www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
DURUM
____
Ahmet Yaşaroğlu
Boş kabadayılık
KONUM
____
Çetin Diyar
Kürt AKP’si ya da ABD egemenliği
GÜNCEL
____
Kamil Tekin Sürek
Tayyip zor durumda
KENT YAZILARI
____
Necati Uyar
İmar kirliliği mi, yasa kirliliği mi?
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
İnsanlık onuru!
MEDİPOLİTİK
____
Osman Öztürk
SSK yağması başlıyooor!
DURUM
..........
Ahmet Yaşaroğlu
Boş kabadayılık
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, zina tartışmaları sonrasında Meclis’ten geri çekilen yeni TCK Yasası ile ilgili olarak kendisine sorulan sorulara, “Biz Türkiye’yiz ve Türk’üz. Kendi kararımızı kendimiz vereceğiz.” diye yanıtlıyor. Başbakanın bu yanıtı vermesine yol açan soru ise tahmin edileceği üzere, “AB’nin bu duruma ne diyeceği.” sorusu. Başbakan AB’nin Parlamento’nun işlerine karışamayacağını, böyle bir talebi, teklifi olamayacağını” ileri sürüyor. Ancak aynı haberin içerisinde Başbakanın Türkiye’nin Kopenhag Siyasi Kriterleri’ni yerine getirdiğini söylediğini de okuyoruz! Yani AB’nin yapılacakları sıraladığı, yerine getirilmesini istediği kriterler!
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları uzunca bir süredir AB ile yatırılıp kaldırılıyor. AB’nin istekleri Meclis’te bir bir yerine getiriliyor. AB yetkililerinin teftişlerini hep birlikte izliyoruz. Vatandaşlar arasında “politikanın AB’ya teslim edildiğine” dair yaygın bir kanı var. Hükümette son tökezlemeyi dışta tutarsak, “AB için reformlar” politikasının hızlı bir savunucusu ve uygulayıcısı idi. Başbakanın önümüzdeki günlerde “tamirat” için Avrupa’ya gideceğini biliyoruz. Bütün bunları dikkate aldığımızda Başbakanın “Biz Türkiye’yiz, Türküz.....kararları kendimiz alırız” sözlerinin boşluğu daha iyi anlaşılıyor. Vatandaşlar biliyorlar ki “Biz Türkiye’yiz politik kararlarımızı kendi başına veremeyiz, AB, ABD ne derse o olur.” Dışişleri Bakanı da ABD’ye kabadayılanmış, ABD’nin “ne oluyor” sorusu sonrasında sessizce yerine oturmuştu.
Türkiye’nin politik kararlarını AB, ABD veriyor da, ülke ekonomik kararlarını kendisi mi veriyor? Ülkedeki yaygın kanı, politikanın AB’ye, ABD’ye, ekonominin ise IMF’ye teslim edildiği yönündedir. Hükümet, önceki hükümetlerin IMF ile yaptıkları anlaşmalara büyük bir bağlılık gösterdi ve yenilerini kendisi imzaladı. Bugünlerde IMF ile yapılacak yeni anlaşmalar gündemde ve IMF ekonomiyi başkente kurduğu büro aracılığı ile yakından takip ediyor, talimatlarını vermeye devam ediyor. Bütün uygulanan bu politikaların sonucu ise yoksullaşan bir halk ve işsizliğin yaygınlaşması. Demek ki politikada, ekonomide boş kabadayılık sökmüyor, insana söylediklerini bir güzel yediriyorlar, istediklerini yaptırıyorlar. Halk daha IMF’nin “Meclis’ten 15 günde 15 yasa çıkacak” talimatlarını unutmadı.
Vatandaşların politikada olsun, ekonomide olsun kendi ayakları üzerinde duran bir Türkiye istediklerinden herhalde kuşku duyulamaz. Başbakan kendi partisi ve tabanı içerisinde en geri eğilimlerin isteklerini dile getirmek yerine, ülke halkının istek ve çıkarlarını dile getirerek bu meydan okumayı yapsaydı ve sözlerine bağlı kalsaydı, herhalde bu ülke halkının saygı ve sempatisini kazanırdı. Ancak hükümetin uygulamaları bunun tersinedir ve söylenen bu sözlerin hiç bir kıymet-i harbiyesinin olmadığını, ülkede yaşayan aklı başında hemen herkes bilmektedir. Böyle olunca meydan okumalar boş kabadayılık olarak kalmakta, sadece sözlerin sahipleri değil, ülke de paspas yerine konmaktadır.
