www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



UFUK ____Fatih Polat
İhanetçinin ırk hesabını yapsak...

GÜNLÜK ____Yücel Sarpdere
Katliam sonrasi

bilgi işlem ____Sadık Çakıcı/Ugraş Işık
Üç bin yıllık geçmişin hesabını yapamayan insan, günü birlik yaşayan insandır.*

AVRUPA GERÇEĞİ ____Yücel Özdemir
‘Hoşgörü ülkesi’nde neler oluyor?

YAŞAMANIN YEDİ RENGİ VAR ____Gülsüm Cengiz
Adanmış bir ömür

GERÇEK ____İ. Sabri Durmaz
Eğitim Sen kapatılabilir mi?

İNSAN ve SPOR ____Hakan Keysan
Futbolun gizli dünyası

GÖRÜŞ ____Selim Kalıç *
Neden acaba ‘Ankara Tiyatro Festivali’?

TIRTIL ____Erdal Şekeroğlu
İleti

  UFUK..........Fatih Polat

İhanetçinin ırk hesabını yapsak...

Bugün okur-yazar'da, bir grup kamu emekçisi adına Mesut Mak, Serkan Akşahin'in imzasını taşıyan mektup, Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu'nun hazırladığı "Azınlıklar Raporu" etrafında başlatılan tartışmaların uzandığı bir boyutu göstermesi bakımından önemli.
Mektup, "Bu sıralar KESK bünyesinde ve özelde sendikamızda (ESM) yarı gizli diye nitelendirilebilecek sonları, KESK yönetimini ya da başkanını eleştiren, istifaya çağıran ağır ithamlar içeren yazılar gelmeye başladı." diye başliyor. Mektupta, bu agir ithamlari yapanlarin, KESK ve azinlik sorununa duyarli yaklaşan - daha açik bir ifadeyle Kürt sorununun demokratik çözümünden yana tavir alan- şubeleri hedef aliyor ve "vatanı olmayanın sendikası da olmaz" gibi "kızıl elmacı" argümanlarla kendisini ifade ettiği belirtiliyor.
Öncelikle "Azınlık Raporu" etrafından yapılan tartışmada, hükümet ve generaller düzeyinde yapılan açıklamaların siyaset dışına düşmüş, "sağ" ve "sol" milliyetçi çevrelerden oluşan "kızıl elmacı" takımının bitini kanlandırdığı açık. Bu çevreler, bu raporu kitle tabanlarını genişletmek açısından bir fırsat olarak görüyorlar. Aslında devletin tepesinde hakim olan geleneksel çekirdekle bu çevreler arasında, içinde bulunduğumuz dönemde bir kader birliği var. Kürt sorunun demokratik çözümü yönünde atılacak adımlar, demokratik açılımlara kapalı olan bu çekirdeğin varlık koşullarını da tehdit ediyor çünkü. Henüz kısmi oranda da olsa, devlet televizyonunda Kürtçe yayın gibi adımlarla esnemeye başlayan sürecin içe kapanmaya yönelmesi Türkiye'ye çok şey kaybettirir.
Bu konuda köklü ve kalici bir degişimin AB üyelik takviminin yaptigi dişsal zorlamalardan ziyade içerideki dinamikler üzerinden şekillenmesi yaşamsal bir önem taşiyor kuşkusuz.
Yani, yukarida atif yapilan mektupta ifade edilen KESK örnegindeki gibi, Kürt sorununun demokratik ve halkçi çözümünden yana tavirlarin güçlenmesine ihtiyaç var. Büyük işçi konfederasyonlarinin "Azınlıklar Raporu"ndaki ifadelere katılmadıklarını açıklamaları, daha sonra bu rapor vesile edilerek yapılan fiili saldırılara tepki göstermiş olsalar da, emek örgütlerinden beklenmeyecek kadar geri tutumlardır.
Sonuçta emek örgütlerinden beklenecek olan, her koşulda halkların kardeşliği yönünde, Türk ve Kürt emekçilerinin Türkiye'nin demokratikleşmesindeki iradelerini teşvik etme yönünde tavir almalaridir. Eger başinda "Hak" olan konfederasyon, bunu malum siyasi angajmanlar nedeniyle sınırlı bir "hak" olarak görür ve davranırsa, başında "Türk" olan konfederasyon da, Kürt sorununun aynı zaman da bir Türk sorunu olduğunu görerek davranmazsa elbette bu konuda olumlu tavır alan diğer emek örgütleri şoven güçlerin hedefi olarak ortada bırakılmış olacaktır.
Türkiye'de, bugüne kadar demokratikleşme açisindan verilmiş olan mücadelelerin, ödenmiş bedellerin dagilip uçup gitmemesi, nitel bir siçramaya dönüşmesi için bugün ve bundan sonra atilacak adimlar önemli.
Türkiye'deki emek ve demokrasiden yana olan güçler, aydınlar Kürt sorunu ile ilgili olarak, sadece "Azınlık Raporu"ndaki ifadeler bakımından değil, kendi açılarından sorunu ortaya koymalıdır. Bu yapılabildiği ölçüde şoven güçlerin tutumları ve sürece ilişkin provokasyonları boşa çıkarılabilir.
Türkiye siyasal tarihi, sadece bir askeri darbeler tarihi değil, onlara karşı verilmiş olan mücadelelerin de tarihidir.
"Vatanı olmayanın sendikası olmaz" demagojisini başvuranlar darbeler tarihini temsil ediyorlar ve "vatanı" da babalarının çiftliği sanıyorlar.
Bu "vatan"ın tarihinde ihanetçinin ırk hesabını yapmaya kalksak herhalde bu "kızıl elmacı" cenahı zararlı çıkar.
Eğer tartışmaya "vatan"dan başlayacaksak, kurtuluş yillarindan itibaren ortak tavir alan Kürt'ü de Çerkez'i de, Laz'ı da görmeden başlayamayız.
Başlayan başladığı yerde kalır, bir adım öteye gidemez.

