www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
BAŞAK
____
Bülent Falakaoğlu
Tesadüf değil!
GÜNCEL
____
Kamil Tekin Sürek
İlerleme raporu
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Hangi hakla
MEDİPOLİTİK
____
Osman Öztürk
TÜSİAD’ın AKP’ye destek raporu
DURUM
____
Ahmet Yaşaroğlu
Dede Bush yalnız değildi!
KONUM
____
Çetin Diyar
Süklüm püklüm durumu
DÖNÜŞÜM
____
Serdar Derventli
Sermaye ve faşist güçler
KENT YAZILARI
____
Necati Uyar
Belediyelere af yetkisi...
BAŞAK
..........
Bülent Falakaoğlu
Tesadüf değil!
Pamuk fiyatları bir türlü açıklanmadı. Geçen yılın 150 milyon dolar tutarındaki primini alamayan çiftçiye, bu yıl verilmesi gereken primin ne kadar olacağı belli değil. Çiftçi, Tariş’in alım fiyatını henüz belirlememesi nedeniyle ne yapacağını şaşırmış durumda. Belirsizlik nedeniyle çiftçiler, pamuk işçilerine ne ücret vereceklerini dahi belirleyemiyor. Kilo başına 1 milyon 250 bin lira üretim maliyeti olan pamuk şu anda borsada 820 bin liradan işlem görüyor.
Türkiye’de pamuk üretimi yıldan yıla azalıyor. Çiftçi ürettiği üründen vazgeçmek istemez. Bir ürün azalıyorsa nedenlerine bakmak lazım. Neden çok basit. Çiftçi üretimini sürdürebilecek oranda desteklenmiyor. Üstelik, “dünya fiyatı bu” denilerek ürünü maliyetinin altında satmaya zorlanıyor. Oysa piyasaya yurtdışından gelen pamuğu üreten üretici çok büyük oranlarda destekleniyor. Ülke pamuk üreticisi için haksız rekabet söz konusu.
Veriler pamuktaki haksız rekabeti açıkça ortaya koyuyor:
Pamukta Amerika’nın çiftçisine verdiği destek geçen yıl 32 cent idi. Amerika ihracatçısına da 3 cent verdi. Böylece ABD pamuğa toplam 35 cent prim aktardı. Türkiye’de sadece 95 bin lira prim veriliyor.
Türkiye’nin yıllık pamuk üretimi 900 bin ton. Tüketimi ise 1 milyon 400 bin ton. Aradaki açık her yıl ithalatla kapanıyor. Yüz binlerce ton pamuk ithal edip, milyar doları aşkın döviz ödüyoruz.
Türkiye, bugün aralarında Tanzanya, Uganda ve Zambia’nın da bulunduğu 23 ülkeden pamuk ithal ediyor.
Dünyada pamuk üretimine elverişli ülkeler arasında ilk sıralarda yer alan Türkiye’nin böyle bir lüksü olmamalı. Uygulanan düşük fiyat ve desteklememe politikası ülke ekonomisine de kaybettiriyor.
Pamuk, ülke için stratejik bir ürün. Tekstil, konfeksiyon, hazır giyim ihracatından ülke milyarlarca dolar kazanıyor. Bu başarının temelinde Türkiye’nin pamuk üreticisi olması yatıyor. İhracat rekorları kırılan bu sektörün dışa bağımlılığı her geçen gün artıyor.
Bu gelişmelerin hiçbiri tesadüf değil. Girdi desteği, taban fiyatı belirleme gibi unsurların azaltılması, gübre, tohum ve ilaca artık kredi verilmemesi yönünde uzun süredir, Türkiye’nin üzerinde uluslararası finans kurumlarının baskısı vardı. Nitekim Türkiye’de bu baskılar sonucu destekleri çok sınırlı ölçüde veriyor. Çiftçiye ucuz girdi, kredi verilemiyor. Ekim alanları daraltılıyor. Fiyat destekleme uygulaması sona ermiş durumda. Kısacası Türkiye’de doğrudan gelir desteği ve bir kaç ürüne verilen, çok düşük orandaki destekleme pirimi dışında tarıma verilen destek yok.
Dünya Ticaret Örgütü hâlâ bastırmaya devam ediyor. Türkiye’den tarıma yapılan yıllık 1.2 - 2 milyar dolar tutarındaki odukça düşük olan yardımların da artık yapılmamasını emrediyor. 2010 yılına kadar tüm desteklerin kaldırılması, gümrük duvarlarıyla ülke pazarının korunmasının sonlandırılması konusunda DTÖ anlaşması var. Bu anlaşmanın Türkiye tarafından yerine getirileceği açık. AKP Hükümeti, şu anda kayıt sisteminde yer alan ve tarımsal üretim yapan çiftçilere dekar başına 16 milyon lira olan Doğrudan Gelir Desteği uygulamasının Dünya Bankası ile yürütülen bir çalışma olduğunu anımsatarak, uygulamanın 2005’te biteceğine dikkat çekiyor. Doğrudan Gelir Desteği uygulamasını ortadan kaldıracak olan hükümet 2006 yılında çiftçiye verilen tarım desteğini yarı yarıya düşürecek.
Bilinen ve beklenen gelişmeler yaşanıyor.
e-posta:
falakoglu@hotmail.com
Başa dön
GÜNCEL
..........