Başa dön
KONUM
..........
Çetin Diyar
Kürt AKP’si ya da ABD egemenliği
Sermaye güçlerinin ve onların hükümetinin Kürt sorununda kaçılacak delikleri kalmadı. 80 yıllık politikalar iflas etti. Gerici, baskıcı, inkârcı ve asimilasyoncu politikalarla daha fazla gidilemeyeceği görüldü. AKP Hükümeti’nin Kürt sorununu atlama şansı hiç kalmadı. “Sorun yoktur diye düşünürseniz, Kürt sorunu olmaz” diyen başbakan söylediğini yutarak, bir “Osmanlı oyun”u peşindedir. Hükümet de Osman Öcalan’a oynuyor!
Kürt sorununda AB, ABD ve Türkiye’nin egemenleri ayrı gibi görünen çözümler önerseler de, birbiriyle çakışan hamleler yapmaktadırlar. Kongra-Gel’in parçalanması etkisizleştirilerek tasfiye edilmesi hesabında olduğu gibi, ortak tutumda birleşiyorlar.
BÖLME, BİR AMERİKAN OPERASYONUDUR
Amerikan baskısının şekillendirdiği Kongra-Gel’deki ayrılma; Kongra-Gel üstünden demokratik Kürt hareketini parçalayarak, gerici, milliyetçi, feodal Kürt seçeneğini güçlendirmek amaçlıdır. Feodal-burjuva işbirlikçi çevrelerin bir güç oluşturmasını ve giderek Kürt halkının temsilcileri olarak piyasaya sunulmasını amaçlayan emperyalist mihraklar ve Türkiye gericiliğinin bu yönlü girişimi tarihteki en önemli girişimlerden birisi olarak değerlendirilmelidir. Zira, Kongra-Gel’deki bu ayrılma, Kürt direniş hareketinde daha önceleri yaşanan sorunlardan, ayrılma ya da bölünmelerden farklı bir nitelik taşımaktadır. Bu defa, ayrılanların azlığı-çokluğu, etkili olup olmadıkları, ne söyledikleri gibi kıyaslamalar da önem taşımamaktadır. Emperyalistler ve Türkiye gericiliği bölgedeki konjonktürü de kullanarak önemli bir hamle yapmıştır ve bunu ilerletmek istemektedir. ABD artık bir temsilcilik açmış ve bir seksiyon kurmuştur. ABD, Kürt hareketinin ideolojik zayıflıklarını, Ortadoğu’ya müdahale ve Irak’ın işgali karşısında kesin ve net tutum almakta geciken yaklaşımı ya da tutarsızlıkları fırsat olarak değerlendirerek hareketi başka bir mecraya akıtmayı amaçlamaktadır. Diğer tüm gerici güçler, Kürt, Türk fark etmeden buna tabi olmuştur.
Başka bir biçimde izah edecek olursak; Barzani ve Talabani çizgisinin bir benzeri de Bölge’de oluşturulmak istenmektedir. Osman Öcalan ve yandaşlarından ağalar, aşiret reisleri, çeşitli türden Kürt milliyetçisi akımların temsilcileri, hatta AKP milletvekillerinin de bir biçimde içinde olacağı bir “Kürt platformu” bir tür Kürt AKP’sinin oluşturulması hesapları başlamıştır. Burada AB karşısındaki duruşun ve zayıflıkların da Kürt demokratik hareketi bakımından tehlikeler içerdiğini belirtmek gerek. Halkın demokratik özlemlerinin AB emperyalistleri tarafından istismar edilmesi durumu, AB’ye ve AB politikalarına karşı “ilgi” olarak yansımaktadır. AB karşısında sağlam bir duruş sergilenmemesi halinde, başkaca hesapların gecikmeden devreye gireceğini bilmek için kahin olmaya gerek yok!
