlete yardım ediyor, lojistik destek veriyor. Siz bunu kabul eder miydiniz? Siz vatanınız için böyle bir durumu içinize sindirebilirseniz, biz de taviz vermeye hazırız.
Ölümleri durdurmanın tek yolu, nakliyata son vermektir.”
Peki hükümet ne yapıyor? Irak’ta verdiğimiz kurban sayısı 65’e yükselmişken, Dışişleri Bakanlığı’ndan gelen açıklamaya bakın: “Bu ülkeye seyahat edecek vatandaşlarımız, ciddi güvenlik tehdidini dikkate alarak, zorunlu olmadıkça Irak’a güvenlik riski bulunan seyahatlerden kaçınmalıdır.” Özetle “İster git, ister gitme, ama uyarmadı da deme!” Hükümet, bu trajikomik demeçle, “Sorumluluk bizden gitsin” demeye çalışıyor belli ki.
Bir de Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök var. İşgalin başından bu yana, katil sürülerini kıyısından köşesinden eleştiren tek bir yazı yazdığını hatırlamıyoruz. İşgalde 100 bin Iraklının öldürüldüğü açıklandığında, onun gündemi başkaydı. İki hafta süren Felluce katliamı boyunca bu tutumunu sürdürdü. ABD’yi savunmak istiyordur tabii, ama halkın işgalcilere öfkesi arttıkça manevra alanı giderek daralıyor ve sadece “netameli” konularda Irak’ı gündeme getiriyor. Kurt puslu havayı sever misali...
Özkök, Evrensel’in 18 Kasım’daki “Asker göndermekten de beter!” manşetinin ardından “Irak orucu”nu bozdu ve önceki gün zehir zemberek bir makale döşendi. Hürriyet’in yetkili ve etkili yazarı soruyor: “Nasıl oluyor da Türkiye, savaşa fiilen giren ülkelerin toplamından daha fazla insan kaybediyor?”
Sorunun yanıtı apaçık ortada: Hükümet, işgalciye lojistik destek veriyor da ondan. Destek camilerde insanları kurşuna dizen, “moral bulmak” için Felluce eteklerinde gladyatör dövüşlerini canlandıran, “Bizim düşmanımız şeytan, o da Felluce’de” diyen gözü dönmüş barbarlara su, gıda, ilaç, üs vb. olarak veriliyor. Kısacası Türkiye, hükümet eliyle fiilen işgalin tarafı haline getiriliyor.
Özkök, Irak’a giden kamyonların kasalarında ne olduğunu çok iyi biliyor elbette, ama ölümler karşısında doğan infiali ABD’ye desteğe tahvil etmek için, bilmezlikten geliyor. Diğer yandan, her şeyi bilen yazar olarak okuyucuya bir açıklama yapması gerek. Hakikaten, Irak’ta şoförlerimiz neden öldürülüyor?
Özkök’ün bulduğu yanıt şöyle: “Anti-Amerikancılık,
Amerikan yandaşlığı; dincilik, laiklik; Şiilik, Sünnilik; Araplık, Kürtlük ve daha sayabileceğimiz onlarca duygu birbirine karışmış vaziyette. Ama önümdeki bu bilançoya bakınca, bu savaşa karışan çok önemli bir başka duygunun daha bulunduğunu görüyorum. Anti-Türkçülük... Çünkü dediğim gibi, 63 vatandaşımızın öldürülme nedenini başka türlü izah edemiyorum.”
Biz bu tutumu Filistin sorunundan da hatırlıyoruz: Maksatları Araplar, Türkler ve Kürtler arasında gerilim yaratmak, halkları birbirine düşürmek. Amerika bu işi Irak’ta
yapıyor, medyadaki temsilcileri ise Türkiye’de...
Emperyalizm, girdiği her yerde en koyu gericiliği, ırkçılığı, tarikatçılığı canlandırıyor. Beyinler istisna değil.
e-posta:
taylan@evrensel.net
Başa dön
BAYKUŞ
..........
