www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
MERCEK
____
A. Cihan Soylu
Söz ve karar Kürt emekçisinin
ÖZGÜRLÜKLER
____
Hüsnü Öndül
“Camdan Karakollar” ya da “İşkenceye Sıfır Tolerans”
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Amerikan seçimleri
TABLO
____
Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
Bütçe yine halkın sırtından
HAYATIN İÇİNDEN
____
Arif Nacaroğlu
AR-GE
KARŞI KIYIYA YAZILAR
____
Tijen Zeybek
Yama ya da paspas
JİN Û JÎN
____
Derya Karaçoban
Yüzlerini kapatan kadınların suçu ne?
MERCEK
..........
A. Cihan Soylu
Söz ve karar Kürt emekçisinin
Kürt sorununun, çözümü gecikmiş ya da engellenmiş ulus sorunlarından biri olarak ülke, bölge ve uluslararası alanda gündemde olmaya devam etmesi ne kadar kaçınılmazsa; bu sorununun burjuvazi ve emekçiler arasındaki ‘çatışma konuları’ndan biri olması da o kadar doğaldır. Yalnızca ulusal baskı altındaki Kürtlerin burjuva gerici üst sınıf ve kesimleri değil, genel olarak burjuva-emperyalist gericilik, bu sorun, eğer çözülecekse, çözümün kendi çıkarları yönünde olmasını istemektedirler. Bunda şaşırtıcı bir yan da yoktur.
Bugün bölgemizde, ‘Avrasya hakimiyeti’ için güç kullanmada başı çeken ABD emperyalizminin, bu sorunu bölge stratejisi kapsamına alarak, bölgenin geniş pazarlarına hakim olmasına hizmet edecek ve stratejisini pratiğe geçirmesine kolaylık sağlayacak tarzda istismar etmesi, bu bakımdan anlaşılmaz değil. Burada, ve şimdi-zaman asla geçmiş değildir ve sınıf bilinçli Kürt işçi ve emekçileri uzun süredir buna dikkat çekiyorlar- önemli olan, Kürt ezilen sınıflarının, kaderlerine(ulusal-sosyal) burjuvazi ve emperyalistlerin el koymalarına olanak tanımamak üzere harekete geçmeleridir.
Kürt işçi ve emekçilerinin sermayeden bağımsız tutumu, salt sınıfsal talepler ve hedefler bakımından değil, ulusal talepler, ulusal-demokratik hakların kazanılması bakımından da belirleyici öneme sahiptir. Bunu zorunlu kılan yalnızca her zaman sıralanabilecek türden genel ulusal-sınıfsal gereklilikler değildir. Eğer işçi ve emekçiler, burjuva emperyalist gericiliğin planlarına müdahale etmez ve sorunun Kürtler başta olmak üzere bölgenin tüm halkları yararına, halkçı demokratik tarzda çözümüne hizmet edecek pratik ve somut bir tutum geliştirmezlerse, halkın iradesini ayaklar altına almaya hazır gerici kuvvetler mevzilerini daha da güçlendireceklerdir.
Kürt gericiliği; bölgedeki gelişmeleri kendisi bakımından cesaret verici-olanak tanıyıcı görmektedir. Attığı adımlar buna uygundur. 1980’ sonrası dönemde, Kürt hareketindeki gelişme karşısında sinmiş olanları da dahil, burjuva-aşiret reisi-büyük toprak sahibi üst kesim temsilcilerinin, Barzani-Talabani çizgisini Türkiye Kürtlerinin içinde örgütlemek üzere yeniden harekete geçmeleri somut bir gelişmedir. Bu yöndeki girişimlerin nasıl sonuçlanacağı, sorunun özü açısından çok da önemli değildir. Asıl önemli olan, böyle bir güç ve çizginin varlığıdır. Kürt sorunu açık ki, her ulusal sorun gibi, burjuva demokratik karakterlidir, ama, burjuvazinin ulus sorunlarının çözümündeki tutumu, eski klasik durumunun çok gerisindedir. Emperyalist hakimiyet koşulları ve ABD’nin bölgedeki varlığı işbirlikçi politik tutumu beslemekte; Amerikancı bir sözde ulusal çizginin Kürtler içinde geliştirilmesi, örgütlenmesi ve hakim kılınmasının propagandası açıktan sürdürülmektedir. ABD’nin Irak’ı işgal etmesinin “demokratik değişim yaratıcı bir gelişme” sayılması, bazı Kürt politik çevrelerinin bu işgali kutlamalarla karşılamaları, eski KDP’nin temsilcilerinden bazılarının yeniden KDP’ni Türkiye Kürtleri içinde örgütlenmeye kalkışmaları, bir dönem PKK yönetimi içinde yer almış O. Öcalan ve arkadaşlarının Amerikancılık övgüleri, bu yönlü gelişmelerin Kürt emekçileri yararına olmayacağının somut göstergeleridir.