Kamil Tekin Sürek
İlerleme raporu
Evrensel Gazetesi, Gazeteciler Cemiyeti’nde dün bir basın toplantısı yaptı. Toplantıda konuşulanlar basında ne kadar yer alacak? Bugün göreceğiz. Fakat, göbekten sermayeye ve iktidarlara bağlı yayın organlarında Evrensel’in anlattıklarına yer verileceğini beklemek de pek mümkün değil. Belki, bir iki cesur gazeteci, yöneticilerine rağmen konuyu tartışabilir. Ama, başbakanın karikatürünü çizdiği için 10 milyar lira tazminata mahkum edilmek basının çoğu için haber değildir.
Aslında, Evrensel’in basın toplantısında anlatılanlar sadece muhalif bir gazeteye yapılan baskılar değildi.
Başbakanı eleştiren bir karikatür nedeniyle Evrensel aleyhine 10 milyar lira tazminata hükmedilmesi, doğrudan Türkiye’nin demokrasi ile yönetilip yönetilmediğinin bir göstergesidir. Asıl tartışılan budur.
Bir ülkede, başta başbakan olmak üzere iktidar yetkilileri eleştirilemiyorsa, bir başbakan siyasi faaliyetleri nedeniyle eleştirildiğinde şahsına hakaret davası açıyorsa, hakimlerin çoğu iktidar aleyhine karar vermeye cesaret edemiyorsa, en temel özgürlük olan ifade özgürlüğü açıkça ihlal edilirken; basın, iktidara yakınlığı nedeniyle bu ihlal karşısında sessiz kalıyorsa; o ülkede demokrasiden söz edilebilir mi? İşte, soru bu. Evrensel’in basın toplantısında gündeme gelen sorun da bu. Bir ülkenin demokratik olup olmadığı, AB ilerleme raporları ile belirlenemez.
Uzun uzun gözlemlere, izlenim raporlarına vs. gerek yok. Evrensel Gazetesi’nin herhangi bir günkü nüshasını okumak bile Türkiye’de demokrasinin zerresinin bulunmadığını anlamak için yeterlidir. Demokratikleşmeyi, gerçek ilerleme raporunu bizden alacaksın. Örneğin son bir iki gün yaşananları ele alalım.
Hükümet tarafından maaşlarının belirlenmesi aşamasında bulunan ve birkaç ay sonra iş güvenceleri ortadan kaldırılacak olan memurlar, silahsız ve saldırısız bir gösteri yapmak, Saraçhane’den Aksaray’a yürümek istiyorlar. Karşılarına göstericilerin sayının üç misli polis, gaz bombaları ve köpekleri ile dikiliyor. Ve yürüyemezsin diyor. İstediği kadar, Anayasa, ‘herkes silahsız ve saldırısız olarak gösteri ve yürüyüş yapabilir’ desin. Fiiliyatta yapamıyorsunuz.
Kürt dilini öğretmek için kurs açılabilir diye bir yasal düzenleme yapılır, sen de bir özel kurs açarsın, açılış için dostlarını çağırırsın ama dershanenin çevresinde binlerce polis ile karşılaşırsın, gaz bombalı ve köpekli.
Ve, başbakanın karikatürünü çizdiği için 10 milyar lira tazminata mahkum edilen insanlar hala basın toplantıları yapar.
Böyle bir ülkede demokrasiden söz edilebilir mi? Verheugen gelse yemin billahla Kopenhag Kriterleri tamam, artık demokratikleştiniz diye Tayyip’e kefil olsa; Saraçhane’de yürüyüşü engelleneni, binlerce polisin çemberi içinde Kürtçe dil kursu açanı, başbakanı eleştiren bir karikatüristi demokratik bir düzenin üyesi olduğuna ikna edebilir misiniz?
Bu demokrasicilik oyununa kimse inanmıyor. Kitaplarında, demokrasi sadece yönetenler için değildir yazar, tek bir yurttaşın hakkı ihlal edilse bile demokrasi yara alır derler. Ama hepsi hikayedir.
Saraçhane’de polisin biri göstericilere “getirin yüz bin kişi yürüyün kardeşim” demişti. Bunların anladığı hukuk budur. Bizim raporumuzda, karneleri baştan aşağı zayıf notlarla doludur.
e-posta:
surek@evrensel.net
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Hangi hakla
Kamu emekçilerinin gelir düzeylerinin iyileştirilmesi isteğiyle öne sürdükleri zam talebine karşın başefendinin yanıtı şöyle oldu:
“Hangi hakla?”
Hani insanın o bilinen tekerlemeyi diyesi geliyor:
“Çünkü otuz beşe bakla!”
Aslında bu sözler beyefendinin lafa geldiğinde mangalda kül bırakmadığı “hakçılık” ayaklarının somut bir göstergesidir.
Mesele kapıya dayandığında herkes ağzındaki baklayı dışa kusar.
Şapka düşer, kel ayna gibi parlar!
Pekiyi, başefendinin siz hiç patronların, faizcilerin, IMF’nin karşısında böyle konuştuğunu gördünüz mü?
Mesela, patronlar, vergi affı çıkar, teşvikleri arttır, bedava arsa ver, ücretleri düşük tut, kıdem tazminatlarının üstüne yat dediğinde , “Ne hakla?” diye bağırdığını duydunuz mu?