Şebnem Korur Fincancı
Vatan hainleri
Geçen hafta yazı yazıp gönderemedim. Gürcistan’da İstanbul Protokolü eğitimimiz vardı. İstanbul Protokolü’nün dünyada kullanımını yaygınlaştırmak, işkence ile mücadelenin etkinleştirilmesi için araştırma yöntemlerini paylaşmak amacıyla yürütülen uluslararası bir çalışmanın duraklarından birisiydi Gürcistan. Verimli ve yoğun bir hafta geçirdik. Yazım da bu yoğunluğun arasında sıkışıp kaldı. İlginç gözlemler yapabilme olanağı buldum orada. İşkence ile mücadele adına yola çıkmış ne kadar çok hükümet dışı örgüt olduğunu gördüm. Rehabilitasyon merkezleri ve gönüllü çalışanlarının, nüfusu bizim toprakların onda birini barındıran bir ülkede bizden nasıl kat kat fazla olduğunu gözledim. Gönüllülük adına her yerde karşımıza aynı isimlerin çıktığı, insan klonlamanın yararlarından söz edildiği bu topraklardan bakınca sevinç, umut ve imrenme birbirine karıştı günler boyunca.
Döner dönmez bir haber okudum. Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı, adındaki Başbakanlık ibaresini çıkartıp, özerk biçime dönüştürülüyormuş. Sevindirici bir gelişme derken, devamını gördüm. İnsan Hakları Danışma Kurulu da böylece lağvedilecekmiş. Giderken ortalık toz dumandı. Danışma Kurulu’nun ilgili komisyonunca hazırlanan azınlıklar raporu üzerine kadim korkularımızın tümü su yüzüne çıkmıştı. Meslek örgütümün de düzenleyicileri arasında olduğu ve bilimsel temelde tartışma yürütülebilmesi için düzenlenen bir panel bayraklar ve vatan hainliği suçlamaları ile karşılaşmıştı. Toplantı adabı ile bağdaşmayan bu tutum üzerine konuşulanların da, ekseninden nasıl kaydırıldığını öğrendim döndüğümde. Gürcistan’daki eğitim sırasında dikkatimi çeken bir özellik düştü aklıma. Devletin üst düzey yetkililerinin de hem açılış, hem de eğitim için katıldığı bu toplantıda, toplantı salonunun hiçbir yerinde Gürcistan bayrağı olmadığını anımsadım. Bayrak yerleştirilmediği için kimsenin kimseyi vatan hainliği ile suçlamadığını. Memleketimde bir çınarın altına taşıyamadığımız Nazım Hikmet’in vatan hainliğini sonra…
Danışma Kurulu’nun başkanı değerli hocamız Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, azınlıklar komisyonu raporunun hazırlanmasında büyük emeği geçen bir başka değerli hocamız Prof. Dr. Baskın Oran bu kurulun lağvedilmesi ile birlikte artık kurul üyeleri olamayacaklarmış. Haberde böyle açıklanıyordu. Bu kurulun yapısından uzun zamandır pek hoşnut değillerdi aslında. İlk toplantılarına Başbakan’ın, Dışişleri Bakanı’nın katıldığı bu kurul son dönemlerde değişik tutumlarla karşılaşmaya başlamıştı. Başkanlık seçiminde aday olan Doç Dr. Vahit Bıçak seçimi kazanamadığında, Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı’na atanmış ve kurul başkanına nahoş suçlamalar yöneltmişti. Kurula alınan yeni hükümet dışı örgütlerin seçilme ölçütleri hepimiz için tartışma yaratmıştı. Kuruldan hoşnutsuzluk rapordan çok önce başlamıştı aslında.
