www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
GERÇEK
____
İ. Sabri Durmaz
Şimdi cesaret gösterme zamanı
UFUK
____
Fatih Polat
AB’nin çekirdeğindeki Ortaçağ
KONUM
____
Çetin Diyar
ABD, AB ve Kürtler
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Yol biter ödev bitmez -2-
AVRUPA GERÇEĞİ
____
Yücel Özdemir
Avrupa vizesi
EKONOMİ DÜNYASI
____
Tahir Şilkan
Ekonomik veriler
İNSAN VE SPOR
____
Hakan Keysan
Evrensel ve spor
YAŞAMANIN YEDİ RENGİ VAR
____
Gülsüm Cengiz
Viranşehirli çocuklar
TIRTIL
____
Erdal Şekeroğlu
Eğitim
GERÇEK
..........
İ. Sabri Durmaz
Şimdi cesaret gösterme zamanı
Dün Evrensel’de Türkiye’nin üç büyük metal-otomotiv fabrikası olan, Renault, Fiat ve Bosh’un işçileriyle bir görüşme yayımlandı.
İşçiler bir yandan çalışma koşullarının aşırı ağırlığından, ücret azlığından, sendikalarının görüşmelerde gösterdiği istikrarsızlıklardan yakınırken öte yandan patronların esnek çalışma, fazla mesai ücretlerinin yüzde 50 düşürülmesi ve yüzde 2.54 ücret zammı teklifinden yakınıyorlar.
Peki ne olacak dendiğinde de çok açık bir yanıtları yok. Kimine göre “mesailer yüzde 50 düşerse yandı gitti”ler, kimine göre “sendika çağırırsa her eyleme var”lar, kimine göre de “bu ücret zammı ile aç kalırlar”. Kimi ise “yüzde 7-8 zam olursa esnek çalışmaya da ses çıkarılmaz” demek istiyor, utangaçça.
Bu kadar geri düşmenin nedeni de “aramızda birlik yok!” diye açıklanıyor. Ve tabii, bu yanıt karşısında akan sular duruyor!
Elbette bu işletmelerde çalışan işçiler, bundan 6 yıl önce; sokaklara dökülerek, işçinin istemediği bir TİS’e imza attığı için Türk Metal’den kopmayı bile göze alacak kadar ciddi eylemlere başvuran işletmelerin işçileridir.
Ne var ki, bugünkü koşullarda asıl tartışılması gereken, eğer sendika taleplere sahip çıkmazsa; bu üç fabrikanın 12 bin dolayındaki işçisinin ne yapacağını bilmesi gerektiğidir. Ve dahası onca yıllık deneyimden sonra, “aramızda birlik yok, ne yapalım?” yakınmasının kabul edilemeyeceğidir.
Çünkü bu birliğin nasıl olacağını ve ne kadar çabuk gerçekleştirilebileceğini onlardan iyi kimse bilemez. 1998 çok uzaklarda değildir ve o gün alanlara çıkan işçiler, bu üç fabrikadaki eylemi koordine edenler halen bu fabrikalarda çalışmaktadır. Ve bu işçiler bilmektedir ki; o gün de, eylemden bir hafta önce, üç gün önce konuşulsa; “Ne yapalım işçiler içinde birlik yok” yakınmasını dinleyebilirdiniz. Bu yüzden bugün de, bu üç fabrika, hatta başka fabrikalarda “birlik” sorunu sadece bir kaç günlük; işletmelerde, “satışa izin vermeyelim, haklarımızın gaspına izin vermeyelim” üstünden açılacak açık bir tartışma sorunundan ibarettir. Görülecektir ki, hem işletmeler içinde hem de işletmeler arasında birlik hızla kurulacaktır. Bu yüzden de, sorun birliğin sağlanmamış olmasından öte; birliği sağlamak ve mücadeleye atılmak için (sayısının önemi yok) bir grup ileri işçinin öne çıkarak harekete geçmesi sorunudur. Harekete geçildiğinde her şey 1998’den daha hızlı ve daha kitlesel bir karaktere bürünecektir.
Türk Metal üyesi işçilerin, Birleşik Metal, Çelik-İş gibi sendikaların üyeleriyle çıkarları aynıdır. Birleşik Metal üyesi işçiler, Gebze merkezli olarak, dayatılan koşulları kabul etmeyeceğini eylemleriyle göstermektedir. Ama bu eylemlere Bursa’dan (Elbette Türk Metal ve Çelik-İş üyesi başka işletmelerden işçiler de) özellikle yukardaki üç fabrika destek verirse, elbette ki, MESS’le, el altından uzlaşma manevrası yapan sendikacılar (varsa) da şapkasını önüne koyup düşünecektir.
Kuşkusuz 1998’in yarım kalması bir dezavantajdır, ama aynı zamanda bu hem MESS hem de Türk Metal yöneticileri için bir ders mahiyetinde olmuştur. Bu yüzden de birleşme ve harekete geçme girişimlerinin başlaması bile işçilerin saflarında yeni bir mücadele dalgasını geliştireceği gibi karşı cenahta da bir kargaşaya yol açacak, sözleşmenin satış sözleşmesine dönüşmesini engelleyecek pek çok başka gelişmelere de yol açabilecektir. Bu yüzden de işçilerin; özellikle de geniş işçi kesimleri tarafından söylediklerine önem verilecek işçilerin, karamsar olmaya, “şöyle olursa biteriz”, “böyle olursa yanarız” demeye hakkı yoktur. Ve sendikayı, sendikacıları suçlayarak da bir yere varılamaz. Çünkü işyerinde binlerce işçinin içinde olan sizlersiniz.
Öyleyse olup bitenin değilse de olup biteceklerin sorumluluğunu üstlenme cesareti gösterilirse kazanabilirsiniz.
e-posta:
durmaz@evrensel.net
Başa dön
UFUK
..........
