www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
BAŞAK
____
Bülent Falakaoğlu
Vahamete övgü
MEDİPOLİTİK
____
Osman Öztürk
Hastaneler Unakıtan’a emanet
GÜNCEL
____
Kamil Tekin Sürek
İşsizlik ve yoksulluk
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Bir ambulans param bile yok, anlıyor musun?
KENT YAZILARI
____
Necati Uyar
Korumaya yeni kaynak!
KONUM
____
Çetin Diyar
Kulak kesme, kin ve şiddet
BAŞAK
..........
Bülent Falakaoğlu
Vahamete övgü
Tarım sektöründe yaşanan küçülme ve tarımsal sektörde atıl işgücünün açığa çıkması olumlu
bir gelişme midir? Bu sorunun cevabı, gelişmelere “ideolojik değil ekonomik değerlendirilmesi” retoriği ile yaklaşan serbest piyasacı kimi ekonomistlere göre; evet.
Bu ekonomistlerin haklı olup olmadığını tartışmadan önce tarımdaki verilere göz atalım: Ekonomi yüzde 12’yi aşan “büyüme atılımı” gösterirken tarım büyük güçlükler içinde kıvranan sektörlerin başında geliyor. Bu yıl ülke tarımı, son beş yılın en kötü dönemini yaşıyor. Geçen yılın ilk çeyreğinde yüzde 2 oranında büyüyen tarım sektörü bu yıl, eksi yüzde 7.5 büyüme oranı gösterdi, yani küçüldü. Uygun deyimiyle iyice göçtü. Bu arada, tarım sektörünün aslını oluşturan çiftçilik ve hayvancılık alt sektörlerinde durum çok daha kötü; yüzde 9 gibi rekor bir küçülme yaşanıyor.
Tüm bunlar piyasacı ekonomistlerce olumlu bir gelişme olarak değerlendiriliyor. Bir gazetenin ekonomi sayfasının “etkili” köşe yazarlarından biri tarım alanındaki üretimden kopuşu şu ifadelerle yorumladı: “Tarım istihdamı birkaç yıldır düşüyor. Bu aslında beklenen ama, gecikmiş bir gelişme. Kalkınma sürecinde nüfus artışı ile birlikte tarım istihdamı önce artar. Ancak tarım dışı istihdam daha hızlı arttığı için, tarımın payı azalır. İkinci bir aşamada ise, emek verimliliğindeki artışa bağlı olarak, tarımda istihdam azalmaya başlar. Tarımın payındaki düşüş hızlanır. Türkiye bu ikinci aşamaya epey gecikmeyle geçmiş bulunuyor. Bu, sanılanın aksine iyi bir şey; eğer emek verimliliği, dolayısıyla üretim artıyorsa.”
Bir başka “uzman ekonomistin” yorumu şöyle: “Türkiye’yi tarım ve tarım dışı diye ayırır isek, biliniyor ki, tarımda istihdam azalıyor, yani tarımda gizlenen, saklananlar artık ortaya çıkıyor ve sanayi ve hizmet sektöründe, büyük çoklukla da kentsel alanda iş aramaya ve çalışmaya çıkılıyor. Bu nedenle kırsal ve tarımsal istihdamda düşüş olması normal sayılmalı. Bu önemli bir yapı değişikliği. Tarımdışı istihdam azda olsa artıyor.”
Devlet İstatistik Enstitüsü’nün geçen günlerde açıkladığı 2004 yılı ilk çeyreğine ilişkin işsizlik oranı, ihracat artışı ve büyüme rekorlarıyla övünenlerin dahi suratlarına tokat gibi patlarken, yukarıdaki tezlere katılmayı imkansızlaştırdı. Zira İstatistik Enstitüsü’nün verilerine göre tarımdışı kesimde de işsizlik oranı artmış ve geçen yıla göre işsizlere yeni yüzbinler eklenmiş. Kentlerde işsizlik çığ gibi büyüyor. Bu şartlarda tarımdan kopan kitleler ne yapacak?
“Yapı değişikliği” diye övünülebilecek bir değişim yok. Ortada istihdam yaratacak bir büyüme yok.
