www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Zararları ödememe komisyonu
Bölgedeki çatışmalar sırasında mağdur olan vatandaşların zararlarının karşılanması amacıyla çıkarılan yönetmelik, nihayet Resmi gazetede yayınlandı. Komisyonlarda ise, kitle örgütleri yok.

KESK’in 2. Kadın Kurultayı başlıyor
KESK Kadın Sekreteri Sevgi Göğçe, kurultayda, Kamu Personel Rejimi Reformu’na karşı ortak bir kadın iradesi çıkarmayı hedeflediklerini söyledi.

Sarıyer diken üstünde
İTÜ tarafından gündeme getirilen ‘teknokent’ projesinin sınırları Bakanlar Kurulu tarafından kesinleştirilince, Sarıyer sınırları içindeki 6 bin konutta yaşayan 50 bin insanın sokağa atılması gündeme geldi. Mahalle sakinleri, uzun soluklu bir mücadeleye hazırlanıyor.

GÜNDEMDEKİ DOSYA
Çalışma saatleri uzamıştır ve düzensizleşmiştir: 1990 öncesinde sağlık çalışanlarının ortalama haftalık çalışma süresi Bulgaristan’da 42.5 saat (riskli koşullarda “ tüberkülozla çalışanlar, radyoloji, enfeksiyon, kanser bölümlerinde” çalışanlar için 35 saat), Çekoslovakya’da 42.5 saat (yasada 46 saat), Macaristan’da 42 saat (riskli işlerde 35 saat, acil servislerde daha uzun), Romanya’da 44-46 saat (hekimler için günde 7 saat), Sovyetler Birliği’nde 41 saat (riskli işlerde 36-38.5 saat) olarak uygulanmaktaydı.


Zararları ödememe komisyonu
Bölge illerinde yaşanan çatışmalar sırasında mağdur olan vatandaşların zararlarının karşılanması amacıyla temmuz ayında çıkarılan, “Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun”un uygulanmasına ilişkin yönetmelik nihayet resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi. Aradan aylar geçmesine rağmen yönetmeliğin yayınlanmaması insan hakları örgütleri tarafından eleştirilmişti.
Yönetmelik, zarar tespit komisyonlarının kuruluşu, çalışma usulleri ve görevleri ile komisyona yapılacak başvurularda takip edilecek hususların belirlenmesi, cana ve mala yönelik zararların tespit edilmesi, zararları sulh yoluyla karşılayacak safi miktarların belirlenmesi, nakdi ödemenin şekli vb. usulleri belirliyor.
Vali onay verirse
Her ilde ayrı ayrı zararları tespit etmek amacıyla kurulacak olan komisyonlar, yapılacak başvurular üzerine 10 gün içinde valinin onayı ile kurulacak. Komisyon ise valinin görevlendireceği bir vali yardımcısı başkanlığında bir başkan ve altı üyeden oluşacak. Üyeler o ilde görev yapan ve kurumlarında en az şube müdürü veya eşdeğer unvana sahip kamu görevlileri arasından seçilecek; maliye, bayındırlık ve iskan, tarım ve köyişleri, sağlık, sanayi ve ticaret konularında uzman birer kişi ile barodan bir avukatın katılımı ile oluşturulacak.
Komisyonun sorumlulukları
Oluşturulan komisyonlar, başvurunun ardından yönetmelik kapsamına giren bir zararın bulunup bulunmadığını tespit edecek. Komisyonun zarar bulunması halinde hazırladığı uzlaşma metnini veya zarar bulunmaması halinde ise ilgili yazıyı bakanlığa ve başvuru sahibine gönderecek.
Başvurularla ilgili olarak komisyon, gerek görmesi halinde konuya ilişkin keşif yapabilecek. Komisyonun kararları doğrultusunda hayvanlara, ağaçlara, ürünlere ve diğer taşınır ve taşınmazlara verilen her türlü zarar, yaralanma, sakatlanma ve ölüm hallerinde uğranılan zararlar ile tedavi ve cenaze giderleri ile ‘terörle mücadele’ kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle kişilerin mal varlıklarına ulaşamamalarından kaynaklanan maddi zararlar karşılanacak.
Mağdur da soruşturulacak
Komisyon çalışmasında zararı tespit ederken, zarar görenin beyanını dikkate alırken, adlî, idarî ve askerî mercilerdeki bilgi ve belgeleri de göz önünde bulunduracak ve zarar görenin kusuru veya ihmali varsa bunları da tespit edecek. Komisyon zararları tespit ederken, ölüm, sakatlık ve yaralanma durumlarından olayın meydana geliş tarzını ve kişinin etkilenme durumunu açıklayan olay tutanağı, olayın ardından sağlık kuruluşların verdiği raporları isteyecek. Zarar mala gelmiş ise olay tutanağı ile zararın tespitine ilişkin her türlü belgeyi isteyecek.


