www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



MERCEK ____A. Cihan Soylu
DİE, yoksul gelirlerini artırdı!

ÖZGÜRLÜKLER ____Hüsnü Öndül
Uygulamada devlet

GÜNLÜK ____Yücel Sarpdere
Adalete çağrı

TABLO ____Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
TÜRMOB genel kurulundaki çelişkiler!

KARŞI KIYIYA YAZILAR ____Tijen Zeybek
Açılamayan açılımlar

JİN Û JÎN ____Yıldız İmrek Koluaçık
Kotaya ikili yaklaşım

HAYATIN İÇİNDEN ____Arif Nacaroğlu
Şeffaf sır

ARA SIRA ____Hayrettin Ayhan
Ekrem Ekşi

  MERCEK..........A. Cihan Soylu

DİE, yoksul gelirlerini artırdı!

DİE(Devlet İstatistik Enstitüsü), kişi başına gelirin toplumun en yoksul kesimini oluşturan 14 milyon kişilik(%20) bölümü açısından da %5.3’ten %6’ya “yükseldiğini” açıkladı. Böylece, hükümet sözcülerinin, “ekonomik iyileşmenin yüksek oranlı büyüme hızıyla birlikte devam ettiği” propagandası, dayanakları bakımından biraz daha güçlenmiş oldu.
Kişi başına gelir artışı başlıca hangi durumlarda mümkündür? Önce buna bakmak gerekiyor: başlıca işçi ücretleriyle tarım ürünleri taban fiyatları ve maaşların reel olarak artması; ücret-maaş vb.gelirlerde doğrudan bir yükselme olmamasına karsın, mal ve hizmet fiyatlarının düşmesi veya vergilerle sosyal kesintilerin düşürülmesi durumlarında reel gelir artışı mümkündür.
Ancak öncesi bir yana, son iki yıllık sürede de uygulanan İMF –TÜSİAD proğramına bağlı kalındığı, gelir artırıcı herhangi uygulamanın işçi ve emekçiler bakımından söz konusu olmadığı biliniyor. Aksine uygulanan programın ruhunu, sıkı para politikalarının sürdürülmesi, kamu harcamalarının kısıtlanması, yatırımlara ve sosyal giderlere kesilen payın düşürülmesi, ücret-maaş ve tarım gelirlerinin düşük tutulması ve artırılmaması, faiz dışı fazlayı artırarak(%6,5-7) borçların ve faizlerinin döndürülmesi vb. oluşturuyordu. İşçi, işsiz ya da kamu emekçilerinin ücret ve maaş gelirlerini artıracak biçimde herhangi vergi indirimi ya da örneğin sigorta pirim kesintilerinin düşürülmesi de söz konusu olmadı. İşçi, işsiz, memur çoğunluğu ve küçük üreticilerin bütçe gelirlerinden ya da hükümetin “fon harcamaları”ndan aldıkları bir pay da yok. Aksine, yoksulluk sınırı resmi verilerle dahi 1,5 milyar liraya çıkmışken, işçi nüfusun yarısına yakını ancak asgari ücret üzerinden(318 milyon tl) bir “gelir” ediniyor. Tarım ürünleri hasadı ve meyve-sebze üretiminde artış dönemi olmasına karşın, üretici gelirlerinde de artış olmadı. Buna karşın harcamalar artmış bulunuyor. Eğitim ve sağlık alanındaki uygulamalar emekçilerin giderlerini artırdığı gibi, sübvansiyonlarla artırılmış bir gelir de söz konusu değil. Özelleştirme ve işten atmaların gelir düşürücü bir işleve sahip olduğunu kanıtlamaya gerek bile yok. İşten atılanların bir bölümü ileri sürüldüğü gibi başka alanlarda iş bulsalar bile, yoksullar ve işsizler bakımından aile ve kişi gelirlerinin artmadığını burjuva iktisat yazarlarının önemli bir kesimi de kabulleniyorlar.
Peki bu durumda, yoksulların gelirlerinde “artış” nasıl sağlanmıştır, ya da DİE ve onun verileri üzerinden ekonomi bürokratlarıyla hükümet sözcüleri nasıl böyle bir iddiada bulunuyorlar. Bunun için hükümet sözcüleriyle ekonomi bürokratlarının somut kanıtlar göstermeye ihtiyacı yok. Burjuva uzmanların hesap hileleriyle rakamları yükseltme ya da düşürmelerinin “çocuk oyuncağı olduğu” da bugüne kadar sayısız örnek tarafından açığa çıkarılmıştır. Bu propaganda, içerde ve dış ilişkilerinde “parlak başarılara imza atan hükümet” görüntüsüne uygundur. AKP’nin desteğini artırmasına hizmet etme gibi bir işleve sahiptir. DİE uzmanları “özel hizmetli”ler gibi yönlendirilmekte; halk desteğini artırıcı propaganda için, gerçek dışı veriler bir tür “üretilmekte”dir. Malüm, işbaşında takıyyeyi Amerikancılığın payandasına dönüştüren bir hükümet bulunmaktadır ve maddi-manevi değerlerle kaynakları pazarlama ustalığıyla övünmektedir.


