www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Waldo ile Henry ile nereye?
Benim için öldüğünü söylediğim bir kişiyi neden mi anıyorum? Sesini yeniden yükseltti de ondan. Vatan Kitap’ta Kürşad Oğuz’la yeni kitabı “Henry Sen Neden Burdasın” üzerine bir konuşma yaptı.

Sözler, buluşmalar,bir de
    yaş otuz beş şairi

“Ne içtimai mevkide ne de servette gözüm var, tek ihtirasım güzel şiirler yazmak ve söylemektir” diyerek yaşam felsefesini ve şiire olan tutkusunu ifade eden Cahit Sıtkı Tarancı, Diyarbakır’ın Pirinççizade ailesinin bir üyesi.

Mezitli’de Soli kazıları
Mezitli’de bulunan liman kentindeki kazılar başladı. Soloi-Soli-Pompeiopolis adlı bu antik kentinin tarihi M.Ö 640 yılına kadar dayanıyor


Waldo ile Henry ile nereye?
Sennur Sezer
İsmet Özel, benim için çoktan ölmüş bir tanıdıktı. 1993’te, dünya görüşünü paylaştığını söylediği İslamcı ve şeriatçı çevrenin bile cesaret edemediği bir biçimde acılarımızla alay edip, “Sıvas’ta kendinizi güvende hissetmek için Sırp uçaklarını mı bekliyordunuz?” cümlesiyle hakaret ettiğinde yok olmuştu benim için. Pek çok kişi için de...
Yüzümüze tükürdüğünde şükretmemizi bekliyordu belki... Ama beklediği olmadı. Dünya görüşünü değiştirdiği zaman tepki göstermeyenler bile kesti selamı sabahı. Söylediklerini tartışmaya kalkışan da olmadı. Öldürülen arkadaşlarımızın anısını çiğnetecek kadar onursuz değildik.
Dünya görüşünü değiştirebilirdi, umursamazdık... İnançlarımızdan, ki bir süre önce onun da inançlarıydı, söz ederdi, eleştirirdi... Kendi bilirdi. Ama bir katliamı alkışlamak, insana yakışmazdı ki, şaire yakışsın. İnsanlığından soyunanı da tanımak zorunda değildik. Anlamamış.
Bunca dönene...
Ölüleri iyilikle anmamız istenir ama her ölüyü değil. Onu anarken, günahkârlar, zalimler için kullandığımız deyimi kullanıyordum “Toprağı duymasın, depreşmesin”. Neme lazım hortlar falan da... Yetmemiş demek. Yeniden değiştirdi inancını. Neye inanıyordu artık belli değildi. Soldan dönmüştü, Müslümanların ikiyüzlü olduğunu söylüyordu. Yeni Dünya Düzeni kalmıştı ortada ya da Yeni Liberalizm ama onlar bunca dönene meraklı değildiler demek... Aldırmadılar, pazarlık yolu kalmamış olmalı, gidecek, sapacak yolları bitirmişti.
Düşman bile değil
Peki benim için öldüğünü söylediğim bir kişiyi neden mi anıyorum? Sesini yeniden yükseltti de ondan. Vatan Kitap’ta Kürşad Oğuz’la yeni kitabı “Henry Sen Neden Burdasın” üzerine bir konuşma yaptı. “Her çevreden düşmanlarını rahatsız etmek için.” Oysa o söylediği insanlar artık onu “düşman bile” saymıyorlar...
Bu konuşmanın hedefi Türk edebiyatının tüm değerleri, okuru yazarıyla memleketimin insanları, sosyalizm (ve İslam) için hiç değilse kafa yoranlar. “Kendisi ve kendi ısrarlı okuyucuları” dışındaki herkes. Biliyorum onun derdi “gündeme gelmek.”
İstediği de olacak böylece. Ama şu hezeyanlara sussam gönül razı değil (söylesem faydası yok o da başka): “Türkiye’deki insanlar Çingene bile değiller. Çünkü Çingeneler çok şahsiyetlerine düşkün insanlardır.”