Fatih Polat
AB’nin çekirdeğindeki Ortaçağ
Avrupa Birliği, bugün Türkiye ile ilgili “İlerleme Raporu”nu açıklayacak. Türkiye’nin kurtuluşunu AB’de görenlerin yarattığı hava ya da “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” anlayışı ile AB üyeliğine karşı çıkanların üstünden atladıkları, ancak tartışmanın gözardı edilmemesi gereken temel bir yanı var. Avrupa Birliği patronlarının Türkiye’nin üyeliği karşısında takındıkları tutumda AB’nin çekirdeğindeki Ortaçağ zihniyeti sırıtıyor.
Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’nın Türkiye’nin üyeliğini referandum şartına bağlama girişimi ve bu referandum şartını Anayasa’ya da koyduracak olması, demokrasinin argumanlarını demagojik bir tarzda kullanarak Fransız Devrimi’nin ortaya attığı ideallerin bile gerisine düşmektir. Fransa bugüne kadar hangi adayın üyeliği için bunu yapmıştır ve Chirac, bunu kendi tarihlerindeki “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” şiarı açısından nasıl yorumlayacaktır?
Chirac, büyük Fransız devriminden tam 215 yıl sonra, Türkiye için öne sürdüğü bu gerekçelerle Ortaçağ zihniyetine geri dönmüş ve gerek kendi ülkesinde, gerekse başka Avrupa ülkelerindeki yabancı düşmanlığından, “Hıristiyan” kültürünün farklı türden etkilerine kadar bir dizi önyargının rol oynacağı bir cangılın ortasına atmaktadır Türkiye’yi.
Referanduma sunulmayan başka ülkelerin hiç yaşamadığı bu muameleyi Türkiye halkı, hangi nedenlerle hak etmektedir?
Diğer taraftan Fransa ile birlikte AB’nin patronluğunu paylaşan Almanya’nın yaklaşımı da, kendilerini “insan haklarına duyarlılık” gibi gerekçelerle ayırdıkları ABD’den hiç farklı olmamıştır. Almanya Başbakanı Gerhard Schröder, Türkiye’nin AB’nin güvenliği açısından önemli olduğunu belirterek, Türkiye’nin üyeliğine jandarmalık misyonu ile eşit bir değer biçtiğini söyledi.
Yani aslında Türkiye’nin bulunduğu coğrafya ve çevresindeki etkinlik mücadelesini ABD’ye ve dünyanın başka güçlerine terketmek istemeyen Almanya ve ortakları için Türkiye tıpkı ABD tarafından görüldüğü gibi algılanmaktadır. Bunların toplamından da, “modern” ve “demokratik” söylemlerle gizlenen bir Haçlı zihniyeti çıkıyor.
Kendi emekçilerinin sosyal haklarına karşı, uyguladığı ekonomik politikalarla uzun bir süredir savaş açmış olan AB’nin, Türkiye’li emekçilere sunduğu şey de, kimsenin sokulmadığı bir referandumda ter dökmek ve bunu da aşmayı başarırsa elde silah Avrupa’nın kapısında bir “Kürt mehmet nöbete” durumuna razı olmak.
Avrupa aydınlanmasının içerdiği olumlu birikimi de tamamen dıştalayan bu tutum, hangi olumlu insanlık ideali açısından benimsenebilir ki, Türkiyeli emekçilerin AB’ye umut beslemesi istenmektedir. Türkiye’nin demokratik kriterlerinin AB’de uygulananların da gerisinde olması, daha ilerisini istemek yerine AB egemenlerinin bu Ortaçağ zihniyetine teslim olmayı gerektirmez.
Türkiye emekçileri de, Avrupa emekçileri de, AB egemenlerinin bugün savunduğu ilkelerden çok daha iyisine layıktır. Bırakalım insanlık tarihinin olumlu birikimlerini, Avrupa’nın kendi tarihinin ürettiği ileri değerlerden bile 200 yıl geriye düşen bir AB’nin demokrasi ve insanlık adına savunulabilir bir tarafı yoktur. Bunun içindir ki Türkiye’nin emekçileri için AB’ye girmek ne ekonomik ne de uygarlık düzeyi bakımından bir ilerlemeye karşılık gelmeyecektir. Tayyip Erdoğan’ı da AB’ci yapan büyük ölçüde AB’nin tüccar-Ortaçağ ideolojisine yatkınlığıdır. AB’nin, olumlu anlamda bir “medeniyet projesi” olduğu ise, batı hayranı aydın budalalarının bir uydurmasıdır. Bunun bir uydurma olduğu, Türkiye’nin itilmek istendiği labirentle bir kez daha gözler önüne serilmiştir.
e-posta:
polat@evrensel.net
Başa dön
KONUM
..........
Çetin Diyar
ABD, AB ve Kürtler
Evrensel’de önceki gün Osman Öcalan ile yapılan bir röportaj yayınlandı. Osman Öcalan’ın halka güvenini yitirmiş, mücadele ve direnişle hak kazanılacağından ümidini kesmiş birisi olarak yaptığı açıklamalar ibretlik; aklın ve hafızaların alamayacağı iddialarda bulunuyor ve beklentiler sıralıyor. İnsan okuyunca, “insanoğlunun zıvanadan çıkanı böyle oluyor demek” demeden edemiyor. Daha önce başka gazetelerde çıkan demeç ve açıklamalarını da değerlendirmiştik. Bu yönlü saptırıcı ama, demokrasi ve özgürlük iddiasıyla yapılan açıklama ve önermeleri eleştirmeyi sürdüreceğiz. İşbirlikçiliği öneren ve Kürt halkının esaret koşullarının devamı anlamına gelen yaklaşımların karşısında durmayı sürdüreceğiz.
AB ve ABD emperyalizmine bel bağlayan, oralardan demokrasi geleceğini vaz eden tutumların karşısında olacağız. Kürt halkının geleceğiyle oynayan, sureti haktan gözüken bu türlü yanlış eğilimle mücadele etmeyi sürdüreceğiz. Bu bizim görevimiz, bu bizim halkımıza ve davamıza karşı sorumluluğumuz.
