www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



EMEK DÜNYASI ____İhsan Çaralan
Böyle kardeşlik olur mu?

YAŞAMA KÜLTÜRÜ ____Cengiz Bektaş
Toplum için savaşımın gerçek anlamı

DÜNYAYA BAKIŞ ____Taylan Bilgiç
Gençler sarayı basmış!

YAŞADIKÇA ____Enver Şat
Enerji ısıtılıyor

BAYKUŞ ____Şebnem Korur Fincancı
Taraf olmak

AYRINTI ____U.Ozan Darıcı
Sorun devam ediyor

EVRENSEL’DEN
AB illüzyonu

  EMEK DÜNYASI..........İhsan Çaralan

Böyle kardeşlik olur mu?

İslam dininde "oruç", varlıklıların, yoksulluktan dolayı "aç kalan" diğer Müslümanların da "halini anlasın" ve onlara yardımcı olsun diye getirilen bir ibadettir. Böylece "din kardeşligi" fikri ve duygusu güçlendirilmek istenmiştir.
Geçmiş yillarda ramazan ayinda yardimlaşma, komşularin birbiriyle dayanişmasi, en fazla bazi zenginlerin, kimliklerini açiklamadan yaptiklari yardimlarla sinirliydi. Ancak artan yoksulluk, komşularin da komşuya yardim eder olmaktan çikmasiyla (burjuva ahlakin yayginlaşmasi yani sira yoksullugun da yayginlaşmasina bagli olarak) "yardımlar" belediyelerin giderek yayılan iftar çadırlarıyla tanımlanır oldu. "Zenginlerin yardımları" ise, sanki bilerek, izdiham yaratılarak, televizyonlar kanalıyla "yardım"ı yapan kişi ve kurumların reklamına dönüştürülmektedir.
"Yardım"ın yapılış şekline bakıldığında ise; belediyeler "yoksullara yardım"dan çok, bu yardımın kendisine (belediye yönetimindeki partiye) oy olarak nasıl döneceğinin hesabı içinde görünmektedirler. Her yıl bir önceki yıla göre, İftar çadırlarının yaygınlaşmasının bir nedeni açlık ve yoksulluğun yaygınlaşmasının diğer bir nedeni de; belediye başkanlarının halkın cebinden kendi propagandalarını yapmalarıdır.
Çünkü belediyeler yoksullara gerçek bir yardım organize etse, böyle bir propagandayı yapamayacağı gibi, binlerce yoksulu bir araya getirerek onlarda, "belediye yönetimlerine ve hükümetlere ortak şükran duygusu" oluşturamaz.
Ama sonuçta "iftar çadırları"ndan yansıyan bir "Türkiye manzarası"dır: Bütün bir ömrünü işçi, memur, çiftçi, esnaf ya da başka bir meslekte harcamış ama sonuda yardıma muhtaç hale gelmiş kadınlar, erkekler. Bu yardımı alırken bile gözlerini kaldırıp etrafa bakmaya utanan yaşlılar, her yaştan çocuklar. Sadece iftar için de gelmiyor bu yoksullar çadırlara. İftardan sonra masada kalan ekmek kırıntılarını ve yemek artıklarını toplayarak, "sahuru" ya da ertesi günü de "kurtarmaya" çalışıyorlar.
Belediyeler ve öteki yetkililer; bu tabloyu "bir din kadeşligi dayanişmasi", "bir toplumsal dayanışma"nın gurur tablosu gibi sunsa da, iftar çadırlarında ortaya çıkan görüntüler, iç burukluğu yaratan, ülkeyi bugüne kadar yönetenlere, insanları bu hale düşürenlere; "ramazandır", "günahtır" demeden gerekenleri söyletecek bir tablodur.
Bu tablonun bir de öteki yüzü var: Beş yildizli otellerdeki 80 milyonluk iftar sofralarinda "oruç bozan"ların; gündüz oruç bile tutmadığı halde, bu masalarda görünerek bir başka yönden din ticareti yapanların oluşturduğu tablo.
Başbakana, belediye başkanlarına, "ulema"ya, bakarsanız; bu iki tabloda yer alanlar birbiriyle "din kardeşi"dir! Üstelik ramazan "zengin kardeş"in "fakir kardeş"in sıkıntılarını anlaması için konduğu halde tablo böyledir. Yani biri; utana sıkıla geldiği "iftar çadırındaki artıkları" toplayarak yaşamini sürdürürken öteki beş yildizli otellerde ya da "kuş sütü"nün de eksik olmadığı, evde, sınıfdaşlarının sofralarında açıyor orucunu.
Böyle bir iftar, "dinen haram" mıdır, "helal" midir; bunları bilemeyiz, ama ortaya çıkan tabloyu gördüğü halde bunlar "din kardeşi"dir diyenlere, "Hadi ordan böyle kardeşlik mi olur" demek gerektiğini biliyoruz. Çünkü; bunu demeden, bu tabloyu değiştirmenin, insanların insan gibi yaşadığı bir dünya kurmanın yolu yok!