Başa dön


KESK’in 2. Kadın Kurultayı başlıyor
KESK’in 2’inci Kadın Kurultayı yarın başlıyor. 300 kadın kamu emekçisinin katılımı ile Ankara’da yapılacak kurultayda, kadın mücadelesinde uluslararası deneyimler, Türkiye’de sendikal mücadelede kadının konumu konularında oturumlar ve farklı konularda atölye çalışmaları yapılacak.
Ankara’da Başkent Öğretmenevi’nde 3 gün sürecek kurultayın ilk oturumunda uluslararası sendikal konfederasyonlardan ETUC ve ICFTU temsilcileri konuşacak. İkinci oturumda ise söz Türk-İş, DİSK, TMMOB, TTB’den kadınlara bırakılacak. “Küreselleşmenin kadın emeğine yansımaları”, “Sendikal mücadele ve kadın”, “Şiddet ve kadın”, “Siyaset ve kadın”, “Kültür ve kadın” başlıkları ile yapılacak atölye çalışmalarının sonuçları kurultay delegasyonuna sunulacak.
Kurultayın temel hedeflerinden birinin, 24 Ocak 1980 kararları ile gelen yapısal düzenlemeler sonucu kadının üretim sürecindeki sorunlarına yanıt üretmek olduğunu söyleyen KESK Kadın Sekreteri Sevgi Göğçe, kadının sendikal mücadeleye katılmasının önündeki engelleri kaldırmak gibi bir amaçlarının da olduğunu belirtti. Göğçe, “Çıkaracağımız temel sonuçlardan biri iş güvencemizi ortadan kaldırmayı, esnek çalımayı kurumsallaştırmayı hedefleyen Kamu Personel Rejimi Reformu’na karşı ortak bir kadın dili ve kadın iradesini açığa çıkarmak olacak” dedi. Kadına yönelik şiddetin töre ve namus cinayetleriyle beslendiğini, yoksullaşmayla birlikte ev içi şiddetin arttığını, işyerlerinde ayrımcı uygulamaların devam ettiğini belirten Göğçe, bunlara karşı kadınların bilincini ve mücadele iradesini açığa çıkarmayı hedeflediklerini dile getirdi. Birinci kurultaydan bugüne kadın çalışanlara yönelik eylem ve mücadele hattı ile bir bilinci açığa çıkardıklarını bildiren Göğçe, bu bilinci geliştirmek ve mücadeleye aktarmak istediklerini söyledi. Göğçe, kurultaydan gerek kadın mücadelesine gerek emek hareketine önemli kazanımlarla çıkacakları düşüncesinde olduğunu belirtti. Kurultayın kadın ve sınıf mücadelesinin önünü açması isteğini dile getiren Göğçe, “Eşit, demokratik bir Türkiye umudunu kurultayımızdan yeşerteceğimizi düşünüyorum” dedi.