Daha az ücret, daha az insanla daha çok üretime dayanan yapı, sadece yoksulluk üretiyor. Varoşlarda yoksul insan yığılmasına yol açmaktan başka sonuç doğurmayacak olan bu yapı, nasıl iyi olabilir? Bu yapı ancak ve ancak var olan sorunlara yenilerini ekler: Varoşlardaki kitlelerin kamusal hizmet talebini karşılayamama, yoksul çocukları eğitim hakkından yoksun bırakma, oyun yerine çocukları makine dişlilerinin arasına yollama, kentsel sorunlara yenilerini ekleme ve benzeri...
Bu tabloyu Polyana bile iyi olarak değerlendiremez. Bu gelişmeleri “tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş” olarak değerlendirmek imkansız. Tarımdaki gelişmeler, yoksullaştırmanın yanı sıra sanayi ülkelerinden yaptığımız tarımsal ithalatı artırıyor. Bu ithalat neticesinde de dış ticaret açığı hızla artıyor. Dış ticaret açığı rekorlar kırarken, yeni bir krizin de sinyallerini veriyor. Serbest piyasa mantığının kaçınılmaz sonucu...
Söz konusu sonuç: “Ülkemizde tarım sektörü, toplam üretimin yüzde 12-13 kadarını yapıyor, toplam istihdamın ise yüzde 35-38 arasını. Bu büyük bir verimsizlik. Bu nedenle ülkemizde tarım sektöründeki istihdam daralarak verimsizlik er geç ortadan kalkmak zorunda” sözleriyle meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Var olanı meşrulaştırmak, vahamete övgüler düzmek yerine, tarımda verimliliğin artırılmasının, tarımdan kopan üreticilere istihdam olanaklarının yaratılmasının koşulları tartışılımalıdır.
e-posta:
falakoglu@hotmail.com
Başa dön
MEDİPOLİTİK
..........
Osman Öztürk
Hastaneler Unakıtan’a emanet
“Sağlık Hizmetleri Temel Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” geçen hafta TBMM’de kabul edildi.
Bu kanuna göre Sağlık Bakanlığı’na tahsisli Hazine mülkiyetindeki taşınmazlar ile Sağlık Bakanlığı kullanımında bulunan diğer taşınmazlardan gerekli görülenlerin mülkiyeti Hazine’ye bedelsiz olarak devredilebilecek. Sonra da, Sağlık Bakanlığı ile mutabık kalınarak Maliye Bakanlığı tarafından satılabilecek. Satış bedelleri de bütçeye gelir olarak kaydedilecek.
İlk bakışta ortada pek bir sorun gözükmüyor. Sadece Sağlık Bakanlığı’na ait atıl veya verimsiz kurumların elden çıkarılması için bulunmuş bir çözüm gibi.
Uygulama da, belki gerçekten, öyle olacak.
Ama AKP Hükümeti’nin özelleştirme konusundaki merakını düşününce insanın içine şüphe de düşmüyor değil, doğrusu.
Yasa, eğer Cumhurbaşkanı tarafından onaylanırsa, bütün kamu hastaneleri satılığa çıkarılabilecek. Bu satış için yetkili kişi de Maliye Bakanı olacak. Hani şu; kamuya ait malları “babalar gibi satarım” diye övünen Maliye Bakanı Kemal Unakıtan.
Artık istediği hastaneyi haraç mezat satılığa çıkarabilecek.
“Evet sayın müzayedeciler! Şu gördüğünüz nadide eser, Sultan Abdülhamit’in hatırası Şişli Etfal Hastanesi… Yok mu, arttıran? Satıyorum, satıyorum, saat… tım.
Şimdi sırada Bezm-i Âlem Valide Sultan Vakıf Gureba Hastanesi…”
***
AKP’lilerin geçen haftaki bir diğer girişimi Aile Hekimliği Pilot Uygulama Kanun Tasarısı’nı TBMM’den geçirmeye çalışmak oldu.
Daha önce ilan edilen takvime göre aile hekimliği 2004’ün şubat-mart aylarında başlayacak ve yıl sonunda bütün Türkiye’ye uygulanacaktı.
Ama evdeki hesap çarşıya uymadı.
Sağlık Bakanlığı kanunu bir türlü hazırlayamadı. Sonunda alelacele hazırlanan tasarıyı da bu döneme yetiştiremedi. Bu durumda hastanelerin satışını öngören kanun tasarısına eklemeye çalıştı, ama olmadı.