e-posta:
polat@evrensel.net

  Başa dön

  GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Katliam sonrasi

Amerika, "Bin Ladin" hikâyesiyle tüm dünya üzerinde terör estirmeye başladi.
Ardindan da Afganistan daglarinda Bin Ladin'i aramaya çıktı, oralara kadar gitmişken de Afganistan'ı işgal etti!
Aradan kaç yıl geçti?
Amerika hâlâ Bin Ladin'i arıyor, Afganistan işgali de sürüyor!
Sonra Saddam Hüseyin'i yakalamak için Irak işgal edildi.
Irak'ta nükleer silahlar falan vardı, Saddam Hüseyin o silahlarla Irak'tan Amerika'yı yok etme planları içersindeydi!
Irak işgal edildi, nükleer silah falan mafiş!
Saddam Hüseyin yakalandı.
ABD hâlâ Irak'ta işgali katliamlarla sürdürüyor!
Şimdi Felluce'de tarihin en büyük ve gözü dönmüş katliami, yok etme operasyonu yapiliyor.
Gerekçe?
Amerika Felluce'de El Zerkavi'yi arıyor!
Yakalar mı?
Amerika'nın "teröre karşi savaş" konsepti içersinde değerlendirildiğinde yakalamaz!
Eğer Zerkavi'yi yakalarsa, yerine yenisinin konması gerekiyor!
Çünkü, Amerika'nın "teröre karşi savaş" konsepti, terörü yok etmeyi değil, terörü yaratmayı öngörüyor.
Zaten, kendisi terörün elebaşısı olan bu ülkeden terörü yok etmesini beklemek hıyarlığın ta kendisi oluyor.
Bin Ladin ya da Zerkavi, veya Ebu Musab yaşayacak ki, ABD onları arayacak!
Onlar Felluce'den kaçacak ki, peşinden ABD onlari bulmak için Samara'ya, Ramadi'ye, Bakuba'ya dalacak, insan kırımı yapacak!
Herkesin öğrenmesi gereken faydalı bir senaryo!
***
Peki, tarihin en büyük katliamlarından birisini tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleştiren ABD'nin Felluce'ye hakim olması ne anlama gelmektedir?
Medyada büyük bir zafer edasıyla anlatılan, işgalci kuvvetlerin Felluce'yi "ele geçirmesi" bundan sonrası için neyi işaret etmektedir?
Bu sorunun yanıtını aramak için aslında çok fazla derinlere dalmaya gerek yok.
Yahu bu, Amerika bir buçuk yıl kadar önce Irak'ı "ele geçirmemiş miydi?"
Küt kafa Bush, göğsünü gerdire gerdire dünyanın karşına çıkıp, Irak'ta savaşin bittigini ilan etmemiş miydi?
Bizim Amerikanci yazar çizer takimi da göbek atip
Irak'ın Amerikan bayrağı altına girmesine sevinmemiş miydi?
Öyleyse şimdi Felluce'nin ABD' tarafından ele geçirilmesi ne demek oluyor?
Bu şu demek oluyor, nasıl ki Irak'ın ABD işgaline uğraması, Irak'ın ABD'nin denetimi altına girmesi anlamına gelmediyse, Felluce'nin işgalcilerin işgaline girmesi de, oranin ABD'ye teslim olduğu anlamına gelmeyecektir.
Kaldı ki, Felluce'den başka Irak'ta ABD'nin denetim alanı dışında daha bir sürü kent vardır.
İşgalciler Felluce ve diğer kentlerde onbinlerce askerini daha kaç ay, kaç yıl tutabilecektir?
Amerika Irak'a da kolay girmişti.
Ama sonrasinda Irak işgalciler için batakliga dönüştü.
Kolay denilenin nasil zor oldugu geçen aylar içersinde görüldü.
Savaşlarin kesin kuralidir ki, zor olan işgal etmek degil, elde tutabilmektir.
Onbinlerce işgalci asker Felluce'ye girmiştir.
Ama bu düzenli ordularin muharebesi degildir.
Halk milisleri ise işi sokak aralarinda bitirir!