Amerikancı emperyalist “çözüm”ün hiçbir halka yararının olmadığını,-uzağa gitmeye de gerek yok- Yugoslavya, eski Sovyetler Birliği ülkeleri ve Irak’taki durum, çok açık biçimde göstermektedir. Ulusal soruna Amerikancı müdahale Balkanlaştırma olarak da anılan halklar kasaplığıdır; halkların birbirlerine boğazlatılmasıdır; ve bu yolla halklar üzerinde emperyalist hakimiyet güçlendirilmektedir. Bunun, kurtarıcılık adına yapıldığı da bilinmektedir. Ama bunun ne Kürtlere ne de bölge ülkelerine gerçek hiçbir yararı olmayacağı da kesindir.
Kürt işçi ve emekçilerinin bağımsız emekçi tutumu, tüm milliyetlerden Türkiye ezilenlerinin bağımsız-özgür ve eşit birliği için mücadelenin ilerletilmesine hizmet edeceği gibi, Kürt gericiliği üzerinden ABD’nin veya başka emperyalistlerin bölgede ve ülkedeki mevzilerini güçlendirmelerinin olanaklarını da sınırlayacaktır. Bu bağımsız sınıf tutumu ve mücadelesi, Kürt sorununun ulusal hak eşitliği temelinde çözümüne hizmet edecek adımların bir an önce atılmasını da zorlayacak, ülkenin demokratikleştirilmesi çabalarına güç verecektir. Sorun nasıl ve hangi sınıf ya da sınıfların yararına çözümlenecek? Bu, bugünden alınacak sınıf tutumuyla dolaysız bağlıdır.
Başa dön
ÖZGÜRLÜKLER
..........
Hüsnü Öndül
“Camdan Karakollar” ya da “İşkenceye Sıfır Tolerans”
1991 Milletvekili Genel Seçimlerine yaklaşırken, DYP Genel Başkanı Sayın Süleyman Demirel, “İnsan Hakları Bakanlığı” kurulacağını vaadleri arasında sayıyor ve bununla da yetinmiyordu: “Karakolların duvarları camdan olacak!”
Demirel’in başkanlığında hükümet kuruldu. İlk büyük yanıltma CMUK değişikliğinde görüldü. DGM kapsamındaki suçlarda karakolların duvarları yine taştan olacaktı. Onlar avukatlarının hukuksal yardımından yararlanamayacaklar ve yeni CMUK’un olanakları başka konularda da onlara tanınmayacaktı. Başka bir şey daha oldu: “Camdan duvarlar” söyleminin bir dil oyunu olduğu anlaşıldı. Cam ile söylenmek istenen saydamlık, açıklık idi. Gözaltına alınanın hangi koşullarda tutulduğunun ve ne gibi muamelede bulunulduğunun kamuoyunun bilgisi dahilinde oluşu idi. Sonuçlarına bakıldığında, “cam var- cam var” cinsindenmiş meğer! Dışarıdan bakıldığında hiçbir şey görülemez hale getirildi. Seçilen cam cinsi dışarıdan içeriyi görmeye olanak sağlamıyordu.
Binlerce insan işkencelerden geçirildi.
Yeni hükümet, (Erdoğan Hükümeti) müthiş bir slogan üretti: “İşkenceye sıfır tolerans!”
Söylem olarak iyi, bir siyasal iradeyi yansıtması için yerinde ve gerekli bir slogandı. İnsan hakları savunucuları da, bu söylemin gereğinin yerine getirilmesini istediler.
Örneğini, işkence şikâyetinin geldiği karakolda şikâyet edilen memurun (polisin, jandarmanın) Devlet Memurları Kanunu’n 137. maddesine göre “geçici olarak görevden uzaklaştırılmasına” amir ya da amirlerine de aynı idari yaptırımın uygulanmasını istediler.
Son iki yıl içerisinde yaklaşık 2200 kişi işkence gördü. Türkiye’nin en az 32 ilinde meydana geldi bu işkenceler.
Bir tek polis-jandarma ve amirleri görevden uzaklaştırma cezasına maruz kalmadı.
İkinci kez postmodernist bir dil oyunu ile karşı karşıyayız.