Başa dön


Sarıyer diken üstünde
Ulaş Emre/Uğraş Vatandaş
Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’yla İstanbul Teknik Üniversitesi’nin (İTÜ) ortaklaşa hazırladığı “İTÜ Arı Teknokent Teknoloji Geliştirme Bölgesi Projesi”, Sarıyer’de üç mahalleyi tamamen ortadan kaldıracak. 11 Aralık 2002’de Bakanlar Kurulu tarafından sınırları kesinleştirilen proje, 7 Temmuz 2004 tarihinde Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nca onaylandı. 1962’de İTÜ’ye tahsis edildiği belirtilen Baltalimanı, Fatih Sultan Mehmet ve Reşitpaşa mahallelerinde proje gereği 50 bin kişinin yaşadığı 6 bin konutun yıkılması planlanıyor.
Yasalara aykırı
Yıkıma karşı çıkan yaklaşık 5 bin kişi pazartesi günü Sarıyer Belediyesi’ne yürüyerek, projenin yürürlükten kaldırılmasını istedi. Topladıkları 4 bin 500 dilekçeyi Sarıyer Belediyesi’ne veren mahalle sakinleri, 25 Ekim Pazartesi günü Büyükşehir Belediyesi’ne toplu dilekçe vermeye hazırlanıyorlar. Teknoloji Bölgeleri Geliştirme Kanunu ve Boğaziçi Kanunu’nun birçok maddesinin projenin önünde yasal engel oluşturduğunu belirten mahalle sakinleri, yakında hukuk mücadelesi de başlatacaklar. Teknokent projesi kapsamında sınırları kesinleşen bölgenin boş bir arazi olmayıp, üzerinde Fatih Sultan Mehmet, Baltalimanı ve Reşitpaşa mahallelerinin kurulu olduğuna dikkat çeken ev sahipleri, okulları, sağlık kurumları, ibadethaneleri, karakolu ile bu üç mahallenin 5216 sayılı Belediyeler Kanunu’na göre ‘İlk Kademe Belediyesi’ ünvanını hak ettiğini belirtiyorlar.
Konsey kuruldu
Mahalle sakinleri yıkıma karşı yapılacak çalışmaların yürütülmesi için mahalle derneği, muhtarlıklar, demokratik kitle örgütleri, yöre dernekleri, kooperatifler ve mahallenin ileri gelenlerinden oluşan 50 kişilik bir konsey kurdu. Konsey üyelerinden Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Sarıyer Şubesi Başkanı Muammer Şimşek, evlerin yıkılmaması için ellerinden geleni yapacaklarını belirterek, mahalleli olarak projeye ilişkin şüphelerini şöyle anlattı: “1/5000’lik planlar içine alınarak bu proje askıya çıktı. Projenin asıl niyeti teknokent kurulması değil buralarda oturanları yerlerinden ederek, layık gördüklerini yani bir grup sermayeyi yerleştirmektir. Biz buraya geldiğimiz günden bu yana bu bölgeyle uğraşıyorlar. Mahallenin halkı yıllardır bilinçli bir şekilde sürekli tedirgin ve rahatsız ediliyor.”
Yıkım projesi
Armutlu Güzelleştirme ve Dayanışma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Salih Öztürk ise teknokent projesinin aslında bir yıkım projesi olduğunu belirtiyor. Mahallenin ranta dayalı olarak kaldırılacağı konusunda tereddüt taşıdığını kaydeden Öztürk, “Üniversitelerin bilim alanı olduğuna inanıyoruz. Fakat projenin özü, ülke yararı düşünülerek yapılmış değil. Biz yurttaşlar olarak üzerimize düşeni yapıyoruz ama ne yazık ki devletin yurttaşı karşısındaki görevini yapmadığını görüyoruz. Kesinlikle yurttaş olarak konutlarımızın bir kurum veya kuruluşa peşkeş çekilmesini istemiyoruz. Buna da müsaade etmeyiz” diyerek tepkisini aktarıyor.

İlgili yasa maddelerine aykırı
Hayata geçirildiği zaman binlerce insanı evsiz bırakacak olan İTÜ Arı Teknokent Teknoloji Geliştirme Bölgesi Projesi, ilgili yasa maddelerine de aykırılıklar taşıyor. Bu konudaki yasalar şöyle:
  • 4691 sayılı Teknoloji Bölgeleri Geliştirme Kanunu’nun 4. maddesinin 6. fıkrası “...yörede yeterli ARGE ve sanayi potansiyelinin olması şartı aranır” hükmü taşıyor.
  • Söz konusu projenin uygulanması sırasında kullanılacak kimyasal atıkların, nükleer ve radyoaktif maddelerin çevreye vereceği zarar, 2872 sayılı Çevre Kanunu’na aykırılık taşımaktadır.
  • 2960 sayılı Boğaziçi Kanunu’nun 3. maddesinin 1. fıkrasında “Boğaziçi alanında kömür ve akaryakıt depoları, tersaneler ve sanayi tesisleri kurulamaz” ibaresi bulunuyor. Ayrıca teknokent kapsamında yıkılması planlanan Fatih Sultan Mehmet Mahallesi 2960 sayılı Kanun kapsamında geri görünüm ve etkilenme bölgesinde kurulu bir SİT alanıdır.

    Bunca insan nereye gidecek?
    Hafize Coşkun:Yıllarca buralara emek verdik, kendimize bir yaşam oluşturduk. Evlerimiz yıkılmasın istiyoruz. Evler yıkılırsa bu kadar insan nereye gidecek?
    Çiçek Er:Çocuklarımızla sokakta mı yaşayacağız? Evlerimizin yıkılmaması için dilekçelerimizi belediyeye ilettik. Bundan sonra yıkıma karşı elimizden ne gelirse yapacağız.
    Saniye Güzel:Zenginler için villa tipi evler yapmayı düşünüyorlar. Belediye, halk toplu bir tepki göstermesin diye bütün bölgeyi parsel parsel yıkmayı düşünüyor.