e-posta:
yucel@evrensel.net

  Başa dön

  bilgi işlem..........Sadık Çakıcı/Ugraş Işık

Üç bin yıllık geçmişin hesabını yapamayan insan, günü birlik yaşayan insandır.*

Tarihte yaşanan her dönem kendini digerlerniden ayiran bazi karakteristik özelliklere sahiptir. Çogunlukla döneme egemen olan düşünce yapisina ait bu özelliklerden bir kismi o çagin insanini degerledirme ve tanimlama anlaminda "ölçüt" olarak kullanılmıştır.. İçinde bulunduğumuz teknoloji devrinde de insan eskisinden çok daha fazla kalite kavramıyla birlikte değerlendiriliyor.
Okumuş cahil kadar cahil yoktur. (İtalyan atasözü)**
Milli Prodüktivite Merkezi yayımladığı 3. Verimlilik Raporu'nda Türkiye'nin e-yapılanmasının önünde bulunan engelleri saptadığını açıkladı. Rapora göre; bilgisayar okur-yazarlığının düşüklüğü, Internet kullanıcı sayısının düşüklüğü, nitelikli eleman azlığı ve diğer maddelerden oluşan bu engellerin "elektronik devlet"e geçişi zorlaştirdigi ifade edilmiş.
Son agaç kesildikten, son irmak zehirlendikten, son balik yakalandiktan sonra?.. ancak ondan sonra paranin yenemeyecegini anlayacaksiniz. (Cree Kizilderililerin Kehaneti)
Yeniden yapilandirmalarin teknoloji rüzgarini da arkasina almasiyla birçok şeyin altüst oldugu bu dönemde bazi gerçekler bulaniklaştiriliyor. Her şeyden önce teknoloji insan hayatini kolaylaştirmak için vardir fakat günümüz demokrasilerinde oldugu gibi "herkes eşittir ama bazilari daha eşittir" mantığıyla değil, tüm toplumun hayatını kolaylaştırmak için vardır.
Güneş doğudan doğuyor, doğu neden karanlık? (Araç arkası yazıları)
Aynı şekilde devlet de insanlar için vardır ve toplum adına, toplumun çoğunluğuna karşı yapılanması (eğitimin her kademesinin paralı olmasıyla yalnız parası olanların "nitelikli" eleman olabileceği gibi) bir gelişme, ilerleme ya da verimlilik değildir.
Eskiyi bırakmak bilgisize ölüm, bilgiliye doğumdur. (Hacı Bektaş Veli)
Toplumsal bir ilerlemeden söz edilecekse insanlığa ait temel değerleri hatırlamakta fayda var. Böyle bir zamanda internette gezinirken eğlence ve komiklik yığını arasında bazı internet sayfaları dikkatinizi çekebilir. İçerdiği atasözleri ve diğer sözlerle www.sozden.com adresindeki site bu anlamda incelemeye değer.
Pek çokları mutluluğu insandan daha yüksekte ararlar, bazıları da daha alçakta. Oysa mutluluk insanın boyu hizasındadır. (Konfüçyus)
Toplumların yaşam deneyimlerinden kaynaklanan ve bilgeliğinin ürünü olan atasözlerinin ağırlıklı olarak yeraldığı internet sitesi, makine mühendisi olan Atilla Cengiz'in yaklaşik 10-15 yillik amatör ugraşlari soncunda ortaya çikmiş.
Karanliga sövecegine kalk bir mum yak. (Konfüçyus)
Site sahip oldugu geniş veritabani ve rahat kullaniyla araştirmacilara da önemli bir kaynak sunmakta. Ziyaretçilerin de sözler ekleyebildigi sitenin kontrolü oldukça önemli çünkü bazi sözlerin ayni kategori altinda tekrarlarina rastlayabiliyorsunuz. Genellikle zaman sorunundan kaynakli bu tür eksiklikler, çalişmaya destek vermek isteyen gönüllülerin yardimiyla rahatlikla aşilabilir. Atalarimiz boşuna dememiş "Bir elin nesi var iki elin sesi var" diye.
*Goethe
** Sözler www.sozden.com adresindeki internet sitesinden alınmıştır.
COMPEX 2004
Rönesans Fuarcılık tarafından bu sene yirmi dokuzuncusu düzenlenecek olan COMPEX 2004 Uluslararası Bilgisayar Fuarı 18 - 21 Kasım 2004 tarihleri arasında Lütfi Kırdar Fuar Merkezi’nde ziyaret edilebilir.
Özellikle bilgisayar ve teknoloji meraklılarının dikkatini çekecek olan fuar bu alanda gidişatın nasıl olduğunu görmek isteyenler içinde farklı bir deneyim olacaktır. Fuarın davetiyeleri ücretsiz olarak www.compex.com.tr adresinden temin edilebilir. Fuarın gerçekleştirileceği yeri bilmiyorsanız aynı adresten detaylı bir krokiye ulaşabilirsiniz.

e-posta:
bilisim@evrensel.net

  Başa dön

  AVRUPA GERÇEĞİ..........Yücel Özdemir

‘Hoşgörü ülkesi’nde neler oluyor?