 
Başa dön

  ÖZGÜRLÜKLER..........Hüsnü Öndül

Uygulamada devlet

Hangi devlet olursa olsun, somut olarak insanlarla ilişkisi bağlamında ne yaptığına bakmak gerekir. Böylece bakış açımızın merkezine insanı alırsak, sosyalist devlette de kapitalist devlette de, bazı konulardaki yaklaşımların ne olduğunu ve ne olması gerektiğini görebiliriz. İşkence bunlardan birisidir; ifade özgürlüğü, inanç özgürlüğü, özel yaşam gibi konular da sayılabilir.
Hobbes'un Leviathan'ı, büyük dönüşüm ve devrimlerin anası 17. yüzyılda (1651) yazıldı. Hobbes, hak /ödev ilişkisini Hırıstiyan anlayışından, feodaliteden ve kilisenin hakimiyetinden kurtarıp doğru temellere oturtan bir düşünürdür. Ona göre ilk gelen haktır ve ödevler haklara göre belirlenir. Halbuki Aziz Thomas'la temelleri atılan ve klasik doğal hak öğretisi ile Hırıstiyan düşüncesinin sentezlendiği öğretiye göre -yaklaşık 500 yıl hakimiyetini sürdürmüştür- ilk gelen ödevdir ve haklar ödevlere göre belirlenir.
Hobbes, devleti araç olarak görüyordu.
Marx'ın devlet anlayışının şekillenmesinde Hobbes'un görüşlerinin izlerini görmek olanaklıdır, pek çok yazara göre. Marx da devleti araç olarak görüyordu. Aradaki farklar, sınıfların rolü, devletin niteliği ve bu aracın sonunun ne olacağı ve ne olması gerektiğine dairdir. Devlet, Marx'a göre Engels'in de veciz bir biçimde ifade ettiği gibi, "sönecektir." Sönecektir ama, bir araç olarak varlığını, söneceği zamana kadar sürdürecektir.
Sorun da buradadır. Sönüş sürecindeki devlet nasıl bir devlet olacaktır, ne gibi mekanizmaları olacaktır, nasıl işleyecektir, ne yapacaktır ve sönüş süreci nasıl işleyecektir?
İktidar, tek başına farklı sınıfların temsilcilerinin iktidara gelmesi ile oluşmuyor. Bu yalnızca el değiştirmedir. İktidar olmak, bir çırpıda olan şey değildir. Sosyalizm, özel mülkiyetin devlet mülkiyetine dönüştürülmesi ile de kurulmuyor. Başka bir anlatımla, mülkiyetin sahipliğinin hukuksal olarak el değiştirmesi eşittir sosyalizm denilemez. Başka ve üstün bir yaşam biçiminin ve kültürünün kurgusuna, felsefesine ve araç olarak devlet mekanizmasının kurulmasına ihtiyaç var. Mekanik formatların varlığı sosyalizm olmuyor. Demokrasi olmadığı gibi.
Bu noktada, bu demokrasi meselesine Türkiye merkezli olarak bakalım isterseniz. Türkiye bir Avrupa ülkesinde kurumsal olarak ne varsa-burjuva demokrasisi denilen demokrasinin kurumları-hepsini on yıllardır bünyesinde barındıran bir ülke. Üniversiteler, parlamento, hükümet, yargı, anayasa, anayasa mahkemesi, barolar, siyasi partiler, dernekler, sendikalar, yerel yönetimler, yerel ve genel seçimler gibi…
Türkiye, bunlarla cumhuriyet oluyor ama demokrasinin yaşandığı bir ülke olmuyor. Modern bir devlette bulunan kurumlar formel olarak var ama içi boş kurumlar bunlar. Demokratik işleyiş mekanizmalarından ve zihniyetinden yoksun. O nedenle rejimin niteliğinin militer/otoriter oluşu gizlenemiyor. Bu sonuca varılmasının ölçütü, insan hak ve özgürlüklerine nasıl baktığı ile ilgilidir. Sosyalist devletler de dahil, kâğıt üzerinde yazılanlar ve değiştirilenler değil, yaşam bulanlar, uygulamalar belirliyor her şeyi. Demek ki, devlet denilen mekanizmanın insanlarla ilişkisine bakmak gerekir. Dövüyor/sövüyor mu, araç mı amaç mı olarak görüyor kendisini bu mekanizma? Buna bakmak gerekiyor. Bu mekanizmayı işletenler -yani bürokratlar- nasıl işletiyor, genel ve yerel seçimlerle halkın oylarıyla seçilenler gerçek yöneticiler mi, bürokrasi ve ilişkileri ile politik aktörlerin kendi ilişkileri devlet denilen mekanizmaya nasıl yansıyor? Yasalar çıkarılırken ve uygulanırken nasıl yansıyor insanların yaşamına? Yalnızca insan hakları ve özgürlüklerinin kişisel ve siyasal boyutlu olanlarıyla ilgili olarak değil, acaba ekonomik,sosyal ve kültürel haklar boyutu söz konusu olduğunda nasıl davranıyorlar?
Salt siyasal iktidar sorunu olarak değil, devlet denilen varlığın -devlet, varlığın kavramsallaştırılmış halidir- insanlarla ilişkisi açısından kullanacağınız bir araç olma özelliği sorgulanmalıdır. Her durumda, insanla ilişkisinde bu varlığın tehlikesine dikkat edilmelidir. Bugün itibariyle, binlerce yıl geçmiş olmasına karşın, bu varlıktan kurtulamadı insan. Bu varlığın yetkili kıldığı kişiler ve mekanizmalar, insanlar tarafından, devlet yetkisi taşımayan insanlar tarafından (buna sivil toplum da diyebilirsiniz, yurttaşlar, yurttaş toplulukları da diyebilirsiniz, resmi olmayan toplum da diyebilirsiniz) tam denetim, kontrol altında tutulmadıkça ve onlara hükmedilmedikçe, en demokratik biçimlerinde de, insan hakları ve özgürlükleri için tehdit oluşturur.
Bugün en gelişmiş ve demokratik biçimleriyle de devletler, insanları "büyük gözaltı"nda tutuyor. Bu ilişkiyi tersine çevirmek gerek.