e-posta:
caralan@evrensel.net

  Başa dön

  YAŞAMA KÜLTÜRÜ..........Cengiz Bektaş

Toplum için savaşımın gerçek anlamı

Kişinin iki türlü savaşımı var...
Birincisi kişisel... Olanaklarını geliştirmek, koşullarını iyileştirmek, kısacası kendisi için sürdürdüğü savaşım... Bu savaşımla kendini var edecektir...
Kişinin ikinci tür savaşımı ortamı içindir...
İçinde kendini var edeceği ortamın nitelikleri, koşulları, olanakları, sağlığı için savaşımıdır bu...
Ortamı için savaşımı yapmayan kişi, kendisi için savaşımı da gerçekleştiremiyor demektir. Hele kişi bir de sanatçı, yazar, ozan, yaratıcı olmak savında ise, ortamı için vereceği savaşım, üstlenmekten kaçınamayacağı bir sorumluluğa dönüşür. Bu sorumluluk üstelik “çağına ilişkin” olmakla da yetinemez. “Gelecek” de bu sorumluluğa girer.
Nazım Hikmet’imizin dile getirdiği gibi, daha insancıl, daha duyarlı bir yaşamın gerçekleşmesi için savaşmayan kişiye sanatçı bile denilemez.
Ortam için, toplum için savaşımın başarısı, elbette eş yolda düşünenlerin birlikte davranışına bağlıdır. Bu, örgütlenmeyi de bilmek demektir. Ülkemizde sivil toplum örgütlerinin ancak günümüzde önem kazanmağa başlaması gecikmişliğimizin göstergesidir. Çağdaş insan, birlikte davranmayı bilen, örgüt oluşturabilen, toplumun mutluluğu için çalışan örgütlere üye olmaktan kaçınmayan kişidir. Örgütlenmede bilinçlilik konusunda en iyi örneklerden biri İsveç toplumudur. Nüfus sayısının dört katı örgüt üyeliği varmış İsveç’ de... Başka bir deyişle, her İsveçlinin dört sivil toplum örgütünde üyeliği varmış demek ki...
Elbette bir gün bizde de buralara gelinecek...
Toplumun bir sorunu üzerinde birlikte çalışmamak, katkısını esirgemek daha “birey” olamamışlık demektir.
***
Toplumun bu çizgilere gelmesi için savaşımlarını hiç kesmemiş, hiç ertelememiş insanlarımızı yitirdik son günlerde...
Önce Necdet Uğur uğurlandı... Onu her anışımda içim hep saygıyla doldu oldum olası. Toplumunun insanını küçümseme küçüklüğüne hiç düşmedi. Umutsuzluğa, umutsuzlara da hiç yüz vermedi bildiğimce... Birlikte katıldığım toplantılarda, oturumlarda bu yolda çok şey öğrendim ondan...
Sonra Müşerref Hekimoğlu... Sımsıcak insan yüreği, onu yitirmiş olsak da hep yanımda olacak... Kötümserlikle savaşımın yorulmazlığını tanıdım onunla... En kötü Ankaralı yıllarımda gerçek bir sığınaktı o... Yalnız benim için sanmayın, pek çok kişi için de böyleydi... Kişileri yüreklendirmekti işi... Çankaya tepesine bakan odasından tüm cumhuriyetin sorumluluğunu duyardı. Yazılarında bu yanı hiç eksilmedi.
Onlar aramızdan hiç eksilmeyecekler... Böyle duyumsuyorum onların ardından geçen şunca gün sonra da...

e-posta:
bektas_cengiz@hotmail.com

  Başa dön

  DÜNYAYA BAKIŞ..........Taylan Bilgiç

Gençler sarayı basmış!