Tam tersine patronlar bir şey isteyince başefendi ne yapıyor?
Daha birkaç gün önce patronların huzurunda şöyle demedi mi?
“İş adamlarımızın önünü açacağız.”
Ki, bu memlekette büyük patronların önü gayet açıktır.
Adamlar kudurmuş gibi önüne gelene saldırmaktadır.
Sendikalaşma hakkı fiilen işçilerin ellerinden alınmıştır.
Grev hakkı fiili olarak gaspedilmiştir.
İşçi çıkartmak serbesttir.
Sigortalı işçi sayısı sigortasızların kaçta kaçıdır?
Patronlar kral, emekçi köle gibidir.
Memur, işçi, köylü yerde sürünmektedir.
***
“Ne hakla?” diyor beyefendi?
Memurlar, ‘Ayın sonunu getiremiyoruz, kredi kartlarıyla yaşamaktan, sürekli borçlanmaktan kurtulmak istiyoruz’ diyor.
Başefendi yanıt veriyor?
“Ne hakla?”
Memurlar, ‘Artık çocuklarımızı okutamaz duruma geldik, çocuklarımızı okutmak istiyoruz’ diyor.
Başefendi yanıt veriyor:
“Ne hakla?”
Memur, ‘Ev kirası 3-4 yüz milyon, maaş ortalama 5-6 yüz milyon, ev kirasını ödedikten sonra karnımı doyuracak da bir şeyler kalsın’ diyor.
Başefendi kükrüyor.
“Ne hakla?”
Memurlar, ‘İnsanca yaşamak istiyoruz’ diyor.
Başefendi öfkeleniyor:
“Ne hakla?”
Pekiyi, “memleket sever” beyefendi yanıt versin;
“Siz bu ülkenin gelirlerinin yüzde 60’ından fazlasını borçların faizlerine ne hakla veriyorsunuz?”
En kârlı işletmeleri ona buna peşkeş çekerken, ülkeyi borç batağına sürüklerken, neden kendinize, “Ne hakla? Kimin malını kime satıyorum diye sormuyorsunuz?”
Ne hakla memleketi yağmalıyor ve yağmalatıyorsunuz?
Üç beş patronun tüm isteklerini karşılar, yabancı sermayeye bedavadan bu memleketin topraklarını hibe ederken, milyonlarca emekçiyi ne hakla yerlerde süründürüyor, ona buna muhtaç ediyorsunuz?
Bunlar patronları görünce akıllarına hizmet geliyor!
İşçiyi, memuru, köylüyü, yoksulu görünce de kamçı!
Patronları hizmet verilecek efendiler olarak görüyorlar.
İşçiyi memuru, köylüyü, yoksulu ise hizmetçi...
“Ne hakla insanca yaşamak istersiniz? Memleket...” diyor beyefendi.
Öyleyse söylesin beyefendi;
Patronlar efendi, bu millet hizmetçi, memleket de babalarınızın çiftliği mi?
e-posta:
yucel@evrensel.net
Başa dön
MEDİPOLİTİK
..........
Osman Öztürk
TÜSİAD’ın AKP’ye destek raporu
TÜSİAD “Sağlıklı Bir Gelecek: Sağlık Reformu Yolunda Uygulanabilir Çözüm Önerileri” başlıklı bir rapor yayınladı. John Hopkins Üniversitesi Bloomberg Halk Sağlığı Okulu öğretim üyelerine hazırlatmışlar.
Geçen perşembe günü Sabancı Center’da tanıtım toplantısı vardı. TÜSİAD Başkanı’yla Sağlık Bakanı’nın konuşmalarından sonra Proje Ekibi sunum yaptı.
Toplantıyı izlemeye giderken pek de heyecan duymuyordum doğrusu. Rapordan haberdar değildim ama neler dinleyeceğimi de biliyordum.
Genel Sağlık Sigortası (GSS); Temel Teminat Paketi; kamu ve özel sektörden hizmet satın alma; özel sağlık sigortacılığının teşviki; kamu hastanelerinin sağlık işletmelerine dönüştürülmesi; aile hekimliği, vb.
1992’den bu yana ısıtılıp ısıtılıp önümüze konulan ideolojik şablon buydu. Bu rapor da olsa olsa bu şablonun yeni bir versiyonu olabilirdi.
Tahminim yanlış çıkmadı.
Temel Teminat Paketi’nin “temel”ini atmışlar; geriye “Teminat Paketi” kalmıştı. Bir de aile hekimi yerine Birinci Basamak Hekimi ismi tercih edilmişti.
Gerisi Dünya Bankası Teknik Çalışma Grubu’nun hazırladığı Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın neredeyse kopyası gibiydi.
* * *
Toplantının son bölümü sorulara ayrılmıştı. Başlangıçta Sabancı Center gibi bir yabancı sahada söz almaya hiç niyetli değildim. Fakat sonra fikrimi değiştirdim.
Proje ekibinden Dr. Hugh Waters’a iki soru yönelttim.
Raporu hazırlayanlar, muhakkak ki, Türkiye’de işsizliğin ve yoksulluğun yaygın; sağlığa ayrılan kaynaklarınsa sınırlı olduğunu biliyorlardı. Bu koşullarda sağlık harcamalarının genel bütçeden karşılanması çok daha makul olurdu. Kendileri, acaba niçin, prim ödemeye dayalı bir GSS öneriyorlardı?
