www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Unutulması hayırlı bir kitap
“Güneydoğu’da Unutulmayanlar” Hasan Kundakçı 423 sayfa Alfa Yayınları

Türkçenin soluğu dağlarca
Edebiyatımızın yaşayan ustalarından Fazıl Hüsnü Dağlarca 90 yaşında, ama 90 yıllık yüreği gençliğini ve heyecanını bugün de koruyor.

‘Sahip’ler ve direnenler
Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası, IMF, ve ABD’nin şekillendirdiği dünya ve her ülkede bu dünyaya karşı büyüyen toplumsal muhalefet.


Unutulması hayırlı bir kitap
Fatih Polat
“Köylerde ve özellikle dağlık kesimlerdeki mezralarda herhangi bir kimseyi bulmak, onunla konuşmak, ondan bir şey almak zordur. Bu köylerde yabancı bir kimseyi görenler hemen kaçıp kayboluyorlardı, İhtiyarlar ve çocuklar dışında herhangi bir kimseyi bulup konuşmak olanaksızdı. Kadınlar ve çocuklar Türkçe bilmiyorlardı. Ayrıca kadınların yabancı bir kimseyle konuşmaları hoş karşılanmadığından, uygun birisini bulup görüşmek olanaksızdı. Kimi çağırsanız, kiminle konuşmak isteseniz arkasını dönüp hızla kayboluyordu. Uzun süre kanun kaçağı olmaları, onlara bazı değişik usuller öğretmişti.
Köylüler, 200-300 metre mesafeden, kendi aralarında hayvan seslerini taklit ederek rahatlıkla anlaşabiliyorlardı. Askerlerin veya bir yabancının köye gelişini kolayca birbirlerine haber verebiliyorlardı....
Bölge insanları çok dayanıklı olup, dağlarda uzun yürüyüşler yapabilirler. Arazide gece gündüz kalabilirler. Hele yaz aylarında basit bir örtü ile geceyi geçirebilirler. Doğduklarından itibaren doğayla ve komşu köy halkıyla boğuştukları için iyi silah kullanırlar. Tek erin konularını iyi bilirler, iyi uygularlar. Bölgede arazinin pusu kurmaya uygun olması, pusu kurmada kolaylık sağlar. Kendileri iyi silah kullandıklarından, iyi silah kullananları ve iyi eğitimli birlikleri, görür görmez tanırlar. İyi eğitimli birliklere pek yaklaşmazlar.”*
Bir kitap tanıtımı açısından uzun sayılabilecek böylesi bir alıntı biraz da zorunluydu. Emekli Korgeneral Hasan Kundakçı’nın geçtiğimiz ay yayımlanan ve basında propaganda içerikli tanıtımlara konu olan kitabını, onun kendi dilinden anlatabilmek açısından kitabın en çarpıcı bölümlerinden birisi burası çünkü. Kitaba ruhunu veren bölümlerden biri de diyebiliriz. Kundakçı, “terörle mücadelede” devlete destek veren köylüleri birçok bölümde ayırdığı kitabında bölge insanına genel olarak böyle bakıyor.
“Teröristi bol köy”!
Yani “teke” ile “terörist” arası bir şey. Hatta kimi yerler açısından daha açık dille bunu ifade de ediyor: “Bir gün (Aralık 1984 sonu) Fındık bölgesinde teröristleri fazla olan Çetinkaya köyüne gitmiştim.” (s.55)
Bu türden ifadeler, kitabın satır aralarından değil, daha önsözünden başlayarak kendini hissettiriyor: “Teröristlere karşı mücadelenin yapıldığı alan 120 bin kilometre kareye yakın olup, 13 ili içine alan bu coğrafyanın büyüklüğü