Dünyanın en büyük başkentlerinden biri Londra. Tarih dolu bir kent; Sosyal Forum’dan dikkatimizi uzaklaştırabildiğimiz zamanlarda, nereye baksak tarihi görüyoruz. Zaten forumun düzenlendiği ana mekan olan Alexandra Sarayı da, Londra ahalisi için tarihsel önem taşıyor. Viktoryen dönemin sonlarında inşa edilen saray, bu dönemin en belirgin
özellikleriden biri olan “yüksek” kültürü halka “indirme” politikasının abidesi. Görkemli bir sarayın içinde, duvarlarda yoksul halk kitlelerini anlatan resimler görmek şaşırtıcı.
DAY-MER’den Paul Cathal’in anlattığına bakılırsa saray, “ticarete açıldığı” günden beri zararda. İşletmecilerin özensizliği, kötü hizmet gibi nedenlerle, halk, aslında kendisine ait olarak gördüğü bu saraya pek yüz vermiyor.
Durum buysa eğer, Alexandra Sarayı tarihi günler geçirdi demektir. Çünkü üç gün boyunca bu sarayın koridorlarında, avlularında, bahçelerinde, salonlarında onbinlerce insan gezdi durdu. Bir panelden diğerine, bir plenumdan bir film gösterimi veya sergiye, hem de insani afallatan bir heyecanla koşturup duranlar bununla da kalmadı; salonlara, koridorlara yayılıp yatıverdiler. Sigaraların dumanı ucsuz bucaksız tavana dek yükselmiş, yerler bildiriler, kağıt bardaklar ve daha kimbilir nelerle dolmuş, duvarlar kendilerine bin yıl yetecek kadar çok konuşmaya, slogana, alkışa ve gülüşmeye doymuş, ne gam! Arada sırada volta atıp gençlere ‘pis pis’ bakan tek tük polis dışında, kimsenin şikayet ettiğine, gençlere tek bir laf söylediğine tanık olmadık. Hoş, onların da laf dinlemeye niyeti yok ya!
Avrupa Sosyal Forumu’na kayıt yaptıran insan sayısı 20 bin. Katılımcı sayısı, ikinci gün olan cumartesi günü daha da artmış görünüyordu, belki de 30 bini aştı. En iyimser tahminleri bile aşan rakamlar bunlar. Ve bu insanların ezici çoğunluğu genç, çok genç. “Plan Kolombiya” toplatısında çevre sorunları tartışmasına , göçmen işçilerin sorunlarını dinlemekten Filistin direnişine destek vermeye, koşturup duruyorlar. “Gençler siyasetten uzak” diye yakınanları anımsıyoruz. Gençler kendilerinden olmayan, istek ve özlemlerine yabancı siyasetten alabildiğine uzak, evet. Ama işte, kendilerini bulabilecekleri bir siyaset arayışı içinde , yıllardır bıkmadan usanmadan koşturup duruyorlar. Tartışıyor, bağırıp çağırıyor, sorguluyorlar. Bu arayışa tanık olmak, büyük keyif.