    Başa dön


    GÜNDEMDEKİ DOSYA
    Ata Soyer (TTB MYK Üyesi - DEÜTF Halk Sağlığı     Öğretim Üyesi
    Doğu Avrupa’da sağlık ‘reformları’ ve sağlık     çalışanlarının çalışma-yaşam koşulları
    Her “reform”la biraz daha geriye
    5. Çalışma saatleri uzamıştır ve düzensizleşmiştir: 1990 öncesinde sağlık çalışanlarının ortalama haftalık çalışma süresi Bulgaristan’da 42.5 saat (riskli koşullarda “ tüberkülozla çalışanlar, radyoloji, enfeksiyon, kanser bölümlerinde” çalışanlar için 35 saat), Çekoslovakya’da 42.5 saat (yasada 46 saat), Macaristan’da 42 saat (riskli işlerde 35 saat, acil servislerde daha uzun), Romanya’da 44-46 saat (hekimler için günde 7 saat), Sovyetler Birliği’nde 41 saat (riskli işlerde 36-38.5 saat) olarak uygulanmaktaydı. Fazla mesainin ücretlendirilmesinde de, adalet ilkesi gözetilmeye çalışılmaktaydı: Bulgaristan’da hafta sonu ve bayram tatillerinde nöbet tutanlara, günlük saat ücretinin %200’ü kadar fazla çalışma ücreti verilirken, Macaristan’da fazla çalışmanın ilk 2 saati için %125, daha sonraki 2 saat için %150, sonraki her saat için %200 ödenirdi ve fazla çalışmaya denk sürede dinlenme hakkı tanınırdı. Sovyetler Birliği’nde de ilk 2 saat için %150 ödenen fazla mesainin sonraki her saati için de %200 oranında ücret verilirdi. Çekoslovakya’da vardiyada çalışan bir sağlık çalışanına 40 saat izin verilirdi.
    Fazla mesai, 1990 öncesinde, hem yasal olarak, hem de uygulamada sınırlandırılmıştı. Bulgaristan’da fazla çalışma, birbirini izleyen iki gün içinde 4 saat, haftada 10 saat, yılda 150 saat ile sınırlandırılırken, Macaristan’da haftada 10, dört haftada 25, yılda 200 saatle sınırlıydı. Haftalık izin, nispeten düşüktü. Macaristan ve Sovyetler Birliği’nde 1 günken, Çekoslovakya’da 32 saat, Demokratik Almanya’da 2 gündü. Yıllık ücretli izinler de 15 gün (Macaristan, Romanya, Sovyetler Birliği) ile 3 hafta (Çekoslovakya) arasında değişmekteydi.
    ODA ülkelerinin son yıllarına damgasını vuran, sağlık sektörü ile ilgili en tipik olgulardan biri de, uzun çalışma saatleridir. Örneğin, 1999’ da Gürcistan’da sağlık çalışanlarının %40’ı, Rusya Federasyonu’ndakilerin %50’si fazla mesaiye kalmak durumunda kalmıştır. Çekya, Letonya, Rusya Federasyonu ve Ukrayna’da çalışma saatleri, giderek artmıştır. Polonya’da hekimlerin %90’ı haftada 66-90 saat çalışmak durumundayken, Letonya ve Ukrayna’da bu süre 60 saat civarındadır. Bu süre, Rusya Federasyonu’nda 68, Moldova cumhuriyeti’nde 58, Belarus’ta 52 saattir. Trendin aksine, Litvanya’da ortalama süre 30-40 saat kadardır. Bu arada, sağlık çalışanları, özellikle hekimler, gelirlerinin önemli bölümünü ek iş ya da ek gelir kaynakları ile sağlamaktadırlar. Örneğin, Polonya’da bu şekilde gelirlerini sağlayan hekimlerin oranı %50’dir.
    Hekimlerin çoğu, sözleşmelerinin gereği, fazla çalışmak zorunda kalmaktadır. Örneğin, Çekya’da hekimlerin %93’ü, Letonya’daki hekimlerin %60’ı ve Ermenistan’dakilerin %30’u fazla çalışmaktadırlar. Hırvatistan’da haftada 8 saatten fazla çalışmak durumunda kalan hekimlerin oranı ise, %70’dir. Hemşireler ve diğer sağlık çalışanları için de durum çok farklı değildir; Letonya’da hemşirelerin ve sağlık çalışanlarının 2/3’e yakını (%65 ve %60) fazla çalışırken, Rusya Federasyonu’nda hemşirelerin tamamına yakını benzer durumdadır (%98). Belarus’ta hekimlerin %54’ü, hemşirelerin %58’i fazla mesai yapmaktadır.
    6.Bir yandan sağlık çalışanları erken emekliliğe zorlanırken, diğer yandan emekli maaşları yetersiz olduğu için ek iş yapmak zorunda kalan emeklilerin sayısı artmaktadır: ODA ülkelerinde, emekliler, halen sağlık sektöründe önemli rol oynamaktadırlar. Giderek, emeklilerin sağlık çalışanları içindeki payı azalmakla birlikte, örneğin Rusya Federasyonu’nda emekli sağlık çalışanlarının toplam sağlık çalışanları içindeki payı %40 civarındadır. Düşük emekli maaşlarının yetmemesi üzerine, ek gelir amacı ile çalışmak durumunda kalan emekli sağlık çalışanlarının oranı, değişik ülkelerde şu oranlardadır: Gürcistan %28, Kırgızistan %18, Belarus %15, Litvanya %12, Polonya %6, Bulgaristan %2 .
    7. Çalışma koşulları kötüleşmiştir: Çoğu ülkede, sağlık çalışanlarının çalışma koşulları-verimlilik adına-eskisinden çok daha kötü hale getirilmiştir. Çekya’da çalışma saatlerinde “ayarlamalar” yapılmış, ortalama ve günlük çalışma saatleri uza(tıl)mış, personele fazla mesai ödemeleri kısılmıştır. İşçi çıkarmalar artmış, çıkarılan işçilerin işçileri kalanlara yüklenmiş (ekstra-yük), ama bunun karşılığı verilmemiştir.Sonuç, sağlık çalışanlarının iş düzeninin bozulması, yükünün artması ve gelirinin azalmasıdır, ki bu sektöre olan ilgiyi düşürmüştür. Buna karşın, iş sağlığı ve güvenliği alanında, sağlık çalışanlarının sesi yansımamaktadır. Romanya’da personel maaşı düşüklüğü, hemşirelerde statü düşmesi, hekim maaş ve statülerinin düşüklüğü çok belirgindir. Ukrayna’da da hekimler ve diğer sağlık çalışanları çok yetersiz ücret almakta, Bükreş dışındaki illerde çoğu zaman sağlık çalışanlarının aylıkları ödenmemektedir.
    8. Sağlık çalışanlarının önemli bölümü, ülkelerinden başka ülkelere göç etmek durumunda kalmıştır: ODA ülkelerindeki “reform”ların önemli bir yüzü de, sağlık çalışanlarının göçüdür. ODA ülkelerindeki sağlık sistemine en zararlı etkilerden biri olan bu göç, bazı ülkelerde bir “yoksunluk” tablosu yaratmış gibidir: Moldova Cumhuriyeti’nde 6 bin 900 sağlık çalışanı, Bulgaristan’da yeniden eğitilen personelin %25’i, Hırvatistan ve Gürcistan’da personelin 1/3 kadarı ülkelerini terk etmişlerdir. Bu göç, özellikle Batı Avrupa’nın hemşire ağırlıklı sağlık personeli açığını giderme amaçlı olarak öne çıkmaktadır.
    Çekya’da sağlık çalışanlarının en önemli sorunlarından biri, dışarıdan ve içeriden hastanelere göçtür. Dışarıdan, eski “partner” Slovakya’dan göç belirgindir. Çünkü, Çekya’daki çalışma koşulları, Slovakya’dan oldukça iyidir.