 
Başa dön

  GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Adalete çağrı

Bugün bu köşeyi bir kez daha bir mektuba bırakıyoruz. Tam da Türkiye’deki adalet, hukuk kavramlarının tartışıldığı ve rezilliklerin diz boyunu aştığı bir döneme denk gelmesi hem bu mektubu, hem de davayı önemli ve çarpıcı kılıyor. Yerimizin bir köşe olması itibarıyla mektubu özüne zarar vermemeye özen göstererek kısaltmak zorunda kaldık. Arkadaşlarımızın bizi mazur göreceğini umuyoruz.
“Size bu mektubu tutuklu bulunduğum Kandıra 2 No’lu F Tipi Cezaevi’nden yazıyorum.
Bizler 1 Nisan tarihinden İstanbul’da başlayarak Anadolu’nun çeşitli illerinde devam eden dernek, dergi, kültür merkezi, radyo, hukuk bürosu baskınlarında gözaltına alınarak 5 Nisan tarihinde çıkarıldığımız mahkemede “DHKP-C örgüt üyesi, yöneticisi” vb. iddialarla tutuklanmış kişileriz. 1 Nisan tarihinde yasal kurumlar olan Temel Haklar ve Özgürlükler Derneği, TAYAD, Gençlik Derneği ve Dergisi, Yılmaz Yayıncılık, Anadolu’nun Sesi Radyosu, İdil Kültür Merkezi, Halkın Hukuk Bürosu basılmış, ancak polis açıklamalarıyla “hücre evleri” baskını olarak basına yansıtılmıştır.
Tutuklanmamız, Yılmaz Yayıncılık’ta çıktığı iddia edilen “disket”in “çözümleri”ne dayandırılmıştır. “Diskette adın çıktı” gerekçesi ile toplam 82 kişi tutuklanmış, bir kısmı çıkarıldıkları duruşmalarda tahliye edilmiş, halen 60 kişi civarında tutuklu mevcuttur.
Öncelikle tutuklanmamızın hukuki dayanaklardan yoksunluğunu anlatmak istiyorum.
-Polis “illegal yazışmalarımızı” bir yıldır denetlediğini söylemektedir. Ancak; bir yıldır yapıldığı iddia edilen “illegal yazışma belgeleri” ortada yoktur! Resmi kayıtlarda mahkeme denetiminde görünen disketler, operasyonların üzerinden aylar geçmiş olmasına rağmen poliste çıkmıştır!
-Burada çıktığı iddia edilen “disket”, kanuna göre hakim önünde el konup mühürlenmesi; mührün hakim, bilirkişi ve sanık avukatı önünde açılması gerekirken, bunlar yapılmamıştır. Disketin delil olamayacağı TUBİTAK raporlarıyla da resmileştirilmiştir. Ancak tüm gözaltı ve tutuklamalar bu sözde “disket”e dayandırılmaktadır.
-İstanbul polisi çeşitli illerin polislerine bir takım metinler fakslayarak birçok insanın gözaltına alınmasını ve tutuklanmasını sağlamıştır. Fakat bu tutuklamaları yapan savcı ve hakimlerin hiçbirisi söz konusu disketleri incelemeye almamıştır. Eğer bu “disket” delil olarak görülmüyorsa, neden buna dayanarak tutuklama yapılmaktadır, delilse neden inceleme gereği duyulmuyor ve avukatların da incelemesi engelleniyor?
-Dosya, onlarca, yüzlerce çelişki ve komployu açığa çıkaran sahteliklerle doludur. Örneğin 10 yıldır kesintisiz hapiste olan Bekir Şimşek, “diskette adın var” denilerek “aranır” duruma düşürülmüştür! Yine TAYAD Başkanı Tekin Tangün’ün polis gözaltısında olduğu tarihte örgütsel yazışma yaptığı iddia edilebilmiştir!
“1 Nisan operasyonu” ülkemizde son yıllarda yaşanan en büyük hukuksuzluk operasyonudur.
Kimsenin “hukuk devleti” söylemleri ve “demokrasi” aldatmacalarıyla kendisini kandırmaya hakkı yoktur. Yargıtay-MİT-Çakıcı ilişkileri Türkiye’deki sistemin görünen bir parçasıdır sadece. Tüm sistem bu tarz ilişkilerden ibarettir. Dünya tarihi sistemlerin ihtiyaç duyduğunda halkların mücadelesini bastırmak için sahte belgeler, yalancı şahitler kullanarak kurulan komploların örnekleriyle doludur. Bu tarz örneklerden dünya tarihine geçmiş olanlardan Sakko ve Vanzetti, Rosenbergler.. vb. davaların iç yüzü, yıllar sonra itiraflarla açığa çıkmıştır. Ülkemizde ise, devrimcilere yönelik bu tarz komplolar gelenektir. Sözünü ettiğim davaları dünya tarihine maleden ise, hukuksuzluğa karşı yürütülen Adalet mücadelesidir.
1 Nisan hukuksuzluğu Türkiye’deki Haklar ve Özgürlükler mücadelesi açısından benzer önemdedir diye düşünmekteyiz.
Bu nedenle duyarlı herkesi bu hukuksuzluğa karşı mücadele etmeye ve 25 Ekim-5 Kasım tarihleri arasındaki duruşmamıza çağırıyoruz.
Selamlarımla.
Şadi Özpolat