Avrupa’nın en “liberal” ve “hoşgörülü” ülkesi olarak bilinen Hollanda’da iki haftadır adeta yer yerinden oynuyor. Kiliseler, camiler, göçmenlere ait kurumlar kundaklanıyor; yerli ve göçmenler, Müslüman ve Hıristiyanlar arasında düşmanlıklar körükleniyor.
Bütün bunlara Fas kökenli, aynı zamanda Hollanda vatandaşı 26 yaşındaki radikal bir dincinin 2 Kasım günü film yönetmeni Theo van Gogh’u öldürmesi dayanak gösteriliyor. Van Gogh’un, “Submission-İntikam” filmi ile ülkedeki Müslümanların duygularını rencide ettiği, daha önce de Yahudileri aşağılayan benzer bir film yaptığı, 6 Mayıs 2002’de öldürülen ırkçı-yabancı düşmanı Pim Fortuyn’nin hayat hikâyesini de filmleştirmek istediği göz önüne alındığında, toplumdaki hassasiyetleri kaşıyan bilinçli bir provokatör olduğu açıktır. Açıkçası, van Gogh, “Submission”da sanat ve düşünce özgürlüğü sınırlarını zorlamış, namaz kılan bir Müslüman kadına transparan çarşaf giydirmiş, Müslüman koca ya da babanın kadının sırtına vurduğu her sopanın yerinden Kuran’dan ayetler bitmiştir. İslam ülkelerinde kadınların sorunları konu edilebilir, edilmelidir de. Ancak vücudun tamamen örtünmesini ifade eden kara çarşafı transparan hale getirerek namaz kılan kadının vücudunu teşhir etmenin sanatla alakası olmadığı açıktır.
Fakat, bu yapılanların bedeli, onun provokatörlüklerini de aşan bir provokasyonla hunharca öldürülmek olmamalıydı.
Denilebilir ki; tam 40 yıldır Hollanda’da yaşayan Türkiye, Fas ve diğer Müslüman ülkelerden gelen ve yaşamlarını bu ülkede kuran göçmen emekçilerle, Hollandalı emekçiler arasındaki önyargıları güçlendirilecek, düşmanlıkları körükleyebilecek böylesine büyük bir provokasyon ortamı ilk kez yaşanıyor.
Bir hafta içinde tam yirmi camii, kilise, okul ateşe verildi. Sanki, 11 Eylül’den sonra gündeme getirilen “medeniyetler çatışması” bir söylem olmaktan çıkıp Hollanda’da vuku bulmuştu. Nihayetinde, pek çok kesim Hollanda’daki gelişmeleri bu çerçevede değerlendirmeyi yeğledi.
Olayların etkisi kısa süre içinde bütün Avrupa’yı sarıp sarmaladı. Göçmenlerin yoğun yaşadığı Almanya, Fransa, İngiltere, Avusturya, Belçika vb. gibi ülkelerde de, “Bizde de benzer olaylar olabilir” denilerek gerekli tedbirlerin alınması çağrısı yapıldı.
Nereden bakılırsa bakılsın, Van Gogh cinayeti ve sonrası gelişmeler Hollanda’da yerli ve göçmen emekçilerin birlikte yaşaması ve kaynaşmasına darbe vurmuştur. Hem dinci gericiliğin, hem de Hollandalı faşist, yabancı düşmanı akımların ekmeğine yağ sürmüştür.
İslam değerlerini savunmak adına işlenen cinayet başta Hollanda olmak üzere, AB’nin bütün ülkelerinde yaşayan Müslüman emekçilere en büyük zararı vermiştir. Van Gogh’un öldürülmesi, Müslüman ülkelerden gelen emekçilerin yerli emekçilerden tecrit edilmesi, gettolara sıkıştırılması, kendi içine kapalı paralel toplumlar biçiminde yaşamasını ve en önemlisi de, yerli gerici akımların Müslüman göçmenlerin sırtından politika yapmasını "meşru" hale getirmiştir.
Göçmenlere bundan daha büyük zarar ne olabilir ki...
Gelişmeler, sözde en ileri entegrasyon/uyum politikasına sahip Hollanda’da, 40 yıldır göçmenlere yönelik izlenen politikaların iflas ettiği anlamına geliyor. “Hoşgörü” ve ‘düşünce özgürlüğü’ adına radikal İslamcı tarikatların, ırkçı-faşist yerli akımların örgütlenmesine, başkalarını yok saymasına zemin yaratılmış, göz yumulmuştur. Şimdi çıkıp, “Bunlar nereden çıktı” demek inandırıcı olmuyor.
Düşmanlaştırma politikalarını alt etme, yerli ve göçmen emekçiler arasında barış ve dostluğu geliştirmenin olanakları bugün öncesine göre çok daha fazladır. Kısa süre önce yüzbinlerce yerli ve yabancı işçi ve emekçinin sosyal hakların kısıtlanmasına karşı gerçekleştirdiği görkemli gösteri ve grevler, bu puslu havada çıkışı gösteriyor. Çünkü, Hollanda sermayesinin izlediği sosyal kısıtlama ve yoksullaştırma politikaları, bütün emekçileri aynı derecede etkiliyor. Ekonomik ve sosyal sorunlar büyüdükçe, emekçiler arasında ulus ve din ayrımcılığını körükleyen politikaların da yoğunlaştırılacağı unutulmamalı.
20 milyona yakın göçmen işçi ve emekçiyi barındıran AB’de, artan sosyal sorunlara karşı değişik uluslardan emekçilerin birliği, ortak mücadelesi yaratılmazsa, bugün Hollanda’da olanlar yarın başka bir ülkede meydana gelebilir. Çünkü; gerici akımlar ve sermaye güçleri varlıklarını sürdürebilmek için emekçilerin inançsal ve ulusal bölünmüşlüğünden her zaman ustaca yararlanmayı bilmişlerdir.
Gelişmeler, AB ülkelerinde yaşayan dört milyondan fazla Türkiye kökenli emekçinin yerli emekçilerle aynı kader etrafında birleşmesini, her türden bölünmüşlüğe karşı ortak yaşam ve birlikte mücadeleyi hedefleyen örgüt ve kuruluşlara sahip çıkmanın her zamankinden daha fazla anlam kazandığını gösteriyor. Çünkü, yakın dönemde Avrupa’da bir tehlike olmaktan söz edilen “yerli-göçmen çatışması” ancak birlikte yaşamı savunan güçlü örgütlerle tehlike olmaktan çıkarılabilir.
Irkçılığın, yabancı düşmanlığının, çağdışı radikal İslamcı ve faşist akımların önüne de ancak bu şekilde geçilebilir.