Kürt sorunun çözümünde muhatap gösterilmek istenen bu Kürt platformu üzerinden sorun çözülmek istenmektedir. Bundan dolayıdır ki; Kongra-Gel’deki son ayrılmayı, Osman Öcalan üzerinden gerçekleştirilen bölünmeyi daha önceki, örgüt içi ayrılık, bölünme vb. durumlarla aynı kategoride değerlendirmek eksik, dahası yanlış olur.
DEHAP’IN TAVRI ÖNEMLİ
DEHAP çizgisi de bu bakımdan bir yol ayrımındadır. Osman Öcalan’nın Vatan gazetesindeki röportajında eski DEP milletvekilleri ve bazı Kürt politikacılarını isim vererek kendi çizgisine dahil etmesi de ilginçtir. DEHAP, ya şu an yönelmiş bulunduğu anti emperyalist, anti Amerikan bir Kürt demokrat hareketi olarak ilerleyecek; Türkiye’nin demokratikleşmesinde olduğu kadar, Ortadoğu’da Amerikan egemenliği ve onun aracı olan BOP’a karşı mücadelenin ön saflarında yer alacak ya da; Kürt milliyetçisi sıradan akımlardan biri haline gelecektir.
DEHAP’ın emek ve demokrasi güçleriyle, Kürt ve Türk emekçileriyle aynı platformda ilerlemesi Türkiye demokrasi hareketi ve geleceği bakımından önemlidir. DEHAP’ın bu doğrultuda hareket etmesi tezgâhlanan işbirlikçi Kürt platformunu da boşa çıkaracaktır. Anti emperyalist doğrultuda ilerlemek, bağımsız ve demokratik bir hatta ilerlemek aynı zamanda her türden milliyetçiliği de boşa çıkaracaktır. DEHAP’ın, bu son derece önemli ve karmaşık gelişmeler karşısında emekten ve demokrasiden yana tutum belirlemesi ve buradan ilerlemesi, Türk işçi ve emekçileri üzerindeki şoven etkiyi ve burjuvazinin yalanlarını parçalamada da etkili olacaktır.
Emperyalizmin, Türkiye gericiliğinin ve Talabani-Barzani-Osman Öcalan ittifakını boşa çıkarmak için tüm Türkiye emek ve demokrasi güçlerinin de önemli bir görevle karşı karşıya olduğu açıktır. Sınıfın partisi, Kürt, Türk, her ulustan işçi ve emekçilerin partisi çeşitli sapmalar ve burjuva etkinin altındaki akımlardan farklı olarak bu gerici tezgâhın karşısında durmak ve mücadele etmek için DEHAP’la ortak hareket etmeyi önemsemektedir. Partinin tüm kadrolarının bu gelişmeler karşısında Kürt işçi ve emekçilerinin kurtuluşu kaygısıyla hareket edeceklerinden şüphe duyulamaz. Zira, bu süreçten, anti emperyalist bir çizgide birleşmiş olarak, güçlü çıkmak gerekli ve zorunludur.
Ancak, elbette ki olup bitenler DEHAP üstünde de baskı oluşturmakta; onunu dikkatini dışardaki mücadeleden, onun sorunlarından “iç sorunlara”, “iç tartışmalara” çekmektedir. Bu bir ölçüde doğalsa da, DEHAP’ın darlaşmaması, “sol bir çevre partisi” çizgisine düşmemesi için elbette ki DEHAP’lı arkadaşların gereken özeni göstereceğini biliyoruz. Bizler de onların dostları olarak, DEHAP’ın en önemli erdemi olan geniş yığınlarla ilişki kurma becerisini, onların talepleri ve duygularınına sahip çıkma geleneğini ilerleterek “içerdeki sorunları aşması”na yardımcı olmalıyız.
KARANLIK GÜÇLER İŞBAŞINDA
Öte yandan bölgede kontra güçler, uyuşturucu bağlantılı odaklar, militer ve paramiliter karanlık güçler yeniden harekete geçmeye yönelmiştir. Bu gelişmeler aynı zamanda halk içinde panik yaratmak, bölünmeleri kışkırtmak, Kongra-Gel’e karşı tutum geliştirmeyi körüklemek için de kullanılmaktadır. Van’da, Diyarbakır’da ve başka yerlerde bu tür girişimler gündeme geldi. Şurada burada kimliği belirsiz güçler tarafından yapılan patlamalar ve suikast girişimleri karşısında halkın uyarılması ve bu tür girişimlerin teşhir ve mahkûm edilmesi önemlidir.