Oturum Başkanı tasarıyı usule aykırı bularak işleme koymadı.
AKP’lilere de meclisin sonbaharda tekrar açılmasını beklemekten başka bir çare kalmadı.
***
Geçen haftanın sağlıkla ilgili bir diğer gelişmesi Kamu Yönetimi Temel Kanunu’nun (KYTK) kalan maddelerinin de kabul edilmesi oldu.
KYTK’na göre Sağlık Bakanlığı’nın taşra teşkilâtı kaldırılacak. Sadece eğitim hastaneleri bakanlıkta kalacak. Onun dışındaki hastanelerle sağlık evleri, sağlık ocakları ve dispanserler İl Özel İdarelerine devredilecek. İl Özel İdareleri de hastane dışındakileri belediyelere devredebilecek.
Kurumların devri bir yıl içinde, kadrolarla görev ve yetkilerin devri ise beş yıl içinde gerçekleşecek.
İnanması güç ama, Sağlık Bakanlığı hizmet sunumundan artık tamamen çekilecek.
Bakanlığın seksen yıldır baş edemediği sorunları İl Özel İdareleri ve belediyelerin nasıl bir sihirli değnekle çözecekleri ise meçhul.
Belediyeler yasasını Anayasa’ya aykırı bulan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer bakalım KYTK’nu onaylayacak mı?
Eğer onaylamaz da TBMM’ye geri gönderirse AKP’lilerin çıkaracakları gürültüyü şimdiden tahmin edebilirsiniz.
Bu işin ucu referanduma kadar gider, çünkü.
e-posta:
osmoz59@yahoo.com
Başa dön
GÜNCEL
..........
Kamil Tekin Sürek
İşsizlik ve yoksulluk
Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) geçen hafta yaptığı açıklamaya göre, işsizlik oranı yüzde 12.4’e yükselmiş. Ekonomistlerin değerlendirmesine göre ise, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) standartları baz alındığında bu oran yüzde 22 imiş.
Bence, gerçek işsizlik oranı ILO standartlarına göre belirlenen rakamın da üstündedir. Çünkü, bizde başka ülkelerde rastlayamayacağınız, bir iş yapar gibi görünen ama gerçekte işsiz sayılabilecek o kadar çok insan var ki, bunların ILO satandartlarına girmesi mümkün değildir. O halde gerçek işsizlik oranının yüzde yirmi beşten aşağı olmadığını söylemek, oranı abartmak sayılmamalıdır.
İşsizliğin artması kendiliğinden ekonomik suçlar denilen; hırsızlık, yankesicilik, kapkaççılık, gasp vb. suçları artırır.
Suç oranının artması mafyalaşma ve cinayet, yaralama gibi şiddet suçlarını da artırır.
Birleşik kaplar teorisinde olduğu gibi; dilencilik ve fuhuş işsizlik ile birlikte atbaşı gider.
Nitekim, yayımlanan raporlar yukarıdaki ekonomik gerçeği doğruluyor.
Ankara Ticaret Odası (ATO) önceki gün bir rapor yayımladı. ATO’nun “Dilenen Türkiye Raporu”na göre ülkemizde dilenen kişi sayısı 50 bin. Rapora göre, ‘yılda yarım katrilyonun döndüğü dilencilik sektörü mafyanın denetiminde.’
ATO’nun önceki gün yayımladığı rapora göre ise; ‘3-4 milyar dolarlık fuhuş sektöründe 100 bin kadın çalışıyor.’
Tabii uyuşturucu, fuhuş, dilencilik, haraççılık gibi alanlardan mafyanın sağladığı gelir, ciddi büyüklükte bir yeraltı ekonomisi yaratıyor.
Yeraltı ekonomisi baronları, silahlı/silahsız bürokrasi içinden adamlar satın alıyor.
Her yer Susurluk oluyor.
Siyaset, bürokrasi, mafya, spor, sanayici, sendikacı, gazeteci, televole iç içe giriyor.
TÜSİAD Başkanı Sabancı’nın açıkladığı gibi, üretim büyümüyor, ihracat artmıyor ama ekonomide “iyileşme” görülüyor. Yani, halk üzerinde sömürü artıyor, halk giderek yoksullaşıyor, patronlar sermayelerini büyütüyor.