Osman Öcalan, ezilen ve sömürülen Kürt halkının, emperyalizmin ve işbirlikçilerinin esareti altında tutsak edilmiş bir halkın, ezen ve sömürene sığınarak özgürleşeceğini iddia ediyor. Kürt halkının kaderini ve geleceğini, diğer bölge halklarından ayırarak, işgalci bir gücün insafına, ABD’ye terk ve teslim etmeyi öneriyor. Bunun aracılığına, elçiliğine soyunuyor. El açmış, ABD’den maddi ve manevi yardım dileniyor. “Eğer ABD maddi destek sunarsa memnun oluruz” diyor.
Celladın eli altında kalarak, onun eline bakarak, ondan medet umarak Kürt halkının özgür olacağını iddia ediyor. Üstelik kardeş Ortadoğu halkları, Araplar, Türkmenler, Persler, Afganlar, Şiiler, Sünniler ve diğer halkların kanı gözlerinin önünde akarken bunu öneriyor.
Dünya halklarına kan kusturan, Irakta her gün onlarca, yüzlerce masum insanın kanına giren, taşı taş üstünde bırakmayan ABD’nin egemenliği altına girerek özgürlük savunuculuğu yapıyor.
Evrensel’de yayınlanan röportajda Osman Öcalan daha önce söylediği ‘muğlak’ yanları açık ve net olarak ifade ediyor.
Halkların düşmanı, sömürü ve zulmün kaynağı ABD ve işbirlikçisi AKP’ye sığınmayı bir paye, bir mevzi sayıyor. Bölgede her gün operasyonlar sürer, ormanlar ateşe verilir, kimyasal gazlar kullanılır, köyler yeniden boşaltılırken, gençlerin operasyonlara son verilsin çağrıları tutuklamalarla yanıt bulurken, DEHAP Genel Başkanı Tuncer Bakırhan ve diğer partililer hakkında cezalar verilirken; abisi Abdullah Öcalan’ın İmralı’da ziyaretine gelen diğer kardeşi Mehmet Öcalan ile iki kelime Kürtçe konuşması bile engelleniyorken, küçük kardeş Osman, AKP ve sistem övücülüğü yapıyor. “Kürt sorunu yoktur derseniz sorun olmaz” diyen Erdoğan ve AKP’ye güvenerek yer edineceğini sanıyor.
ABD’nin “demokratik bir şekillenmeye önem verdiğini, dünyayı yeniden düzenlerken diktatörlük düzenlerini aştığını” iddia ederek, ABD’nin Ortadoğu’ya müdahalesini, “demokratik gelişmeye fırsat yaratmak” olarak sunuyor. “Diyebiliriz ki, ABD’nin Ortadoğu’ya müdahalesi hem demokratik güçlere, hem de Kürtlere yeni bir gelişme fırsatı sunma anlamında tarihsel bir değere sahiptir” açıklamasında bulunuyor. Osman Öcalan, ABD uşağı Afganistan’daki Karzai, Irak’taki işbirlikçi Allawi hükümetini ve diğer ABD işbirlikçilerdini demokratik güçler olarak tanımlıyor. Ve kendisine burada yer arıyor. Direnenleri, ABD düşmanlarını Kürt düşmanı sayıyor. ABD’ye, zulme, işgale ve emperyalist hegemonyaya karşı direnişi kınıyor, küçümsüyor.
Tüm hak ve özgürlükleri emperyalistler ve onların işbirlikçileri tarafından gasp edilmiş olan Kürt halkını bu esaret koşullarında emperyalistlere, ABD’ye ve onun işbirlikçisi AKP’ye sığınarak özgürlük elde edeceğini düşünüyor. Ve Kürt halkının da bu beyhude fikre kapılacağını bekliyor.
ABD ve AKP’yi, biri emperyalist bir güç olarak, diğeri bölgenin en gerici yönetimi olarak, Kürt halkının yıllardır tabi kaldığı esaret koşullarının sorumlusu ve devamcısı görmek yerine, onlardan özgürlük beklemek eğer klinik bir vaka değilse, halka ihanettir.
Yazıyı önceki gün Ülkede Özgür Gündem gazetesinin “Halkın Gündemi” köşesindeki bir cümleyle noktalayalım; “Kürt sorunu Kürt halkının kendi mücadelesiyle çözülebilir. Kendi çıkarlarıyla bölge halklarının çıkarları çatışarak değil, uyumlu hale getirilerek çözümün yolu açılabilir. Dolayısıyla “AB sorunuzu çözer, ABD sorunuzu çözer” anlayışını bırakmak lazımdır. Kürtler kendilerini kandırmamalı gerçekçi olmalıdır.”
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Yol biter ödev bitmez -2-
Türkiye’nin yıllardır izlemiş olduğu dışa bağımlı politikalar onu kendi başına bir ülke olmaktan çıkarmış, daima başkaları tarafından kullanılan tehlikeli bir mayın konumuna düşürmüştür.
Ortadoğu halkları açısından Türkiye, İsrail, ABD’nin en yakın müttefiki, bölgedeki üçgenin en temel saç ayaklarından birisidir.
O Türkiye ki, ben Büyük Ortadoğu Projesinin en önemli basamağı olacağım diye havalara sıçradıkça aslında yalnız, Ortadoğu halklarının değil, AB’nin, Rusya’nın, Çin’in düşmanlıklarını üzerinde toplamaktadır.
ABD’nin en yakın müttefiklerinden Mısır bile bu projeye uzak durmuştur.
Durmuştur çünkü, bölgede giderek yalnızlaşan ve gelecek hegemonik amaçlar bakımından da artık tek imparatorluğu sarsılmış bir ABD vardır.
Pekâlâ herkes bilmektedir ki BOP, Amerika’nın yayılmacı amaçlarının pratik ifadesidir.
Yalnız kendi egemenliği bakımından değil, ama aynı zamanda Rusya, Çin, AB’nin sıkıştırılmasının, İran, Suriye gibi ülkelerin teslim alınmasının, İsrail’in daha da kudurtulmasının amacıdır.