Uluslararası platformlara henüz taşınmadı ama, bazı ülkelerde, bazı zanlılara, yargıç kararı ile ve hekim gözetiminde işkence yapılabileceği tartışılmaya başlandı. İşkence sözcüğü yerine de bazı çevrelerde “kötü muamele” telaffuz edilir oldu.
Türkiye üzerinden yürüyen “sistematik işkence” tartışmasının yansımalarını da görüyorsunuz. Avrupa İşkencenin Önlenmesi Komitesi de, henüz İlerleme Raporu’nun ardından, Komisyon’un yargısını destekler nitelikte, “Türkiye’de sistematik işkence yoktur” değerlendirmesinde bulundu.
Türkiyeli insan hakları savunucuları dik duruşlarını sürdürdüler. Onlar gerçeğe, olgulara dayalı çalışmalarına ve bilime bağlı kaldılar. İnsan haklarının etik boyutunun gerektirdiklerini yaptılar. Bu tartışma daha uzun yıllar sürecek.
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Amerikan seçimleri
Seçim günlerine artık çok kısa bir zaman kala Amerikan başkanlık koltuğuna kimin oturacağı merakı giderek artıyor.
Şüphesiz, her ne kadar son dönemlerde biraz sarsılmış olsa da, kendisini dünya imparatoru ilan eden bir ülkedeki seçimlerin tüm dünyayı ilgilendirmesinde tuhaflık yoktur.
Tuhaf olanı, belirli çevreler tarafından seçim sonuçlarına Amerikan dış politikasını neredeyse belirleyecek bir misyon yüklenmesidir.
Hatta Bush’a karşı Keryy’nin kazanması halinde Irak işgalinde yumuşama sürecine girileceği, daha da ötesi ABD’nin buradan çekileceği hayaline dalanlar bile vardır!
Böylece, ince ayar bir seçenek önümüze konmaktadır.
Savaşçı Bush’a karşı, barışçı Keryy!
Ya da başka bir ifadeyle; işgalden yana mısın barıştan mı?
Neyse ki, Keryy elini çabuk tuttu ve Irak işgaline onay vermiş bir senatör olarak işgale karşı olmadığını açıkladı da, bu tür hülyalara kapılanların ekmeğini ve “umudunu” sarstı!
Keryy’in sözleri bir takım Amerikan “barışçısı” çevrelerin yüreğine kızgın oklar gibi indi.
Vietnam işgalinde bulunmayı propaganda malzemesi olarak ileri süren kovboyun Irak’la ilgili sözleri Amerikan “barışçılarını” arkadan vuran hançer gibiydi!
Kendisi söylüyordu ki, işgale karşı değildi.
İşgalde uygulanan askeri taktikleri eleştiriyordu!
O olsaydı, Irak daha kısa sürede ve zayiatsız işgal edilirdi!
Daha az masraf yapılır, bütçeden işgale ayrılan para miktarı düşerdi!
Yani adam daha ekonomik işgaller peşindeydi!
Hepsi bu!
***
Ama bu kadar açık konuşmaya rağmen hâlâ barış ve işgal karşıtlığı adına Keryy’nin kazanmasından umut bekleyenlere ne demeli?
Bush’un kazanması halinde tüm barış cephesinin yenileceğini zırvalayacak kadar ileriye gidenlere ne söylemeli?
Yani Kerry dünya barışının sembolü mü?
Vietnam “işgalcisi” barışçı mı oldu?
Öyleyse, Amerikan sermayesinin bir başka kesiminin adayı Kerry “barışçı tekelleri” temsil ediyor demek!
Ama Amerikan sermayesi arasında kavga, işgalin özünden kaynaklanmıyor ki!
Kavga, işgalden en çok parsayı kimin götüreceğinden, ihaleleri kimin alacağından, ganimetin nasıl paylaşacağından kopuyor.
Ama bu kadar deney ve yaşanmış katliamlara, işgallere rağmen bile bazı aklı evveller barışın ABD’den geleceğini umacak kadar körleşiyor!
Sanki Irak işgali emperyalizmin enerji kaynaklarına olan kaçınılmaz ihtiyacından ve yine emperyalizmin dünyayı mevcut sermaye ve güçleri oranında paylaşmasından doğmadı da, Bush’un “kötü kalpliliğinden” oldu!
“Hain Bush” Irak’ı sırf kişisel sapkınlıkları sonucu işgal etti!
Oysa tipik bir Amerikan demokrasiciliğidir oynanan oyun!