Büyük patronlar yatırımlarını sömürünün daha da büyük olduğu, işçi sınıfının bütün haklarının gasp edildiği eski demirperde ülkelerinde gerçekleştiriyor. Ülke içinde rant ve tefecilikle sermayesini büyütüyor. Yeni fabrikalar yapılmadığı gibi, devletin fabrikaları birer birer kapatılıyor.
Kamu hizmetlerinde çalışanlar azaltılarak, üç kişinin yapacağı işi bir kişiye yaptırma politikası uygulanıyor.
Bu gidişat iyi bir gidişat değil.
Hükümet, “AB’den müzakere tarihi alırsak yabancı sermaye Türkiye’ye yatırım yapar ve üretim artar, işsizlik azalır” diyor. Ama, hükümetin bu çözümü ham hayal.
İşsizlik ve yoksulluğun bu kadar arttığı bir ülkede ya devrim olur ya da devrimi önleyebilmek için karşı devrimci bir girişim.
Buzdağının görünen yüzü “demokratikleşiyoruz, işler iyiye gidiyor” ise, görünmeyen devasa gövdesi işsizlik, yoksulluk, fuhuş, suç örgütleri, uyuşturucu ve bütün bunlardan bunalan halkın isyan potansiyelidir.
e-posta:
surek@evrensel.net
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Bir ambulans param bile yok, anlıyor musun?
Çocuk 14 yaşındaydı.
Ağrı Doğubeyazıt’ın köyünde çobanlık yapıyordu.
Yasaklı yaylaların yeşilinin uzağında köyün yamaçlarında hayvanları otlatacak yer arıyordu.
Yoksul kentlerin, yoksul köylerinde, memleketin dip bucağında, gözden ırak gönülden uzak yerlerde böyle yaşanırdı.
Sonra birden fenalaştı.
Aniden başı mı döndü, midesi mi bulandı, hayvanların arasına mı devrildi, yoksa gün boyu süren yorgunluğun ardından evin kapısına mı düştü…
Kolay değil Ağrı’nın bilmem ne köyünde aniden hastalanmak.
Ama hastalık bu, laftan sözden anlamıyor.
Hastalık yüzsüz bir bela, yokluk, imkânsızlık, fukaralık dinlemiyor.
Şimdi o köyde araç aranacak, ilçeye, sonra şehre gelinecek, hastaneye varılacak, doktor falan bulunacak…
Diyelim her şey denk gitti, hastaneye varıldı, hatta doktor falan da vardı, ama bakalım hastane denilen yerde, alet edevat, teçhizat, cihaz, yetişkin personel var mıydı?
Olmaz ya, hadi oldu diyelim.
Hastaneye girebilecek, imkânlardan faydalanabilecek paran var mıydı?
Hastane dediğin yer paralı bir dükkân.
Hastalık denilen şey para ister.
Bizim memlekette hastaneler paralı insanları sever.
Hastaneye girmekle bitmiyor ki iş.
Doktor; tahlil, röntgen, ilaç ister.
Hastalığın beterine düştüysen eğer, çuvalla para gider.
Ama yoksul insanda, hele hele Ağrı’nın, Van’ın, Hakkâri’nin gözden ırak, gönülden uzak köyünde bu kadar şans bir arada ne gezer?
***
Çoban 14 yaşındaydı; ismi Salih Taştan’dı.
Birden fenalaştı.
Doğubeyazın’ın Karabulak köyünden Ağrı merkezine, devlet hastanesine yetiştirildi.
Doktorlar baktılar. Bir müdahalede bulunamadılar.
Hastanede yeterli imkân yoktu.
Acil olarak ambulansa konulacak, Erzurum’un yolu tutulacaktı.
Ambulansa konulamadı, Erzurum’un yolu tutulamadı fakat.
Ambulans para istiyordu.
Aslında çok para da sayılmazdı, 90 milyon liraydı.
Ama Ağrı’nın Doğubeyazıt’ının Karabulak köyünde çobanlık yaparak evine üç beş kuruş götürmeye çabalayan bir çocuğun ailesinde 90 milyon ne arardı?
O gün Erzurum’a gidilemedi, bir yakınlarının yanında konaklanıldı.
Ertesi gün yeniden hastaneye gelindi. Yeniden Erzurum’a sevk. Yeniden ambulans parası istendi.