e-posta:
taylan@evrensel.net

  Başa dön

  YAŞADIKÇA..........Enver Şat

Enerji ısıtılıyor

Son günlerde holding medya grupları enerjiyle ilgili tartışma ve toplumu hazırlama programlarına hız verdiler.
14 Ekim 2004 tarihinde bir özel televizyonda Sabancı grubunun başında bulunan Güler Sabancı’yla yapılan bir röportajı izledim. Güler sabancı enerji sektöründeki ihalelere gireceklerini belirtiyordu. Önümüzdeki dönemde 28 elektrik üretim santralıyla 33 dağıtım bölgesinin satılacağını geçtiğimiz haftalarda bu köşeden duyurmuştuk. Yapılan röportajlar ve enerji konulu programlar bu sürecin hızlandırılacağının işaretlerini veriyor. Sabancı enerjiyi yatırımlarının merkezine almayı düşündüklerini söylüyor.
Bu, aslında beklenen bir durumdur. Çünkü enerji üretim ve dağıtım sistemlerini eline geçiren bir grup, enerji üretim ve dağıtım sistemlerine sahip olmayanlara göre çok büyük bir avantaj elde edecektir. Enerji üretim ve dağıtım sistemine sahip bir grupla, diğer grupların rekabet etmesi giderek olanaksızlaşacaktır. Bir tarafta kendi ürettiği ve dağıtımını yaptığı enerjiyle üretim yapan bir kuruluş, diğer yanda elektriği daha pahalıya alan ve aldığı her birim enerjiden rakibine para kazandıran bir kuruluş düşünün. Bu durumda rekabetten söz edilebilir mi?
Anamalcı grupların kendi aralarındaki rekabeti bir tarafa koyarsak, enerjideki özelleştirme, emekçilere en hafif sonucuyla işsizlik ve pahalılık olarak yansıyacaktır. Çünkü anamalcı sistemde onlara biçilen rol, sömürücülerin rahat etmesi için, bütün yükü sırtında taşımaktır. Anamalcı sistemde halk sadece anamalcıların rahat etmesi, bol bol para kazanması, lüks ve zenginlik içinde yaşaması için vardır.
Ülkemizde uygulanan enerji politikaları sadece halkın daha fazla fakirleşmesine neden olmakla kalmayıp, aynı zamanda ülke kaynaklarının emperyalist ülkelere gitmesine de neden olmaktadır. Yani bir avuç işbirlikçi burjuva zenginleşirken, hem halk, hemde genel olarak ülke fakirleşmektedir. Başa gelen hükümetler ise ülkenin geleceğinden umudunu kesmiş gibi davranarak, kendilerini ve yandaşlarını zengin etmeye çalışmaktadırlar. Yapılan özelleştirmeler ve bu özelleştirmelerden pay alanların durumuna bakınca, geleceğini ülkenin geleceğinde görmeyenlerin pervasızlığını görüyoruz.
Diğer yandan bu ülkede devletin ürettiği elektriğin maliyetiyle, özel sektörün devlete sattığı elektriğin maliyetine baktığımızda, soygunun can sıkıcı boyutu bir kez daha ortaya çıkıyor. Elektriğin 1 kWh’inin yerli kaynaklarımızdan linyitle üretilmesinin maliyeti 2.2 senttir. Su ile üretilmesi durumunda ise bunun maliyeti 0.2-0.5 senttir. Bu iki yerli kaynağımıza elektriği yarı yarıya paylaştıracak olsak ortalama maliyet, 1.5 senti bile bulmaz. Bu maliyet santralların kuruluş maliyetinin santral ortalama ömrü göz önüne alınarak çıkartılmıştır. Yaksa şu anda hazır çalışır durumdaki santralların yakıt maliyetine göre elektrik maliyeti su için 0 (sıfır), linyit için 1.32 sent, taş kömürü ve ithal kömür için 1.67 sent, petrol için 3.34 sent ve doğalgaz için 2.36 senttir.
Buna karşın günümüzde elektriğin devlete maliyeti, Hazine Müsteşarlığı’nın 2003 enerji raporuna göre aşağıdaki gibidir.
EÜAŞ 3,51 sent
YİD 10,12 sent
Yİ 5,36 sent
İmtiyazlı Şirk. 4,29 sent
İHD 5,30 sent
İthalat 4,14 sent
Bu tabloda aslında korkunç bir gerçeği görüyoruz. EÜAŞ bu tabloda elektriği en ucuza mal eden kuruluş gibi görünse de, aslında maliyetin bu kadar yüksek olması, özelleştirmeler ve yeni kurulan doğalgaz santrallarından ötürü ortaya çıkan elektrik arz fazlasının kompanze edilmesi görevini EÜAŞ’ın yüklenmesindendir.
Burada iki kez halkı kazıklıyorlar. Birincisi ithal enerji kaynakları kullanılıyor ve maliyetler yükseliyor. İkincisi ise özelleştirme ve gereksinim fazlası santrallar kurularak, kamuya ait santraların bazıları avara kasnak çalıştırılıyor, bazılarıysa düşük kapasiteyle çalıştırılıyor. Kayıp ve kaçakların ağır yükü ise gene kamuya ait santrallara yükleniyor. Bütün bunlara karşın EÜAŞ gene de diğer enerji üretim modellerinden daha ucuza elektrik üretiyor.
Gelecek yeni özelleştirme dalgası halkın daha fazla sömürülmesine, daha fazla yoksullaşmasına neden olacaktır. Özelleştirmeleri sadece işsiz kalacak emekçiler açısından değil, halkın bütününü ve ülkenin geleceğini ilgilendiren boyutuyla ele almak ve buna göre geniş bir cepheden karşı duruşu örgütlemek gerekmektedir.