Yine, bölgede süreç; işçi ve emekçi taleplerini belirginleştirmektedir. Çünkü diğer şeylerin yanı sıra bugüne kadar Kürt hareketinin hegemonyasıyla hareketsiz kalan büyük toprak sahiplerinin, aşiretçi güçlerin ve zorbaların yeniden hareketlenmesi, eski itibar ve ayrıcalıklarını elde etmek için yeni hamleler yapmaları beklenir bir durumdur. AKP’nin işsizlik ve yoksulluk kıskacındaki emekçileri “küçük rüşvetler” dağıtarak yanına çekme hamleleri karşısında da durmak gerekiyor. Köylülüğün taleplerinin daha yakıcı hale geleceği, Narlı ve Sinan köyünde olduğu gibi toprak sorununun gelişeceği görülmektedir. Büyük toprak sahiplerinin ve aşiretçi güçlerin hareketleneceği düşünülerek köylerde sınıf mücadelesinin örgütlenmesi için daha ileri adımlar atmak kendisini dayatacaktır. İşsizlik ve yoksulluğun diz boyu olduğu bölgede, bölgeye özgü taleplerin öne çıkarılması halkı birleştirmede ve saldırıları püskürtmede önemli rol oynayacaktır.
Dönemin sorunlarının başında; DEHAP’taki anti emperyalist tutumu desteklemek, feodal milliyetçi güçlerin oyunlarını bozmak, bununla birlikte, Kürt işçi ve emekçilerinin sürece müdahale ederek saldırılara göğüs germeleri ve kendi talepleriyle burjuvazinin ve her türden saldırının karşısında durmasını geliştirmek gerekiyor.
e-posta:
cetindiyar@mynet.com
Başa dön
GÜNCEL
..........
Kamil Tekin Sürek
Tayyip zor durumda
AKP şakşakcısı medya ilk günden itibaren Tayyip Erdoğan’ı şişirdi. Ne kadar önemli bir lider olduğunu, karizmatik bir kişiliği olduğunu ballandıra ballandıra anlattı. Gerçi, bu iddialarına örnek gösterebilecekleri bir örnek de bulunmuyordu. Tayyip’in, Erbakan’ın önünde imamlık yapması dışında önderliğine örnek bir olgu da yoktu, ama emperyalistlerin ve işbirlikçisi patronların desteğinde seçim kazanması bu iddiaların gerçekmiş gibi kabul edilmesini sağladı.
Tayyip Erdoğan’ın AKP’si, iki senelik icraatında esas olarak kendi dışında kararlaştırılan politikaları uyguladı. Ekonomik politikaları IMF ve Dünya Bankası ile emperyalist tekeller ve işbirlikçi burjuvazi tarafından belirlendi. AKP’nin ekonomi alanında tek övündüğü icraatı, IMF politikalarını kelimesi kelimesine uygulaması idi. Halkın bütün acılarına ve taleplerine göz kapamışlar ve IMF’nin herkes tarafından “acı” olduğu üzerinde birleştiği reçeteleri uygulamışlardı. Dış politikada ABD’nin taşeronluğunu yaptılar. Ortadoğu’da, Kıbrıs sorununda ve AB’ye girme konusunda ABD’nin taktiklerinden bir adım uzaklaşmadılar. 1 Mart Tezkeresi falan reddedildiyse, bu AKP’ye rağmen gelişen bir durumdu.
Demokratikleşme konusunda ise, tutumları hem AB’nın her talebini yerine getirmek, hem de “derin devlet” diye tanımlanan gerici-faşist iktidar odaklarının rahatsız olmayacağı düzenlemeler yapmak biçiminde gerçekleşti.
Medya da emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin politikalarını tek gerçek olgu imiş ve her aklı başında politikacının, hükümetin bu politikaları uygulaması zorunlu imiş gibi bir hava estirerek, AKP’nin güdümlü icraatını övdü.