İşte sen, herkesin bela olarak gördüğü ABD’nin kollarına büyük bir hevesle atılır, onun donsuz şövalyeliğine soyunursan sonunda olacağı budur.
İran’ın Türk şirketlerine verilen ihaleyi fesh etmek için özel bir yasa çıkarması bile ne kadar anlamlıdır!
Üstelik Türkiye’yi “İslamcı” bir parti yönetmektedir!
Türkiye’nin dış politikasına bir bakın ve gerek AB, gerekse çevre ülkelerde neden güvenilmediğini anlayın.
Eğer halkın büyük tepkisi olmasa şu an Tayyip bey liderliğinde Türkiye, ABD’nin yanında Irak işgalindeydi!
Ve ABD ile birlikte duman olmuştu.
Bugün kimsenin ciddiye almadığı, ve ne zaman mortu çekecek diye beklediği Irak Devlet Başkanı El Yaver ilk ziyareti Türkiye’ye yapmış, Tayyip beyle sarışıp koklaşmıştır!
Türkiye’nin kendine, kendi halkını doyurmaya yetmeyen eli, komşu ülkelerin içindedir.
Çeçen meselesindeki rolü bütün dünya tarafından bilinmektedir.
Azerbaycan’da darbe yapmaya kalkışan Türkiye’nin “emperyal” kahramanlarıdır” ama, rica minnet kelleyi zor kurtarmışlardır!
***
ABD’nin ince bir darbeyle Gürcistan’da işbaşına getirdiği ajan Şaakaşvili’nin en büyük destekçisi Türkiye’dir.
Şaakaşvili, Rusya’yı ABD adına sıkıştırmaya, dağıtmaya oynayan bir mikserdir.
Gürcistan Bakanlar Kurulu toplantılarına ABD Büyükelçisinin katıldığı, gerek Güney Osetya, gerek Acaristan, gerekse de Abhazya’ya yönelik operasyon ve savaş kararlarında son sözü ABD’nin söylediği dünya medyasına kadar yansımıştır.
“Büyük Türkistan” hayaliyle kükretilmiş Türkiye’nin “dahi stratejistleri”, Özbekistan, Kazakistan, Türkistan gibi ülkelerin son dönemde Rusya ile nasıl yakınlaştığını, Şangay İşbirliği Örgütü’ne üye Rusya, Çin, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Tacikistan arasında gerek enerji gerekse askeri anlamda ortak hareket etmek amacıyla yeni anlaşmalar imzalandığının bile farkında değildir.
Yani “Büyük Türkistan” Rusya ile Çin’in yanındadır.
Üstelik kadim dost ABD ile Azerbaycan’ın arası bile eskisi gibi değildir.
Çünkü, Dağlık Karabağ sorunundan ötürü Ermenistan’la arası papaz olan Azerbaycan çareyi Rusya ile iyi ilişkilerde bulmuş, ABD’nin istediği askeri üslere şimdilik hayır demiştir.
Yani Gürcistan’ın çevresi Rusya tarafından yavaş yavaş kuşatılmakta, Rusya’dan Çin’e ekonomik, enerji koridoru, askeri bir ortak hat oluşturulmaktadır.
Türkiye ise hâlâ Çin Uygur Özerk Bölgesi’nde kışkırtıcılık yapmak, Uygur Türklerini kurtarmakla meşguldür!
Yani kısaca söylenecek olunursa Amerikan çıkarları ve politikaları nerdeyse Türkiye ordadır!
ABD’ye karşı geliştirilen bütün ittifaklar, planlar da doğal olarak Türkiye’yi kapsamakta, hedefe koymaktadır.
Üstelik bugüne kadar birinci ve ikinci dünya savaşı dahil bütün emperyalist savaşlarda hep kaybedenin yanında yer alma “uzak görüşlüğüne!” sahip Türk dış politikası hâlâ ders falan da çıkartmış değildir!
Hal böyleyken, ABD ile büyük bir kapışmanın içine girmiş AB’nin, şu haliyle Türkiye’yi süründürmesinden doğal bir şey olmayacaktır.
Çünkü AB, Türkiye’ye, tek bir ülke gözüyle değil, ABD’nin Truva Atı gözüyle bakmakta, ne Irak, ne İran, ne Ortadoğu, ne Rusya, ne Çin politikaları birbirine uymak bir yana tam zıtlıklar barındırmaktadır.
Bu politikalarla Türkiye’nin geleceği yoktur.
Ama başına gelecek çok felaketler vardır.
Uşaklık politikalarıyla saygınlık ve itibar kazanan yeryüzünde tek bir ülke olmamıştır.
Uşaklık politikalarının sonucu: Gelen de geçen de vurmuştur.
e-posta:
yucel@evrensel.net
Başa dön
AVRUPA GERÇEĞİ
..........
Yücel Özdemir
Avrupa vizesi
Türkiye ve Avrupa’nın gözü, AB’nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Günther Verheugen’in Brüksel’de açıklayacağı “İlerleme Raporu”nda. Herkes, Verheugen’in neleri rapora geçirdiği, neleri geçirmediği ve Türkiye’ye bir tarihin verilmesi için AB Zirvesi’ne öneride bulunup bulunmayacağını öğrenmeye çalışacak.
Daha önce bu köşede, Verheugen’in açıklayacağı raporun, özünde, AB içindeki çelişkilerin raporu olacağı belirtilmişti. Yani; hem Türkiye’ye tarih verilmesine karşı, hem de verilmesinden yana olan ülkelerin gerekçeleri bir bütün halinde raporda yer alacak ve bunların üzerinden AB’nin stratejik çıkarları gereğince, büyük bir olasılıkla, tarihin verilmesi önerilecek.
“İlerleme Raporu”nun “ruhu”, Verheugen’in geçen pazar günü “Welt am Sonntag” (03.10) gazetesine verdiği röportajın ayrıntılarında yer alıyor. “Rapor birçok gözlemcinin bile beklemediği şekilde, reformların geldiği durum itibariyle Türkiye’ye yönelik olağanüstü sert eleştirileri içerecek” diyen Verheugen, devamla “Türkiye bizim yazdıklarımızı kolay hazmedemeyecek” değerlendirmesinde bulunuyor.