İnsan hakları kavramı kadim korkularımızı kolayca suyun üzerine çıkartabiliyordu bu topraklarda. Çünkü bazılarının insan hakları korunabilirken, bazılarının insan haklarından söz etmek dahi mümkün değildi. Çifte standart sözcüğü bu yaklaşımları açıklamakta yetersiz kalır. Yüzde standart diye yeni bir terim oluşturmamız gerekmektedir. Bazılarına işkence yapılabileceğini söyleme aymazlığını gösteren insanlarımız bu topraklarda etkin konumlarda bulunabilmektedir çünkü.
İnsan hakları kavramının içini nasıl boşaltabildiğimizi, sözcüklerin anlamını tersine çevirebildiğimizi, yurttaşları için var olan devlet örgütlenmesinin nasıl yurttaşın önüne geçirilebildiğini, suç işlediği için cezalandırılan insanların haklarının korunmasının hangi kadim korkuları besleyebileceğini görmek her gün biraz daha fazla canımı yakmaya başladı.
Eğitim salonlarındaki görüntü ve gönüllü sayısındaki bu eşitsizlik anlaşılır kılınıyor hepsi alt alta yazılınca. Nazım Hikmet’in şiirinde söylediği gibi, bizler hep vatan haini olmaya devam ediyoruz. Ta ki gerçek vatan hainlerini kadim korkuları ile birlikte ortaya dökene dek.
e-posta:
korur@yahoo.com
Başa dön
YAŞADIKÇA
..........
Enver Şat
Gelen gideni aratıyor
Enerji bakanı ya bilgisiz, ya da kötü niyetli. 19 Ekimde TAEK’in Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi’nde yaptığı açıklamaları izleyince, bu bakanın gidenlere rahmet okutacağını bir kez daha anladım. Çünkü gidiş, iyi bir gidiş değil.
Aslında bu bakan göreve başladığı zaman, özellikle yerli enerji kaynaklarının kullanımına önem vereceklerini söylediği zaman, bazıları umutlanmıştı. Ben o zamanda bu söylemlerin aldatıcı olduğunu, “bozuk düzende sağlam çark olmayacağını” yazanlardanım. Bu köşeyi izleyenler bunu çok iyi bilirler.
Bakan hem boş konuşuyor, hem de nahoş konuşuyor. Enerji Bakanı’na şu soruları sormak gerekiyor.
1. Kullanılmayan su ve katı fosil yakıt potansiyelini ne zaman kullanacaksınız, ya da nerede kullanacaksınız?
2. Arz fazlası doğalgazı ne yapacaksınız? Şu anda bile arz fazlası doğalgazı tüketebilmek için, devletin elindeki yerli enerji kaynaklarıyla çalışan birçok santral rölantide çalışıyorken, 2011 de ne değişecek?
3. Güneş, Rüzgar, Hidrojen, Jeotermal, Biomas vb. gibi yenilenebilir ve yeni enerji kaynaklarımızı ne zaman değerlendireceksiniz?
Bakanın yukarıdaki soruları dürüstçe yanıtlaması mümkün değil. Burada ya gündem değiştiriliyor, ya da Türkiye halkıyla dalga geçiliyor. Ya da bakanın sıkı bir tatile gereksinimi var. Çünkü ileri sürdüğü gerekçenin yenilir yutulur ve de elle tutulur bir tarafı yok. Eğer bakan bu konuda bilgi eksikliği çekiyorsa, lütfen konunun gerçek uzmanlarına bir danışıversin. Bu konuda Prof. Dr. Tolga Yarman veya EMO’daki arkadaşlar kendisine yardımcı olacaktır. Hatta bakanlığın bünyesindeki uzmanlarda bu konuda kendisini aydınlatacaktır. Çünkü Enerji Bakanlığı’na bağlı kurumlarda değerli uzman arkadaşlarımız bulunmaktadır. Enerji uzmanlarının birleştiği ortak görüş: ülkemizde teknik açıdan nükleer santrallere gereksinim bulunmamaktadır. Bu hem elektrik üretimi açısından böyle, hemde nükleer silaha sahip olma açısından böyle. Tolga Yarman hocanın dediği gibi: “Gayet yeni ve modern uçaklara ve hava yollarına sahip olabilirsiniz. Ama bu, sizin uçak teknolojisine sahip olduğunuzu göstermez. Uçağı kullanmak ayrı, onun üretim teknolojisine sahip olmak ayrı şeylerdir.”