İkinci sorum da rapordaki hesaplar ve tahminlerle ilgiliydi.
Raporda, örneğin, kişi başı sağlık harcaması tahminleri 112 dolarla 202 dolar arasında değişiyordu. Aradaki fark %100’e yakındı.
Gene raporda da yer aldığı gibi resmi istatistiklere göre Türkiye nüfusunun %104.6’sı sağlık güvencesine sahipti. Yani güvencesiz tek bir vatandaş olmadığı gibi %4.6 da fazlalık vardı. Dünya Bankası 10 milyon kişinin hiçbir sağlık güvencesi olmadığını tahmin ediyordu. Sağlık Bakanlığı’nın son çalışmasında ise bu rakam %32’ye çıkıyordu.
Sağlık bilgileri böylesine güvenilmez olduğuna göre kendi hesaplarına ne kadar güveniyorlardı?
İlk soruma karşılık olarak önerdikleri finansman sisteminin prime dayalı olmakla birlikte beraber genel vergilerle desteklenmesini önerdiklerini söyledi.
Sağlık harcamaları hesaplarında kullandıkları rakamların çok karışık olduğunu kabul ediyordu, ama eldeki veriler buydu.
Her iki soruma verdiği cevaplar da tatmin edicilikten uzaktı.
* * *
Sonuç olarak TÜSİAD’ın “Sağlıklı Bir Gelecek” raporu bir rapor olarak pek fazla ilgiyi hak etmiyor doğrusu. Ne orijinal bir çalışma, ne de yeni çözüm önerileri sunuyor.
Böyle olması tesadüf de değil. Amaç sağlığın piyasalaştırılması/ticarileştirilmesi olunca önerilecek çözümler değişmiyor.
Fakat, raporun bu zayıf yapısı önemsiz olduğu anlamına da gelmiyor.
Patronlar kulübü, bu raporuyla, AKP Hükümeti’nin Sağlıkta Dönüşüm Programı’na verdiği desteği açık olarak göstermiş oldu.
Bu da hiç yabana atılacak bir durum değil.
Hatırlarsınız; TÜSİAD 1996 yılında da sosyal güvenlik reformu için “Emekli ve Mutlu” raporunu hazırlatmıştı. Rapordaki öneriler emeklileri hiç de mutlu etmemişti ama, bireysel emeklilik sigortaları için mutlu bir başlangıç olmuştu.
e-posta:
osmoz59@yahoo.com
Başa dön
DURUM
..........
Ahmet Yaşaroğlu
Dede Bush yalnız değildi!
Geçtiğimiz günlerde dede Prescott Bush’un Nazileri iktidara getiren Alman sermaye grupları ile olan bağlantıları, somut, tarihsel kanıtları ile birlikte ortaya çıktı. İngiliz The Guardian Gazetesi’nin yayınladığı belgelere göre 1924’te Amerikan Kongresi üyesi ve başkan adayı Prescott Bush, kayınpederi George Walker ile Union Banking Corporation (UBC) adlı bankanın kurucu üyesi oluyor. Bankanın kurulması için gerekli parayı ise, daha sonra Hitler’i finanse edenlerden çelik ve kömür tekelinin sahibi Fritz Thyssen, Hollanda’da kurduğu paravan bankası Bank voor Handel en Scheepvarrt aracılığıyla veriyor. Ticari ilişkiler 1940’a kadar yasal –o tarihe kadar nazilerle ticaret serbest!- olarak, sonra da uygun yöntemlerle devam ettiriliyor. Dede Bush bankalarında Naziler için altın ve Amerikan hazine bonoları depoluyor, Nazileri besleyen bazı şirketleri yönetiyor, Auschwitz’de öldürülmeden önce yahudileri çalıştıran bir şirkete hissedar oluyor vb..
Açıkçası ve kısacası bugünkü Amerikan saldırganlığını sadece torun Bush’un kötülüğünde arayanları rahatlatacak epeyce karanlık bir aile sicili!. Yalnız yukarıda yer alan küçük bir -1940’a kadar Nazilerle ticaret serbest- ayrıntı, Nazi barbarlığına giden yolun, sadece dede Bush gibilerinin kişisel girişimleri sonucu açılmadığını gösteriyor. Bu ayrıntı bize Hitler’in yolunun kimler tarafından ve nasıl düzlendiğini bir kez daha hatırlatıyor. Savaştan yenik çıkan Almanya Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde başta ABD ve İngiltere olmak üzere, ekonomisini ve silah sanayiini yeniden kurması için destekleniyor ve teşvik ediliyor. Savaşta yenilmiş Almanya’nın sırtına ağır tazminatlar bindirilmiştir ve bunların galip devletlere ödenmesinde Alman sanayi, tabii bu arada silah sanayi devre dışı bırakılmıştır! Yani bu sektörün sırtına herhangi bir yük bindirilmemiştir. Bu durumda Almanya ağır tazminatları nasıl ödeyecektir? Bunun iki yolu açık bırakılıyor. Birincisi kendi halkının sırtından, ikincisi ise Doğu’ya- yani SSCB’ye- yönelerek, onu sömürgeleştirerek, zenginliklerini yağmalayarak bu ağır tazminatları ödeyebilir.