Düşünce özgürlüğü, azınlık hakları, hukuk devleti, kadın hakları ve sivillerin orduyu kontrol etmesi konusunda yapılan değişiklikler övülecek, işkence olaylarının devam ettiği dile getirilecek, birçok reformun uygulanamadığı tekrarlanacak ve sürecin devam etmesi için Türkiye’den çaba harcaması talep edilecek.
Verheugen, ayrıca şunları söylüyor: “Benim tahminlerime göre Türkiye’nin üyeliği en erken 2015’te mümkün. Hiç kimse, Avrupa’da politik ilişkilerin birkaç yıl içinde nasıl olacağını önceden kestiremez. Üyelik konusunda son kararı Avrupa Parlamentosu ve üye ülkelerin parlamentoları verecek. Ve her ülkenin görüşmeleri durdurma hakkı var. Otomatiğe bağlanmış bir durum kesin olarak yok.”
Söyleşinin buraya kadarki bölümü, bir bakıma Türkiye’ye tarih verilmesine karşı olan ülkelerin gerekçelerinin özeti ve “sert çıkışlar”ı biraz da karşı çıkanları yatıştırmaya yönelik atraksiyonlar olarak okumak gerekiyor.
Geriye kalan bölümde tarih verilmesini savunan ülkelerin gerekçeleri sıralanıyor: “Türkiye’nin geri çevrilme biçiminde anlayabileceği her karar, bu ülkede reform sürecinin sonu demek. Bu da muhtemelen bütün bölgenin istikrarını kaybetmesi, uzun süreli olarak Avrupa’nın güvenliğinin tehlikeye düşmesi anlamına gelir.”
Rapordaki “bölgenin istikrarı” ve “Avrupa’nın güvenliği” kavramları tarih verilmesinde adeta kilit sözcükler. 11 Eylül’den bu yana dünyanın içine girdiği “gerginlik” ve yeniden paylaşım için güç biriktirme çabalarının, Türkiye’nin AB sürecini hızlandırdığı söylenebilir. Eski uluslararası ilişkiler çerçevesinde kısa bir süre içinde Türkiye’ye tarih verilmesi daha uzun bir süreç alabilirdi.
Roma Anlaşması’ndan bu yana AB, değişik aşamalardan geçerek, birçok ülkeyi içine alarak bugüne geldi. Kurucu ülkeler dışta tutulursa, 19 ülke AB’ye sonradan üye oldu, Bulgaristan ve Romanya’da 2007’de üye olacak.
Bütün bu üyeler arasında, en “tartışmalı dost”un bir zamanlar “Viyana kapısına dayanan Osmanlı’nın mirasçıları olduğunu” (Der Spiegel, 40/04) söylemek gerekiyor.
Türkiye’nin AB’ye üyelik süreci, tıpkı memleketin en ücra köşesinde yaşayan, pasaportu olmayan, yol yordam bilmeyen sıradan bir vatandaşın kalkıp Avrupa’nın herhangi bir ülkesine vizeyle gelmesine benziyor.
1963’te başlayan “vize alma çabaları”, ancak 1987’de somut bir başvuruya dönüştü. 1999’da Helsinki Zirvesi’nde vizenin verilebileceği ancak belgelerin eksik olduğu bildirildi.
AB’nin herhangi bir ülkesinin Türkiye’deki konsolosluğunda vize işlerinden sorumlu bir memuru konumundaki Verheugen, bugün bazı eksiklikler olmakla birlikte yıllardır kuyrukta bekleyen Türkiye’ye vizenin verilebileceğini söyleyecek ve dosyayı onaylanmak üzere üst makama, yani “merkeze” gönderecek.
Bugünün Türkiye için tek anlamı beklemekte olan dosyanın “merkeze” gitmesidir.
Yurtdışına gitmek için vize başvurusunda bulunanlar, dosyanın “merkeze” gitmesinin bir umut olduğunu, ancak bunun “Tamam” demek olmadığını bilirler.
17 Aralık’ta, Verheugen’in mesajının da katkısıyla, muhtemelen Türkiye’ye ne kadar süre içinde işlemlerinin tamamlanacağı bildirilecek.
Anlayacağınız, henüz ortada “Ver elini Avrupa” dedirtecek vize yok, sadece vizenin verilebileceğine dair ibareler var..
Bu “bekleme süresi” boyunca neler olacağını AB’nin kendisi bile bilmediğine göre, Türkiye’nin “AB vizesi” alıp almayacağını kestirmek zor. Çünkü, Türkiye’nin “Avrupa vizesi”, aynı zamanda AB ve ABD arasındaki çelişkilerin seyrine bağlı.
Kısacası Türkiye, vize kuyruğunda beklemeye devam edecek.
Bu süre zarfında milyonlarca işçi, emekçi ve genç de, “Vize gelecek sorunlar bitecek” hayaliyle oyalanmaya devam edilecek.
e-posta:
yucel@evrensel.de
Başa dön
EKONOMİ DÜNYASI
..........
Tahir Şilkan
Ekonomik veriler
Devlet İstatistik Enstitüsü tarafından açıklanan enflasyon verileri, tüketici fiyat endeksinde (TÜFE) yüzde 12 olarak belirlenen yıl sonu hedefinin yakalanacağını gösteriyor. Toptan eşya fiyatları ile özel imalat sanayi fiyatlarında daha yüksek rakamlar görülse de sadece enflasyonu düşürmeyi amaçlayan ekonomik politikada belli bir başarı elde edildiği görülüyor.
Ancak açıklanan dış ticaret verileri, ihracatın ithalatı karşılama oranının düştüğünü, dış ticaret açığı ve cari açığın arttığını ortaya koyuyor. Para sahiplerinin elde ettiği reel faizlerin yüksek olduğu bu kadar yüksek reel faizin elde edileceği ülke sayısının nadir olduğunu da biliyoruz.