Neredeyse Yunanistan büyüklüğündedir.”
Türkiyeli okurun ilkokuldan başlayarak döne döne öğrendiği “ezeli düşman”la eş değer kılınan bir “düşman”a karşı mücadelenin önemini “iyi kavraması” ve bu mücadele “destanını” doğru anlaması açısından bu türden vurgular gerekli görülmüş olmalı.
Olmamış!
Bölgede yaşanan onlarca olayı art arda sıralayan kitap, AA’nın, TRT’nin haber bültenlerinden alışık olduğumuz bir tarzda sürüp gidiyor ve eğer bir yazarlık iddiası taşınıyorsa -ki Kundakçı birçok başka isim gibi anılarını bir gazeteciye, ya da yazara kaleme aldırmayıp kitaba büyük harflerle kendi ismini koydurduğuna göre böylesi bir iddiayı da taşıyor olmalı- o açıdan lafı hiç dolandırmadan şunu söylemek gerekiyor: Olmamış!
Kitap, bölgeye bakıştaki 1993 konseptinin ruhunu içeriden yansıtmak açısından çarpıcı örneklerle dolu olsa da, Kundakçı’nın hızını alamayıp yürüttüğü savaşı 1944’e kadar uzattığı (s.299), televizyonu bile “tv” diye yazdığı ve daha benzer biri dizi örnek dikkatli bir okurun aklına ister istemez şu soruyu da getiriyor: “Acaba kitabı basan yayınevi paşanın hışmını çekmemek için redaksiyon ve tashih yapmaktan da mı çekindi?”
Konu bir kitap tanıtımı olunca bütün bunlar önemlidir. Dahası bu ülkede önemli bir nufusu oluşturan bir insan topluluğunu son derece subjektif ifadelerle bu kadar rahat nitelendiren bir “yazarı”ın kitabını yazarken bunları yazmadan olmaz.
Kitap, konu ile ilgili daha önce kaleme alınan belgesel nitelikli çalışmalara yaklaşan bir özellik taşımadığı için bu yönlü bir irdelemeyi de bizce hak etmiyor.
Ancak, yazara ve aynı fikri paylaşanlara sorulması gereken çok temel bir soru, bu kitabın başından sonuna kadar kendisini hissettiriyor: Kitapta anlatılanları doğru kabul edersek, bölge insanları pusu kurmaktan iyi silah kullanmaya kadar uzanan alışkanlıkları edinmeye neden ihtiyaç duydular acaba? Kitapta iddia edildiği gibi sadece “doğduklarından itibaren komşu köy halkıyla boğuştukları” için mi?
Bölge halkını, “Eline silah verilip korucu yapılacak olanlar”, “Kontrol edilmesi gerekenler” ve “Mücadele edilmesi gerekenler” olarak sınıflandıran bir anlayış, “güvenlik” ve “huzuru” bir arada var edebilir mi?
Kitabında, Vural Savaş’tan, Öcalan’ın idamını onayladığı için övgüyle söz eden, bu kararı uygulamayan polikacılar hakkında ise adeta halka “suç duyurusunda” bulunan Kundakçı’nın temsil ettiği anlayış, aşınmalı ve aşılmalı.
Kundakçı, kitabına “Güneydoğu’da Unutulmayanlar” başlığını koymuş ama, kitabın tamamına nüfus etmiş bu yaklaşım Türkiye’de tamamen unutulmadan kitabın konu aldığı sorunun çözümü de mümkün görünmüyor.
* Hasan Kundakçı (2004), Güneydoğu’da Unutulmayanlar, Alfa, İstanbul, s.24-25)