    İş güvencesi tarihe karışıyor
    9. Sağlık çalışanlarının daha önce sahip olduğu kazanımlar, özellikle de iş güvencesi, “tarihe karışmaktadır”: ODA ülkelerinin 1990 öncesi istihdam açısından en temel özelliği ne diye sorulsa, en somut yanıt, tam istihdam ve iş güvencesi olurdu. “Reform”ların ilk el attığı da, bu istihdam meselesi olmuş, bunu merkezin yetkilerinin yerele devredilmesi suretiyle sağlamışlardır. Yereller, personel alımı dahil, merkezin yetkilerini alınca, iş güvencesi tarihe karışmıştır. Sonuç, ilk elde, işten çıkarmalar ve işten çıkarmalarla ilgili mevzuatın değiştirilmesidir. İşten ayrılma tazminatı ile ilgili süreler, bir aydan (Ermenistan, Letonya), altı aya kadar değişmektedir (Polonya).
    İş güvencesini etkileyen en temel etmen, sözleşmeli personel uygulamasına geçiştir. Sözleşmeler, güvencenin düzeyini oldukça olumsuz etkilemektedir. İstihdam güvencesinin en zayıf olduğu ülkelere örnek, Kırgızistan, Letonya ve Polonya verilirken, Moldova Cumhuriyeti henüz sözleşmeliliğin yaygın olmadığı bir ülke ve Çekya da sözleşmeliliğin nispeten azaldığı bir ülke. Örneğin, Letonya’da sağlık çalışanlarının %90’ı sözleşmeli statüdeyken, bu oran Kırgızistan ve Polonya’da %25 civarındadır. Belarus ve Litvanya, bu konudaki en uç örnekler olarak öne çıkarken (sağlıkçıların hemen tümü sözleşmeli), Gürcistan’da %86’lık bir sözleşmeli sağlıkçı oranı ile ön sıralarda durmaktadır. Bu noktada, İLO ve PSI’nın en net yorumu, “istihdam güvenliğinin, ODA ülkelerinde tehlikede olduğu” yolundadır.