Galip batılı emperyalist devletlerin bu gerici amaçları, Almanya için hazırlanan Dawes ve Young Planları ve Locarno Konferansı ile belirlenmiş politik hat oluyor. Bu politikaların utanç verici Münih siyaseti –Naziler karşısında sürekli geri çekilme ve onu SSCB üzerine yönlendirme- ile devam ettirildiğini biliyoruz. Stalin ve SSCB ise bu gerici politikayı teşhir eden, onun içyüzünü açığa çıkaran, Sovyet ülkesine Nazi saldırısını olabileceği kadar geciktirmeye çalışan bir strateji izlediler ve bunda da başarılı oldular. Bugün ortaya çıkan belgeler, dede Bush’un, ABD ve İngiltere gibi ülkelerin benimsediği bu gerici politikaların iyi bir uygulayıcısı olduğunu gösteriyor! Tıpkı torun Bush’un bugün Amerikan tekellerinin isteklerini yerine getirmesi gibi. Dede Bush’un kusuru herhalde savaşa ABD’de katılınca durmayı unutmuş olmasıydı! Torun Bush ise dedesinin işbirliği yaptığı Nazilerden daha gözü kara gidiyor, nerede durması gerektiğini o da –dünya halkları ona kuşkusuz gösterecektir- bilmiyor.
Son olarak ortaya çıkan tarihsel belgeler gösteriyor ki, Bush ailesi insanlığa karşı suç işlemiş ve bunu devam ettiren bir ailedir. Tarihte kuşkusuz tek tek bireylerde bir rol oynuyorlar. Ancak onların oynadığı rolü temsil ettikleri sınıftan, onun o dönem uyguladığı politikalardan ayırmak bizleri son derece yanıltıcı yerlere götürebilir. Bugün de Irak’da, dünyanın diğer bölgelerinde olup biten tüm şeyleri Bush’un, çevresindeki bazı adamların sırtına yıkıp rahatlayan politikalar epeyce rağbet görüyor. Bu tür yaklaşımların, emperyalist büyük devletlerin gerici, saldırgan politikaları konusunda kitleler arasında yanılsamaları beslediğini görmek gerekiyor. Baba Bush gidiyor, Clinton geliyor, o gidiyor oğul Bush geliyor, o giderse “Vietnam kahramanı” Kery gelecek vb... Ama emperyalist politikaların özünde bir değişme olmuyor. Bugün dünyayı dev tekeller ve onların aşırı kâr ve egemenlik istekleri yönetiyor. Büyük emperyalist devletlerde bu politikaları hayata geçiriyorlar. Bu zemini kurutmadan insanlık rahata eremeyecek. Ortaya çıkan belgeleri bir de bu gözle değerlendirmek gerekiyor.
Başa dön
KONUM
..........
Çetin Diyar
Süklüm püklüm durumu
CHP Milletvekillerinden Orhan Eraslan Başbakan Erdoğan için “süklüm püklüm oldu” demiş. Doğru söze ne denir!
Ancak eksik olduğu söylenebilir. Çünkü bu süklüm püklüm durumları Türkiye’nin tüm başbakanlarının hali pür melalidir. CHP’lilerin de kurtulamadığı müzmin bir hastalıktır. Kalıtsaldır. Tüm burjuva politikacılarının, işbirlikçi parti ve hükümetlerin kurtulamayacağı kronik bir hastalıktır!
Emperyalizme göbekten bağlanmış, ekonomik ve siyasi olarak mahkûm durumuna getirilmiş bir ülkenin başbakanı da, bakanları da, milletvekilleri de süklüm püklüm olmaktan kurtulamazlar. Üstelik bir başbakan, bakanlar ve milletvekilleri emperyalistlerin tercihi olarak bir ülkenin yönetimine getirilmişlerse bunda şaşılacak bir şey de yoktur.
ABD’ye, IMF’ye, uluslararası tekellere, Türkiye’nin büyük sermaye gruplarına ve işbirlikçilere dayanarak dik durmak, “dış güçlere”, emperyalistlere ve onların emrivakilerine kafa tutmak mümkün değildir. Tarımı, hayvancılığı bitiren, sanayisiyle beraber Türkiye’yi dışa bağımlı hale getiren politikalara onay vermiş olanların süklüm püklüm olmasında abes bir durum yok. Bu politikalara ses çıkarmayan hiçbir parti dik duramaz, süklüm püklüm olmaktan kurtulamaz.
Dik durmak halk adamlarına, özgürlük ve bağımsızlığa adanmışlara, sınıfın ve emekçilerin davasına adanmış partiye mahsustur. Süklüm püklüm olmamak, ülkesinin bağımsız olması için gerektiğinde canını verecek olanlara mahsus bir duruştur. Eğer böyle bir duruş gösteren olmuşsa, bakın mutlaka halka bağlı, ülkesine adanmış bir kişilik bulursunuz. Ruhunu parayla sarmalamış, tüm değerlerini dolara endekslemiş, pazarlamacı mantığıyla ülkenin başına getirilmiş olanların mahkûm oldukları yazgı işte budur.
Ya emperyalist bağımlılığa hayır diyeceksiniz, halka, işçi ve emekçilere döneceksiniz, ya da emperyalistlerin, onların işbirlikçilerinin, yerli ve yabancı tekellerin, patronların temsilcisi olacaksın. Bunun ortası yok!