AKP bu üç mihrak dışında ne zaman politik bir adım atmaya kalksa çuvalladı. Uluslararası ve işbirlikçi sermaye ile bunların halkla ilişkiler bürosu gibi çalışan medyaya güvenerek, kendine oy veren kesimleri memnun edeceğini düşünerek ele aldığı türban, YÖK, devlet resepsionlarına türbanlı eşle gitmek, zina vb. konularda çark etmek zorunda kaldı. Tabanını tutmak için attığı adımlar, tabanını kendisinden daha da uzaklaştıracak sonuçlara yol açtı.
Böyle bir durumda, medyanın baştan savurduğu kör övgülere rağmen, AKP yöneticilerinin ve Tayyip Erdoğan’ın hiç de iyi bir politikacı olmadığını, ipleri kuklacıların elinde hoplayıp zıpladıklarını söylemek mümkün.
Tayyip’in son zina meselesinde tosladığı kaya, öncekilere benzemiyor. Bu sefer nasıl çark edecekleri gerçekten merak konusu. Elbette, yine daha önce uyguladığı taktiği uygulayabilir, zina konusu hiç gündeme gelmemiş gibi hareket edebilir veya sorunu güya ertelemiş pozuna bürünebilir. Ama, bu kez beceriksizliğini kimseden gizleyemez. İyi politikacı, kaybedeceği bir kavgaya ya da en azından kazanma şansı çok az olan bir kavgaya girmez. Atacağı adımı önceden hesaplar. Tayyip’e iki sene önce Ecevit’e yüklenilenin onda biri kadar yüklenilse, Tayyip de, Hükümeti’de kağıttan kaleler gibi dağılır gider.
Tayyip ve Hükümeti, yaptığı acemi çıkışlarla iplerini tutanlara daha muhtaç hale gelmiştir.
e-posta:
surek@evrensel.net
Başa dön
KENT YAZILARI
..........
Necati Uyar
İmar kirliliği mi, yasa kirliliği mi?
Türk Ceza Yasası Tasarısı’nın olağanüstü toplantıya çağrılan TBMM’deki görüşmeleri, son iki maddeye geçildiğinde yasa tasarısının komisyona geri çekilmesi ile sonlandı. Gerek AB’de gerekse Türkiye’de ortalığın karışmasına yol açan bu durumun altında yatan gerekçeler, yasanın çıkmasını kimin engellediği, hangi maddelerde değişiklik yapılmak istendiğine ilişkin tahminler, basında günün konusu.
Bazı tahminler ortak. Örneğin yasanın görüşülen haliyle çıkmasını engelleyen, görüşmeleri durduranın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olduğu gibi. Ancak gerekçeler tartışmalı. Başta gelen gerekçe “zina” konusu gibi görünüyor. Ancak pek çok kimse ne başbakanın ne de hükümetin bir tek zina konusu nedeniyle AB ilişkilerini bu derece gerecek bir uygulama içine gireceğine inanmıyor.
Yaşananların altında, yasa tasarısında yapılması istenilen kimi değişikliklerin, beklentileri karşılayacak düzeyde yapılamamış olmasının ve yapılan bazı değişikliklerin sonuçlarından endişe ediliyor olmasının yattığı tahmin ediliyor. Altında ne yatarsa yatsın, değişmeyen tek gerçek, günlerdir konuşulan ceza yasasının artık yeniden komisyonda olduğudur.
Kabul edildikten bir yıl sonra yürürlüğe girmesi öngörülmüş olan tasarının, ne zaman yasalaşacağı bugün için belirsiz. Kabulü ile yürürlüğe girmesi arasında geçecek olan bir yıllık süre bu yöntemle daha da uzatılmış durumda. Bu yeni durum, yeni tasarıyla suç tanımına sokulan ve yıllardır gelenek haline gelmiş kimi yanlış uygulamaların sürdürülmesi ve hatta hızlanması, artması için yeni bir zemin anlamına da geliyor.