    Sağlıkta, sağlık eğitimi de özelleşti
    10. Maliyet gerekçesi ile, bazı sağlık görevleri, daha alt düzeylere devredilmeye başlamıştır. 1990 öncesinde ODA ülkelerinde sağlık çalışanı başına düşen nüfus oldukça azaltılmıştı. Yani, sağlık çalışanı sayısı diğer ülkelere kıyasla fazlaydı. “Reform”lar, sağlık çalışanı sayısının azaltılmasını hedef olarak önüne koyarken, bunu tıp eğitimine ve sağlık çalışanı eğitimine girişi sınırlayarak düzenlemeye kalktı. Bu gidişi meşrulaştırmak için, sosyalizm döneminde verilen diploma ve sertifikaların, bu diploma ve sertifika sahiplerinin sahip olması gereken beceri ve eğitim için yetersiz olduğu belirlemesi gündeme sokuldu. Önce öğrenci sayısı azaltıldı (Belarus, Letonya, Macaristan, Moldova Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu, Slovenya ve Özbekistan , her 100 bin nüfusa düşen tıp öğrencisi sayısının 1995-2000 yılları arasında gerilediği öncelikli örneklerdir. Aynı durum-Slovenya hariç- diş hekimliği öğrencileri için de geçerlidir. Hemşirelik eğitimi açısından ise, Belarus, Macaristan, Rusya Federasyonu, Slovenya artış yaşayan, Letonya, Moldova Cumhuriyeti, Özbekistan ise azalış yaşayan ülkeler olarak belirmişlerdir), sonra tümüyle ücretsiz olan tıp eğitimi, ücretsiz olmaktan çıkarıldı. Ya kamuda katkı payı vererek ya da özel okullarda okuyarak tıp eğitimine giriş mümkün kılındı. Bu ülkelerde, 1990 öncesi, ayrım olmadan halkın tüm kesimlerinin çocukları, istediği eğitimi yapabiliyorken, para engeli ile 1990 sonrası, tıpkı Batı’daki gibi giriş sınırlandırılmış oldu. Hemşirelik eğitiminde, pratik uygulamanın az olduğu saptamasından yola çıkarak, “kalitenin yükseltilmesi” amacı ile özel okullar açıldı: Ermenistan, Gürcistan, Moldova Cumhuriyeti. Eski mezunlar için de, “eski becerilerinin, bugünün ihtiyaçlarına yanıt vermediği” gerekçesi kullanılarak, mezuniyet sonrası kurslar, yeni beceri edindirme eğitimleri yaygınlaştırıldı. Bir “AB standardıdır” tutturularak, kıdemli sağlık personeli, yeniden eğitime zorlandı. Özellikle Çekya, Litvanya, Polonya ve Slovakya’da bu tür eğitim hızla yaygınlaştırıldı. Söz konusu eğitime, çok uluslu ilaç şirketlerinin el atması da, sürecin tam bir tamamlayıcısı oldu. Bazı eski uzmanlık alanları, AB tarafından kabul edilmediği için iptal edilmiş, AB’ye uygun yeni uzmanlık alanları oluşturulup, sağlık çalışanları bu alanlara yönlendirilmiştir. Maliyet gerekçesi ile, özellikle birinci basamak sağlık hizmetlerinde pratisyen hekimlerin yaptığı bir kısım iş, hemşirelere devredilmiştir. Bu gelişmenin bir sonucu, birinci basamaktaki pratisyen hekimlerin iş güvencesi problemini daha yoğun yaşamasıdır. Pratisyen hekimlerle ilgili bir diğer gelişme, ODA ülkelerinde yıllardır birinci basamak sağlık hizmetlerini başarı ile veren bu hekimlerin eğitimleri ve becerilerini yetersiz görüp, “aile hekimliği” sistemi için yeniden eğitilmeleri ve uzmanlaşmalarını zorlayan süreçtir. Bu süreç, eskiden bu alanda çalışan çok sayıda pratisyen hekimin, yetersizlik gerekçesiyle, birinci basamaktan dışlanmasına yol açmıştır. Bir diğer saptama, sağlık sektöründe yeni teknolojilerin gerektiği, bu yeni teknolojinin de yeni becerileri gerektirdiği şeklindedir. Sağlık temelli hizmet anlayışından, hastalık temelli hizmet anlayışına geçiş, doğal olarak teknolojiyi ön plana çıkarmış, sağlık çalışanlarının “yeterliliği” sorgulanır hale getirilmiştir. Bu noktada bazı işlerin meslekler arasında yer değiştirmesi gerektiği öne çıkarılmış, hekimlerin bazı görevlerinin hemşirelere devredilmesi ve destek personelinin rolünün artırılması gündeme getirilmiştir. Teknoloji meselesinde öne çıkansa, bilgisayar ve bilgisayar-temelli tıp teknolojisi olmuştur. Bilgisayar öğrenmek ya da bilgisayarlı tıbbi cihazı kullanmak olarak öne çıkartılan ihtiyaç, birçok çok uluslu bilgisayar firmasının, ODA ülkelerine üşüşmesine neden olmuştur. Bu gelişte de, her adımı fiyatlandırılan hastane ve diğer tedavi hizmetlerinin maliyet denetimi belirleyici olmuştur. Diğer yeni alanlar, maliyet muhasebesi, finansal analiz, işletme yöneticiliği, yeni ilaç teknolojisinin gerektirdiği işler ve “reform”ların gerektirdiği diğer işler olarak belirmiştir. Aslında işin özü, maliyetlerle ilgilidir. Sermayenin yetersiz olduğu durumlarda ya da maliyet kısıntısına gidilmesi gündeme geldiğinde, emek yoğun tercihler öne çıkmakta, bu tercihler de, teknik gerekçelerle sunulmaktadır.
    Hekim sayısını azaltarak, hekimlerin bazı görevlerini daha “alt” düzeylere ve başka mesleklere kaydırmak, teknik ve mali gerekçelerle gerekçelendirilerek, önemli bir “reform” hedefi haline getirilse de çok “başarılı” olmamıştır. Hemşire/hekim oranı artmak bir yana, ODA ülkelerinde 1990-2000 arasında düş(ürül)müştür. Bu konudaki en dramatik düşüş, Bulgaristan’da olmuştur; 1990’da 2.42 olan hemşire/hekim oranı, 2000’de 1.37’ye gerilemiştir.
    -SÜRECEK-