Ortasını ararsanız, başbakanın düştüğü duruma düşmekten kurtulamazsınız. Avrupa Komisyonu koridorlarında, mahcup, ezik ve ellerini sokacak yer arayan utangaç durumuna düşersiniz. Dahası, AB komiserleri karşısında ezik halde, meclis başkanını arar, birkaç gün önce efelenip ertelediğiniz yasayı çıkarmak için meclisin pazar günü toplanmasını istersiniz… Yanlış anlaşıldığınızı izah için kılı kırk yarak, kırk takla atarsınız.
Yani hem ülkenin ve halkının çıkarı, hem de sermayenin çıkarı birlikte savunulamıyor. Sermayenin temsilciliğine soyunmuşsanız, halk gibi duramıyorsunuz. Arada bir seçmene, halka mesaj vermek babında, kükrer, nara atarsınız, ama sonra süklüm püklüm olur, özür mözür dileme durumlarına düşüyorsunuz. Çünkü aslında gücünüzü halktan almıyorsunuzdur. Bin bir numara ve dalavereyle kendinizi halka seçtirmiş olmanız, halkın temsilcisi olduğunuz anlamına gelmemektedir. Bu defa olan da budur.
İŞÇİ VE EMEKÇİ İKTİDARI
Evet, başbakan efelenmiş, ama söylediklerini yutmak zorunda kalmıştır.
“AB bizim için olmazsa olmaz değildir, biz Türküz” demiştir, ama ardından bir sömürge ülkenin atanmış temsilcisi gibi hareket etmiştir. AB kapılarında el pençe divan durumlarda kalmıştır. Üstelik bu efelenmesi spekülatörlerin 167 trilyon liralık bir vurgun vurmalarına vesile edilmiştir. Sermaye kârlı çıkmış, Türkiye halkı zarar görmüştür.
Ancak, bunu eleştirenlerin bu duruma ilişkin tutumları da farklı değil. CHP’nin durumu da AKP’den farklı değil. ABD’nin, IMF’nin ve AB emperyalistlerinin her söylediğine evet diyen bir CHP’nin AKP’ye ve başbakana söylediği gerçeği ifade etmekle beraber, kendisini temize çıkarmamaktadır.
Niğde Milletvekili Eraslan “Başbakan, Verheugen’nin yanında süklüm püklüm, süt dökmüş kedi gibi. Onun adı yaşar, karakolda doğruyu söyler mahkemede şaşar” demiş.
- Peki gelmiş geçmiş başbakanların durumu farklı mı?
- Hayır!
Türkiye’nin gelmiş geçmiş tüm başbakanları için söylenebilir. Tabii ki CHP’den başbakan olmuş olanlar için de durum böyledir. ABD ve AB emperyalistleri karşısında tüm başbakanların vaziyeti böyledir. Başbakan Erdoğan’ın düştüğü duruma, nice başbakanlar, nice bakanlar ve nice milletvekilleri düşmüştür.
Bunun böyle olmasının nedeni ise hükümetlerin ve hükümetlere başkanlık edenlerin seçilirken kimin temsilcisi olarak seçildikleri gerçeğinde yatmaktadır. Süklüm püklüm durumuna son verecek olan işçi ve emekçilerin iktidarıdır. İşçi ve emekçilerin temsilcilerinin ülke yönetimini ele almalarıyla bağımsız ve onurlu bir iç ve dış politika mümkündür.
Başa dön
DÖNÜŞÜM
..........
Serdar Derventli
Sermaye ve faşist güçler
Doğu Almanya’nın iki eyaletinde yapılan eyalet parlamentosu seçimlerinde iki faşist parti yüzde 6 ve yüzde 9 oranında oy aldı. DVU (Alman Halk Birliği) ve NPD (Milli Demokratik Almanya Partisi) isimli partilerin parlamentolara girmeleri burjuva partiler, sosyologlar ve psikologların bir kesimi tarafından “gelip geçici bir olgu” olarak, veya “Demokrasimiz yara aldı” sözleriyle değerlendiriliyor.
Burjuvazinin seçim sonuçlarını değerlendirirken gerçekleri alt üst etme tutumu biliniyor. Alt üst edilen gerçek şu ki, faşist partilerin demagojik propagandaları için gereken zemin bizzat sermayenin politikaları ile ortaya çıkmıştır. “Hartz IV geri alınsın”, “İşletmelerin Almanya dışına taşınması yasaklansın”, “Küreselleşmeye ve kapitalist sömürüye son”, “Emperyalist AB’ye Hayır”, “Halktan kesiliyor sermayeye veriliyor” gibi birçok slogan faşist partilerin günlük çalışmalarında kullandıkları demagojik sloganlar haline gelmiştir. Sekiz haftadır devam eden, özellikle kitlesellik açısından Doğu Almanya ağırlıklı olan “Pazartesi Gösterileri”nde atılan sloganlar, öne sürülen talepler aynen faşistler tarafından üstlenildi.
Diğer ülkelerle kıyaslandığında henüz birçok sosyal hakkın daha gelişkin olduğunu söyleyebileceğimiz Almanya’da 25 yıldır devam eden ve son yıllarda dozu artan sosyal hak gaspları, sendikal hakların budanması, TİS’lerin özerkliğine yönelik saldırılar işçi ve emekçilerin yaşamını her geçen gün daha çekilmez hale getiriyor.