Bu kez de, Amerikalı seçmenler kendilerini kimin dünyayı işgal planlarının bir parçası yapacaklarına, işgalleri kimin eliyle sürdüreceğine ve parsayı hangi tekellerin toplayacağına oy verecekler.
Bunun ötesi ortaoyunudur.
Hele dünyanın giderek küçüldüğü ve hammadde kaynakları üzerinde hegemonya ve ilhak kavgalarının kızıştığı, boğaz boğaza yapışmaya ramak kalındığı bu günlerde barışın Amerikan tekellerinden geleceğine inanmak ve medet ummak en iyi ihtimalle ahmaklığın ve pusulayı şaşırmanın ta kendisidir!
e-posta:
yucel@evrensel.net
Başa dön
TABLO
..........
Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
Bütçe yine halkın sırtından
Yasa gereği hazırlanan 2005 yılı “Bütçe Tasarısı”, IMF tarafından redekte edildikten sonra, TBMM’ye sunulmak üzere Maliye Bakanı tarafından önceki gün açıklandı. Bütçe kalemlerinin hangi “giderlere” ayrıldığına değineceğiz ancak, ondan önce Maliye Bakanı’nın üslubuna değinmek istiyorum:
Bakan, bütçeyi açıklarken, halka zulmetmenin mutluluğu ile ağzı kulaklarında, her zamanki gibi alaycıl ve ukala tavırlar sergilemesi sindirilir gibi değil. Denilebilir ki; bunda şaşılacak bir şey yok, üstlendiği görevi yapıyor! Zaten bütçeyi Maliye Bakanı ve dahil olduğu hükümet yapmıyor ki, teslim oldukları IMF bütçeyi hazırlıyor onlar da usulen açıklıyor.Bu da doğru. Ancak bu kadar teslimiyetçi olmak ve açıktan halkla dalga geçilmesi,işi ifrada vardırmaktır. Örneğin memurlara verilen 200 bin lira yardım(!) ile ilgili yorumuna ne demeli? Bakan, “Bu yardımın YTL’ye geçişte 20 kuruş olacağı için bir işe yaramaz, biz de tamamen kaldırdık” açıklaması ise tam bir ironi. Peki adama sormazlar mı yıllardır hak olarak tanınan bu kira yardımını iyileştirmek yerine, hangi hukuki gerekçeye dayanarak kaldırıyorsun ve bu yetkiyi nereden alıyorsun?
***
Toplam büyüklüğü 155 katrilyon 500 trilyon lira olarak açıklanan bütçe kalemlerine baktığımızda; bugüne kadar olduğu gibi 2005 yılında da, 56 katrilyon 440 trilyon lira ile aslan payı, yine yerli rantçılara ve tefeci IMF’ye faiz ödemesi adı altında ayrılması hedeflenmektedir. IMF talepli faiz dışı fazla oluşturma hedefi ise, 21 katrilyon 219 trilyon liradan, 24 katrilyon 48 trilyon liraya çıkarılması öngörülmektedir. “Öngörülmektedir” dememizin nedeni, şimdilik açıklanan bütçe rakamları tasarı halinde ve yasalaşması için Meclis’ten geçmesi gerekmektedir. Hükümetin çoğunluğa sahip olduğu göz önüne alınırsa mevcut rakamların halkın lehine değişmesini beklemek hayal olur. Bir değişiklik olsa bile halkın aleyhine olacaktır!
Öte yandan, eğitime yüzde 9.7, sağlığa yüzde 3.5, tarıma geçen yıla oranla artış(!) yapılmış gibi görünse de sadece yüzde 2.8 oranında pay ayrılması öngörülmektedir. Bütçe açıklamalarının, çete-mafya-adalet ilişkilerinin ortaya konulduğu günlere denk gelmesi ve “adalate” bütçeden ayrılan payın sadece yüzde 1 oranında tutulması ve 133 adliyenin kapatılması kararı ile “adaletin” önümüzdeki dönemde de kimler tarafından “dağıtılmaya” devam edileceği ile ilgili ipuçlarını vermektedir.
Enerji,Kültür,Ulaştırma,Adalet,Bayındırlık ve İçişleri bütçelerini geride bırakan Diyanet İşleri bütçesi de “ılımlı İslamcı” bir partinin oluşturduğu Hükümet’ten beklenen bir karar olsa gerek. Diyanet İşleri’nin varlığının tartışma konusu olduğu koşullarda bu kadar kurumu geride bırakacak büyüklükte bütçeden pay verilmesi neyle izah edilebilir? Irak politikalarındaki teslimiyetçi tutumu ve ABD ile ilişkileri nedeni ile kendisini, tabanına karşı affettirmek istemesinin mesajı mı yoksa?