e-posta:
yucel@evrensel.net

  Başa dön

  TABLO..........Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak

TÜRMOB genel kurulundaki çelişkiler!

Geride bıraktığımız hafta sonu Ankara’da, Ahmet Taner Kışlalı Spor Salonu’nda Türkiye Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler ve Yeminli Mali Müşavirler Odalar Birliği’nin (TÜRMOB’un) 15.Olağan Genel Kurulu yapıldı. Bu genel kurula R.Tayyip Erdoğan, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Bakanlar ve birçok milletvekilinin yanı sıra bürokratlar ve siyasi parti temsilcileri de katıldı.
Gelenek üzerine önce kurumun Genel Başkanı Mehmet Timur, sonra sırası ile hükümeti temsilen R.Tayyip Erdoğan, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ve diğer konuklar söz aldı. Malum genel kurulu yapılan kurum muhasebe örgütü olunca, çeşitli ekonomik verilerin değerlendirilmesi de doğaldır. Söz alanlar da bu çerçevede konuşmalar yaptı. Ekonomik göstergelerden tutun da, işsizlik, yatırımsızlık, faiz ve enflasyon oranlarının “düşmesine” kadar çeşitli “değerlendirmelerde” bulunuldu. Ancak yapılan değerlendirmeler çelişki doluydu. Bu çelişkiye düşen, IMF programını uygulayan hükümetin başı R.Tayip Erdoğan olması anlaşılır! Çünkü görevi bu programı uygulamak. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın çelişkisi bir başka. Kerhen hükümeti eleştirse de, o da çelişki içindeydi. Seçim öncesi yüzde 6.5 faiz dışı fazla hedefine uyacağını programına almış IMF ile ilişkileri sürdüreceğini, Dünya Bankası memuru Kemal Derviş’i partisine transfer etmekle mesaj vermiş olmasına rağmen, IMF ile ilişkilerin uzatılmasından “şikâyet” ediyordu.
Ancak, TÜRMOB Genel Başkanı Mehmet Timur’un konuşmasındaki çelişkileri anlamak son derece güçtü. Genel Başkan konuşmasında; uygulanan IMF programının “başarılı” yürüdüğünü, daha yılın ilk altı ayında yıllık hedef olan yüzde 6.5 faiz dışı fazla hedefine ulaşıldığını, enflasyonun iki haneli rakamlara ulaşılmasının olumlu olduğunu, ihracatta rekorlar kırıldığından dem vurup durdu. Konuşmasını “ama” ile devam ettirerek, zorla vergi alındığını, işsizliğin giderek arttığını, yatırımların kısıldığını, ithalatın arttığından söz ederek bu durumun çözülmesi gerektiği “temennisinde” bulundu. Bu sözleri sarf eden ve “derin” değerlendirmelerde bulunan “Emek Paltformu”nda bulunan TÜRMOB’un Genel Başkanı olması çelişkiyi ve üzüntüyü bir kat daha arttırmıştır. Hem emek düşmanı IMF programından ve o programın sonuçlarını övmek, hem de Emek Platformun’da olmak çelişkiden çok başka bir “kelime” ile izah edilmesi gerekir sanırım. Kürsüde bana tanınan kısa süre içinde yanıt vermeye çalıştıysam da bu kadar çelişkiyi kısa sürede düzeltmek kolay değildi.
Oysa analitik düşünme yeteneği kazandıran bir mesleği yapan bu kadar çelişkiye düşmemesi gerekirdi. Sevgili Genel Başkan’a birkaç hatırlatma yapmak gerekirse; sizin başarı olarak sunduğunuz yüzde 6.5 faiz dışı fazla hedefinin tutturulması bir başka havuzdan yapılan kesintinin sonucudur. Yani, istihdamı yaratacak olan yatırım başta olmak üzere, toplumun zorunlu giderleri olan eğitim, sağlık, tarım, kamu çalışanlarının ücretlerinden yapılan kesintiler ile sağlanmıştır. Hem faiz dışı fazla hedefine ulaşmaktan “övünç” duymak, hem de zorla vergi alınmasından, işsizlikten ve yatırımsızlıktan yakınmak büyük bir çelişkidir. Çünkü işsizlik ve vergi terörü, faiz dışı fazla hedefine ulaşmanın yani uygulanan IMF programının sonucudur Sayın Başkan! Yine, “Rekor” diye adlandırdığınız ihracat konusuna gelince: Evet, bir rekor söz konusudur, o da ithalatın, ihracattan 22.5 milyar dolarlık fazla olması rekorudur. Yani, yatırım yapamadığımız ve üretemediğimiz için dışarıdan satın almaya devam etmişiz! Bu hüsran tablosunu başarı gibi göstermenin nedeni, bu programı yürüten hükümetin başı genel kurulda olduğu için yapıldı ise bu çok daha kötü. Bunun toplumdaki tanımlamasını siz değerli okuyucularıma bırakıyorum.
Bütün bu çelişkili tartışmaları gölgede bırakan ve popülizm kokan bir başka konu ise “mali tatil”i yasalaştırma mesajı oldu. Kuşkusuz, yoğun ve stresli bir iş ortamı olan muhasebecilerin, tatile ihtiyacı vardır. Yıllardır mücadelesi verilen ve Mali Müşavirler Muhasebeciler Biriliği tarafından dokuz yıldır, “Mesleki Mali Tatil” adı altında fiilen yürütülen bu talebin yerine getirilmesinden doğal bir şey olamaz. Ancak, mesleki bağımsızlığın, ekonominin ve toplumun mesleğe talebinin arttırıldığı, emekten yana, saygın bir muhasebe mesleği ve örgütü talebinin ise önümüzdeki yıl, tarihinde ilk defa iki gün yapılacak olan mali genel kurullarda masaya yatırılması ihtiyacı aciliyetini korumaktadır.
Diğer tehlikeli bir tartışma ise, Muhasebeci Mali Müşavir ve Yeminli Mali Müşavir tartışmasını yaratan tahrik edici tartışmalardır. Bu son derece tehlikeli bir durumdur. Muhasebe ve Muhasebe Denetimi olarak iki farklı görevi üstlenen, ancak birbirini tamamlayan tek mesleği savunmak akıllıca bir davranış ve talep olur. “Tek meslek tek oda” talebi ile dayanışma içinde daha güçlü bir meslek yaratmak mümkün olacaktır.