e-posta:
yucel@evrensel.de

  Başa dön

  YAŞAMANIN YEDİ RENGİ VAR ..........Gülsüm Cengiz

Adanmış bir ömür

İnsanların yaşam yolunu yaptıkları seçimler belirler. Genellikle çok genç yaşta yapılır seçimler; gidilecek okul, seçilen meslek, yaşanacak ülke. Eş, iş seçimi diyebileceğimiz bu seçimlerin dışında bir başka seçim daha vardır; dünya görüşü. Yaşama hangi gözle, kimin penceresinden bakıldığı sorunu… Yaşama “ben”in, kendi istek ve sorunlarıyla yoğrulmuş bir kişinin penceresinden bakarsa insan, yaşam yolu da ona göre belirlenir. “Ben”in isteklerini karşılamak, özlemlerini doyurmak için yapılır her şey.
Yaşama öteki insanları da içeren “biz”in penceresinden bakarsa kişi; ömrü, yalnızca kendisinin değildir artık. Kendi yazgısını ve yaşamını öteki insanların yaşamına bağlar. Kendi mutluluğuyla yetinemez adanmış kişi; ülkesinde, dünyada yaşayan öteki insanların da mutluluğu, gönenci ve refahı için çalışır; ömrünü bu uğurda mücadeleye adar. Sınıfsal bir seçimdir bu aynı zamanda.
Bazen de ülkedeki ya da dünyadaki durum, bir seçim yapmaya zorlar insanı. Ekonomik gücü zayıflatılmış, politik olarak başka ülkelerin güdümüne girmiş ya da yabancı ordularla kuşatılmış bir ülkenin insanı da, topraklarından sürülüp çıkarılmak istenen halklar da bir seçim yapmak zorundadır. Seçimini özgürlükten ve bağımsızlıktan yana yapan kişilerin ya da halkların karşısına; egemen güçler bütün silahlarıyla çıkarlar. Yine de, kendini halkına, ülkesinin özgürlük ve bağımsızlığına adayan insanların mücadelesi sürer. Savaştır bedeli; acı, kan, gözyaşıdır; yakınların, sevdiklerin bir bir yitirilmesidir yanı başında. Kiminin mücadeleyi terkedip gitmesine duyulan acıdır; yalnızlıktır bazen de.
İnsanlık tarihi kralların, tiranların savaş tarihi değildir yalnızca; kendini insanlığın gelişmesi, insanların daha güzel bir dünyada yaşaması için çalışan, mücadele eden insanların da tarihidir. Bütün ömrünü öteki insanların daha mutlu olması için çalışarak, mücadele ederek geçiren ne çok onurlu insan var. Kimi bir söylence kahramanı, kimi bilimci, kimi düşün ve mücadele insanı, kimi devrimci, kimi ozan, kimi halkının önderi… Prometeus, Curie’ler, Karl Marks, Şeyh Bedrettin, Pir Sultan Abdal, Lenin, Ernesto Che Guevara, Mustafa Kemal, Nâzım Hikmet, Deniz Gezmiş, Vaptsarov, Rosenberg’ler ve daha kimler, kimler…
Adanmış bir ömür, acılarla doludur. Çok çalışması, sürekli mücadele etmesi, birçok konuda özveride bulunması gerekir insanın. Öznel isteklerinden, salt kendisi için çalışmaktan, bireysel mutluluğundan, çoğu kez özel yaşamından vazgeçmek zorunda kalır insan. Sevdikleriyle, en yakınlarıyla çatışır bu yüzden. Acı çeker. Evet, adanmış bir ömür acılarla doludur. Bazen de kısacıktır; adanmışlığın bedeli olarak.
Yaser Arafat, bütün ömrünü halkına, Filistin’in bağımsızlık ve özgürlüğüne adadı. Emperyalizmin güçleriyle donatılan saldırgan bir ordu tarafından kuşatılmış, topraklarından sürülüp çıkarılmak istenen bir halkın onurlu çocuğu olarak; kendi yaşamını halkının özgürlük mücadelesine bağladı. Bombalanan, saldırıya uğrayan toplama kamplarında, kuşatılmış kentlerde onlarla birlikte tattı acıyı; savaşın ta içinde oldu. Vurulan çocukların acısını yüreğinde duydu; özgürlük ve bağımsızlık özlemi arttı; saldırgana öfkesi bilendi. Bu güçle ve bilinçle sürdürdü mücadelesini. Üç yıl boyunca tutsak edildiği sığınağından yürüttü mücadeleyi ve diplomatik savaşı. Son dakikaya dek cesaretini yitirmediği; ülkesinden ayrılırken halkına sevgiyle bakan gözlerindeki pırıltıdan anlaşılıyordu. Evet, Yaser Arafat’ın yaşamı, insanlık tarihinde onurlu yerini alan öteki insanlarınki gibi, adanmış bir ömürdür. Filistin’in acılı tarihiyle koşut bir ömür. Halkı da onu sevdi, bağrına bastı ve onurlandırdı. Çünkü; insanlığın gelişmesi, özgürlük ve bağımsızlığın egemen olması, sömürünün ortadan kalkması için adanmış bir ömür; onurlu bir ömürdür.