e-posta:
enversat@mynet.com

  Başa dön

  BAYKUŞ..........Şebnem Korur Fincancı

Taraf olmak

Bir haber okudum, hayatım değişti!
“İstanbul’da kurulan “Stratejik Güvenlik Koruma ve Eğitim A.Ş.”nin sermayesi 50 milyar lira olarak belirlendi. Şirkette, Erol Çakır, Veli Küçük, Nihat Kubuş, İlhan Yazgan ve Turan Özkışlalı’dan oluşan ortakların her biri 10’ar milyar liralık pay aldı. Şirketin ilk yönetim kurulunda İlhan Yazgan başkanlığa, Erol Çakır ve Veli Küçük üyeliklere getirildi. Şirketin, özel güvenlik eğitim kurumu olarak faaliyet göstereceği bildirildi.”
Özel güvenlik hizmetlerini bir düzene sokmak amacıyla hazırlanan 5188 sayılı Kanun, yaklaşık 200 trilyonluk bir iş sahası yaratmış. 7 Ekim’de yönetmeliğin yayımlanması ile yürürlüğe giren yasa, tüm güvenlik görevlilerinin 25 Mart’a kadar yeniden eğitimden geçmesini öngörüyor. AKP Yalova Milletvekili Şükrü Önder’in ön ayak olduğu yasa, banka, kuyumcu, iş merkezi, döviz bürosu gibi yerlerde çalışan yaklaşık 200 bin güvenlik görevlisini kapsıyor. Güvenlik hizmetlerinin profesyoneller tarafından yürütülmesini amaçlayan yeni yasa ile şirketler, iştah kabartan pastadan pay almak için yarışıyor. Yasaya göre, özel güvenlik görevlilerini eğitme yetkisi, Emniyet Genel Müdürlüğü ile birlikte özel güvenlik şirketlerine veriliyor. Bu nedenle çok sayıda kişi şirket kurmak için harekete geçmiş. Altyapılarını tamamlayan şirketler, İçişleri Bakanlığı’ndan ruhsat izni için bekliyormuş. Bu şirketlerden birisi de yukarıda alıntıladığım haberde kuruluşu duyurulan şirketmiş. Kurucularının isimlerini görünce, 5 yıl önce elime geçen bir belgeyi anımsadım. Ve sonrasını... Yıllardır yaşadıklarımı, yaşadıklarımızı, tanıklıklarımızı…Erol Çakır’ın İstanbul Valisi olarak görev yaptığı yılları, o yıllarda gazetelerde çıkan demeçlerini. Veli Küçük’ün adının Susurluk ayranından ötelere geçen yankısını, Kızıl Elma koalisyonunun Ergenekon Destanını yeniden yazanlarını. Bir internet sitesinin açılışında yaptığı konuşmayı ve sitenin sahibini. Sedat Peker’in yakalanıp serbest bırakılışını. Susurluk raporuna da girip, daha önceki “tehditle tahsilat yapmak”, “zorla alıkoymak”, “adam öldürmeye azmettirmek” suçlarından kaynaklanan cezaevi deneyiminde “rokforlu, konforlu” konukluğunu. İşkence yaptığı iddiası ile yargılanan, altında imzam olan bir raporun açığa alınması için gerekçe oluşturduğu Adil Serdar Saçan’ın Peker’in yakalanması ile ilgili kusurlu davrandıkları iddia edilenlerle ilgili araştırma için ‘Karadeniz mafyasını önleyip Kürt mafyasının önünü açmak için yapıldığı’ iddialarını.
Gelelim 5 yıl öncesine, yaşadıklarıma. İstanbul Valisi Erol Çakır Adalet Bakanlığı’na bir yazı yazmış. Adli Tıp Kurumu’nda 2. görevle çalışmama son verilmesini istiyor. Gerekçe yazdığım raporlarda taraflı davrandığım iddiası. Bu iddiayı pekiştirmek için de gözaltında ölen sendikacı Süleyman Yeter’in raporunu örnek gösteriyor. Otopsi raporunu, 6 bilim insanının imzaladığı raporu bir kalemde yok sayan “SÖZDE işkencede öldüğü iddia edilen” ifadesi de tuzu biberi. Mesleki değerlerime hakaret edildiği için dava açıyorum. En yavaşta salınan bir metronom hızıyla gidip gelmekte kararlar. Bir yıl sonra dönemin rektörü Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu’nun “taraflı olduğum, devletin valisi ile dahi kavgalı bulunduğum” yazısı ile Adli Tıp Kurumu’ndaki 2. görevime son veriliyor. O da başka bir dava konusu oluyor elbette. İntihal için Türk Tabipleri Birliği’nden meslekten alıkoyma cezası alan ve Azerbaycan’da darbe girişimine katıldığı iddia edilen Ferhan Demirkol’u Bülent Tanör Hocanın kürsüsüne yerleştiren, Kemalizm ideolojisini paylaştıkları “varsayılan” Bülent Tanör Hocaya yaşamının en zor günlerinde, etmediği eziyeti bırakmayan eski rektörümüzün de iddiası taraflı olmam…
İstanbul Üniversitesi’nin stratejik araştırmalar başlıklı toplantılar dizisinin baş konuşmacısı Doğu Perinçek. Kızıl Elma koalisyonunun mimarlarından. İstanbul Tabip Odası’nın yapacağı Tıbbi Etik toplantısı için 3 milyar isteyen eski rektör ile aynı kürsüde. Tıp Fakültesi Hastanesinin bahçesinde yaptığımız basın açıklaması için maaşımı kesiyor. Adli Tıp Kurumu’ndaki AKP kadrolaşmasını eleştirdiğimiz için idari görevimize son veriyor.
Sonra Türkiye’de sağlık hakkı yargılanıyor. Türkiye halkı duruşma salonuna sığmıyor. Mahkeme biz sanıklar oradayken bir karar veriyor, biz gittikten sonra kararı değiştiriyor.
Yargı tarafsız, vali tarafsız, tuğgeneral tarafsız, zamanın bakanları tarafsız.
Şebnem Korur Fincancı bu isimlerin her biri tarafından taraflı olmakla suçlanıyor. Hadi bu isimleri bir solukta bir kez daha analım. Karşınıza nasıl bir tablo çıkıyor? Siz de benim yerimde olsanız “iyi ki taraflıymışım!” demez miydiniz?