Dikkat çeken diğer bir bütçe kalemi ise yatırım harcamalarıdır. Geçen yıla oranla “artırıldığı” söylenen yatırım, bildiğimiz anlamda geniş yatırımlar değil.Bu hükümetten geniş yatırımlar beklemek fazlaca safdillik olur. Özelleştirmeyi kendisine görev edinmiş, “babalar gibi satarım” düsturu ile bütün kamu kuruluşlarını satmaya odaklanmış bir “hükümet”ten yatırım beklemenin olanağı yoktur. Bayındırlık Bakanlığı’na bütçeden ayrılan 0.44 oranındaki paydan belli olmuyor mu? Yatırım olarak adlandırdıkları, “yandaş taşeron kalkındırma projesi” olarak sürdürülen “duble otoyol” çalışmalarıdır.Bütün “yatırımları” bundan ibarettir.
Peki, bütçedeki giderleri karşılamak için düşünülen gelir kalemleri nelerdir? Tabii ki vergi gelirleridir. Hükümet’in sermayenin baskısı ile kurumlar vergisinden indirim yapmayı düşündüğü 2005 yılında, gelir hedefini nereden karşılayacak? Tabii ki, zengin fakir ayrımı yapılmadan halktan alınan KDV,ÖTV, telefon görüşmelerinden alınan özel iletişim vb. vergilerden.
2004 yılında toplam vergi içindeki kurumlar vergisi payı yüzde 10 dolayında iken tüketim üzerinden alınan dolaylı vergilerin (KDV,ÖTV,ÖİV vb) payı yüzde 71 oranına çıkmıştır.
2005 yılı hedeflerine bakılacak olursa 2004’ü aratacak gibi.Çünkü 2005 için hedeflenen 119 katrilyonluk vergi gelirlerinin; 34.730 katrilyonu ÖTV, 40.830 katrilyonu KDV, 2.875 katrilyonu Özel iletişim vergisi, 5.095 katrilyonu damga vergisi ve harçlardan karşılanmasına karşılık, gelir vergisinden 21.170 katrilyon, kurumlar vergisinden ise 8.890 katrilyon liralık vergi geliri hedeflenmektedir. Geçen yıla oranlarsak gelir vergisinde yüzde 13, dolaylı vergi olan ve tüketiciye yüklenen ÖTV’de artış hedefi yüzde 130 oranındadır.Bu rakamlara bakılacak olursa, 2005 yılında dolaylı vergilerin oranı yüzde 80’lere dayanacaktır. Kayıt dışı ekonomi ile mücadele edeceğini söyleyen IMF talimatlı hükümetin bu konuda ne kadar samimi olduğu da ortaya çıkmış oluyor.
Uzun lafın kısası: Vergilerden de anlaşılacağı gibi, 2005 yılı bütçesi, emekçilerin, yoksul halkın cebinden karşılanıp, yerli rantçı-tefecilere, işbirlikçileri aracılığı ile sülük gibi ülkeye musallat olan IMF’ye aktarılacaktır.
e-posta:
kirmizitoprak@hotmail.com
Başa dön
HAYATIN İÇİNDEN
..........
Arif Nacaroğlu
AR-GE
Bazı tanımları kısaltarak kullanmaktan hoşlanırız. Kısaltmalar hem kolaylık, hem de kısaltılan konunun olduğundan iri görünmesini sağlar. Uzunca, “Araştırma ve Geliştirme” anlamına gelen Ar-Ge de son günlerde en çok duyduğumuz kısaltmalardan biridir.
En azından kağıt üzerindeki tanımıyla her toplum, genel olarak bireylerinin yaşam düzeyini yükseltmek, onlara daha mutlu ve uzun bir hayat sunabilmek için çaba göstermektedir. Yapılan bilimsel çalışmaları desteklemek, buluşların, teknolojiye ve doğrudan hayata yansımasını sağlamak, toplumun yönetimini üstlenmiş kişilerin ve kurumların temel görevlerinden biri olmalıdır.