e-posta:
gulsum@evrensel.net

  Başa dön

  GERÇEK..........İ. Sabri Durmaz

Eğitim Sen kapatılabilir mi?

Eğitim emekçilerinin KESK’e bağlı sendikası olan Eğitim Sen’in tüzüğünde yer alan; “anadilde öğrenim hakkını savunma” maddesine dair Ankara 2’nci İş Mahkemesi’nin sendika lehine aldığı karar, Yargıtay tarafından bozuldu.
Hukukçuların yorumuna göre, Yargıtay aldığı kararla; tüzükteki bu maddeyi “Anayasa’ya aykırı” bulmuş ve Ankara 2’nci İş Mahkemesi’nden “Eğitim Sen’in kapatılması” doğrultusunda karar vermesini istemiş!
Buyurun demokrasiye; buyurun özgürlükler ülkesine, buyurun “Kürtler ve Türkler Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit vatandaşlarıdır; yasalar karşısında eşittirler” mavalına!
Elbette ki Yargıtay, Ankara 2’nci İş Mahkemesi’nin kararını onaylayarak, “demokratik bir yaklaşım” sunabilirdi. Biz de “Yargıtay bu davayı açtıran Genelkurmay’a ders verdi” filan diye yazardık. Ama burada sorun sadece Yargıtay sorunu değildir. Tersine burada en başta bir Anayasa sorunu, sonra da diller, milliyetler, onların hak eşitliği, “azınlık çoğunluk”, “alt kimlik üst kimlik” tartışmaları etrafında dönmeye başlayan bir zihniyet; bir demokrasi anlayışı sorunu vardır.
Yargıtay’ın bu kararından sonra; Eğitim Sen ve Eğitim Sen üyesi emekçilerin (ve elbette ilerici, demokrasiden yana güçlerin) önünde iki yol vardır: Bu iki yoldan birincisi ve en kolay olanı; tüzükteki “yasak ibareyi” çıkararak; düzenin sahiplerine “Afedersiniz, cahillik etmişiz. Düzeltiyoruz!” demektir. İkinci yol ise; sorunu bir demokrasi sorunu olarak ele alarak; Eğitim Sen’in demokrasi mücadelesinin en önüne geçerek; kendisini ve elbette ki; “anadilde eğitim ve öğrenim hakkı” gibi temel bir insan hakkını eğip bükmeden savunmaktır. Burada esas olan, yasalar, Anayasa ve daha da önemlisi Türkiye’nin demokratikleşmesi mücadelesinde bir adım atmak üzere harekete geçmektir. Eğitim Sen’den beklenen de budur.
Böylece, “Kürtler niye azınlık olsun canım, onlar Türkiye’nin kurucu bileşeni “ demagojisini yerle bir edecek bir tartışmayı sonuçlarına götürmede yüzbinlerce eğitim emekçisinin harekete geçmesi, bu mücadele içinde şoven millyetçi eğilimlerin ne kadar hayat dışı ve toplumu geriye götüren bir misyon üslendiğinin görülmesini sağlamak için bir pozisyon edinilmiş olacaktır. Böyle bir role; her milliyetten eğitim emekçilerinin hazır olduğunu söylemek için kahin olmaya da gerek yok. Tersine Türkiye’deki aydınlanma mücadelesinde eğitim emekçilerinin dün oynadıkları rol, hafızalardan silinecek kadar eski değildir.
Burada hayatı durağan kavrayan kimi sendikal çevrelerin,”Ya sendikamız kapanırsa?” üstünden felaket senaryoları yazıp, eğitim emekçileri arasında “bölünmeler” yaratacağını, rakip sendikaların eğitim emekçileri içinde şoven, milliyetçi temelde “Eğitim Sen’den istifa” kampanyaları açarak Eğitim Sen’i yıpratmak isteyeceğini elbette bilmek gerekir. Hatta devletin, AKP Hükümeti’nin Eğitim Sen’i baskı altına almak için başka manevralar çevireceklerini de varsaymak gerekir. Ama Eğitim Sen de ancak bütün bu badireleri aşarak adına layık bir sendika olabilir. Ve bugün Eğitim Sen sadece “tüzüğünün nasıl olacağı” sorunu ile değil, gerçek bir sendika olmak ya da yasalara sıkışan, bürokratik bir sözde sendika olmak arasında karar verme aşamasındadır.
Umuyoruz ki; eğitim emekçileri bu konuda da, tarihlerindeki aydınlanmacı rolü anımasayacak ve mücadeleci geleneklerine sahip çıkarak gereken kararı vereceklerdir. Eğitim emekçileri, doğru karar verdiklerinde göreceklerdir ki; “yalnız değiller.”