Yeni yasa tasarısının 181. Maddesinde düzenlenen “Çevrenin Kasten Kirletilmesi” ve 184. Maddede düzenlenen “İmar Kirliliğine Neden Olma” maddeleri bu tür maddelerden. Çevrenin kasten kirletilmesine ilişkin düzenlemeyi bir başka “Kent Yazıları”nda ele alacağız. Kaçak yapılaşmayla ilgili 184. madde oldukça ilginç düzenlenmiş. Madde aynen şöyle;
“İmar kirliliğine neden olma”
MADDE 184. - Yapı ruhsatiyesi alınmadan veya ruhsata aykırı olarak bina yapan veya yaptıran kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Yapı ruhsatiyesi olmadan başlatılan inşaatlar dolayısıyla kurulan şantiyelere elektrik, su veya telefon bağlantısı yapan ya da bu hizmetlerden yararlanılmasına müsaade eden kişi, yukarıdaki fıkra hükmüne göre cezalandırılır.
Yapı kullanma izni alınmamış binalara elektrik, su, telefon veya gaz bağlantısı yapan veya bu hizmetlerden yararlanılmasına müsaade eden kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Yapı kullanma izni alınmamış binalarda herhangi bir sınai veya ticari faaliyetin icrasına müsaade eden kişi bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Dördüncü fıkra hariç, bu madde hükümleri ancak belediye sınırları içinde veya özel imar rejimine tabi yerlerde uygulanır. “
Madde bir ilk olarak tanımlanıyor,ortaya atıldığından bu yana. Yıllardır özendirilen kaçak yapılaşmanın ilk kez cezalandırıldığı ve artık kentlerde kaçak yapının yapılmayacağı iddia ediliyor. Gerçekten madde incelendiğinde bir değişim göze çarpıyor. Geçmişten bu yana politik rant aracı olarak kullanılan iki uygulamanın ceza konusu haline getirildiği görülüyor.
Bunlardan ilki; Ruhsatsız ya da ruhsata aykırı yapıyı yapan ya da yaptıranların iki yıldan beş yıla kadar hapsinin öngörülmüş olması. Bugüne kadar bu konuda para cezası ve yıkım dışında bir yasal düzenleme bulunmuyordu ve çıkan aflarla bu yapıların pek çoğu affediliyor ya da görmezden geliniyordu. Bu açıdan yapılan düzenleme bir yenilik ve uygulama sonuçlarını görmek gerek.
Geçmişten bu yana yasak olduğu halde politik amaçla farklı uygulamalara girişilen diğer konu ise kaçak yapılara elektrik, su, gaz ve telefon bağlantısının yapılması konusu. Gerekli teknik önlemler alınmadan, projesiz, kaçak yapılmış yapılara yapılan bağlantılar pek çok tehlikeyi de beraberinde evlere taşıyor yıllardır.
Madde düzenlemesinin başlığı çok ilginç, “imar kirliliğine neden olma.” Bu başlık, hükümetin konuya yaklaşımını da net olarak ortaya koyuyor. Kaçak yapılaşmayı engellemek, halkın ucuz ve uygun koşullarda konut sahibi olmasını sağlamakla görevli olan devletin, bu sorunu, içinde yaşayanların güvenlik ve sağlık sorunu olarak değil de bir kirlilik olarak tanımlamasıyla cezanın kime verileceği de tanımlanmış oluyor.
Oysa ki, halkın barınma gereksinimini karşılamakla anayasal açıdan görevli olan devlet kurumlarının yetkilileri ile politik çıkarlarla kaçak yapılaşmaya göz yuman ve bu yapılara teknik altyapıyı götüren ve satanlar değil mi baş sorumlu?
Maddenin son fıkrası ise maddeyi tam anlamıyla mizah konusuna dönüştürüyor. Tüm bu yasaklar “ancak belediye sınırları içinde” suç kapsamına alınıyor. Belediyelerin mücavir alanlarında ve belediye sınırı bitişiğinde, kaçak yapılaşma ise suç değil. Belediye sınırları dışında varoş oluşturmaya, kaçak kentler kurmaya devam.
e-posta:
nuyar@mail.com
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
İnsanlık onuru!
Zinanın suç sayılması için cansiperane bir kavgaya tutuşan Tayyip bey, bu ısrarının nedenini, “İnsanlık onurunu kurtarmak” sözleriyle açıklıyor ve son noktayı şu sözlerle koyuyordu:
“Aile kurumunu ayakta tutmak.”
