Tanzimat döneminde yeşermeye başlayan bu halk dili ile edebiyat yapma düşüncesi kısa bir zaman sonra yazılan Türkçe gramer ve sözlüklerle bilimsel temellerini de bulmaya başlamıştır. Birinci Meşrutiyet’in ilanıyla devletin resmi dilinin ve eğitim dilinin Türkçe olarak belirlenmesi ve basın yayın sektörünün gelişmesi ile kültürel düzlemde dile yeni bir işlev yüklenmiştir. Dilin sadeleşmesi ve “halk” tarafından anlaşılır hale getirilmesi gerektiği düşüncesi, halkın artık bir tebaa olarak değil, sosyo-politik bir birim olarak ele alınmasına olduğu kadar, bu sosyo-politik birimin kültürünün en önemli bileşeni olarak dile atfedilen temel role de işaret etmekteydi. Dil artık sadece edebiyatçıların ve saray çevresinin tekelinde olan estetik bir alan değil, politik anlamda önem kazanan sosyal yapıların etkileşimini sağlayan ve bunun için de dönüştürülmesi gerektiği düşünülen işlevsel bir iletişim ortamıydı. Dil kültürel ve kurumsal olarak başka anlamlar kazanırken, kendini duyurmaya başlayan milliyetçi fikirler de dil konusuna eğilmekteydi. Osmanlı’nın imparatorluk siyasetinin iflas edeceğini öngören milliyetçiler, devletin dayanacağı, daha net tanımlanmış bir millet tarifi arayışındaydılar. Osmanlılık kimliğine ya da İslam birliğine dayanan ortaklık fikirleri arasında yolunu bulmaya çalışan milliyetçiliğin etnik vurgusu, özellikle II. Meşrutiyet’in ilanı ve İttihat ve Terakki iktidarı ile artmaya başladı. Türkçülüğün öne çıktığı bu dönemde, Akçura ve Gökalp gibi yazarlar, Avrupa’daki Türkoloji çalışmalarının da etkisiyle, İslam öncesi Türk etnisitesinin varlığından bahsetmeye başladılar. Onlara göre, Türklük hâlâ mevcuttu ve bunun en önemli ispatı da kendini koruyabilmiş Türkçe idi. Özellikle yöneticiler ve entellektüeller tarafından ortaya konan kimlik bunalımı ve yeni bir “biz”, yeni bir sosyo-politik kimlik tarifi ihtiyacı, dilin başrol oynadığı kültürel formülasyonlarla karşılanmaya çalışılıyordu. İttihat ve Terakki iktidarı döneminde Türkçe’nin sadeleşmesi ve İmparatorluk’un resmi yazışmalarında, eğitimde ve ekonomik alanda kullanımı yolunda önemli adımlar atılmıştı. 1923’te Cumhuriyet’in ilanı ve iktidarının sağlamlaşmasıyla, radikal bir laikleşme ve uluslaşma projesi başladı. Osmanlı’nın son dönemlerindeki politik ve kültürel milliyetçiliğin tedirgin tavrından eser kalmamıştı. Söylem düzeyinde Batılılaşma ve eylem düzeyinde ulus inşası birbirine paralel giden iki süreçti. Cumhuriyet’in ilk yıllarında milli kültür ile milli kimlik arasındaki ilişkiye, damgasını vuran dindi. Özellikle 1923-1924 Nüfus Mübadelesi sırasında, Girit ve Kuzeybatı Yunanistan’dan Türkçe bilmeyen müslümanlar Türkiye’ye getirilirken, Karaman civarında yaşayan ve anadili Türkçe olan Hıristiyanlar, bütün itirazlarına rağmen Rum kökenli sayılarak gönderilmişti. Aynı şekilde, Türkçe konuşan Hıristiyan Gagavuz Türkleri’nin ülkeye göç istediği de reddedilmiştir. 1921 Anayasası Türkçe’yi devletin resmi dili olarak benimsemişti.