Bu gün ülkemizde yapılmakta olan araştırma ve geliştirme faaliyetlerinin hemen tamamı devlet kuruluşlarında ve üniversitelerimizde yapılmaktadır. Özel sektörde, bir kaç kuruluş dışında büyük çoğunluk, esasen pahalı bir yatırım gerektiren ve kazanç geri dönüşünün oldukça uzun zaman gerektirdiği Ar-Ge faaliyetine para yatırmaya yanaşmamaktadır. Aslında bu durum, her ne kadar çok boyutlu bir tartışma konusu olsa bile, ülkemiz için bir avantaj olarak değerlendirilebilir. Üniversitelerde çalışan bir çok bilim insanı, yalnızca maaşına kanaat ettiği sürece(?), diğer konumlara kıyasla oldukça özgür sayılabilir. Bu gün, üniversitelerdeki araştırmacıların hangi konuları ele alacağı yönünde, bir kaç kötü örnek dışında, ciddi bir kısıtlama bulunmamaktadır. Ancak iş paraya geldiğinde müdaheleler başlamaktadır.
2005 bütçesinde özellikle araştırma ve geliştirme faaliyetlerine ayrılan pay geçtiğimiz yıllara kıyasla yüksek olmuştur. Ancak oran, gelişmiş ülkelerle kıyaslandığında yine de çok aşağılardadır. Ama işin içinde bir sarmal sorun da kaya gibi durmaktadır. Araştırma ve geliştirmeye fazla pay ayırmasıyla övünen hükümet, ne yazık ki, iş araştırmacıların istihdam edilmesine gelince öfke krizlerine kapılmaktadır. Araştırmaların neredeyse tamamının yapıldığı üniversitelere, “Törpülenmesi gereken çıkıntı” gözü ile bakan hükümet son iki yıldır, başarılı öğrencilerin yurt dışına kaçması için elinden geleni yapmaktadır. Bölüm birincileri, okul birincileri, tüm iyi niyetleriyle ülkelerinde kalıp, üniversitelerinde çalışmak isteseler de çoğunlukla bu öğrencilere kadro verilmemekte, alenen kaçmaları teşvik edilmektedir.
Gelişmiş kapitalist ülkeler, yetişmeleri için tek kuruş harcamadıkları bu parlak beyinleri kendi ülkelerine davul zurna ile kabul etmektedir. Ancak bu kabul ediş, bir yabancı öğretim üyesi arkadaşımın söylediği gibi, onları yabancı ülkede işe yaratmaktan çok kendi ülkelerinde işe yaratmamak temeline dayanmaktadır.
Bu arada özel sektörde, gelecekte var olabilmek için araştırma ve geliştirme faaliyeti yapmanın şart olduğunu gören bazı uyanıklar, gözlerini çoktan bedava üniversite olanaklarına dikmişlerdir. Hocanın, araştırıcının çok para(?) tanımı, onların gözden çıkaracaklarının çok çok altında olduğundan üniversite-sanayi işbirliği sloganı parlatılmaktadır. Tüm yatırımlarının yoksul halkın cebinden karşılandığı üniversite atölyeleri, laboratvarları, esasen halkın çıkarına olmayan işler için hazırlopçu sermayenin tezgahına sunulmaktadır.
Biz “Satamazsın” dedikçe, “Babalar gibi satarım” diye dolanan hükümet, bize rağmen, araştırma-geliştirme faaliyetlerinin de özelleşmesini sağlasa ya.
Beş kuruş harcamadan tepe tepe kullanmak varken kim alır?
e-posta:
arif1@gantep.edu.tr
Başa dön
KARŞI KIYIYA YAZILAR
..........
Tijen Zeybek
Yama ya da paspas
“Avrupa’ya güvenerek referandumda evet diyenler bugün şok içinde. Verilen sözlerin hiçbiri tutulmadı” demiş Denktaş. Bir olay, bir gelişme, bir gerçeklik karşısında insanın şaşırabilme, şok olabilme yeteneğinin olması iyi bir şeydir. Halen daha insan olduğuna, o şok olma anına kadar beklentilerinin peşinde olduğuna işaret eder. Ya otuz yıldan beridir yaşanan gelişmeler karşısında şaşırması, kuşkuya düşmesi, en azından duraksayıp, düşünmesi gerekenlerin durumuna ne demeli? Onlar, örneğin KKTC’nin dünya tarafından tanınacağına inananlar, bu tanınma işini TC’nin başaracağına inananlar, TC’nin KKTC’yi tanıdığını zannedenlerin bir kısmı ve başta Denktaş olmak üzere şaşırma yeteneğini kaybedenler için gerçekten durum üzücü değil mi?
Onlara TC tarafından verilen sözlerin hiçbirinin yerine getirilemediği ortada. Ve verilen sözlerin üzerinden en az otuz yıl geçmiş durumda. Bu kesim arasında gayet insani ve doğal bir tepki olan şaşırma ya da şok olma durumu yerine dayanaksız bir güven duygusu sorununun giderek psikopatalojik bir hal aldığı açıkça görülüyor.