AB’den gelen baskılar üzerine Tayyip bey TCK Tasarısı’nı tümden geri çekince insanlar birbirlerine şu soruyu sormaya başladılar:
“Tayyip beyin insanlık onurunu kurtarma konusundaki derin hassasiyetinde bir tereddüt mü hasıl oldu?”
Hele bir de AB baskısıyla zinanın suç sayılmasından tümden vazgeçilsin işler asıl o zaman karışacak ve insanlar Tayyip beye soracak:
“İnsanlığın onuru ile ilgili düşünceleriniz?”
İşte o zaman beyefendi bakalım nasıl yanıt verecek?
Misal, insanlık onurunun tümden yittiğini, kurtarmaya gücünün yetmediğini söyleyip gazetelere zayi ilanları mı verecek?
“Zina Yasası’nı geçiremediğimizden dolayı insanlık onuru zayi olmuştur. Yenisi çıkartılacağından eskisinin hükmü yoktur!”
Ya da bu durumda aile kurumu ayakta duramayacağından, kutsal aile ayaklar altında paspas mı olacaktır?
Beyefendi de, “genç yaşta kaybettiğimiz” insanlık onuru ve felç inen aile kurumu için kırk mevlitleri mi okutacaktır?
Ama insanlık onuru, insanda medeni hal gibi değildir ki, sorulunca şöyle bir yanıt verilsin?
“Medeni haliniz?”
“Evli.”
“İnsanlık onurunuz?”
“Zina halinde!”
***
Veya soruyu bir başka türlü sormak lazımdır:
Israrla girmeye çalıştığı ve zinanın suç sayılmadığı Avrupa halkları onursuz insanlar topluluğu mudur?
Zinanın suç sayılmadığı şu geride bıraktığımız günlerde Türkiye’de insanlar onursuz muydu?
“Kutsal aile” sırf bu nedenden ötürü mü ayaklar altında eziliyordu?
Ya da insanlık onuru denilen şey insanın yalnızca bel altında mevcut bir şey miydi?
Ayda 300 milyon liraya geçinin diyerek bağırdığı, zam ve iş isteyince azarladığı insanlar o parayla “Kutsal aile kurumunu” nasıl sürdürebileceklerdir?
Durmadan artan yoksulluk, işsizlik onbinlerce aileyi can damarından vurur, evlere “mutsuzluk” karabasan gibi iner ve “kutsal aile” çökerken Tayyip beyin aklı nerededir?
Günümüzde boşanma davaları tarihinin en büyük rekorlarını kırmakta, bunun nedenleri arasında en baş sırayı ekonomik sıkıntılar almaktadır.
Yine günün 13-14 saati işte çalışmak zorunda bırakılan, yaşamı iş ile uyku arasında geçip, evine, çoluğuna çocuğuna vakit ayıramayan, aynı evde birbirlerine yabancı durumuna düşen insanların “kutsal ailesi” yerle bir olurken Tayyip bey iş saatlerinin kısaltılması konusunu neden hiç ağzına almamaktadır?
Neden o zaman “kutsal aileyi” kurtarmak gibi asil bir iş aklına hiç gelmemektedir?
Neden yüz binlerce işsiz babanın, akşam evine yine eli boş gideceğinden ve çocuklarının önüne bir lokma ekmek koyamadığından yıkılan “insanlık onurunu” kendine dert etmemektedir?
Yarın öbür gün AB bastıracak.
Tayyip bey kuzu kuzu zina yasasını geri çekecek.
Ve insanlar kendisine soracak:
İnsanlık onuru nerededir?
Yanıt kısa ve nettir:
“İnsanlık onuru zina halindedir!”
e-posta:
yucel@evrensel.net
Başa dön
MEDİPOLİTİK
..........
Osman Öztürk
SSK yağması başlıyooor!
Hükümetin hazırladığı “Kamu Kurum Ve Kuruluşlarına Ait Sağlık Birimlerinin Sağlık Bakanlığı’na Devredilmesine Dair Kanun Tasarı Taslağı” nihayet “ele geçirildi”.
İstanbul Tabip Odası da geçen hafta konuyla ilgili bir basın duyurusu yaptı. Bugünkü köşemde özetleyerek aktarıyorum.