Enflasyon rakamları düşüyor ancak emekçi halkın gelirlerindeki artış enflasyon rakamlarının gerisinde olduğundan bu düşüş emekçiler tarafından hissedilmiyor. Her ne kadar DİE, işsizlik rakamlarında tarım sektöründen kaynaklarar bir iyileşme olduğunu söylüyorsa da işsizliğe çözüm bulunmasının çok uzağında bulunuyoruz.
Yüzde 6.5 oranındaki faiz dışı bütçe fazlalığına karşın Ağustos 2004 itibariyle devletin kefil olduğu iç ve dış borç tutarının 291 milyar dolara ulaştığı görülüyor. Borç yükünün, Gayri Safi Milli Hasıla’ya oranıyla düştüğü iddialarının 300 milyar dolar borç rakamı karşısında hiçbir önemi kalmıyor. Sürekli artan borç rakamı, bütçeden faiz (ve faiz dışı fazla yaratma uğraşı nedeniyle) dışında personele, eğitim, sağlık harcamalarına ve yatırımlara yeterince bütçe ayrılmaması sonucunu doğuruyor. Sürekli biçimde azalan yatırım ödenekleri, her gün artan işsizliğe çözüm bulunmasını olanaksız kılıyor. Uygulanan ekonomik politikaların destekçilerinin, işsizler için verdiği umut yıllarına ilişkin tarihler de sürekli daha ileriyi gösteriyor. Önceleri 2004-2005’te işsizliğe umut vaat edenler şimdi 2006-2007 ve sonrasını işaret ediyorlar. Enflasyon rakamlarındaki iyileşmeleri göstererek, Türkiye ekonomisinin iyi yolda olduğunu söyleyenler, cari açık, işsizlik, gelir dağılımı gibi konular gündeme geldiğinde lafı gevelemekten başka bir şey söylemiyorlar.
Avrupa Birliği’nden müzakere tarihi alma ve Avrupa Birliği’ne girilmesine endeksli iyileşme söylemleri ile dünyanın en yüksek reel faizini almayı sürdürmeyi amaçlıyorlar. Ve bunu yıllardır başarıyorlar. Vergisiz, sorgusuz, sualsiz emekçilerden toplanan vergileri ceplerine indiriyorlar. İthalatın artması, ithalat vergisinin yüksekliğinin başat olduğu büyüme rakamları tarıma yansımıyor. Tarım küçülüyor, üreticiler yoksullaşırken sayıları birkaç bini geçmeyen para sahibi gerçek anlamda saltanat sürüyor.
Saltanat sahiplerine bu düzenin böyle sürüp gitmeyeceğini, gerçek üreten ve yaratanların göstermesi gerekiyor.
Başa dön
İNSAN VE SPOR
..........
Hakan Keysan
Evrensel ve spor
On yıllık bir zaman dilimi geride kaldı. Yaşamımızın bir parçası olan ve bir gün alamadığımızda eksikliğini duyduğumuz gazetemiz, zorlu süreçlerden geçerek bu günlere ulaştı. Cesur ve gerçeğin bilgisine inanan emekçilerin geceli gündüzlü çabasıyla on yıllık bir tarih edinip, önüne on yıllar hedefi koyan ve gerçeği yaşam ilkesi edinen bir damardan besleniyoruz. “Öteki’’nin sesini duyurmak, olguların, doğanın, gündelik yaşamın ve ütopyamızın flu görüntüsünü silip atmak, kral çıplak diye haykırmak için!..
Evrensel, spor alanında da renkli sermaye basınından farkını ortaya koyan bir yöntemle okur önüne çıkıyor. Diğer gazetelerin aksine, spordaki rantı ve reklam girdilerini kendine iş edinmiyor. Mevcut spor kültürünü teşhir ederek, asıl olması gereken ve herkesin spora katılımını amaçlayan bir yöntemi benimsiyor. Bu nedenle de futbol gürültüsü altında yığınların taraftarlaştırılması, edilgenleştirilmesi ve yozlaştırılması karşısında bir tavrı var. Yaklaşık üç yıldır “İnsan ve Spor” köşesinde sporun bu yozlaştırıcı, gericileştirici ve edilgenleştirici taraflarını teşhir etmeye çalıştık; olması gereken ve herkesin özgürce katılıp uygulayabileceği spor kültürü için düşüncelerimizi sizlerle paylaştık.
Her alanda olduğu gibi bu alanda da büyük kazanımlar elde edemedik, ama, bu yolda okurla yürüttüğümüz ısrarlı çabalar, Evrensel gibi sermaye gücü dışında kendini ifade eden ve varoluş koşulunu sadece üreten emekçi insana dayayan bir yayın aracına önemli olanaklar kazandırdı. Bu olanakların geliştirilmesi ve daha güçlü bir Evrensel için sorumluluklarımız artıyor. Okurların, gelişime-dönüşüme ivme kazandırmak açısından spor politikaları ve kültürü hakkında da bilinçlenmesi gerekiyor. Bugüne kadar duyarlı kesimler spora gereken önemi veremedi. Bir spor etiği ve kültürü için kendi seçeneklerimizi oluşturamadık. Örgütlenmeyi sadece siyasal bilinç olarak algılayan kesimler, kitlelerin davranışını önemli oranda belirleyen spor ve öznelde futbolun sosyo-politik arka planını görmezden geldi, önemsiz buldu.
Oysa futbol, bugün bütün işçi ve emekçi kesimi cenderesi altına alan, korkunç bir yozlaştırma ve bilinçsizleştirme uygulamaları içeren, özel ve kamusal yaşamın her kategorisine sindirilmiş ve sadece tüketimi dayatan kocaman bir bataklık durumundadır. Zamanın her dilimine yayılmış ve yıl boyu çeşitli lig, turnuva ve özel etkinliklerle kadın-erkek-çocuk-yaşlı, herkesin ilgi odağı haline getirilmiştir. Kısaca pop oturup, top kalkıyoruz. Küreselleşmenin en önemli sacayağından biri konumuna gelen ve bu bağlamda postmodern bir eylem biçimi halini alan futbol ve spora karşı bir tavrımızın olması kaçınılmazdır.