Yıllar önce Kıbrıs Cumhuriyeti’ne karşı ayrılıkçı bir tutum takınıp, aynı tutumu benimseyen Rum milliyetçileriyle karşılıklı çabalar sonucu ortaya çıkan durumu 74 yılındaki savaşla pekiştirenler için değişen bir şey yok. O zamanki mücadele bağımsızlık mücadelesi değildi. TC’ye bağlanma, TC topraklarına dahil olmak için gerekli toplumsal, siyasi ve coğrafi düzeni yaratma çabasıydı. Ayrı devlet, ayrı cumhuriyet söylemleriyle bunu daha alengirli ama daha güvenli bir yoldan başarmaya çalıştılar. O yüzden geldiğimiz noktada Kıbrıs Cumhuriyeti’ne yama oluyoruz, eyvah TC bizi Rum’a yama olmaya terk ediyor diye feryat edenlerin aslında şu anki durumda TC’ye paspas olduklarının farkına varmaları (ya da bundan rahatsız olmaları) beklenemez. Ancak yaratılan duruma muhalefet edenler, statükoyu yıkmak hedefiyle yola çıkanlar, “Biz dünyadaki diğer ülkelerle eşitliğe dayalı, saygın bir ilişki istiyoruz” diyenler için durum biraz daha faklı olmalıydı.
Yani onlar, Kıbrıs Cumhuriyeti’ne tekrardan dahil olma gibi bir seçeneği, 1960’lı yıllara göre değil bu günkü şartlarda, eşitlikçi, tam paylaşımcı ve etkin bir şekilde mümkün olabilir ya da olabilemezliğini her boyutuyla tartışmaya açmalı ve içinde bulunduğumuz durumu da iktidardan değil muhalefetten, yani halka daha yakın bir yerlerden değerlendirebilmeliydiler. Biz kurduğumuz devletin otuz yıl içinde dünya ya da Türkiye Devleti tarafından değil tanınmak, ciddiye dahi alınmadığını ve geldiğimiz noktada halk tarafından da ciddi şekilde sorgulandığını, bunun da bugünkü koşullarda kaçınılmaz olduğu gerçeğiyle bir an önce yüzleşmek durumundayız. Elimizde tuttuğumuz ve dünya üzerindeki kimliğimizi simgeleyen şey, Kıbrıs Cumhuriyeti kimlik kartıdır. Elimizde tuttuğumuz ve dünya ile bağımızı sağlayan şey Kıbrıs Cumhuriyeti pasaportudur. Kurduğumuz “devlet” TC devleti tarafından finanse edilmektedir. Doğal olarak da buradaki halkla TC halkı arasında bir çıkar çatışması olduğu zaman “parayı veren düdüğü çalmakta” ve Kıbrıs Türk halkının geleceğiyle ilgili söz sahibi olabilmesi, her geçen gün biraz daha ütopik bir söylem haline gelmektedir.
Ekonomik boyut böyle de maddi koşullar faklı mı? Adayarımızda bulunan 40-45 bin kişilik ordu, polis vb. güvenlik güçlerinin bu orduya bağlı oluşu gerçeğin bir yönüyse, KKTC sınırları içindeki toprağın yüzde 80’inin Rumlara ait olması ve bugünkü dünya düzeninin de halâ özel mülkiyetin dokunulmazlığı üzerinde vücut bulması bir başka yönüdür. Geçen günlerde Birleşik Kıbrıs Partisi Genel Sekreteri İzzet İzcan’ın verdiği örnek doğrusu beni pek düşündürdü. TC Başbakanı R.T. Erdoğan’ın Gümülcine’deki Türkleri ziyareti sırasında “Sizler Yunan vatandaşlarısınız, vatandaşı bulunduğunuz devletin güçlenmesi için çalışmalısınız” dediğini söylüyor ve aynı tavsiyeyi gün gelip bizim için de yapabileceği tespitinde bulunuyordu.
“Kıbrıs Cumhuriyeti’ne yama olmayalım” diyen siyasiler bugün bulunduğumuz paspas durumundan ve önümüzde bulunan seçeneklerin artı ve eksilerinden de bahsetmeliler. “Ankara ne paranı, ne paketini istemiyoruz” diye ayağa kalkan sendikalar ve bu sendikalarla işbirliği içinde hareket eden o günkü muhalefet, bugünkü yarı iktidar sürdürdükleri politikanın dayandığı gerçekleri ve olguları net bir şekilde önümüze koymalılar. Bu konuda halka söz ve seçme hakkı vermeliler.
e-posta:
tijenz2002@yahoo.com
Başa dön
JİN Û JÎN
..........