    Başa dön


  • Üniversite sermaye baskısı altında
    Türkiye’deki çeşitli üniversitelerde bulunan üniversite konseylerinden oluşan Üniversite Konseyleri Derneği kuruldu. İstanbul Üniversitesi (İÜ) Beyazıt Yerleşkesi önünde toplanan ve derneğin kurucu yönetim kurulu üyelerinin de aralarında bulunduğu öğretim görevlileri, öğrenciler ve üniversite çalışanları adına basın açıklaması yapan Üniversite Konseyleri Derneği Başkanı Prof. Dr. İzzettin Önder, derneğin, kamucu, daha özgür, daha bağımsız ve bilimsel çalışmalara ışık tutan bir üniversite için çalışacağını bildirdi. Önder konuşmasında, başka bir üniversitenin mümkün olduğunu belirterek, üniversitelerin topluma en üst düzeyli eğitim ve araştırma hizmetlerini sunan, eğitimin en üst halkasını oluşturduğunu anlattı. Sermayenin üniversite üzerindeki baskısının yanısıra, dış odakların bilim aktarma süreciyle, üniversiteleri topluma ve toplumsal sorunlara yabancılaştırma ve bilimsel ilerleme görüntüsü altında kendi yörüngesine alma eğilimi taşıdığını aktaran Önder, “Sonuçta üniversitelerimiz, yukardan gelen baskı ve yönlenirmelerle topluma hizmet etmekten, sorunlara anlamlı çözümler üretmekten uzaklaşmakta ve yabancılaşmaktadır” değerlendirmesinde bulundu. Bu yabancılaşmaya karşı 15’e yakın üniversitede “Üniversite konseyleri”nin oluşturulduğunu hatırlatan Önder, konseyin artık dernek adını aldığını açıkladı. Üniversite konseylerinin toplumdan ve tabandan alacağı güçle kısa sürede üniversitelerde bir alternatif haline geleceğine inandıklarını vurgulayan Önder, “Konseyin topluma yararlı olacağına yürekten inanıyoruz” dedi. Üniversite dendiği zaman öğrencilerin ve akademisyenlerin kimi zaman da idari kadronun öne çıktığını söyleyen kamu emekçisi Murat Dilek ise konsey de kendilerinin de yer almasıyla diğer çalışanlarla birbirlerine yabancılaşmayacaklarını dile getirdi. Dilek, “Artık bir derneğimiz var ve söylemeye çalıştıklarımızı birlikte gerçekleştireceğiz” diye konuştu. Açıklamanın ardından İstanbul Üniversitesi öğrencileri ve öğretim görevlileri, çalışma grupları oluşturmak için bir toplantı yaptılar.
    85 öğrenciye bir öğretmen
    Van’ın Çaldıran ilçesine bağlı Yuvacı köyünde bulunan ilköğretim okulunda 85 öğrenciye sadece bir öğretmen ders veriyor. Evciler köyündeki ilköğretim okulunda ise okul masrafları için öğrencilerden para toplandığı iddia ediliyor. 50 haneli Yuvacık köyünde 1995 yılında açılan Yuvacık İlköğretim Okulu 1993 ile 2000 yılları arasında yaşanan çatışmalar nedeniyle öğretmenlerin can güvenliği olmadığı iddiasıyla kapalı tutuldu. Okul açıldıktan sonra öğretmen sorunu gündeme geldi. Henüz öğretmen ataması yapılmadığı için 85 öğrencinin devam ettiği okulda sadece 1 öğretmen ders veriyor. İlçe Milli Eğitim Müdürü Fesih Yıldız, okulun durumu ile ilgili bilgilerinin bulunduğunu en kısa sürede öğretmen ataması yapılacağını belirterek, “Öğretmen sıkıntımız var, sözleşmeli öğretmen ataması yapılır yapılmaz Yuvacık köyüne öğretmen tayini yapacağız. Ama şimdilik köyde eğitim veren bir öğretmenimiz var. Yeterli olmadığını biz de biliyoruz. Hiçbir köyümüzün okulu kapalı değildir. Ufak tefek aksaklıklar da olur, onları da en kısa zamanda gidereceğiz” diye konuştu. Çaldıran’ın Evciler köyünde bulunan ilköğretim okulunda, öğretmenlerin okulun etrafına ördükleri duvar