Başa dön


Türkçenin soluğu dağlarca
Turgay Keser
Edebiyatımızın yaşayan ustalarından Fazıl Hüsnü Dağlarca 90 yaşında, ama 90 yıllık yüreği gençliğini ve heyecanını bugün de koruyor. Yapıtlarının sayısı 100’e yaklaşan şairin yaşamı aynı zamanda Türkiye’ye ve Türk Edebiyatı’na adanmış bir ömür. 2005’te şiirde 70. yılına ulaşacak olan Dağlarca ülkenin geleceğinden ve gençliğinden umutlu...
Şiirinizin aktığı kanallar neler oldu yaşamınız boyunca?
Bir şair, şiirin iki ayağı üzerinde yürürken (bir ayak içtenlik, öbür ayak imgelemdir) yakınlığı bizden ırak olmamalıdır. Okuyucu şairini onun dizelerinden kendi içine gelmiş yankılar varsa, onun okuyucusu olmuş demektir.
Şiirdeki amacım her türlü yapaylıktan uzak durmaktır. Yüreğimin, düşüncemin bana duyurduğu yeryüzünün evren güzelliğini bütün insan güzelliğiyle duymak sevincidir. Benden önceki ozanların hepsine saygı borçluyum. Öğrenciliğimi giderdikleri için borçluyum. Bana yol gösterdikleri için borçluyum.
Şiir evrensel bir dildir. Bütün diller o son dilin değişik sözcükleridir. İnsan barışı bu kapıdan geçer.
Bugünkü şiiriniz bugünkü Türkiye’ye yakışıyor mu? Siz ülke sorunlarının neresindesiniz?
Bugünkü Türkiye’ye yakışmayanları toplasak torbalar doldursak hepsini kendi kara sularımızdan ötelere atsak ne güzel olur. Bugünkü (11 Ekim 2004) Cumhuriyet gazetesinde Mümtaz Soysal’ın bir yazısı var. Elimden gelse bu yazıyı 70 milyon kez basardım, 70 milyon Türk’e dağıtırdım. Belki herkesin bunu bileklerine, göğsüne yazdırmasını isterdim. Yurdumuz Batı’nın türlü görüntüleriyle aldatılmak istenmektedir. Sevr Antlaşması’nı yeni saman yolları altında yürütmekte, daha önce yapamadıklarını, Atatürk’ümüzün parçaladığı antlaşmayı, uygulamayı diriltmek istemektedirler.
Binlerce yıldan beri Türk olan bu topraklar içindeki değişik toplumların, ulusların elbirliğiyle kendi vatanı saydığı bu topraklar, alçak emellere sunulmaktadır. Bütün yazarlardan, çizerlerden bu davranışın görülmesini, ulusumuzun uyandırılmasını isterdim. Dizelerimi kim okuyorsa onlardan bir daha isterim. Siz gençlerden dileğim budur.
Türkiye’de şair olarak yaşamanın zorlukları, kolaylıkları,güzellikleri nelerdir?
Ne zorluğu arkadaş Türkiye’de şair olmanın güçlüğü, zorluğu yoktur. Her eleştiri binlerce şiir yaratır. Binlerce şair yaratır, ülke bunca alçağın elinde kalmışsa onların bin katı sayıda şairi çağırmış, yaratmış demektir.
Türkçe’nin bugünkü durumu için neler söyleyeceksiniz? Dilimizin bulunduğu noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şair olan bir anadil anıtıdır. Anadili gelişmemiş bütün şairler değersizdir, başkasının soluğuyla nefes almak istemiş demektir. Şair demek kendi dilinin büyük soluğu demektir. Kendi dilinin büyük soluğu olmayan şairler ölü doğmuş sözlerin dolaşması gibidirler.
Türk edebiyatının geçmişine bakınız, Türkçe sevgisi büyük olanlar, bugün bile yaşamaktadırlar. Türkçe sevgisi duymayanlar o günden bugüne ölük (cenaze) gibidirler. Türkçem benim ses bayrağım.

FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA
1914 yılında İstanbul’da doğdu. Kuleli Askeri Lisesi’ni ve Harp Okulu’nu bitirdi (1935). 1950 yılında kendi isteği ile ordudan ayrıldı. Basın-Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü’nde, Çalışma Bakanlığı’nda İş Müfettişi olarak çalıştı (1960). İstanbul Aksaray’da Kitap Kitabevi’ni kurdu, yönetti. Türkçe adlı bir dergi çıkardı (1960- 1964). Türk Dil Kurumu Yönetim Kurulu üyesiydi. Yavaşlayan Ömür adlı ilk şiiri 1933’te İstanbul dergisinde çıktı. Aile, Ataç, Çağrı, Devrim, İnkılapçı Gençlik, Kültür Haftası, Türkçe, Türk Dili, Türk Yurdu, Varlık, Vatan, Yeditepe, Yücel, Yenilik, Yön, gibi dergi ve gazetelerde şiirlerini yayımladı.
“Ben insan yaşamasının fotoğrafını çekiyorum” diyen şair, ilk yapıtından başlayarak Türk şiirine yepyeni bir anlam, kavrayış ve ses getirmiştir. Şiirimizin en verimli sanatçısıdır, şiirini sürekli olarak yenileyen özelliği ile “Türk Şiirinin Ses Bayrağı” nitelemesine değer görüldü.