e-posta:
korur@yahoo.com

  Başa dön

  AYRINTI..........U.Ozan Darıcı

Sorun devam ediyor

Beklenen oldu ve FIA yarış takvimi arasına İstanbul’u da dahil etti. Buna göre 21 Ağustos 2005 tarihinde Formula 1 İstanbul’da koşulacak. Anca hâlâ açıklığa kavuşmamış bir konu olduğu yerde duruyor. O da İstanbul’da gerçekleşecek yarışta sigara reklamlarının yer alıp almayacağı.
Türkiye’nin Formula 1 yarış takvimine dahil edilecek olması belli olduktan sonra sevinç çığlıkları atanlar, bir konuyu gözardı ettiler. O da tüm Avrupa’da yasak olan sigara reklamlarının Türkiye’de geçerli olup olmayacağı. Ülkede Avrupa Birliği sürecinde yaşananlar neredeyse Formula sırasında da yaşandı. F1 Türkiye’de koşulursa ülke ekonomisi düzlüğe çıkacakmış ve tüm dertler bitecekmiş gibi bir rüzgâr estirildi. Koca koca rakamlarla insanlar aldatılmaya çalışıldı.
Oysa ki, gerçekte yaşananlar böyle değil. Çünkü bu işe para yatıran sigara firmaları verdiklerinin fazlasını almayı biliyorlar. Yani kaşıkla verip, kepçeyle alıyorlar. Ama bunlar, insanlara gösterilmiyor.
Hatırlarlanacak olursa, birtakım illerin belediye başkanları kampanyalar düzenleyip, yarışların kendi illerinde yapılması için bir tek amuda kalkıp takla atmamışlardı. Ellerinde olsa bunu da yapabilirlerdi.
Formula 1’in patronu Bernie Ecclestone zekice manevraları gerçekleştirebilen bir adam. Nitekim, Belçika’da başlayan ve tüm Avrupa’ya yayılan sigara yasağından sonra kendisine yeni ülkeler ve şehirler hedef edindi. Bunun için Asya’yı belirleyen Ecclestone; Şangay, Moskova, Dubai, İstanbul gibi şehirleri yarış takvimine dahil etti. Amaç basit ve anlaşılır düzeyde. Kendine yeni ve el değmemiş yerler bulmak. Çünkü Formula’ya olan ilgi gün geçtikçe azalmakta. Gerek televizyonlardaki izlenme düzeyi gerekse de yarışların yapıldığı pistlerde bu kendisini her haliyle belli ediyor. Bunun için de yarış takviminde bazı değişiklikleri ihtiyaç vardı. Zaman geçirmeden bu değişikliğe gidildi.
Türkiye’de buna karşı ne gibi önlemler alınacak belli değil. Ancak görünen o ki, bu organizasyona eli değenler mevcut koşullardan memnun. Yani sigara firmaları reklamlarının televizyonlarda açıkça görünmesinin bir mahsuru yok.