Türkçe, dil olarak, ulusun sosyo-kültürel içeriğinin belirlenmesinde asli unsur haline getirilmişti. Bu, hem Kürtler gibi, aynı dinden fakat farklı etnik kökenden olup başka anadili konuşan azınlıkların, hem de Rumca ve Ermenice konuşan dini azınlıkların, asimilasyonunu ya da dışlanmasını içeren politikaların da dayanağı oluyordu. Türkçe konuşmanın, Türk olmanın bir gereği olduğu, Türkçe konuşmayanın Türk milletinin içinde yeri olmadığı düşüncesi, dilin milliyetçi ideoloji içindeki yerini açıkça gösterir (Yeğen, 1999: 177; Turan, 1998: 19). Türkçe konuşmadan, düşüncelerin Türk olamayacağı, düşüncelerin Türk olmaması halinde de bir Türk milleti ve kültüründen bahsedilemeyeceği sıkça vurgulanıyordu. Özellikle Yahudilere karşı başlatılan “Vatandaş! Türkçe konuş!” kampanyalarının şiddeti, zaman zaman yerel yönetimlerin Türkçeden başka bir dil konuşanlara para cezası uygulamasına ya da bu kişilere yapılan fiziki saldırılara kadar varabiliyordu. Türk milletinin ülkesinde Türkçe konuşmanın “doğal” olduğu fikri, hem değişik uygulamalarla hem de söylemsel olarak yeniden üretildikçe, ülkede ne tür bir kültürel kimliğin “doğal” karşılandığı ve kabul edilir olduğu da netlik kazanıyordu. Dil ile ilgili yasal düzenlemelerin yanında, 1928’de, aylarca süren tartışmalardan sonra yeni alfabe ilan edildi. Ulusal bir seferberlik başlatılarak Millet Mektepleri kuruldu ve nüfusun yeni alfabeye ve okuma-yazmaya olabildiğince çabuk bir şekilde intibak etmesine çalışıldı. Dilin içeriği üzerine en hararetli tartışmalar Türkçeleşme ve sadeleşme konusunda yaşanmaktaydı. Dil kongreleri ve Türk Dil Kurumu’nun çalışmalarıyla, dil yabancı unsurlardan arındırılmaya ve öz Türkçe kelimeler bulunmaya çalışıldı. Güneş-Dil Teorisi böyle bir zamanda ortaya atıldı. Türk Tarih Tezi’yle uyumlu olarak, insanlığın ilk dilinin Türklerin dilinden türediği, yabancı dillerin köklerinde Türkçe’nin bulunabileceği iddia edildi. Dilin Türkçeleşmesi açısından 1934 Soyadı Kanunu da bir diğer önemli kilometre taşıdır. Bu kanunla isimlerde Türkçe’den başka isimlerin kullanılmasını yasaklandı. Bu Türkleştirme politikası Rumca, Kürtçe ve Ermenice olan yerleşim yerlerinin isimlerinin Türkçeleştirilmesi ile devam etti. Atatürk’ün ölümünden sonra, bir süre daha radikal bir biçimde sürdürülen özleştirme ve sadeleşme hareketi 1945’te genişleyen politik özgürlükler sayesinde açıkça muhalefet edilebilir hale gelmiştir. Muhafazakar DP’nin iktidara gelmesiyle TDK’nın maddi desteği kesilmiş, Anayasa’nın 1945’te gözden geçirilen metni, mecliste büyük bir çoğunluğun kararı ile 1924’teki eski haline döndürülmüştür. 1960 darbesi ile, TDK tekrar önem kazandı ve Öztürkçe kullanımını teşvik eden genelgeler yayınlandı. 1961’de kurulan Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, dil reformu karşıtlarını bünyesinde topladı. ‘80 sonrası darbe döneminde, TDK özerkliğini yitirerek Başbakanlık’a bağlandı ve atanmış üyelerden oluşan yeni bir yapıya kavuştu. Özleştirme çabaları böylelikle etkin bir biçimde sona erdirilirken, devletin dili kontrol etme niyetinden vazgeçmediğini TRT’nin 1984’te kullanımını yasakladığı 205 kelime açıkça ortaya koymaktadır.