Derya Karaçoban
Yüzlerini kapatan kadınların suçu ne?
Bu günlerde gazetelerde ve televizyonlarda sık sık karşılaştığımız manzaralarda bir portre hep öne çıkar. Kadınlar yardım ve yemek kuyruklarında bekleşmektedirler. Eteklerine tutunan, sırtlarına, omuzlarına aldıkları çocukları bu taployu daha bir gerçekçi kılar. Yoksulluk! Bir tabak yemek, bir torba azık ya da yarım ton kömür...
Bu kuyruklarda çoğunlukla kadınlar vardır. Kafasını, yüzünü kaplayan eşarbı, entarisi ile. Bu görüntü simgeleşmiştir adeta. Saatlerce kuyrukta bekler, eve birkaç lokma götürmek için çırpınır. Açlıktır sözkonusu olan. Hayatta kalmak için, varlık ile yokluk arasındaki çizgidir. Sadece kendi yaşamı değildir sözkonusu olan. Sözkonusu olan bir ailedir. Zorunlu göçten sonra çaresizce içerisine itildikleri hayata tutunma mücadelesi.
Gün boyu yaşanan açlık ve yoğun açlığı bastırmak için birkaç lokmadan tadma isteği. Pazara gider. 750 bin lira olan narın 500 bin lira olması için rica eder. Cevap onur kırıcıdır. Oysa o kendisi için değil, her eve gidişinde yüzüne çarpan yoksulluğa bir nebze de olsun gülücük sokmak istemiştir. Gülümseyen çocuklar, hep umut edilendir. Huzurlu tek bir gün, yokluğun bahsi olmayan tek bir gün...
Ramazan yaklaşmıştır. Kızılay 950 yoksula yemek verecektir. O bin kişiden biri olması için açlığının derecesinin kanıtlanması gerekir. Bunun için başvurular yapılır. Fakat kayıtlar dolmuştur. Artık başvuru alınmıyordur. Ama kadınlar saatlerce Kızılay’ın önünden ayrılmazlar.
Onurudur insanın, ayaklar altına alınan. Yok olduğu için aşağılanan, itilen kakılan, üzerinden reklam yapılan. “Aa bakın bu insanlar yoksul. Bizim sayemizde karınları doyuyor. Verdiklerimiz olmazsa o insanlar aç kalacak” tavırları, sözler...O açlık ki; yüreği burkan, gururu ayaklar altında çiğneten... Kader denilerek üzeri örtülen... Özellikle yerel gazetelerin manşetlerini süsler ellerinde bakraçlarla yiyecek kuyruğundaki kadınlar.
Onların hiçbir suçları yok. Ama utançtan yüzlerini kapatıyorlar. Ekonominin nasıl gittiği onları çok da ilgilendirmiyor. Ortaya çıkan tablonun sorumluları kendileriymişçesine utanıyorlar. Yaşanan yoksulluğu omuzlayan kadınlar, evde ağlaşan çocukları susturmak, çekilen işkenceyi durdumak için didinirler. O yardım benim, bu yardım senin... İş bulmak mı? Onu da yapmak isterler ama çaldıkları her kapı yüzlerine kapanır. Yardım kuyruklarındaki yerlerini almak başvurdukları son yöntemdir.
Bölgede binlerce insan açlık sınırının altında yaşıyor. Çocuklar istismar ediliyor. Halka ise ‘herşey iyiye gidiyor’ deniliyor. Ama iyiye giden birşey görülmüyor. Yaşadıkları yoksulluk değişmiyor hiçbir zaman. Yokluğun sonu gelmiyor. Büyük çoğunluğun açlıkla mücadelesinin göstergesi olan yardım kuyrukları her geçen gün daha da uzuyor. Verilen birkaç lokma kırıntı binlerin önüne atılıyor.
İnsanı insanlıktan çıkaran bu manzaralara dur demek yine bizlerin elinde. İnsanı insanlıktan çıkaran yardımlar biliyoruz ki yaşamımızda bir değişim yaratmıyor. Verilen bu birkaç kuruş aksine açlıkla yaşamaya zorlanarak kırılan onurumuzda açılan yarayı her geçen gün daha da büyütüyor. İnsan olduğumuzu, insanca yaşamak istediğimizi hep birlikte haykıralım! Her gün daha da büyüyerek...
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net