için öğrencilerden 5’er milyon lira para topladığı iddia ediliyor. Adının açıklanmasını istemeyen bir veli, “Öğretmenler okulun ihtiyaçları için sürekli çocuklardan para istiyorlar, çocuklar da ağlayıp eve geliyorlar. Bizim paramız olmadığı için veremiyoruz, böyle giderse çocuklarımızı okula göndermeyeceğiz” dedi. Fesih Yılmaz ise, “Sadece ekonomik durumu iyi olan gönüllü olarak olarak yardım yapan velilerden para alıyoruz. Zaten ekonomik durumu düşük olan öğrencilere de biz yardım ediyoruz” dedi.
    Gazetecilerden suç duyurusu
    Operasyonların son bulması için Tunceli’ye gitmek isteyen Şanlıurfa Canlı Kalkan Gençlik Girişimi üyelerini izledikleri sırada çektikleri kamera görüntüleri ve fotoğrafları silinen muhabirimiz Cem Emir ile DİHA muhabirleri Burhan Ekici ve Mücahit Yalçın Pertek İlçe Jandarma Komutanlığı hakkında ‘Görevi kötüye kullanma, kötü muamele, düşünce özgürlüğünün ihlali, haber verme ve haber alma özgürlüğünün engellendiğini’ belirterek suç duyurusunda bulundu. Gazeteciler, Tunceli Cumhuriyet Savcılığı’na iletilmek üzere yazdıkları dilekçede, 6 Ekim 2004 tarihinde haberi izlemekte iken, Tunceli Elmalı Jandarma Komutanlığı’nın Seyitli Köprüsü kontrol noktasında durduruldukları ve araçtan yaka paça alınarak bir kulübeye götürüldükleri, kulübeye konulduktan sonra da telefonlarının askerler tarafından kapatıldığı belirtti. Dilekçede, “Kulübenin içine atıldık. İçeride bir uzman çavuş ile 5 asker bekliyordu. Telefonlarımız kapatıldı. Anayasa’dan kaynaklı hakkımız olan iletişim özgürlüğümüz tamamen kısıtlandı. Fiili bir şekilde gözaltına alınmamıza rağmen, gözaltına alındığımıza dair yasal işlemler yapılmadı. Bu keyfi uygulama yarım saat sürdü. Tutanak istememize rağmen herhangi bir tutanak tutulmadı” denildi. Diğer basın mensuplarının görüntü aldığını ve kendilerinin haber görüntülerinin keyfi bir şekilde silindiğini belirten gazeteciler, yapılanların Anayasa, yasalar ve ulusulararası sözleşmelere aykırı olduğunu vurguladı ve adı geçen kişiler hakkında gerekli idari ve yasal soruşturmanın başlatılması ile kamu davası açılmasını talep etti.
    Öğrencilere 45 yıl ceza
    Trakya Üniversitesi bahar şenliklerinde yaşanan polis ve jandarma müdahalesinin ardından rektörlüğün 108 öğrenci hakkında başlattığı soruşturma sonucunda, öğrencilere toplam 45 yıl ceza verildi. Soruşturma açılan öğrencilerden 35’ine 1 yıl, 18’ine 1 dönem, 11 öğrenciye ise 1 ay uzaklaştırma cezası verildi. ezaların öğrenilmesinin ardından öğrenciler Ayşekadın Kampusu’nda yürüyüş ve basın açıklaması yaptılar. Yürüyüşte, Rektör Evren Duran’ın göreve başladığı günden bugüne, tutuklu öğrencilerin ailelerinin görüşme talebini kabul etmemesi protesto edildi. Daha önce uygulamadan kaldırılan kimlik gösterme ve özel güvenlik uygulamasının da tekrar uygulanmaya başlandığını aktaran öğrenciler, sene başında toplanan 20 milyon zorunlu bağışa ve son olarak 45 yıllık rekor bir uzaklaştırma cezasına imza atan yeni rektörün kısa sürede üniversiteyi nasıl yöneteceğini gösterdiğini belirttiler. Toplam 45 yıllık ceza ve açılan soruşturmaların geri alınmasını, üniversite üzerindeki baskılara son verilmesini isteyen öğrenciler, 6 Kasım’da yine alanlarda olacaklarını duyurdular.

    Bize ulaşmak için;

    Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net