Bakan nükleer santraller konusunda, çok önemli bir gaf daha yaptı. Kurulmasını planladıkları nükleer santralleri özel sektörün kurmasını düşünüyorlarmış.
Tamam.
Bunu bütün kalbimle destekliyorum.
Kurulacak nükleer santraları özel sektör kursun. Bu firmalar gene uluslararası konsorsiyumlar olabilir. Sorun değil. Yalnız şu gereklilikleri yerine getirmek koşuluyla:
1. Bu santraller yap-işlet-devret (YİD) olmayacak. Yap-işlet (Yİ) modelli olsun. Ömrünü tamamlayan santralin sökümü ve nükleer atıklarıyla birlikte Türkiye’nin dışına çıkartılması işini o firmalar üslensin.
2. Bu santrallerde ürettikleri elektriği uluslararası piyasada elektrik birim fiyatlarına göre satsınlar. Bu bedel 3.5-4 sent civarındadır.
3. Santrallerin işletimi ve sökümü sırasında olabilecek kazalara ve bu kazalar sonucu ortaya çıkacak maddi ve manevi bütün zararları karşılamayı taahhüt etsinler ve bu koşullarda santraları sigorta etsinler.
4. İhaleyi alacak firmaların bu taahhütlerinin altına, mensup oldukları devletler, devlet garantisi ve güvencesi versinler, imza atsınlar.
Yukarıdaki koşullar olması gereken asgari şeylerdir. Ama bu koşulların hiçbirisini yerine getirecek enayi bir firma bulamazsınız.
Neden?
Çünkü nükleer santralle elde edilen elektrik ortalama elektrik bedelinin üzerindedir. Hem kuruluş masrafı fazladır, hemde işletim giderleri. Üstelik bu santralları, bir kaza durumunda altından kalkamayacakları için, kimse sigorta yapmamaktadır. Söküş masrafları ise kuruluş masraflarının iki katından daha pahalıdır. Üstelik atık sorununa hâlâ bir çözüm bulunamamıştır. O nedenledir ki, nükleer santralları ancak devletler kurar, işletir. Pahalı, geri ve ekonomik olmayan bir elektrik üretim yöntemi olduğu için, günümüzde aklı başında hiçbir ülke gelecekteki elektrik üretim sistemlerini planlarken, nükleer santralleri dikkate almamaktadır.
Bu hükümet bu ülkeye hizmet vermek istiyorsa, nükleer santrallere ayıracağı kaynağı, enerji dağıtım sisteminin yenilenmesine ayırsın. Kurmayı düşündükleri santrallerden elde edecekleri elektriğin iki katı, dağıtım hatlarında kaybolurken, nükleer santral kurma isteği nereden geliyor?
Ya, birileri maddi çıkar peşinde, yada gündem değiştirilmek isteniyor? Ama şu bir gerçek ki; Atatürk’ün ölümünden bu yana, gelen gideni aratıyor.
e-posta:
enversat@mynet.com
Başa dön
ROJEV
..........
Ender İmrek
20 Kasım mitingi
Emek Platformu’nun Ankara mitingi sınıfın ve emekçilerin güçlü gösterisine sahne oldu. İşçi sınıfı ve kamu emekçileri bir kez daha ne denli güçlü olduğumuzu gösterdiler.
SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığı’na devri, Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün kapatılması, kamu emekçilerinin büyük bedeller ödeyerek kurdukları sendikalardan Eğitim Sen’e yönelik kapatma davasına ve tüm saldırılara karşı gerçekleştirilen miting işçi ve emekçilerin gücünü ve yapılması gerekeni gösterdi.