“Eğer siyasetçi ve sanatçı, temas kurduğu insanı üstüne işenebilir biri olarak görüyorsa orada ne sanat ne siyaset yapılır”. “Türkiye’de okurların üstüne işiyorlar yani” diye soruyor Kürşad Oğuz. “Evet onlar da yağmur yağıyor sanıyorlar”.
“Bana hiç kimse, sosyalist olarak da Türkiye’nin sosyalist bir dönüşüme ya da İslami bir dönüşüme uğraması için yapılan işlerde yan çizdi diyemez. Tersine, özellikle benim yaşıtlarım (60 yaş S.S.) Türkiye’nin sosyalist bir dönüşüm yaşaması için gerekli işlerden kaytardılar. Aynı şey İslamcılar için haydi haydi geçerli.”
“Türk dediğim zaman ırki bir birimi işaret etmiyorum, dini bir anlam yüklüyorum. Ona soruyorum, Türk müsün, gâvur musun? Türk’üm diyorsa Müslüman olduğunu anlıyorum. Türk’üm ama Müslüman değilim diyorsa, o adamı gözaltına almak lazım”
(‘Ama “Türklerin toplum oluşturduğu yerlerde muhafazakâr kesim hiç doğmadı” da diyorsunuz’ diyor K. Oğuz). “Evet. Türkler hep ağzı açık ayran delisi rolünü severler. Yalaka yalaka dolaşırlar. Ne gördülerse inanırlar. Hayatlarında bir kere Müslüman olmak gibi bir şans geçmiş ellerine.”
“Türkiye’de (...) insanlar kendi hayatlarına ilişkin bir açılımı temin etmek gayesiyle değil, bir şeyden geri kalmamak için okur durumdalar”.
“Yazmak işinin (gülüyor) altından kalkabilen kişi olduğunu sanmıyorum Türkiye’de”.
İsmet Özel, “Türk basınında ve edebiyat dergilerinde , hiçbirinde tık yok”ken de “çatır çatır satan, satır satır okunan” bir şair olduğunu söylüyor. İşte bu yüzden söyleşinin bu bölümü ilginç:
“- Okunmaya değer yazar olmadığını söylediniz. Bunu söylemek için bile onları okuyor olmak gerekmez mi?
- Böyle şeyler çok önemlidir. Müzikte ve edebiyatta ağzınızın tadını bozmayacaksınız.
- Ama bilmiyorsunuz ki nasıl olduğunu...
- Ya bozarsa? Bu böyle bir şey ki kussanız bile faydası yok. Bir kere o tadı aldınız mı çok kötü. Onun için minibüslerde arabesk çalınmasını istemiyoruz, istemediğimiz şey kulağımıza gelebiliyor. Belli bir doğrultuyu edebiyatla, düşünceyle ilgilendiğim günden beri terk etmedim. Dolayısıyla merak için, millet almış diye bulaşmam öyle şeylere. İyi kötü kendimi eğitmiş bir insanım, neleri seçeceğimi bilirim.”
Özel’in imanı kime?
Bana kalırsa konuşmadan örnekleri çoğaltmanın fazla gereği yok. Oğuz Atay’ın romanlarını “boyama kitabı” sayıp onun yazarlığını Belgin Doruk’un aktrisliğine ölçüştüren (ikisi de yarışmadan geldiği için), Tanpınar’dan söz edilirken önce küçümseyen sonra “neyin geçerli olduğuna dikkat eden” sözüyle suçlayan, çok satar kitaplarla Roma’daki genelev kurallarını karşılaştıran bir konuşmayı ciddiye almamak gerek. Hele konuşan gazeteci de “şiirlerimin tamamı aşkla yazılmıştır.(...) Bu da fizik ve metafizik bir şey.(...) bu bütünle olan ilişkimiz söz konusuysa aşk mutlaka işin içindedir” sözünü , dönüp dolaştırıp “Orgazmdan bahsediyoruz”a bağlıyorsa!
İsmet Özel “esrarlı ve mistik bir hava yaratma ustalığıyla” şiirini kurmuştu. Dünya görüşünün değişmesiyle şiirinde değişen bir şey de olmamıştı. Onun şiiri hep bir iman şiiriydi çünkü. Ama anlaşılıyor ki onun iman ettiği kendiymiş yalnızca!