Paraydı, ambulanstı derken, 14’ündeki çoban Salih acil serviste beyin kanamasından öldü.
Çocuğun ölüsünün köye götürülmesi gerekiyordu. Çocuğun dirisine ambulans vermeyen devlet ölüsüne verir miydi acaba?
90 milyon lira istendi.
14 yaşında çocuğun dirisi de ölüsü de 90 milyondu.
Bir tarafta “hidayete ermiş”, imanlı başefendi 7 bin kişilik krallara layık düğünlerle kızını evlendiriyor.
Düğün davetiyesi için devletin özel uçağı kaldırılıp Ürdünlere gidiliyor.
Doğuda ise 14 yaşında bir çocuk ambulans verilmediği için ölüyor!
Orada 7 bin kişilik düğünler yapılıyor, davetiye için uçaklar kaldırılıyor…
Burası ise Ağrı, Van, Batman, Hakkâri, Şırnak; yokluğun, yoksulluğun sesini duyuyor musunuz?
90 milyonu olmadığından ambulans verilmediği için insanlar ölüyor anlıyor musunuz?
e-posta:
yucel@evrensel.net
Başa dön
KENT YAZILARI
..........
Necati Uyar
Korumaya yeni kaynak!
TBMM’nin geçtiğimiz bir aylık performansı, Kent Yazıları’nın da gündemini belirledi. Birbiri ardına çıkarılan yasaların birçoğu kentlerimizi ve kentlerde yaşayanları yakından ilgilendiriyordu. Gündemi belirleyen yasa çalışmaları, İl Özel İdareleri Yasası ile başladı. Seri, Belediyeler Yasası, Büyükşehir Belediyeleri Yasası ve Kamu Yönetiminin Temel İlkeleri Ve Yeniden Yapılandırılması Hakkında Yasa ile tamamlanırken, Kent Yazıları’nda gündem konusu olan bir başka yasa değişikliği, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yasası oldu.
Yasa değişikliği 22 Haziran tarihinde kent yazılarında ele alınmış ve tasarıda yer alan en önemli değişikliklerden biri olarak gördüğümüz koruma kurullarının yapısına ilişkin değişiklik irdelenmişti. Yazıda, koruma kurullarına Bakanlıkça atanan üye sayısını üçten beşe çıkaran, Yüksek Öğretim Kurulu tarafından atanan üye sayısını ikiden bire indiren değişikliğin “emre amade kurullar” yaratmayı hedeflediği belirtilmiş ve yazının sonlarında aşağıdaki değerlendirmeye yer verilmişti; “Atanmaları ve görevden alınmaları ilgili Bakanın iki dudağı arasında olan ve kurul üyesi olarak kalmayı her tür ilke ve etik değerin üstünde gören kimi meslek adamlarından oluşacak bir koruma kurulundan, kentlerde yıllardan bu yana merkezi hükümetler ile bazı meslek odaları, sivil toplum örgütleri ve hatta belediyeler arasında tartışma konusu olan ve geçmişte kimi koruma kurulu üyelerinin duyarlılıkları ve dirençleriyle engellenen yanlışlar konusunda aynı tavrı görmeyi beklemek tam bir hayal olsa gerek.”
O tarihte tasarı halinde olan yasa çalışması, TBMM’nin geceli gündüzlü çalışma temposu içinde yasalaşıverdi. Değişiklikler, Cumhurbaşkanlığı tarafından geri çevrilmezse, yasalaşacak ve artık koruma kurulları kültürel ve doğal değerlere duyarlı kesimlerin umudu olmaktan çıkmış olacak.
TBMM’de kabul edilen yasa değişikliğinde, eski yasanın eksiklerinin ve işlemez yanlarının çalışır hale getirilmesine yönelik olumlu yönde bir arayış da yok değil. Ancak, tasarıda yer alan ve kabul edilemez nitelikteki kimi kritik düzenlemeler, yasa değişikliğindeki olumlu düzenlemeleri çok kalın biçimde örtüyor.