e-posta:
kirmizitoprak@hotmail.com

  Başa dön

  KARŞI KIYIYA YAZILAR..........Tijen Zeybek

Açılamayan açılımlar

Belirsizlik hâlâ sürüyor. Tek bildiğimiz, daha doğrusu sürekli bize hatırlatılan, Annan Planı ile ilgili referandumda yüzde 65 evet oyu vermiş olmamızın Türkiye’nin “önünü açtığı.” Yani, Türkiye’nin AB müzakerelerinin başlamasıyla ilgili tarih almasında biz Kıbrıs Türklerinin önemli bir payı olduğu. Başbakan sürekli buna vurgu yapıyor. Özellikle “Evet dedik de ne oldu?” diyenlere ilk cevabı bu. Demek ki Türkiye kurtulmadan Kıbrıs’ın Kuzeyi’nin kurtulamayacağına inanıyor. Türkiye’nin kurtuluşunu da AB’de görüyor. İyi de müzakerelerin başlamasıyla biteceği süre arasında geçen bir nesillik zamanda ne olacak? Yani biz ne olacağız? Bu sorunun cevabı yok. Gene başbakan, “Eğer gerekli açılımları yapmazsak sonumuz Kıbrıs Cumhuriyeti’ne yama olmak olur”, diyor. Peki gerekli açılımlar nedir? Politika nedir, yapılması gereken nedir, kendilerinin yapmayı düşündükleri nedir, bizim yapmamız gereken nedir?
İzolasyonların kaldırılması çok önemli, evet. Peki ama adanın askersizleştirilmesi, silahlardan bir nebze olsun arındırılması, tatbikat alanı olmaktan kurtarılması hiç mi önemli değil ki hükümetin gündeminde Türkiye’nin asker çekmesi yok. Ticari nefes boruları kesik olduğu için, üretemediği için bir ekonomisi olamayan ve kendi kendine yetemeyen, yetemediğinden dolayı da rehine durumuna düşen bu halktır da, her yıl yapılan savaş büyüklüğünde tatbikatlardan dolayı taşı toprağı zehir dolan ve insanı kanserden kırılan da bu halk değil midir? Ülkesinin tümünde özgürce dolaşıp, özgürce yaşayamayan ve sözde özgür olduğu bölgelerin yarıdan fazlası da askeri bölge olduğu için dikenli tellerle çevrili olan, dolayısıyla çölde vaha gibi garnizon ortasında sivil hayat sürdürmeye çalışan da bu halk değil midir? Öyleyse neden hâlâ ve en önce izolasyonlar da askersizleşme değil? Ya da neden her ikisi de değil?
Neden Türkiye’den bu ülkeye göç eden halkın bu yeni yaşama uyum sağlaması için desteklenmesi, çocuklarının okullara gönderilmesi, yerli halktan izole bir yaşam sürmemeleri için gereken tedbirlerin alınması gündeme gelmez de, illa ki subay çocuklarının kolejlere kontenjandan alınması geleneği otuz yıldan beridir titizlikle ve hiç tartışmaya açılmadan sürdürülür?
Neden Güney’de kalan Türk malları konusu AİHM’e götürülsün, Kıbrıs Cumhuriyeti mahkemelerinin kapısına dayanılsın diye çırpınırken, Kuzeyde askeri bölge ilan edilen Türk koçanlı mallar için tek lâf edilmez?
TC’de Avrupa Yasalarına uyum diye, demokratikleşme adına her gün yeni bir adım atılırken niye Kıbrıs’ın Kuzeyinde birçok bölgede hâlâ olağanüstü hal, ya da ateşkes koşullarında geçerli olacak kurallar işletilir, köylere insanlar sokulmaz, tarlalara girilmesine askerler izin vermez, neden?
Sınırlarda kapılar açıldığına ve her gün isteyen Rum’un Kuzey’e geçmesine izin verildiğine göre, bunca asker bizi kimden korumak için varlığını ve kantinler aracılığıyla ticaretini sürdürüyor ve bu konu niye hiç tartışılmıyor? Yoksa Rumların bize saldırma, savaş açma ihtimali mi var, böyle bir gerçek var da hükümet bizden mi gizliyor, nedir?
Ya Annan Planı? Bu plan gerçekten hâlâ gündemde mi? Annan Planı’nın Rumların “Evet” diyeceği hale getirilmesi mümkün mü? Peki ya hangisi daha kolay? Annan Planı’nı Rumların kabul edeceği hale sokmak mı, yoksa Kıbrıs Cumhuriyeti’ni Türklerin benimseyeceği şekle getirmeye çalışmak mı? Yani eğer Rumlar gerçekten bizim tekrar Kıbrıs Cumhuriyeti çatısı altında yer almamızı istiyorlarsa niye onlara “Bu şartlarda olmaz ama mesela yediye otuz oranından başlamak üzere, KC Anayasası’nı da tartışmaya açabiliriz, buradan buyrun” demiyoruz.
Açılım açılım deyip, bir türlü açılamıyoruz vesselâm.