e-posta:
durmaz@evrensel.net

  Başa dön

  İNSAN ve SPOR..........Hakan Keysan

Futbolun gizli dünyası

Basit bir top oyunudur aslında karşımızdaki. Ama işin içine girdiğinizde her şeyin öyle basit olmadığı görülecektir.
Özellikle amatör futbolda.
Burası başka bir dünyanın içidir. Burada öncelikle iyi bir amatör olmak zorundasınız. Sonra iyi bir eğitimci. Hatta dost bir abi, geniş yürekli, alçak gönüllü, disiplinli, ilkeli, insan çabasına değer veren kişi vb.
Karşımızdaki topa vurmasını beceren basit bir sporcu değildir. O bir insan. Bunu ve insan olma erdemini iyi kavramak gerekiyor. Bilgelik zorunlu bir erdemdir. İnsan, antrenördür, hakemdir, sporcudur, yöneticidir, ama her şeyden evvel amatör spora karışan kişi sportmendir.
İlkelerin ve çalışma disiplininin, paylaşmanın ve üretkenliğin olmadığı yerde ne insan olma erdemi ne de başarı olabilir.
Yaşamak kaygılarımız, umutlarımız, kendimizi ifade edebilme isteğimiz, bizleri sporun da etrafında birleştirir. İnsanlarla tanışırız, onlarla çalışırız, sevinir ve üzülürüz. Birbirimizin sorunlarına karışırız, çözüm bulmak için şartlarımızı zorlarız.
Spor, insanları içinde toplamayı başaran güçlü bir eğlence aracı. Spora katılarak sosyalleşir ve sağlık kazanırız. Çevremize katkıda bulunuruz. Yeni dostlar ediniriz. Kendi sınırlarımızı zorlar, kendi kişiliğimizi tanırız. Kendimizi rakiple tanımlarız, yerimizi belirleriz ve hep bir çaba içinde bulunuruz. İstedikten sonra, futbol insan gelişiminin ve sosyalleşmesinin en güçlü aracı olur.
Bu oyunda insanı çeken açıklanamayan bir zevk vardır. Futbolun büyüsüdür bu. Amatör futbolla kendini tanımlamadan profesyonelleşmek mümkün olabilir mi? Kendini yetkinleştirmeden geleceği iyi hazırlayabilir mi insanoğlu? Erdemleri için çabalamadan erdem sahibi olabilir mi?..
İyilik babadan oğula geçmez. Onun için çok çalışmak, emek harcamak gereklidir. Sportmenlik için de öyledir. Herkes sporcu olabilir ama herkes insan olamaz kelimenin tam anlamıyla. Futbolcu olunabilir, ama, sportmen olunamaz her zaman. Kabullenmeyi bilmek ve saygı göstermek gereklidir sportmenlik ruhu için. Yenilmek bir son değildir. Erdemdir. Rakibin de yenme hakkı olmalıdır. Vardır da. O gün şartlar o yönde olgunlaştığı için yengi ona göre açığa çıkar. Bunu kabullenmek ve yenilginin nedenlerini iyi araştırmak gerekmektedir.
Her şey kazanmacı anlayışın boyunduruğu altına giriyor. Kazanmak için her yöntem, her yol uygun görünüyor. Herkes kendi nihilizmini açığa çıkarıyor futbol adı altında. Kimse kimseyi tanımıyor.
Çıkar her şeyin önüne geçmiş. Kuyu kazma, yalakalık, iş bitiricilik, erdem olmuş.
Sporculuğumuzu ve sportmenliğimizi, lütfen, bu piyasacı ortamda yitirmeyelim ve erdemlerimize, onurumuza sahip çıkalım.
Onurlu yengiler ve yenilgiler dilerken tüm insanlığın bayramını candan kutlarım...

e-posta:
ozandar@hotmail.com

  Başa dön

  GÖRÜŞ..........Selim Kalıç *

Neden acaba ‘Ankara Tiyatro Festivali’?