İşçi sınıfı soğuk kasım gününde içimizi ısıttı, moralimizi yükseltti. İşyerlerinden Ankara’ya dökülen işçi sınıfı, kamu emekçileri, üreticiler ve gençler ülkenin sahipsiz olmadığını gösterdiler. İş, ekmek ve özgürlük talepleri hep bir ağızdan haykırıldı. İşçiler ve emekçiler tek yumruk tek yürek olarak saldırılara pabuç bırakmayacaklarını açıkladılar.
Miting beklenenden daha güçlü oldu. İşçi ve memur sendikaları, meslek odaları, emekten ve demokrasiden yana partiler, sınıfın partisi, birçok dernek, mücadele platformu ve oluşumun katıldığı miting hükümete, ABD ve AB’ye karşı bir meydan okuma eylemi oldu.
“Sosyal Devlet ve Sosyal Adalet İstiyoruz” mitingi sınıfın ve emekçilerin devasa gücüne bir kez daha işaret etti. Ve başbakan sınıfın ve emekçilerin ortak tutumundan güçlü hareketinden ne denli ürktüğünü de gösterdi. Mantık ve izanın kabul etmeyeceği açıklamalarda bulunan başbakan aslında bir dönem Mesut Yılmaz hükümetini alaşağı eden işçi sınıfı ve emekçilerin gücünü görmüş oldu. Artık bunun sonu gelecektir.
Ekonomik, sosyal ve siyasal saldırılara karşı gerçekleştirilen mitinge 150 bine yakın işçi ve emekçi katıldı. 1 Mart mitinginden daha da güçlüydü. ABD’nin Irak işgali ve Felluce katliamı lanetlendi. İşgale son verilmesi ve hükümetin ABD’nin savaş politikalarına destek sunmaktan ve işbirlikçilikten derhal vazgeçmesi istendi. Filistin halkıyla dayanışma mesajları verildi.
20 Kasım mitingi ile Emek Platformu yeniden toparlanacağını, ezilen ve sömürülen tüm Türkiye halkının örgütlü gücü olarak hareket edeceğini ilan etmiş oldu. İşçiler başta olmak üzere kamu emekçileri ve diğer tüm emekçi kesimler güçlü ve dirençli olduklarını gösterdiler. Sendikaların güçlü hareket için gösterecekleri yolda, açacakları çığırda devasa bir güç olarak akacaklarını gösterdiler. Yıllardır “daha iyi olacak” diyerek yapılan değişiklikler ve gerçekleştirilen özelleştirmelerin sınıfa ve emekçilere ne kadar pahalıya mal olduğunu gören emekçiler, artık kanmayacaklarını, haklarına sahip çıkacakları haykırıyorlar.
“Sosyal Devlet ve Sosyal Adalet İstiyoruz” mitingi konfederasyonların ruhsuzluğuna ve inançsızlığına rağmen güçlü geçmiştir. İşçi ve emekçiler Emek Cephesi olarak Sermaye Cephesi’ne ve onların hükümetine karşı yeniden toparlanmanın işaretini verdiler. Ankara mitingi ile sınıf ve emekçiler birleşik mücadeleye ve kitlesel karşı koyuşa hazır olduklarını da gösterdiler. Sendika bürokratlarının inançsızlığına ve sınıfa güvensizliğine de güçlü bir yanıt verdiler. Sendika merkezlerinin az çok bir çaba göstermeleri halinda sınıfın ne kadar güçlü bir tutum alacağı da görüldü.