Başa dön


‘Sahip’ler ve direnenler
Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası, IMF, ve ABD’nin şekillendirdiği dünya ve her ülkede bu dünyaya karşı büyüyen toplumsal muhalefet. Ziegler, “Dünyanın Yeni Sahipleri ve Onlara Direnenler” başlıklı kitabında önce sözü geçen kurumların başını çektiği düzenin dünyayı ne hale getirdiğini gözler önüne sererken, onlara karşı sokaklarda büyüyen öfkeyi de dile getiriyor.
Öykülerle çingeneler Çingeneler ne kadar görülmek istenmeseler de yaşamımızın içindeler. İnsanların aklında genellikle olumsuz izlenimler yaratan bu “yarım” milletin “eğlenceye düşkün” insanları zaman zaman kendilerini anlatamamanın acısını da dillendiriyorlar; “Eğitimsiziz, göçebeyiz, örgütsüzüz ama bizim de öykülerimiz var” diyorlar, “Biz de insanız...” Çingeneler, son zamanlarda ‘yerleşmeye’ başlasalar da yüzyıllardır konar göçer olarak yaşıyorlar. Eskiden at arabaları kullanırlardı son yıllarda biraz daha ‘motorizeler’. Kamyonet, minibüs gibi araçlarla göçüyorlar. Yerleşenler iş güç sahibi olsa da hâlâ göçenler kalaycılık yaparak, çöp toplayarak ‘geçimlerini sağlıyorlar. Şehirde ya da köyde, doğuda ya da batıda, İstanbul’da ya da Madrit’te, parklarda, caddelerde ‘destursuz’ karşımıza çıkan; fallarımıza bakan, tencerelerimizi kalaylayan, çöpleri karıştıran, sokaklardan kâğıt toplayan (Bir gazetede çingene bir kadının ‘Sizin pisliklerinizi topluyoruz, bu yüzden pisiz’ dediği yazılmıştı), çiçek satan, eğlenen-eğlendiren bu insanları nasıl biliriz? Çingene denilince ne gelir aklımıza... Hep gülen, eğlenen, neşeli insanlar mı? Rengarenk giysileri ile durmadan dans eden, “çalgı çalan”... ya da çadırlarda yaşayan, çöp toplayan, hırsızlık ve fuhuş yapan pis insanlar mı? Aslında çingeneler bunların hepsi ve belki de bizim bilmediğimiz öyküleri, tarihleri, dünyaları ile bunlardan daha fazlası. İnkılap Yayınları’ndan çıkan çingene öyküleri şimdiye kadar hep gördüğümüz ama ‘düşünmediğimiz’ bu insanları ‘aklımızda bir yere oturtmak’ için iyi bir başlangıç olabilir. Kitabın ismi Çingene Öyküleri ama kitap çingenelerin anlatımlarından oluşmuyor. Bir ‘içten anlatı’ değil yani... Kitabın ismini “uzaktan” görmenin yarattığı heyecan ile; dokuzuncu yüzyılda Hindistan’da başladıkları yolculuklarını sürdüren, yüzyıllardır konup göçen, dünyanın her tarafına yayılmış, inkâr edilmiş-kendini inkâr etmiş insanların, öykülerini, mitolojilerini, felsefelerini okuyacağım diyerek elini kitaba uzatanlar için bir hayal kırıklığı söz konusu olabilir. Çünkü kitabın tam ismi (bu kısmı biraz küçük yazılmışsa da) Türk ve Dünya Edebiyatında Çingene Öyküleri. “Çingeneler üzerine yazılmış” öykülerin bir seçkisi... Kitapta ilk bölüm Türk edebiyatının ustalarının öykülerinden yapılan seçkilerden oluşuyor ikinci bölümde ise dünya yazarları var. Öyküler okuyucuda bir ‘amaç güderek’ seçilmemiş izlenimi veriyor. Kitaba alınan öykülerin yayımlanış tarihlerinin verilmemesi de çingenelerin algılanışının izini sürmek isteyen okur açısından büyük bir eksiklik olarak görülebilir. Ama yine de yüzyıllardır horlanan, dışlanan, toplu katliamlara uğrayan, tam millet sayılmayan, devletsiz, ülkesiz insanları edebiyatın ustalarının öykülerinden dinlemenin keyfini veriyor kitap... Toplam yirmi beş öykünün yer aldığı kitapta Ekrem Koçu, Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Sait Faik, Orhan Kemal, Elias Canetti, Gorki, Paniat İstrati... öyküleri bulunuyor. Farklı zamanlarda, farklı ülkelerde yazılan öyküleri okuyunca görüyorsunuz ki anlatılan; aynı çingene... Bağımsız, özgür, duygusal, pis, hırsız... Seven, sevilen, ağlayan, düşünen, acıkan yani insan...

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net