Bu yıl dokuzuncusu düzenlenen Ankara Tiyatro Festivali programı belli oldu. Festival broşürüne bakınca festivalin sanki Ankara festivali değil de İstanbul festivali olduğu hissine kapıldım. Zira festivale İstanbul’dan katılan tiyatro sayısı 24, festivale katılan toplam tiyatro sayısı ise 41. Yani yarısından fazlasını İstanbul Tiyatroları oluşturuyor.
Neden acaba?
Ankara’da yapılan Ankara Tiyatro Festivali’ne Ankara’dan katılan grup sayısı ise 10. Ankara demek Anadolu demektir. Peki Anadolu’dan katılan Tiyatro sayısı kaç: sadece 5. Onlar da Bartın (o hiç değişmiyor), Antalya, Eskişehir, İzmir ve Giresun’dan katılıyor. Yani İstanbul Tiyatrolarının koşa koşa katıldığı festivale Anadolu’daki ve Ankara’daki tiyatrolar katılmıyor/katılamıyor. Neden acaba?
Program incelenince fark ettim ki festival uluslararasıymış. Ama yabancı ülke sayısı sadece 2. İtlaya ve Bulgaristan’dan başka ülke yok. Yani onlar da olmasa festival uluslararası olamayacak.
Festival yöneticileri nasıl bir festival hedefliyorlar, bu festival neye hizmet ediyor, hangi kaygılarla hareket ediyorlar, doğrusu ben pek anlayamadım.
Uluslararası diyorlar, sadece 2 ülke katabiliyorlar, Ankara diyorlar Ankara ve Anadolu’dan tiyatroları katamıyorlar, dokuzuncu diyorlar yani dokuz yıldır bir sonuca ulaşamamışlar. Sonra da 24 tane İstanbul Tiyatrosu’na festivali teslim etmişler.
Neden acaba?
Parayı verenin ya da parayı alanın düdüğünü çaldığı bir festivalin Ankara’ya, Anadolu’ya, sanat/tiyatro hayatına neler kattığını/katmadığını getirdiğini/ götürdüğünü fark edemiyorlar mı?Acaba?
* Genç Oyuncular Sahnesi


 
Başa dön

  TIRTIL..........Erdal Şekeroğlu

İleti

Balarısı kovana dönüp dans etmeye başladığında işçi arılar hemen onu çevreleyip seyretmeye başlarlar. Sonra teker teker kovandan dışarı uçup elleriyle koymuş gibi kilometrelerce uzaktaki bal alacağı çiçeğe yönelirler. Dans eden arı, dansı ile onlara adresi vermiştir.
Uçarken devamlı sinyal gönderen ateşböceği yerdeki kanatsız dişisine, “Seni arıyorum” der, ışığını yakıp söndürürken. Çağrıyı alan dişi kabul buyurursa aynı frekansta ışığını yakıp söndürmeye başlar. Gecenin karanlığında, bir santimetre boyundaki iki küçük yaratık verdikleri ileti ile kolayca buluşurlar.
Karınca yuvasından çıktığında, hiç sağa sola sapmadan dosdoğru besinin bulunduğu yöne doğru yürümeye başlar, arkasındaki diğer karıncalarla beraber bir kervanı andırırcasına. Ne trafik lambası ne de polisi olmamasına karşın hiç kaza yapmadan hep aynı hızla besine ulaşıp onu yuvaya taşırlar. Besini ilk bulan bıraktığı salgılarla yolu işaretlemiştir onlar için. Diğerlerinin yaptığı, haritayı doğru okumaktır yalnızca.
Karaçekirge erkeği karanlık bastı mı başlar şarkı söylemeye, kanatlarını birbirine sürterek. Kazanova’ya taş çıkartırcasına serenad yapıp durur dişisine. Bu müzik karşısında dişinin ‘hayır’ demesi ne mümkün. Bölgesine bir başka erkek yaklaştığında aşk nağmelerini bir yana bırakıp kabadayı naraları atmaya başlar. “Yaklaşma. Burası bana aittir” der. Böylece kavga gürültü olmadan herkes kendi yoluna gider.
Çam kesetırtılları kelebeğe dönüşmek için ağaçtan yere inip uygun bir yer aramaya giderken peş peşe dizilirler bir trenin vagonları gibi. Hepsi, bir öndekine dokunur; böylece en öndekinden sonuncuya kadar onlarca tırtıl arasında mekanik bir iletişim kurulur. Arada temassızlık olduğunda hemen dururlar. Herkes birbirine dokunup bağlantı sağlandığında yeniden yola koyulurlar. Bu en öndeki, aradaki ve en sondaki tüm bireyler için geçerlidir. Amaçları hiç fire vermeden el ele istenilen yere birlikte ulaşmaktır.
Hangi böcek olursa olsun ileti hep gitmesi gereken yere ulaşır.
Ziraat Mühendisleri Odası’nın Ankara’da düzenlediği V. Teknik Kongre’ye katılıyorum. Elli bildiri ve her gün bir panel ile Türkiye’nin tarımını, sorunlarını ele alıp çözümler öneriyoruz. Bütün siyasiler de boy gösteriyor. İlk gün Cumhurbaşkanı, Tarım Bakanı, Fazilet Partisi başkanı, ertesi gün Cumhuriyet Halk Partisi Başkanı, Çarşamba günü Başbakan, Perşembe günü ise Doğru Yol Partisi Başkanı. O patates tarlasını yok edip üzerine fabrikalar kuran zihniyetin ne kadar köylüden, tarımdan yana olduğunu görseniz şaşarsınız. Herkes tarımı kurtarmak için bir mesaj veriyor, veriyor da bu işe emeği geçen, asıl zahmetini çeken bir tek üretici yok salonda.
Bu yazı, 20 Kasım 2000 tarihli Evrensel Gazetesinden alınmıştır.


 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net