Birkaç örnek verelim: “Düşük ücretli iş sektörü” olarak anılan değişik işlerde yaklaşık 10 yıl önce birkaç yüzbin işçi ve emekçi çalışırken bugün yedi milyonun üzerinde bir işçi kitlesi bu tür işlerde çalışmakta. 1995’te birçok işkolunda 35 saate düşen haftalık çalışma süreleri, esnek çalışma ve havuz sistemi uygulamalarıyla, ortalama olarak yeniden 41 saate çıktı. Ücretlilerin ulusal gelirdeki payı 1960’ların düzeyine düştü. Reel olarak yaklaşık 10 yıldır işçi ücretleri artmıyor. Resmi işsiz sayısı 4,5 milyon, sosyal yardım alan kişi 3 milyon civarında.
Doğu Almanya’da sosyal ve ekonomik durum çok daha kötü: Yetişkinler arasında resmi işsizlik yüzde 30 civarında seyrederken, gençler arasında işsiz ve meslek eğitim yeri bulamayanlar Batı’dan kat be kat fazla. Çalışma süreleri daha uzun iken ücretlerin genel ortalaması Batı’nın yüzde 60’ı civarında.
Artık sermaye ve hükümeti emekçilere vaat verme “zahmetine” dahi katlanmıyorlar! Cumhurbaşkanı Horst Köhler, “Bölgesel farklılıklar sürekli olacaktır” diyerek özellikle Doğu Almanlara, “Bu duruma alışın” mesajı verirken, seçimlerden iki gün önce Başbakan Schröder, “toplumun önemli bir kesiminde olan götürme mantalitesini” ve özellikle Doğululardaki, “armut piş ağzıma düş mantalitesini” eleştiriyordu: “Her şeyi devletten beklemeyin, kendi geleceğinize kendiniz belirleyin.”
Sermaye temsilcileri de “AB’nin Doğu Avrupa’ya genişlemesiyle birlikte Doğu Almanya’nın çekiciliğini kaybettiğini” söylüyor. Doğu Almanya’nın sermaye açısından “çekiciliğinin” bir yönü düşük ücretler iken, diğer yönü Batı Almanyalı emekçiler üzerinde baskı oluşturmanın bir aracı olması idi.
Böyle bir durumda emekçilerin alternatif arayışı içine girmeleri çok doğal. Bu çerçevede değerlendirildiğinde emekçilerin bir bölümü içinde faşist partilerin propagandalarının zemin bulması şaşırtıcı değil.
Alman Sanayicileri Birliği (BDI) Başkanı Michael Rogowski, seçimlerden beş gün sonra, faşistlerin parlamentoya girmelerini eleştiren çevrelere seslenerek, “Beni PDS’in bu kadar oy toplayabilmesi, aşırı sağcıların parlamentoya girmelerinden daha fazla kaygılandırıyor” demesi anlamlıydı. Şüphesiz bugün Almanya’da tekelci sermayenin güçlü bir faşist harekete ihtiyacı yok, ama görüldüğü kadarıyla “ellerinin altında” böyle bir olanağın bulunmasından yanalar.
Sermayenin, PDS’i “tehlikeli” parti olarak öne sürmesinin bu durumda anlamı, ancak egemenlerin, emekçilerin, adı ve lafzı ötesinde “sosyalizm savunuculuğu” ile ilişkisi kalmamış böyle bir partiye yönelmelerini engelleme olabilir. Emekçilerin alternatif arayışlarında, taleplerine en yakın olanlara, ya da öyle görünenlere yöneldiklerini gören sermaye temsilcileri, işçi ve emekçilerin, bugün tercih ettiklerini, umduklarını bulamayınca terk edip ileri gitme olasılığını görüyor ve bunun önüne geçmeye çalışıyor.
e-posta:
serdar@evrensel.de
Başa dön
KENT YAZILARI
..........
Necati Uyar
Belediyelere af yetkisi...
TCK’da yapılmak istenilen değişiklikler geçen hafta da Kent Yazıları’nın gündemindeydi. Yazıda, yeni yasanın “İmar kirliliğine neden olma” başlıklı 184. Maddesi ele alınmış ve tartışılmış, yasanın bir başka önemli maddesi “Çevrenin kasten kirletilmesi” başlıklı 181. Maddenin bir başka Kent Yazıları’nda ele alınacağı belirtilmişti. Yeni Ceza Yasası’nın güncel tartışmalar içinde ertelenen son iki maddesine ilişkin görüşmeler pazar günü TBMM’de gerçekleştirildi ve yasa tümüyle kabul edildi. Tabi her zaman olduğu gibi son dakika sürprizleriyle.
İlk sürpriz (!) yasanın yürürlük maddesinde yaşandı. İlk taslakta bir yıl sonra yürürlüğe girmesi öngörülen yasanın çevre suçlarına ilişkin 181 ve 182. maddelerinin iki yıl sonra, imar suçlarına ilişkin 184. maddesinin yasanın yayımı ile yürürlüğe girmesi öngörülürken, yasanın diğer maddelerinin yürürlük tarihi 1 Nisan 2005 olarak kabul edildi.