“Taslak bütün bakanlıklar ile bunların bağlı, ilgili veya ilişkili kuruluşları ve TBMM, Cumhurbaşkanlığı, Türk Silahlı Kuvvetleri, üniversiteler ile mahalli idareler hariç olmak üzere bütün kamu kurum ve kuruluşlarını kapsıyor. Taslak kanunlaşırsa bu kamu kurum ve kuruluşlarına ait … sağlık hizmeti sunan bütün birimleri … bedelsiz olarak Sağlık Bakanlığı’na devredilecek.
Taslakta bu devir için gerekçe olarak Anayasa’nın 56. maddesindeki sağlık kuruluşlarının tek elden planlanarak hizmet sunulmasının öngörülmüş olması gösteriliyor. Diğer taraftan böylece sağlık hizmetlerinin tek elden yürütülmesi halinde kaynakların daha etkin ve verimli kullanılmasının sağlanacağı, kaynak israfının önleneceği ve uygulama birliğinin sağlanacağı belirtiliyor.
Öncelikle belirtmek isteriz ki; bu gerekçeler hiçbir şekilde gerçeği yansıtmamaktadır.
Zira; AKP Hükümeti’nin TBMM’den geçirdiği (Sayın Cumhurbaşkanı tarafından veto edilen) Kamu Yönetimi Temel Kanunu (KYTK)’na göre Sağlık Bakanlığı sağlık hizmeti sunmaktan tamamen çekilecek … eğitim hastaneleri dışındaki bütün sağlık kurumları il özel idarelerine devredileceklerdir. Hastaneler dışındaki diğer sağlık kurumları da belediyelere devredilebileceklerdir. Hükümet, bu yasayla, kamu sağlık hizmetlerini değil tek elde toplamak, yüzlerce parçaya bölerek yok etmektedir.
Üstelik, SSK sağlık kurumları kaynak israf etmek bir yana, ülkemizin en ağır koşullarında en etkin ve verimli çalışan kuruluşlarıdır. …
AKP Hükümeti’nin hazırladığı bu kanun tasarı taslağının bütün amacı SSK’nın 148 hastanesi, 212 dispanseri, 202 sağlık istasyonu, 3 ağız ve diş sağlığı merkezi, 6 dispanser/ağız ve diş sağlığı merkezi, 2 dispanser ve hemodiyaliz merkezine el koymaktır.
……
Hükümet, böylece, kanun tasarısını daha önceden hazırladığı ve bütün çalışanlar için ek bir sağlık vergisi demek olan genel sağlık sigortasının zeminini oluşturmayı hedeflemektedir.
……
SSK’nın bütün hastanelerinin, bütün dispanserlerinin, bütün sağlık istasyonlarının, bütün taşınır ve taşınmaz mallarının sahibi işçisi, emeklisi ve onların aileleriyle Türkiye işçi sınıfıdır.
SSK elli sekiz yıldır fabrikalarda, inşaatlarda, maden ocaklarında en ağır çalışma ve sömürü koşullarında çalışan; on binlercesi iş kazalarında ölen, sakat kalan işçilerin emeği, birikimi ve alın teriyle ayakta durmaktadır.
İki yıldır SSK’ya tek bir çivi bile çakmayan; SSK kaynaklarını başta kendi yandaşı İslami sermaye olmak üzere özel sağlık sektörüne aktaranlar şimdi de bütün bu birikime el koymak ve SSK sağlık kurumlarını parçalayarak tasfiye etmek istemektedirler.
Bu kanun tasarı taslağı örneğine ancak askeri cunta dönemlerinde rastlanan bir gasp girişimidir.
Demokrasi var denen yerde böyle kanun yapılmaz.
… bütün işçi ve memur sendikalarını, bütün emekli sendikaları ve cemiyetlerini, bütün demokratik kitle örgütlerini, emekten yana bütün siyasi partileri ve aydınları AKP Hükümeti’nin SSK sağlık kurumlarını yok etmeye yönelik bu saldırısına karşı bütün SSK mevzilerini hep birlikte sonuna kadar savunmaya çağırıyoruz.”
e-posta:
osmoz59@yahoo.com
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net