Uzun bir süre burjuva sporunun içeriğini teşhir etmek ve aynı zamanda da alternatif spor kültürümüzü geliştirebilmek için bu köşede yazıyorum. Evrensel’in tavrı da bu yönde zaten. Birçok okurdan bireysel mesajlar aldım, iletişim kurdum. Genç arkadaşları özellikle beden eğitimi bölümlerine yönlendirirken yardımlarımız oldu. Evrensel fikri pratik kazandı böylece. Ama spora olan kayıtsızlığı da söylemek gerekiyor. Oysa küreselleşmenin kültürü olan postmodernizm denen ve insan yaşamını parçalara bölüp anlamsızlaştıran burjuva kültür saldırısı, en kitlesel ve güçlü olarak insanlığa futbol aracılığıyla dayatılıyor. İşte bu yozlaştırma terapilerine karşı gazetemiz on yıldır direniyor. Kendi spor kültürümüz yaşam bulana kadar da direnecek. Nice on yıllara derken spora; hem bireysel sağlık açısından, hem de toplumsal bilinçlenmenin en kitlesel aracı olması nedeniyle, daha fazla ilgi ve duyarlılık gösterilmesini temenni ediyorum.
e-posta:
hakankey@msn.com
Başa dön
YAŞAMANIN YEDİ RENGİ VAR
..........
Gülsüm Cengiz
Viranşehirli çocuklar
Gözalabildiğine uzanan dümdüz topraklar, hiç yeşilsiz. Yolun iki yanında, koca koca taşlarla kaplı tarlalar uzanıyor. Gözalabildiğine kıraç, susuz, yeşilsiz topraklar uzanıyor önümüzde. Tek tük yeşil ağaç ya da çalı çıkıyor kilometrelerce kuru topraktan sonra.
Bizi Diyarbakır havaalanından alan araçla Viranşehir’e doğru yol alırken gördüklerimiz bunlar.
Bir süre, yol üstündeki Mazıdağ’da durup konakladık. Orada, yol kenarındaki bir kır kahvesinde çay içip kahvaltı ederken; Türkiye’nin en genç belediye başkanıyla tanıştık. Fransızca öğretmeni olan Nuran hanım; üstüne üstlük bir de yazın sever, şiir sever. Ozanlarımızı ve şiirlerini tanıyor.
Mazıdağ, adı üstünde bir dönem mazıyla kaplı bir yermiş. Şimdi izlerine tek tük rastlanıyor. Yine de, Mazıdağ - Viranşehir arasındaki bölgeden daha yeşil. Yol kenarlarında yer yer üzüm kütüklerine ve ağaçlara rastlanıyor. Bozkıra yayılan koyunlar, keçiler ve büyükbaş hayvanların nasıl ot bulduğunu düşünüyorum uzun uzun.
Arabamız Viranşehir’de çağdaş, büyük bir yapının önünde durunca; yapının üstündeki büyük yapıyı hayranlık ve şaşkınlık içinde okuyorum: Viranşehir Belediyesi Kültür Merkezi. Hayranlığım, daha sonra yapıyı gezip içinde yer alan bölümleri görünce daha da artıyor. Konferans ve sinema salonları, kütüphane, bilgisayarlar, kilim dokuma işliği, dinlenme odaları, çocuk odası, resim işlikleri vb. çalışma bölümlerinin yer aldığı kocaman ve kapsamlı bir kültür merkezi var Viranşehir’in. İkinci dönem yeniden seçilen Belediye başkanı Emrullah Cin’in ve çalışma arkadaşlarının kentin yazgısını değiştirmek için yaptığı çalışmalara tanık olduk. İsveç’ten alınan destekle kurulan su arıtma sistemi, hal binaları, ağaçları bir adam boyunu geçmiş Barış Ormanı, kent içindeki, her biri yitirilen bir değer adına kurulmuş parklar…
TYS 2. Başkanı Aydın Hatipoğlu ile birlikte 1. Viranşehir Kültür Sanat Festivali’ne katılmak üzere oraya gittik. Yol arkadaşlarımız Akın Birdal, Sezai Sarıoğlu, Lilith müzik grubu üyeleriydi. 1-2-3 Ekim 2004 tarihleri arasında; “İpek yolu kültür sanat barış yolu olmalıdır” belgisiyle gerçekleşen etkinliğin bundan başka konukları da vardı. Üç gün boyunca; paneller, belgesel film gösterimi, tiyatro gösterimi ve konserler gerçekleştirildi. Kadınların hünerleriyle ortaya çıkardıkları el işleri sergilendi; Diyarbakır’da, Urfa’da ve Viranşehir’de kurulan kadın dernek ve işliklerinin ürettikleri sergilendi ve satışa sunuldu. Fotoğraf ve resim sergileri de kültür merkezinin girişindeki büyük salonda yer alıyordu.
Festivale kadınların katkısı bunlarla sınırlı değildi. DEHAP Kadın kollarının üyesi kadınlar, kilim çadırların altında oluşturdukları köşede, yöresel yemekler yapıp sattılar. Son gün, öğleden sonra yaptıkları mehir (ayran çorbası) bizim de payımıza düştü.
Virahşehir Kültür ve Sanat Festivali’nin belki de en ilginç yönü; ilk kez yapılmasına karşın yoğun bir şekilde çocuk programlarına yer vermesiydi. Çocuk şenliği, çocuklarla tiyatro işlikleri, çocuklara yönelik film gösterimleri ve asıl önemlisi Çocuk Edebiyatı başlıklı bir söyleşiyi programlarına almasıydı. Aydın Hatipoğlu ile birlikte koca bir salon dolusu çocuğa kitaplarımızdan bölümler okuduk; onların sordukları soruları yanıtladık. Gördük ki; çocukların kitaplara, okuma etkinliklerine ve ilgiye ve sevgiye fazlasıyla gereksinimi vardır.