e-posta:
tijenz2002@yahoo.com

  Başa dön

  JİN Û JÎN..........Yıldız İmrek Koluaçık

Kotaya ikili yaklaşım

Daha önce iki yazımda olumlu ayrımcılık yöntemlerinden biri olan kota sorununa değinmiştim. Şiddet, TCK ve zina tartışmalarından sonra bir kez daha bu konuya dönme fırsatı doğdu.
AB İlerleme Raporu’nda dikkat çekilen konulardan biri de kadınlar için sosyal politikalar uygulanması. Bunlardan birinin de kota olması ve kotanın daha fazla gündeme gelmesi de beklenmelidir.
Sosyal temelin çözümlenemediği durumda yalnızca palyatif tedbirlerle kadınların eşitlik sorununun çözümlenmesi mümkün değildir. Ancak bu tedbirlerin bütünüyle ve bir çırpıda reddedilmesi gerektiği sonucu da çıkarılmamalıdır.
Bütün öteki koşullar aynı kaldığı halde; yani mesela çocukların bakım ve eğitimi esas olarak annenin üzerinde bir yük ise, evin ve ev halkının beslenme, temizlik ve barınma sorunları kadınların sırtında ise, hele bu kadın bir de çalışıyorsa sendikalarda ve siyasi partilerde yönetsel kademelerde yer alması için gerçekten “süper kadın” olması gerekiyor. Ancak tarih süper kahramanlar aracılığıyla ilerlemediği gibi, toplumun da “süper”lerle tarif edilemeyeceği bir gerçek. Ancak kâr üzerine kurulu ve giderek sosyal politikaların kırıntılarını da terketmekte olan kapitalizm koşullarında bu sorunların süreceği de belli. Kapitalist sistem eğitimin özelleştirilmesini, yaşlıların bakımı konusunda devletin üstlendiği yüklerden kurtulmayı vb. dayatırken kadınların eşitliği için sistem bakımından daha zararsız gibi görünen kota taleplerini destekleyerek “kadınlardan yana”görünmeyi tercih ediyor.
Kota, her biçimsel eşitlik ya da hak sorunu gibi, tek başına sorunu çözemeyeceği bizim açımızdan anlaşılır bir şeydir. Ancak, kotaya karşı çıkarak değil de, kotanın uygulandığı yerlerde sorunun asıl kaynağının biçimsel eşitlik sorunu değil, sosyal eşitlik ve sermayenin sınıf egemenliğinin ortadan kaldırılması mücadelesi olduğu daha çok anlaşılacaktır. Sınıfsız ve sömürüsüz bir toplum kurulmadan kadınları eve ve erkeğe bağlayan zincirlerin feodal zincirlerin, ya da en iyi durumda onu bir cinsel obje olarak pazarda özgürleştiren sermaye düzeninin zincirlerinden kurtulması mümkün değildir.
Kota uygulamalarına bakmak aslında sonucu görmeye yeterlidir. ANAP, CHP gibi partilerde kadın kotaları, ilgili parti yöneticisi erkeklerin kendi iktidarlarını kuvvetlendirecek şekilde ve onların yakını olan kadınlarla doldurulmakta ve pratik olarak bir erkek kotası şeklinde işlemektedir. DEHAP’ta en yüksek kadın kotası olmasına rağmen, yerel seçimlerde bu kotalar doldurulamamıştır. Zira kadının ve özellikle Kürt kadınının içinde bulunduğu feodal-aşiretçi yapının aşılabildiği oranda kadınlar aday gösterilebilmiştir. Kısacası kota uygulaması gerçek sosyal sorunlara ‘takıl’mıştır. Kotanın pratik bir uygulama kazanmasıyla kadın sorununun yalnızca hak eşitliği değil, aynı zamanda özgürlük sorunu olduğu anlaşılacaktır.
Kota uygulamalarında, gerçek kadın sorunlarının tartışılması ve emekçi kadın kitlelerinin kendi zincirlerini de kırmanın objektif şartlarını oluşturacak sosyal devrim için aydınlatılması önemsenmelidir.
Kota uygulamasında mevcut düzenin devamından ve kadınların geri sosyal-politik konumundan çıkar sağlayanlarla, kadınların gerçek kurtuluşundan yana olanlar da ayrışacaktır. Bu koşullar içinde ‘kota’ emekçiler için; kapitalizm koşullarında eşitliğin subjektif koşullarının yaratılması için yetkinleşmiş sınıf bilinçli kadınların sayısının artırılması için bir hedef olarak ele alınabilir. Kadın kitlelerinin aydınlatılması uğraşında daha donanımlı ve daha ısrarlı bir çabanın gerektiği açıktır.