İsmet Özel’den inciler!
  • “Türk’üm diyorsa Müslüman olduğunu anlıyorum. Türk’üm ama Müslüman değilim diyorsa, o adamı gözaltına almak lazım”
  • ”Türkler hep ağzı açık ayran delisi rolünü severler.
    Yalaka yalaka dolaşırlar. Ne gördülerse inanırlar.
    Hayatlarında bir kere Müslüman olmak gibi bir şans
    geçmiş ellerine.”
  • “Eğer siyasetçi ve sanatçı, temas kurduğu insanı üstüne
  • işenebilir biri olarak görüyorsa orada ne sanat ne siyaset yapılır”. “Türkiye’de okurların üstüne işiyorlar yani” sorusuna da “Evet onlar da yağmur yağıyor sanıyorlar!


    Başa dön


    Sözler, buluşmalar,bir de
        yaş otuz beş şairi
    Ali Rıza Kılınç
    Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde M. Kemal, Silvan’da Kolordu Komutanı’dır ve Hazrolu Seyfettin Paşa ailesinden Mehmet Nuri Bey ile de yakın dostluk içindeler. Sık sık Hazro’daki Paşa Konağı’nda bir araya gelir görüşürler. Yine bir gün Nuri Bey’in Hazro’daki Paşa Konağı’nda otururken, M. Kemal Paşa Nuri Bey’e dönüp şu soruyu sorar: “Gün olursa bu dağlar bizi korur mu?”
    Burda kastedilenin ne olduğu açık bir şekilde ifade edilmese de ilerleyen yıllarda Seyfettin Paşa ailesi içinde değeri giderek büyüyen önemli tarihi bir söz olacak. Çünkü birkaç yıla kalmaz ülkenin dört bir yanında Kurtuluş Savaşı başlayacak.
    Bu sözleri, biz Seyfettin Paşa ailesinden gelen Seyfettin Budak’tan dinliyoruz. Budak, ısrarla bugün dünyada olup bitenlerden duyduğu rahatsızlığı dile getirmek için bu sözleri hatırlatıyor.
    Cahit Sıtkı’nın arkadaşı
    Dedesi Hazrolu Seyfettin Paşa’nın ismini taşıyan Budak, tane tane konuşuyor. Dünyaya geldiği 1910’lu yılları pek hatırlamasa da; tarih labirenti içinde küçük ama özel buluşmaların canlı tanıklarından biri olarak duruyor. Şu an 90 yaşında olan Budak, 1924 yılında dayısı Nuri Bey tarafından İstanbul’a götürülerek Işık Lisesi’ne kaydı yapılır. Budak, aynı yıllarda Galatasaray Lisesi’nde okuyan biriyle dostluğunu geliştirir ki, o da bugün “Otuz Beş Yaş” şiiriyle anılan şair Cahit Sıtkı Tarancı’dır.
    “Ne içtimai mevkide ne de servette gözüm var, tek ihtirasım güzel şiirler yazmak ve söylemektir” diyerek yaşam felsefesini ve şiire olan tutkusunu ifade eden Cahit Sıtkı Tarancı, Diyarbakır’ın Pirinççizade ailesinin bir üyesi. Aynı memleketten gelmelerine karşın ancak İstanbul’daki Prinççizade konaklarının birinde bir araya gelen Budak ve Tarancı, yıl 1935’i gösterdiğinde ayrılırlar. Ve Budak, inşaat mühendisliği eğitimi için Belçika’ya gider.
    Paris bombalanırken
    O süre içinde Tarancı, Diyarbakır ile İstanbul arasında mekik dokur; aynı zamanda da harıl harıl şiirler yazmaya devam eder. İlk şiiri Servet-i Fünûn dergisinde yayımlanınca çok mutlu olur. Babasının isteği üzerine İstanbul’daki Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne yatılı olarak girer. 1934 yılında okuldan ayrılır ve Diyarbakır’a gelir. Tekrar İstanbul’a döndüğünde Sümerbank’ta memur olarak çalışmaya başlar. Cumhuriyet gazetesine öyküler yazar; ilk şiirlerini “ömrümde Sükût” kitabında bir araya getirir. Yıl 1938’e dayandığında Tarancı, Paris’e gider ve Paris Radyosu’nda Türkçe yayın sipikerliğini yapar. Takvimler 13 Haziran 1940’ı gösterdiğinde ise, İkinci dünya Savaşı bütün şiddetiyle devam ediyor, bomba sesleriyle uyanır Fransa.
    Seyfettin Budak da o sıralar Türk talebeleriyle birlikte sığınacak güvenli yerler aramaktadır. Budak, o günleri şöyle anlatıyor: “Biz yardım görelim diye Brüksel’den kaçıp Türk Sefarethanesi’nden yardım istedik. Fakat bizimle hiç ilgilenmediler. Bombardımandan korunmak için bu kez Paris Sefarethanesi’ne sığındık. İlgilendiler, ancak kısa süre sonra Almanya’nın Paris’e hücum edeceğini öğrendik. Sefaret yetkilileri bir an önce Paris’ten ayrılmamızı önerdi.”
    Tarancı’nın kaçışı
    Budak ve arkadaşları ayrılmayı kararlaştıracaklardı. Ama, Tarancı ile yakın akrabası olan Hikmet Pirinççioğlu, Paris’in savunmasını izleme kararındaydı. Budak ile Tarancı da, o günlerde Şanzelize’de görüşür ve vedalaşırlar. Budak, Türkiye döndükten bir süre sonra, Paris de düşer ve Ankara Tarancı’yı geri çağırır. Cahit Sıtkı Tarancı’nın serüven dolu bisiklet yolculuğu da böyle başlar. Budak, bu süreci şöyle anlatıyor: “Bizler Paris’ten rahat rahat dönerken, Cahit’le Hikmet, Paris’in zaptını görmüşler ve artık ellerine başka imkân geçmediği için Paris’ten bisikletle kaçmaya karar vermişler. Yolda kaçanlarla beraber bir konvoy oluşturmuşlar. Alman ordusunun tanklaryla karşılaştıklarında, tank subayı tanıdık çıkar. Tank subayı, Hikmet’n Işık Lisesi’ndeyken birlikte okuduğu Alman Seferi’nin oğludur. Hikmet ve Budak o çocuğu ‘Alman’ diye çağırırlarmış. Tank subayı da aynen şunu söylüyor; ‘Ben Işık Lisesi’ndeki Alman’ım!’ Bundan sonrası ise, Alman tank subayına Cahit ve Hikmet’i biskletleriyle tankın üzerine alarak onları, istikametinde götüreceği yere kadar götürmek düşüyor.”
    Yaşamı maceralarla olduğu kadar zorluklarla da geçen Tarancı, Türkiye’ye döndükten sonra yedek subay olarak askerlik yaptığı yıllarda şiirinin doruğuna çıkar. Varlık, İnsan gibi dergilerde şiirlerini yayımlayan Tarancı’nın, 1946’da açılan yarışmada “Otuz Beş Yaş” şiiri birinci olur. Ve birkaç yıla kalmaz gelen evliliğiyle, durulmuş, iyimser, daha az ölümden bahseder olur.
    O yıllarda otuz dört şiirini topladığı üçüncü eseri “Düşten Güzel” yayımlanır. Ancak ne var ki, şairin mutluluğu iki buçuk yılı bile bulmadan, kapısına Azrail’i dayayan hastalığı ortaya çıktı.
    Kürtçe mısralarla yaş otuz beş
    Ve; yaşama sevincini, ölüm gerçeğini, geçen zamanı, insan ve doğa sevgisini şiirlerinde buluşturan Cahit Sıtkı Tarancı, 12 Ekim 1956 günü, deyiş yerinde ise daha ömrünün baharında (46 yaşında) yaşama veda etti.
    Cahit Sıtkı Tarancı’nın arkadaşı Seyfettin Budak ile Mustafa Kemal’in sözleriyle başlayan sohbetimiz de, Tarancı’nın ölümünün ardından Kürtçe’ye çevirdiği “Otuz Beş Yaş” şiirini okumasıyla sona erdi.