DOĞUDAN KOPUŞ
Alfabe değişikliği, dil devrimi ve Türkçeleştirme politikaları, ideolojik açıdan Kemalist projeyle uyumluydu. Bu uyumun iki boyutu vardı. Birincisi tarihî boyuttur. Osmanlı alfabesinin kaldırılmasıyla, zaten lanetlenen Osmanlı geçmişi, artık yeni yazıyı öğrenerek büyüyen kuşak için erişilebilir olmaktan çıkmıştı. Dil politikaları, aynı zamanda, doğu ve İslam kültürü etkisi altında olunduğunu her fırsatta reddeden ve Türklerin, antik zamanlardan beri medeniyetin yaratıcısı ve taşıyıcısı olduğunu iddia eden Türk Tarih Tezi’yle uyumlu olarak, hem kelime dağarcığı, hem de yazı olarak Doğu’dan ve İslam kültüründen kopuşu simgeliyordu. Milliyetçi söylemlerin en önemli bileşenlerinden biri olarak tarihin unutulması/unutturulması, Türkiye örneğinde dilde yapılan devrimlerle en yetkin biçimine ulaşmıştır (M.B.Balçık, Milliyetçilik ve Dil Politikaları). Dil politikaları, milliyetçilik açısından, politik olarak yalnızca işlevsel değildir. Kendi başına anlamlı, milliyetçiliğin merkezî ve kurucu bir boyutunu da oluştururlar. Türkiye örneğinde de dil, sadece ulus inşası projesindeki dönüştürücü rolüyle değil, milliyetçi tahayyülde ve Türk milli kimliğinin kurgusunda yaşamsal bir yere sahip olduğu için de dikkate alınmalıdır (a.g.e). Yani süregelen anadilde eğitim tartışmaları gerçekte neyi ifade eder, hangi tarihsel perspektifin ürünüdür ve neye hizmet eder, iyi tahlil etmek gerekmektedir.
Dil bütün halkındır
Köleci ya da Ortaçağ dönemlerindeki imparatorluklardan sözetmiyorum. Bunlar, örneğin Keyhüsrev’in ve Büyük İskender’in ya da Sezar’ın ve Şarlman’ın imparatorlukları gibi kendine özgü ekonomik bir temele sahip değildirler ve geçici, dayanıksız askeri ve yönetsel oluşumlardan meydana geliyordu. Bu imparatorluklar, bütün imparatorluk için tek ve imparatorluğun bütün üyeleri için anlaşılır bir dile sahip değillerdi, olamazlardı. Bunlar, herbiri kendi yaşamını yaşayan ve kendi dillerine sahip bulunan bir boy ve ulusal topluluk bileşiminden oluşmuştu. Böylece sözkonusu olan bu imparatorluklar ya da benzerleri değildir, ama imparatorluğun parçaları bulunan kendilerine özgü iktisadi bir temele sahip ve eski zamanlardan beri oluşmuş dilleri bulunan boylar ve ulusal topluluklardır. Bu boyların ve ulusal toplulukların dillerinin sınıfsal bir niteliği olmadığını, bu dillerin, insan, topluluklarının, boyların ve ulusal-toplulukların ortak dilleri olduğunu, kendileri tarafından anlaşılır bulunduklarını tarih bize öğretmektedir.
Kuşkusuz buna paralel olarak lehçeler, yerel şiveler bulunmaktaydı; ama boyun ya da ulusal topluluğun bir tek ve ortak dili, bu şivelere üstün geliyor bunları buyruğu altına alıyordu.
Sonraları kapitalizmin doğuşuyla, feodal bölünmelerin tasfiyesi ile ve ulusal bir pazarın kurulmasıyla ulusal-topluluklar, ulus olarak ve ulusal-topluluk dilleri de ulusal diller olarak gelişti. Tarih, bize ulusal bir dilin, bir sınıfın dili olmadığını, ama halkın tümünün ortak bir dili, ulusun üyelerinin ortak ve ulus için bir tek dili olduğunu göstermektedir.
SON YAZILAR 1950-1953 (J. Stalin)
Bitti
Kaynaklar:
Balçık, Mehmet Berk “Milliyetçilik ve Dil Politikaları”
Yücel, Tahsin (1982) Dil Devrimi ve Sonuçları
ÖZGÜRLÜK DÜNYASI-Sayı- 50 “MİLLİYETÇİLİK VE TARİH”
Prof. Dr. Osman Fikri SERTKAYA, ATATÜRK ve TÜRK DİLİ
Beşikçi, İsmail, Türk Tarih Tezi, Güneş Dil Teorisi ve Kürt Sorunu
Akar, Ali, CUMHURİYETİMİZİN 75. YILINDA TÜRK DİLİ
Başa dön