e-posta:
ozandar@hotmail.com

  Başa dön

  EVRENSEL’DEN..........

AB illüzyonu

Türkiye’de holding medyası birçok olayı hiç hak etmediği kadar büyütmede, önemli gerçekleri de görmezden gelerek küçültmede mahirdir.
Avrupa Birliği’nin Türkiye ile ilgili olarak yayımladığı İlerleme Raporu’nda da böyle oldu. Günler geçmesine rağmen, İlerleme Raporu’nun ekonomik yönüyle ilgili gerçekleri Evrensel dışında mercek altına alan neredeyse yok gibi.
Gazetemizde yayımlanan makalelerde işin bu yanı mercek altına alınarak şu gerçeğin altı çizildi:
“Almancası, ekler dışında, toplam 182 sayfa olan raporun sadece ilk 57 sayfası ‘siyasi kriterleri’ içeriyor. Geri kalan sayfaların büyük bölümü Türkiye’nin ‘ekonomi kriterleri’ne ayrılmış.”
Bu kriterlerden belli başlıları şöyle maddelenebilir:
- Devlet bankalarının özelleştirilmesine hız verilmeli. Yabancı yatırımcıların önündeki engeller kaldırılmalı
- Devlet işletmeleri mutlaka yeniden yapılandırılmalı
- Özelleştirme hızlandırılmalı
İlerle Raporu’nun gazetemizde dikkat çekilen ve medyada üstü örtülen diğer önemli bir yönü de tarıma dair. AB, raporda Türkiye’ye “Kapılarınızı bize sonuna kadar açın” diyor. Bu süreç, Türkiye’nin tarım dışsatımının azalmasına, AB’nin tarım dışsatımının ise artmasına yol açacak.
Ve bu gerçeği ifade ettikten sonra, hesaplamanın daha ilk basamaklarında olan bir ilköğretim öğrencisinin bile duraklamaksızın yanıt vereceği bir soru soralım: Peki buradan kim kazançlı çıkacak?
Türkiye burjuvazisinin kaymak tabakasının “nimeti”ni yiyeceği AB üyeliği’nin külfeti kime çıkacak? Devlet yeniden yapılandırılırken iş güvencesini yitiren, kapıya konulan emekçiye, ekmeği daha da küçülecek olan köylüye ve nihayetinde küçük bir azınlık dışında bütün Türkiye’ye.
****
Sadece kendileri açısından değil, hepimizin sağlık hakkı için “g(ö)rev” yapan sağlık çalışanlarının yargılanması ve yargılama süreçlerinde yaşanan skandalın medya tarafından gözardı edilmesi de aslında aynı “illüzyon”un diğer bir yönünü oluşturuyor. Kamu emekçilerinin talep ettikleri maaş zammına karşı hükümetin takındığı tutum karşısında da hükümetten yana “tarafsız hakem” pozisyonunu takınması...
Uzatılabilecek bu örnekler hakim medyamızın sınıf refleksinin bir tezahürüdür. Ve bu örneklerin tümü de Evrensel ile hakim medya arasındaki farkı net bir biçimde ortaya koymaktadır.
Ancak bu ayrışma okurlar safında henüz belirginleşmiş değil.
Önümüzdeki dönem bu yönlü bir ayrışmanın zeminini de güçlendirmektedir.
İyi haftalar..


 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net