Çevre suçlarının cezalandırılmasına ilişkin düzenlemenin iki yıl ötelenmesi, iki yıl sonra yeni ötelemelerin de gündeme geleceğinin işareti gibiydi. Hemen yürürlüğe girmesi öngörülen 184. Madde ise verilen yeniden görüşme istemiyle değiştirildi ve tam anlamıyla kuşa çevrildi. TBMM’deki görüşmeler sırasında CHP’lilerin “bu düzenleme af anlamına gelmektedir, bu nedenle nitelikli çoğunluk gerektirir” itirazları arasında kabul edilen yeni madde, ilk kabul edilen halinden oldukça büyük geri adımların atılması anlamına geliyor.
Geçen hafta eleştirdiğimiz son fıkrasıyla, belediye sınırları içinde kaçak yapılaşmayı yasaklayan ve cezalandıran, bu sınırlar dışında yapılacak kaçak yapılara ise herhangi bir ceza öngörmeyen yasanın kapsamı, yapılan değişikliklerle biraz daha daraltıldı. Geçen kısa süre içinde yaşananlar, maddenin kendilerine de zarar verebileceği düşüncesinde olan iktidar yakınlarının baskıları sonucu maddeye yeni şekli verilmiş gibi görünüyor.
TBMM’de değişiklik önerisi görüşülürken okunan gerekçe de tam evlere şenlik. Değişikliğin gerekçesinde; “Bu değişiklikle, imar kirliliğine aykırı davranışların ortaya çıkardığı sonuçların ortadan kaldırılmasının sağlanması amaçlanmıştır” deniliyor.
Gerekçe tam da, “nasıl yani” dedirtecek nitelikte. Sanki imar kirliliği çok istenilen bir şeymiş de bu kirliliğe “aykırı davranışlar yasayla ortadan kaldırılmaya çalışılıyor. Gerekçede kast edilenin bu olmadığı açık. Ancak biraz dikkatli okuyup, yapılan değişiklikle gerekçe birlikte düşünüldüğünde gerekçenin tam da amacın itirafı gibi olduğu anlaşılıyor. Yani maddenin uygulamasıyla birilerinin cezalandırılmasının önlenmesi, verilebilecek cezaların ortadan kaldırılması gerçek amaç gibi görünüyor.
Maddede yapılan son değişiklikleri ele alarak konuyu açıklamak yerinde olacak. İlk değişiklik, verilen cezanın alt sınırı ile ilgili. İlk kabul edilen halinde “iki yıldan beş yıla kadar” ceza verilmesi öngörülürken, yeni yapılan düzenlemeyle bu süre “bir yıldan beş yıla kadar” olarak değiştirilmiş durumda. Verilecek bir yıllık cezanın para cezasına çevrilmesi olasılığı, parası olanın kaçak villa yapması, yoksul gecekonducunun hapis yatması anlamına geliyor.
İkinci değişiklik gerekçenin ne anlama geldiğini algılamamıza yarıyor. Yapılan değişiklikle, on gün önce kabul edilen maddenin üçüncü fıkrası maddeden çıkarılıyor. Maddeden çıkarılan fıkra aynen şöyle; “Yapı kullanma izni alınmamış binalara elektrik, su, telefon veya gaz bağlantısı yapan veya bu hizmetlerden yararlanılmasına müsaade eden kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” Bu fıkra çıkarılarak, seçim öncesinde popülist yaklaşımlarla oy avcılığı yapan ve kaçak yapıları özendiren uygulamaları yapan politikacıların cezalandırılmasının önü kesilirken, on gün önce suç olan bir eylem, on gün sonra serbest hale getirilmiş oluyor.
Yapılan değişiklikle maddeye bir de yeni fıkra ekleniyor ki sormayın. CHP’lilerin imar affı olarak nitelendirdiği düzenlemede; “Kişinin, ruhsatsız ya da ruhsata aykırı olarak yaptığı veya yaptırdığı binayı imar planına ve ruhsatına uygun hale getirmesi halinde, bir ve ikinci fıkra hükümleri gereğince kamu davası açılmaz, açılmış olan kamu davası düşer, mahkûm olunan ceza bütün sonuçlarıyla ortadan kalkar” deniliyor.
Öncelikle bilinmesi gerekir ki; ruhsatsız olarak yapılmış bir yapının imar planına uygun hale gelmesi, güvenilir ve sağlıklı bir yapı haline gelmesi anlamını taşımayacağından bu durumun suçu ortadan kaldırması düşünülemez ve kabul edilemez. Bu düzenleme geçen hafta yaptığımız eleştirileri de doğrular nitelikte. Görsel kirlilik ve düzensizlik yasak, ancak güvensiz ve sağlıksız yapı serbest.
Daha da önemlisi, maddenin bu haliyle belediyeler, mahkemece suçlu bulunanlar dahil, kaçak yapı yapanların hapse girmesine ya da affedilmesine karar verme yetkisine kavuşturuluyor. Belediyeler üst mahkeme, belediye başkanları af yetkisine sahip üst mahkeme yargıcına dönüştürülüyor.
Af yetkisine sahip bir belediye başkanının cezayı (legal ya da illegal) paraya çevirme yetkisi tartışılamayacağına göre, yeni düzenlemeyle 184. madde, kaçak yapı üzerinden rüşvet ve oy pazarlıklarının temel araçlarından biri haline getirilmiş oluyor.
e-posta:
nuyar@mail.com
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net