e-posta:
yimrek@mynet.com

  Başa dön

  HAYATIN İÇİNDEN..........Arif Nacaroğlu

Şeffaf sır

Bugün, devletin kısa bir tanımını yapıp, yaşamımızdaki rolüne değinecektim. “Gerekli”, “kutsal” sıfatlarına rağmen, neden çoğunluk insanımızın devlet çatısı altında, fabrika kapılarında açlığa, yoksulluğa terk edilirken, diğer bir azınlığın vur patlasın, çal oynasın yaşadığını tartışacaktım. Devletin teorik tarifi içerisinde, neden bazı çakalların, derinleşerek ceplerini doldururken, sabahtan akşama kadar masa başında dirsek çürüten devletsiz devletlinin akşam eve ne götüreceğinin hesabını yaptığını yazacaktım.
Bu soyut kutsallık, nasıl oluyordu da, 8 yaşındaki bebenin pamuk tarlalarında ellerinin parçalanmasına, telef olmasına göz yumabiliyordu? Herkesin devleti neden duvara yazı yazan 16’lık genci insanlık suçlusu ilan edip, hapislerde süründürürken, hayatında bir dakika olsun diğerini düşünmemiş çete zibidilerini bir gecede bırakabiliyordu?
Nasıl oluyordu da bir araya gelen üç beş soytarı, ABD’nin Irak direnişini durdurabilmek ve halkın geleceğini yok etmek için aydınları katletmesine benzer şekilde, ülkemizin aydınlarının katledilmesi için karar alıp, uygulayabiliyorlardı? Emirleri büyük biraderden aldıkları ve emperyalist efendilerine hizmet ettikleri halde nasıl oluyordu da vatana ihanetle suçlanmıyorlardı?
Nasıl oluyordu da bu çakallar, yanlarına diğer çakalları alıp korkmadan kameralara poz verebiliyorlardı?
Nasıl oluyordu da bu adamlar pisliklerini örtmek için, “Derin” ve “Sır” sıfatlarının arkasına saklanabiliyor ve hiç kimse bir şey yapamıyordu?
İşte bugün bunları yazacaktım.
Ama işçi Hanifi’nin soruları kafamı karıştırdı. Devlet İstatistik Enstitüsü’nün açıklamasını televizyondan dinlemiş. Sordu.
- Hocam bu devlet kimin?
- Hanifi bu konular ciddi. Tabii ki hepimizin.
- Peki o zaman neden devlet, kendi okuluna giden benim bebeme 600 dolar, özel okula giden, zaten zenginin bebesine 1600 dolar harcar?
- Hanifi senin beben yoksul çocuğu. Aza kanaat etmeyi bilir. Markalı spor ayakkabı istemez. Isınmak onun için ılınmak demektir. Donar ama üşümez. Kalemi küçülünce parmağına bağlar.
- Peki hocam, ben 4 çocuğu okula göndermesem, devlet, harcayacağı 2400 doları bana verir mi? Nasıl olsa ite kaka ilkokulu bitirip, boya sandığının başına geçecekler. Devlet onlara harcadığı parayı şimdi bana verse de ben de onlara bari muz alabilsem.
- Olmaz Hanifi. Okula göndermek zorundasın.
- Peki hocam bu İstatistik Enstitüsü devletin kurumu değil mi? Bu açıklamayı sır sayıp yapmasa da bizi dinden, imandan çıkarmasa olmaz mı?
- Şeffaflık Hanifi, şeffaflık.

