İş güvencesini etkileyen en temel etmen, sözleşmeli personel uygulamasına geçiştir. Sözleşmeler, güvencenin düzeyini oldukça olumsuz etkilemektedir. İstihdam güvencesinin en zayıf olduğu ülkelere örnek, Kırgızistan, Letonya ve Polonya verilirken, Moldova Cumhuriyeti henüz sözleşmeliliğin yaygın olmadığı bir ülke ve Çekya da sözleşmeliliğin nispeten azaldığı bir ülke. Örneğin, Letonya’da sağlık çalışanlarının %90’ı sözleşmeli statüdeyken, bu oran Kırgızistan ve Polonya’da %25 civarındadır. Belarus ve Litvanya, bu konudaki en uç örnekler olarak öne çıkarken (sağlıkçıların hemen tümü sözleşmeli), Gürcistan’da %86’lık bir sözleşmeli sağlıkçı oranı ile ön sıralarda durmaktadır. Bu noktada, İLO ve PSI’nın en net yorumu, “istihdam güvenliğinin, ODA ülkelerinde tehlikede olduğu” yolundadır.
10. Maliyet gerekçesi ile, bazı sağlık görevleri, daha alt düzeylere devredilmeye başlamıştır. 1990 öncesinde ODA ülkelerinde sağlık çalışanı başına düşen nüfus oldukça azaltılmıştı. Yani, sağlık çalışanı sayısı diğer ülkelere kıyasla fazlaydı. “Reform”lar, sağlık çalışanı sayısının azaltılmasını hedef olarak önüne koyarken, bunu tıp eğitimine ve sağlık çalışanı eğitimine girişi sınırlayarak düzenlemeye kalktı. Bu gidişi meşrulaştırmak için, sosyalizm döneminde verilen diploma ve sertifikaların, bu diploma ve sertifika sahiplerinin sahip olması gereken beceri ve eğitim için yetersiz olduğu belirlemesi gündeme sokuldu. Önce öğrenci sayısı azaltıldı (Belarus, Letonya, Macaristan, Moldova Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu, Slovenya ve Özbekistan , her 100 bin nüfusa düşen tıp öğrencisi sayısının 1995-2000 yılları arasında gerilediği öncelikli örneklerdir. Aynı durum-Slovenya hariç- diş hekimliği öğrencileri için de geçerlidir. Hemşirelik eğitimi açısından ise, Belarus, Macaristan, Rusya Federasyonu, Slovenya artış yaşayan, Letonya, Moldova Cumhuriyeti, Özbekistan ise azalış yaşayan ülkeler olarak belirmişlerdir), sonra tümüyle ücretsiz olan tıp eğitimi, ücretsiz olmaktan çıkarıldı. Ya kamuda katkı payı vererek ya da özel okullarda okuyarak tıp eğitimine giriş mümkün kılındı. Bu ülkelerde, 1990 öncesi, ayrım olmadan halkın tüm kesimlerinin çocukları, istediği eğitimi yapabiliyorken, para engeli ile 1990 sonrası, tıpkı Batı’daki gibi giriş sınırlandırılmış oldu. Hemşirelik eğitiminde, pratik uygulamanın az olduğu saptamasından yola çıkarak, “kalitenin yükseltilmesi” amacı ile özel okullar açıldı: Ermenistan, Gürcistan, Moldova Cumhuriyeti. Eski mezunlar için de, “eski becerilerinin, bugünün ihtiyaçlarına yanıt vermediği” gerekçesi kullanılarak, mezuniyet sonrası kurslar, yeni beceri edindirme eğitimleri yaygınlaştırıldı. Bir “AB standardıdır” tutturularak, kıdemli sağlık personeli, yeniden eğitime zorlandı. Özellikle Çekya, Litvanya, Polonya ve Slovakya’da bu tür eğitim hızla yaygınlaştırıldı. Söz konusu eğitime, çok uluslu ilaç şirketlerinin el atması da, sürecin tam bir tamamlayıcısı oldu. Bazı eski uzmanlık alanları, AB tarafından kabul edilmediği için iptal edilmiş, AB’ye uygun yeni uzmanlık alanları oluşturulup, sağlık çalışanları bu alanlara yönlendirilmiştir. Maliyet gerekçesi ile, özellikle birinci basamak sağlık hizmetlerinde pratisyen hekimlerin yaptığı bir kısım iş, hemşirelere devredilmiştir. Bu gelişmenin bir sonucu, birinci basamaktaki pratisyen hekimlerin iş güvencesi problemini daha yoğun yaşamasıdır. Pratisyen hekimlerle ilgili bir diğer gelişme, ODA ülkelerinde yıllardır birinci basamak sağlık hizmetlerini başarı ile veren bu hekimlerin eğitimleri ve becerilerini yetersiz görüp, “aile hekimliği” sistemi için yeniden eğitilmeleri ve uzmanlaşmalarını zorlayan süreçtir. Bu süreç, eskiden bu alanda çalışan çok sayıda pratisyen hekimin, yetersizlik gerekçesiyle, birinci basamaktan dışlanmasına yol açmıştır. Bir diğer saptama, sağlık sektöründe yeni teknolojilerin gerektiği, bu yeni teknolojinin de yeni becerileri gerektirdiği şeklindedir. Sağlık temelli hizmet anlayışından, hastalık temelli hizmet anlayışına geçiş, doğal olarak teknolojiyi ön plana çıkarmış, sağlık çalışanlarının “yeterliliği” sorgulanır hale getirilmiştir. Bu noktada bazı işlerin meslekler arasında yer değiştirmesi gerektiği öne çıkarılmış, hekimlerin bazı görevlerinin hemşirelere devredilmesi ve destek personelinin rolünün artırılması gündeme getirilmiştir. Teknoloji meselesinde öne çıkansa, bilgisayar ve bilgisayar-temelli tıp teknolojisi olmuştur. Bilgisayar öğrenmek ya da bilgisayarlı tıbbi cihazı kullanmak olarak öne çıkartılan ihtiyaç, birçok çok uluslu bilgisayar firmasının, ODA ülkelerine üşüşmesine neden olmuştur. Bu gelişte de, her adımı fiyatlandırılan hastane ve diğer tedavi hizmetlerinin maliyet denetimi belirleyici olmuştur. Diğer yeni alanlar, maliyet muhasebesi, finansal analiz, işletme yöneticiliği, yeni ilaç teknolojisinin gerektirdiği işler ve “reform”ların gerektirdiği diğer işler olarak belirmiştir. Aslında işin özü, maliyetlerle ilgilidir. Sermayenin yetersiz olduğu durumlarda ya da maliyet kısıntısına gidilmesi gündeme geldiğinde, emek yoğun tercihler öne çıkmakta, bu tercihler de, teknik gerekçelerle sunulmaktadır.
Hekim sayısını azaltarak, hekimlerin bazı görevlerini daha “alt” düzeylere ve başka mesleklere kaydırmak, teknik ve mali gerekçelerle gerekçelendirilerek, önemli bir “reform” hedefi haline getirilse de çok “başarılı” olmamıştır. Hemşire/hekim oranı artmak bir yana, ODA ülkelerinde 1990-2000 arasında düş(ürül)müştür. Bu konudaki en dramatik düşüş, Bulgaristan’da olmuştur; 1990’da 2.42 olan hemşire/hekim oranı, 2000’de 1.37’ye gerilemiştir.
-SÜRECEK-
Başa dön