Sendika bürokrasisinin tüm oyalama ve engelleme çabalarına rağmen sınıfın harekete geçmeye yatkınlığı ve hazırlık düzeyi bakılan her fotoğraf karesinde izlenebilir. Yol-İş, Tes-İş başta olmak üzere işçi sendikaları bunu gösterdiler. Türk-İş’in kilometre belirleyerek belirli illerle sınırlı bir katılım önermesine rağmen Yol-İş Erzurum, Urfa, Tunceli, Elazığ ve daha birçok ilden işçilerle saldırıya karşı eyleme geçti, mitinge katıldılar. Tes-İş merkezi çarşamba gününe kadar katılıp katılmamayı tartışıyordu. Ama, Türkiye işçi sınıfı ve emekçileri, gençlikle birlikte bir kez daha ülkesine, emeğine, haklarına ve özgürlüklerine yönelik saldırılara sessiz kalmayacağını ilan etti. Bu görülmeli ve önümüzdeki dönemin olanakları buna göre hesaplanmalıdır.
“Genel Grev, Genel Direniş” diyerek önümüzdeki dönemin ihtiyacını ve eylem tarzını ortaya koyan işçi ve emekçilerin önü kesilmediği takdirde bu saldırılar daha rahat püskürtülecektir. Ankara mitingi, işçi sınıfı ve emekçilerin SSK’nın tasfiyesi amaçlı Sağlık Bakanlığı’na devri, Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün tasfiyesi, Eğitim Sen’in kapatılması ve diğer saldırıları püskürtecek güçte olduğunu ortaya koydu.
e-posta:
enderimrek@hotmail.com
Başa dön
EVRENSEL’DEN
..........
Önemli bir uyarı
Ankara’da düzenlenen Emek Platformu Eylemi, SSK’yı özelleştirmek, sosyal güvenliği tamamen
tasfiye etmek ve köy hizmetlerini kapatmak isteyen işbirlikçi AKP iktidarına önemli bir uyarıdır.
Türkiye’nin en büyük işçi ve memur konfederasyonlarından oluşan Emek Platformu’nun Ankara’da
düzenlediği ve siyasi partilerinde destek verdiği mitinge katılan 100 bini aşkın kişi, genel grev
uyarısında bulundu.
Konfederasyonların, tabanlarını işyerlerinden başlayarak hazırladığı bir mitingde sayının bunun çok
daha üstüne çıkacağı, hükümeti, IMF ve Dünya Bankasını ürkütecek bir boyuta varacağı biliniyor.
Türkiye Kamu-Sen, köy hizmetlerinin devrini savunan Hak-İş ve Memur-Sen, eyleme destek
vermedi. Hükümete destek verip, emekçilere, halka bu kadar sırt çevirerek nasıl emek örgütü olunabileceğini bu örgütlerin yönetimleri, üyelerine ve halka açıklamalıdır.
Ama bu haliyle de verilen mesaj, hükümete karşı biriken öfkenin bir göstergesi sayılmalıdır. Mitingin
başlangıcında emek ve demokrasi, mücadelesinde yaşamını kaybedenler, Felluce’de ABD’ye karşı
savaşırken ölenler ve Filistin lideri Yaser Arafat için saygı duruşunda bulunuldu.
AKP iktidarı bugüne kadar izlediği politikalarla işgalci ABD’yi ve İsrail siyonizmini güçlendirmiş,
onlarca Türkiyeli şoförün canından olasına kapı açmıştır. Türkiyeli emekçiler, bu açıdan ortaya
koydukları tavırla da, ABD’nin arkasında duran hükümete karşı kendi taraflarının Felluce ve komşu
halkların tarafı olarak bir kez daha ilan etmişlerdir.
Türkiye bölgenin en güçlü ülkesi olarak, gerek IMF saldırılarını püskürtmek, gerkse de Ortadoğu’daki
emperyalist işgale son verilmesi bakımından cesaret kaynağı olabilecek bir konumdadır. Emek
örgütleri bunun sorumluluğu ile davranırlarsa sadece Türkiye’nin değil, bütün bir bölgenin kaderini de
dğiştirebilirler. Ankara’daki eylem bu açıdan bir başlangıç olarak değerlendirilebilinir.