e-posta:
arif1@gantep.edu.tr

  Başa dön

  ARA SIRA..........Hayrettin Ayhan

Ekrem Ekşi

12 Eylül gericiliğinin halkın üzerine bir kabus gibi çöktüğü günlerdi.
Fabrikalar, okullar, caddeler, sokaklar işgal ediliyor, evler basılıyor, işkencehaneler ağzına kadar dolduruluyor, dur ihtarına uymadığı gerekçesiyle insanlar sokak ortasında katlediliyor, geceleri sokağa çıkma yasağı ilan edilerek evler hapishaneye çevriliyor, radyolarda, televizyonlarda, gazetelerde yasaklanan sendika, kitle örgütü, gazete, dergi adları ardı ardına sıralanırken, bu örgütlere üye oldukları, bu gazeteleri okudukları için işçilerin, öğrencilerin, emekçilerin isimleri yakalananlar ya da arananlar listelerinde çarşaf çarşaf ilan ediliyordu.
Tam da askeri faşist darbenin gerçekleştirildiği 12 Eylül 1980 günü 24 yaşında bir genci aramızdan aldılar ve 14 Ekim 1980 günü cansız bedenini teslim ettiler.
İşte o gencin adı Ekrem Ekşi’ydi.
1956 yılında Zonguldak’ta doğan Ekrem, 1974-75 öğretim yılında İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Mimarlık Fakültesi’ne girdi.
O yıllar gençliğin 12 Mart karabasanından kurtulmaya başladığı yıllardı. Okullarda, fabrikalarda, semtlerde arayış içine giren gençler gruplar halinde devrimci saflara katılıyor, hayatın her alanında mücadele yükseliyordu.
Böyle bir devrimci kabarma döneminde üniversiteye giren Ekrem Ekşi de daha farklı davranamazdı. Boykotlara, yürüyüşlere, gençliğin öğrenim özgürlüğünü, can güvenliğini tehdit eden faşist saldırılara karşı yürütülen mücadeleye katılmaya başladı.
Ancak onu başkalarından ayıran özellikleri kısa sürede kendini göstermeye başladı. Ekrem bu mücadelede yer alan yüzlerce, binlerce devrimciden daha farklıydı.
O bir kitle önderiydi.
İTÜ ve İstanbul gençliğinin mücadelesi içinde giderek öne çıktı. Bir gençlik önderinde bulunabilecek vasıfların hepsini onda görmek mümkündü.
Kitlelerle ilişki kurmada Ekrem bambaşka biriydi. Öğrencisi olduğu Mimarlık Fakültesi temsilcilik seçimlerini büyük bir farkla kazanmıştı. Aynı türden ilişkileri yaşamın her alanıda kuruyor, Topkapı, Zeytinburnu bölgesindeki fabrikalarda, çırakların çalıştığı atölyelerde, emekçi semtlerinde kısa sürede ilişki kurduğu herkesin sevgisini kazanıyordu.
Mütevazıydı. Kibir nedir bilmezdi. İlişkide olduğu herkese eşiti olarak davranırdı. Bildiği konularla ilgili başkalarına üstünlük taslamaz, bildiklerini arkadaşlarına öğretir, sürekli öğrenmeye çalışırdı.
Arkadaşlarının, yoldaşlarının, ihtiyacı olan herkesin yardımına koşar, bunu yaparken, karşılığı olacağını düşünmez, bir komüniste yaraşır paylaşım ruhuyla yapardı bunu. İyi bir ajitatör ve iyi bir propagandistti.Halkın Kurtuluşu gazetesi satışlarında sesini çok uzaklardan duyabilir, söylediği her sözü rahatlıkla ayırdedebilirdiniz. Gazete satışına çıkan birçok kişi nasıl ajitasyon yapılacağını öğrenmek için onu izlerdi. Birçok forumun, mitingin konuşmacısı Ekrem’di.
Boykotlarda, yürüyüşlerde en önde olanlardan biri yine Ekrem’di. Her türden eylemde gür sesiyle slogan attırırken görürdünüz Ekrem’i.
Büyük iş, küçük iş ayrımı yapmazdı, Onun için her iş, bir devrimci için kaçınılmaması gereken bir görevdi. Duvarlara yazı yazarken de,afiş asarken de, bir gösteride yer alırken de, bir gazete paketi taşırken de, yaptığı işin devrimci mücadelenin bir parçası olduğunu düşünür, başkalarından yapmasını istediği bir işi önce kendisi yapardı.
Ekrem devrimci teorinin önemini kavramış yoldaşlarımızdan biriydi. Onu her zaman okurken görmek mümkündü, onca yoğun pratik faaliyet içinde zaman bulamama gerekçesinin arkasına sığınmak yerine, okumak, kendisini geliştirmek için zaman yaratırdı. Üstelik teoriyi ne çok şey bildiğini göstermek için değil, kendini yenileyip geliştirebilmek ve teorinin pratiğe yol gösterici olması için ele alırdı.
Ekrem’in daha birçok özelliği sayılabilir. Ancak en büyük özelliği, faşist katillerin hedef tahtasına koymasının da nedeni olan özelliği, Ekrem’in bir örgütçü olması ve her koşulda örgütlü mücadeleyi savunan bir devrimci olmasıdır. Bir birimin önderi olmaktan İstanbul gençliğinin, giderek Türkiye gençliğinin önderlerinden biri pozisyonuna onu yükselten bu vasıflarıydı.
Onu gözaltına aldıklarında amansız işkencelerden geçirdiler, kendine, arkadaşlarına, yoldaşlarına, partisine ihanet etmesini istediler. Ama o direnmeyi seçti. Yaşarken nasıl dimdik durduysa, ölüme giderken de dik durmayı bildi. Bu da onun dostlarının sevgisini, düşmanlarının kinini artırmasına neden olan bir hasletiydi.
Ekrem öldürüldüğünde 24 yaşındaydı. Aradan 24 yıl geçti. Yaşıyor olsa bugün 48 yaşında olacaktı. Ancak biz onu hep 24 yaşındaki Ekrem olarak hatırlayacağız ve Ekrem’i uğruna mücadele ettiği devrim ve sosyalizm mücadelesinde yaşatacağız.


 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net