Olumlu yöndeki arayışlardan biri hiç kuşkusuz koruma konusunda kaynak arayışı içine girilmesi. Ancak arayışın sonu tam bir hayal kırıklığı. Dünya Bankası ve IMF kaynaklı politikaların bir uzantısı düzenleme içine alınarak kültürel değerleri korumanın maliyeti de halkın sırtına yükleniyor. Konu 2863 sayılı Yasa’nın 12. maddesinde yapılan eklemeyle düzenleniyor. Maddeye eklenen iki fıkra aynen şöyle; “Belediyelerin görev alanlarında kalan kültür varlıklarının korunması ve değerlendirilmesi amacıyla kullanılmak üzere 1319 sayılı Emlak Vergisi Kanununun 8 inci ve 18 inci maddeleri uyarınca mükellef hakkında tahakkuk eden emlak vergisinin %10’u nispetinde “Taşınmaz Kültür Varlıklarının Korunmasına Katkı Payı” tahakkuk ettirilir ve ilgili belediyesince emlak vergisi ile birlikte tahsil edilir. Tahsil edilen miktar, İl Özel İdaresi tarafından açılacak özel hesapta toplanır. Bu miktar; belediyelerce kültür varlıklarının korunması ve değerlendirilmesi amacıyla hazırlanan projeler kapsamında kamulaştırma, projelendirme, planlama ve uygulama konularında kullanılmak üzere il sınırları içindeki belediyelere vali tarafından aktarılır ve bu pay valinin denetiminde kullanılır.”
Yapılan bu düzenlemenin halk açısından anlamı çok açık; “Emlak vergilerinin % 10’u kadar düzenli ek ödeme.” Yapılan düzenleme, belediyelerin kültür varlıklarını korumak amacıyla para toplaması olarak görünse de durum belediyeler açısından bu kadar net değil. Çünkü; parayı veren, maliyeti üstlenen “kaynak” belli, “halk”; parayı toplayan, “tahsildar” belli, “belediye”: parayı toplayan, “kasa” belli, “il özel idaresi”; parayı dağıtan ve denetleyen, “patron” da belli, “vali”.
Peki, toplanan bu parayı projelerinde kullanmak üzere alacak olan “şanslı” belediyeler hangileri?
Bu sorunun yanıtı yasa uygulanmaya başlanınca, paralar halktan belediyesi eliyle tahsil edildikten sonra ortaya çıkacak. Sanırım yanıt hiçbir zaman valisiyle, hükümetiyle uyum içinde olmayan, geçinemeyen “huysuz” muhalif belediyeler olmayacak. Bu düzenleme, kısa sürede muhalif belediye başkanlarını seçen kentlerde yaşayanların da katkılarıyla, iktidar belediyesine icraat yaptırmanın çok güzel bir aracına dönüşecek.
Yasa değişikliğinin 21. Maddesinde yapılan düzenlemeyle, Kamu İhale Kanununda değişiklik yapılıyor olması ve toplanan paraların harcanmasının Kamu İhale Kanunu kapsamı dışında bırakılıyor olması, konunun ilgi çekici bir diğer yanı.
e-posta:
nuyar@mail.com
Başa dön
KONUM
..........
Çetin Diyar
Kulak kesme, kin ve şiddet
Kulak ve burun kesilerek Kürt sorununu çözmeye çalışanlar iki yüzlüce davranmayı sürdürüyorlar. Kürt sorununu halkın demokrasi talepleri kapsamında çözmek ve çatışma koşullarını ortadan kaldırmak yerine, burun ve kulak kesme operasyonlarına hız veriliyor. Kin ve şiddet kutsanıyor, çünkü yapanlar cezalandırılmıyor. Son zamanlarda bu tür olayları sık sık duymaya, bu vahşet görüntülere fazlasıyla tanık olmaya başladık. Kaos ve çatışma ortamı egemen kılınmak, hak ve özgürlük talepleri yeniden terör ve çatışma statüsünde değerlendirilmek isteniyor. Giderek kitlesel hal alan, ekonomik, sosyal ve siyasal talepler olarak birleştirilen mücadeleyi boğmak için provokasyon ortamından medet umuluyor. Ateşkes koşullarını sağlamak, Kürt sorununu, demokratikleşme ve siyasal hakların kullanımı olarak değerlendirmek yerine, tank, top ve asker gücüyle çözmek isteyenler, kan ve şiddeti kutsamaya devam ediyorlar.