O gün akşam üzeri Şiir Dinletisi ve Söyleşi başlıklı etkinlik; Şükrü Erbaş, Sezai Sarıoğlu, Ali Varol, Aydın Hatipoğlu ve benim katılımımla gerçekleşti. Gördük ki; kitle kültürünün teslim alamadığı, düşünen, tartışan, soran ve şiire, şaire sahip çıkan insanlar da vardır.
Urfa-Viranşehir’de gerçekleşen 1. Viranşehir Kültür Sanat Festivali’ne katıldığım için mutlu oldum. Dilerim, bu festival gelişerek sürer. Çünkü olağan olmayan koşullara doğup olağan olmayan koşullarda büyümeye çalışan çocukların buna gereksini var. Çocuk etkinliğinin yapıldığı sinema salonunun arka sıralarında oturup utangaç gülümsemelerle bizi izleyen Nupeldaların, Helinlerin, Delalların, Zelalların, Berfelerin yazgısının değişmesi için ekonomik koşulların değişmesi kadar kültürel yaşamın değişmesi de büyük bir önem taşıyor. Yaşamın olağanlaşması ve geçmişte deve kervanlarının şimdilerde tırların ve askeri araçların geçtiği yolun gerçekten barış yolu olması için; okumak, öğrenmek, sorgulamak ve yaşamı iyiye doğru dönüştürmek için çaba harcamak gerekiyor. Ben kendi adıma; bizi uğurlarken elime solgun bir karanfil tomurcuğu veren çocuğa, çocuklara borçlu olduğumu düşünüyorum…Bu etkinliğe katılmak üzere Viranşehir’e gittiğim için; Evrensel’in İstanbul’daki 10. Yıl kutlama etkinliğine katılamadım. Ama, çıktığım bu yolculuğun da, o etkinliğe katılmak kadar anlamlı olduğunu düşünüyorum. Çalışma arkadaşlarımı buradan selamlıyor ve Evrensel’e nice 10 yıllar diliyorum…
e-posta:
gulsum@evrensel.net
Başa dön
TIRTIL
..........
Erdal Şekeroğlu
Eğitim
Böceklerde sosyalleşme temel olarak onların gelişme süreci içerisinde sınıfları belirleyen fizyolojik ve davranışsal olaylara bağlıdır. Sınıflaşmanın oluşumu genelde, koloni içerisindeki erginlerin gelişmekte olan genç bireyler üzerindeki fizyolojik etkisine bağlıdır. Karıncalarda erginlerin yavrulara verdiği besin miktarında olduğu gibi. Balarılarında kraliçe üretimi besinin kalitesine bağlıdır. Yabanarılarında tüm dişiler yavru verebileceği halde başat olan birey kraliçeliği yüklenir ve salgıladığı kimyasal maddeler ile diğer bireylerin koloni içerisinde farklı sorumluluklar almasını sağlar. Bir sosyal böcek ergin duruma geçtiğinde içinde bulunduğu formun kendine özgü davranışlarını sergilemeye başlar. Örneğin bir işçi arı ergin olur olmaz peteklerin bakımı, yeni hücrelerin yapımı gibi işleri yüklenmeye başlar. Acemiliğini ustaların yanında çalışarak giderir. Eğitimi ilerledikçe besin depolama, yavruları besleme gibi daha büyük sorumluluklar gerektiren görevleri yürütmeye başlar. Bu arada kovana besin taşıyan ve dans ederek besinin nerede olduğunu belirten arıyı izleyen grubun arasına karışır. Böylece onlardan arı dilini öğrenir. Yaklaşık 30 gün sonra kovandan dışarı çıkıp besin getirecek şekilde eğitimini almış, sınıf sorumluluğunu yerine getirecek düzeye gelmiştir. Artık o da bir usta, bir öğretici durumuna gelmiştir kendi konumu içerisinde.
Şüphesiz ki insanlarda eğitim çok daha farklı bileşenlerden oluşur. Ama özde, gelişmekte olan bireylerin içerisinde bulunduğu ortam çok önemlidir.
6 Kasım, YÖK’ün kuruluş günü. 18 yılını doldurdu. Üniversite sorunları giderileceğine hep artış gösterdi. Plansız, popülist, bilim dışı anlayışla çok sayıda tabela üniversiteleri açıldı. Beşeri ve akçalı kaynaklar savurganca harcandı. Her yönü ile katılımcı, özerk, demokratik, uzmanlığa saygılı, çalışanı ve öğrencisi ile bir üniversite ve yönetim anlayışı hâlâ düşlerimizi süslüyor. Bugünlerde herkes, öğrenciler, veliler, öğretim üyeleri ve elemanları dernekleri ile sendikalar ve hükümet, YÖK’ün değişmesini istiyor. Hükümetin nasıl bir değişiklik getireceğini tahmin etmek zor değil.
Asıl beklenen, üniversitelerimizi evrensel boyutlara taşıyabilecek yeni bir yapılaşma. Öyle olduğunu düşleyip umutlanıyorum bir an, sonra canım sıkılıyor. Eğitim kadrolarına bakıyorum, arı kovanındaki usta öğreticilerin yanına bile yaklaşamayacak durumda. Bir bölümü ekonomik güçlükler nedeni ile ders yükünü artırıp para kazanma çabası içerisinde, gelirini yeterli bulanlardan bazıları evi ile işi arasında sıkışmış, en fazla toplumsal duyarlılığı aydınların cenazelerine veya anma törenlerine katılmak. Çoğu kendilerine bile yabancılaşmış. Geriye kalıyor bir avuç. Evrensel boyutlarda yapılaşmış bir YÖK oluşsa bile bu kadrolarla nasıl yetiştirebiliriz düşünen, sorgulayan, bilinçli gençleri?
Bu yazı 6 kasım 1999 tarihli Yeni Evrensel Gazetesi’nden alınmıştır.
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net