    CAHİT SITKI TARANCI EVİ
    Tarancı Evi, eşyaları ve Diyarbakır yöresel eserleriyle düzenlendi. müze olarak kullanılıyor. Geleneksel Diyarbakır evlerinin mimari yapısı özelliğini taşıyan ev, tek katlı olup ahşap giriş kapısı dar bir koridorla avluya bakıyor.


    Başa dön


    Mezitli’de Soli kazıları
    Mersin’in Mezitli beldesi sınırları içinde bulunan Soloi-Soli-Pompeiopolis antik liman kentinde, Doç. Dr. Remzi Yağcı yönetiminde 35 kişi tarafından temizlik ve kazı çalışmaları başlatıldı.
    Koğ Şenlikleri etkinliklerle sürüyor
    Koğ Şenlikleri çeşitli etkinliklerle sürüyor. Şenlikler kapsamında dün Muş Yolu’nda düzenlenen at yarışını izleyen katılımcılar daha sonra ise Halk Eğitim Merkezi’ndeki küreselleşme konulu paneli dinlediler. Panelin katılımcısı ise gazetemiz yazarlarından Doç.Dr Yüksel Akkaya’ydı.Yüksel Akkaya konuşmasında küreselleşmeyi SSCB’nin dağılmasıyla kapitalist sistemin gerçek yüzünü ortaya koyması olarak tanımladı.Kamu Yönetimi Temel Kanunu hakkında da bilgiler verip kanunu eleştiren Akkaya, yapılmak istenen yasal düzenlemelerin yoksulluğu ve işsizliği beraberinde getireceğini verdiği örneklerle açıkladı. Akkaya emek örgütlerini bu yasalara karşı mücadele etmeye çağırdı.Akkaya son olarak Varto Belediyesi’nin kendi özkaynaklarını değerlendirmesi gerektiğini ifade ederek bunun koşullarının oluşturulabilmesi için belediye ve halkın ortak çalışma ve dayanışma içersinde olması gerektiğini söyledi. Panelin ardından akşam saatlerinde düzenlenen halk konserinde ise yerel ses sanatçıları Hıdır İncesu, Robar ile Dodan Projeks Etnik Caz Grubu Vartolularla buluştu. Dodan Grubu söylediği ezgilerle Vartoluları coşturdu.

    Bize ulaşmak için;

    Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net