Van Valisine yapılan suikast türü eylemler yaygınlaştırılıyor. Yine Van’da ve bölgede uyuşturucu ve diğer gayrı meşru yollar genişletilmek isteniyor. “Savaş koşulları”ndan medet umuluyor. Köy boşaltma, orman yakma, adam kaçırma, ev baskınları, keyfi gözaltılar, tutuklamalar yeniden yaygınlaştırılıyor. İnsan hak ve özgürlüklerine yönelik ihlaller artıyor. Fiili olarak OHAL yaratılıyor. Ama hükümete ve medyaya bakarsanız demokraside dev adımlarla ilerliyoruz.
Kulak, burun ve insan organları kesilerek güç gösterisi yapılıyor. Ortam geriliyor. Onur kırıcı uygulamalar artıyor. Bölge terör alanı, Kürt halkı terörist olarak değerlendiriliyor ve sürekli baskı, sürekli işkence yapılıyor. Halkı ezme, halkın kendisine olan güvenini yitirme operasyonları sürüyor.
Gabar’da, ardında Muş’ta yaşanan kulak ve burun kesme olayları insanın kanını donduruyor.
Muş’ta çatışmada öldürülenlerin adli makamlarca teslim alınmış ve otopsisi yapılmış cesetleri üzerinde gerçekleştirilen “operasyon”, burjuvazinin ikiyüzlülüğünün fotoğrafı ve Kürt sorununun çözümü konusunda verilen mesajı oluyor. Otopsiye katılan savcı “Otopsi yaptığımızda böyle bir olay yaşanmamıştı” diyor. Devletin teslim aldığı cesetlerin kulakları, burunları devletin gözetiminde kesiliyor. Ve bunun sorumluları bulunamıyor.
Yani failler meçhul!
FAİLER YARGILANSIN
Devletin teslim aldığı cesetler sıcak ortamda tutuluyor, kokutuluyor ve uzuvları kesiliyor, ama bunlar olağan karşılanıyor. Failleri bulunup cezalandırılmıyor. Eğer bu tutum “vatanseverlik” sayılmıyorsa, yapanlar derhal mahkeme önüne çıkarılmalı ve yargılanmalıdır. Bu, hukuksuzluğun, JİTEM’in, kontrgerillanın, özel timlerin, özel savaş mangalarının, kelle avcılarının ve korucuların egemen olduğu bir ortamın göstergesi değil de nedir.
Peki, bu olayla ilgili bir soruşturma açılmış mıdır? Otopsiye katılan Savcı bu durum karşısında ne yapmıştır? Savcılar ve hukuk nerededir?
90’lı yıllar, OHAL yeniden mi yaratılmak isteniyor? İnsan organlarını keserek kahramanlık gösterileri yapan, savaşı ve çatışmayı, Kürt Türk düşmanlığını körükleyen zihniyet egemen olmaması isteniyorsa sorumlular hakkında soruşturma açılmalıdır. Yıllar önce hafızalarda yer etmiş görüntüleri “güncelleştiren” bu canilerin açığa çıkarılmaması, bu uygulamaların devlet tarafından da onaylandığı anlamına gelmeyecek midir?
Bu tür girişimler çokça yapıldı ve bölge halkını sindirmede başarılı olmadı. Elinde kesilmiş insan başlarıyla poz veren insan müsveddelerinin korku, sindirme ve teslim alma bu hesaplı girişimleri karşısında devletin savcıları, adli merciler derhal harekete geçmeli ve halka açıklamada bulunmalıdır. Korkmamalı, sinmemelidirler.
“Kürt sorunu çözülüyor, Kürtçe yayın yapılıyor, Kürtçe kurslar açıldı, DEP’liler tahliye edildi, insan hak ve özgürlükleri alanında dev adımlar atıldı, demokratikleşmede tam sürat ilerliyoruz” denilen günümüzde yaşanan bu vahşet tv ve gazetelerde de yer bulmuyor.
Yürekleri burkulmuyor, vicdanları sızlamıyor onların. Kürt halkının taleplerini ve Türkiye’nin demokratikleşmesi mücadelesini çerez olarak gören, işine geldiği zaman, AB ve emperyalist dünyanın uşaklığında malzeme olarak kullananlar, bu gelişmelerin ne denli büyük tehlikelere işaret ettiğini görmüyor, görmek istemiyor. İnsan cesetleri üzerine postallarıyla basarak poz veren, kulak kesen, göz oyan, burun koparanların davranışları olağan karşılanıyor.
e-posta:
diyar@evrensel.net
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net