***
Kıbrıs Sosyalist Partisi (KSP), Kuzey Kıbrıs’ta önceki gün 1. Olağan Kongresi’ni yaptı. Barıştan yana
tavırları ve gayretleriyle ada emekçileri açısından önemli bir mevzi olan KSP, giderek ada emekçileri
içine kök salan bir güç haline geldiğinde bu kuşkusuz Türkiye emekçileri açısından da önemli bir
moral etki yaratacaktır.
Bu umut ve dileklerle,
Türkiyeli ve Kıbrıslı okurlarımıza iyi haftalar diliyoruz.
Başa dön
AYRINTI
..........
U.Ozan Darıcı
Çarşamba akşamı üzerine
Şüphesiz ki, Çarşamba akşamı denilince akla Milli Takım ve Ukrayna arasındaki karşılaşma geliyor. Ancak tartışmalara girmek yerine o gece yaşanan başka bir konuyu bu sayfalara taşımak daha doğru geldi.
İspanya ve İngiltere arasında oynanan maçta İspanyol taraftarlar karşılaşma boyuncu Arsenal’li Ashley Cole ve Manchester City’li Shaun Wright Phillips’in ayağına her top gelişinde “maymun” sesi çıkarmaları üzerine yeşil sahalarda ırkçılık bir kez daha su yüzüne çıktı. Futbolda ırkçılık daha önceleri sadece İngiltere’de yaşanırken, şu anda Avrupa’da milliyetçilik akımlarının da etkisiyle iyiden iyiye artmaya başladı. Üstelik bunlar sadece görülebilenler ve medyaya ulaşanlar.
Daha önce de zenci futbolculara muz atan oyuncular, Yahudi oyunculara Hitler selamı verenler ve rakiplerine “kara pislik” türünden birtakım iğrenç kelimeler ve hareketler yapanlar da olmuştu. Ancak ırkçılığa karşı düzenlenen kampanyalar sonrasında asgari düzeye indirilebildi tüm olanlar. İspanya’da Barnebeau Stadı’nda yaşananlar sonrası İngiltere harekete geçerek, gerekli girişimleri başlatacağını FİFA, UEFA ve İspanya Futbol Federasyonu’na ayrıntılı bir rapor göndereceklerini söyledi.
Aslında stadyumlarda gösterilen bu tepkiler de bir nevi şiddet. Burada uygulanan şiddet aslında yapılanların en ağırı. Avrupa bu konuda gereken önlemleri almazsa görülecek ki, ırkçılık daha da tırmanacaktır. Çünkü bu aşamada uygulanan cezalar sadece kulüplere yönelik. Bunları yapanlara karşı hiçbir cezai yaptırım yok. Oysa ki, bu tip kişilerin stadyumlara alınmamasını bir kenara bırakın çok daha ciddi yaptırımlarla karşı karşıya gelmeleri gerekir.
Türkiye’nin bu açıdan şanslı bir ülke olduğunu söyleyebiliriz. Irkçılık stadyumlarda yok. Bizdeki şiddet daha farklı boyutlarda ilerliyor. Zaten bir de ırkçılık belası olması her şeyin üzerine tuz-biber ekerdi.
Çarşamba akşamı demişken son olarak Milli Takıma da değinmeden geçmek olmaz. “Çantada keklik” Ukrayna elini kolunu sallayarak çıktı Saracoğlu Stadından. Bu oyun anlayışı ve sistemiyle buraya gelen herkesin de aynı şekilde gideceğini söylemek kâhinlik olmaz herhalde. Ersun Yanal, şunu bilmeli ki, iyi bir defans kurgusuna sahip olmadan kolay kolay kimseyi yenemezsin. Kaldı ki, dünyanın en hızlı forveti Shevchenko’yu Servet’le eşleştirmenin hata olduğunu oynadığı bilgisayar oyunlarında bile görecektir Yanal. Bu arada Ersun Yanal’ın sözleşmesine 3 trilyonluk tazminat maddesini koyan zeki (!) insanları da avuçlarımız patlayana dek alkışlamamız gerekir.
e-posta:
ozandar@hotmail.com
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net