www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
ÖZGÜRLÜK
____
Yücel Sayman
Özgürlüğe tehdit: Kamusal alan
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Korkunç gerçek: Yalnızlık
MERCEK
____
A. Cihan Soylu
Refah ve yoksulluk;ikisi de gerçek
SADEDE GELELİM
____
Cem Somel
Sermayenin mantığı
NOT
____
Vedat İlbeyoğlu
İkiyüzlü mutabakat!
KİRVEME MEKTUPLAR
____
Mıgırdiç Margosyan
“Sınır” meselesi
ÖZGÜRLÜK
..........
Yücel Sayman
Özgürlüğe tehdit: Kamusal alan
Birden, Anayasa Mahkemesi kararında yer alan gerekçeyle, “kamusal alan” kavramı hukuk dünyasına giriverdi.
Hukuk dünyasında en sığ içerikle, “mekan” ifade eden bir anlamla dillerden düşmez oldu.
Yetmedi, mekansal anlamıyla hukuk dünyasında özgürlükleri sınırlayan, bırakalım sınırlamayı ortadan kaldıran bir “öbjektif ölçüt (!)” gibi sunulmaya başlandı.
Oysa, özgürlükler tanımlamasında “kamusal alan” yeri bulunmayan bir kavramdır. Özgürlüğün karşısına kamusal alan kalkanını çıkartmayı, amacın özgürlüğü kullanılamaz hale getirmek olduğunu bildiğimden, kabullenmiyorum. Özgürlükler dünyasını kamusal alan dışına sıkıştırmayı reddediyorum. Benim yaşam alanımı “özel” ve “kamusal” diye ikiye bölmeye, bütünselliğimi, egemenliğimi, maddi-manevi varlığımı belirleyen, kendimi kendim olarak görebilmek için üzerinde titrediğim, beni oluşturan unsurları iki farklı alanda, iki farklı biçimde yaşamaya mahkum etmeye kimsenin hakkı olmadığını düşünüyorum. Kimsenin beni, kendince özel alan diye tanımladığı neredeyse dört duvar arasına sıkıştırılmış mekanda (orada bile gizli gözetim altında) dilediğim gibi yaşamaya, eğer o kişi elinde güç tutan zorba değilse zorlayamayacağını haykırıyorum. Aksine, diyorum, özgürlüklerim tam da sizin kamusal alan diye belirlemeye çalıştığınız mekanda var olduklarında anlam kazanırlar.
Kamusal alan şimdilik baş örterek yaşamaya getirilen sınırlamanın ölçütü olarak kullanılıyor. Kamusal alanlarda başı örtülü olunup olunamayacağı, bu alanlara kimlerin başı örtülü girip kimlerin giremeyeceği tartışılıyor.
Kendimi başı örtülü yaşamak isteyen, örneğin üniversiteli öğrenci yerine koyuyorum ve sizlere sesleniyorum, diyorum ki, “dini ve vicdani inancım gereği, kimsenin zorlaması olmaksızın kendi özgür seçimim ve irademle inançlarıma uygun biçimde, başımı örterek yaşamak istiyorum, böyle yaşarken de en üst düzeyde eğitim görmek, hukukçu, mühendis, doktor, sanatçı, çellist, udi, yazar, vb. olmak istiyorum.” Siz bana diyorsunuz ki, “hayır, kendi özel alanında inancına uygun başı örtülü yaşayabilirsin, ama başı örtülü öğrenim göremezsin, çünkü eğitim kurumları kamusal alanlardır.” “Saçma!” diyorum, kendi tanımınızla belirlediğiniz bir alanda temel özgürlüklerimi ve haklarımı kullanmamı engelleyemezsiniz. Dini inancıma uygun biçimde yaşarken öğrenim özgürlüğünden yararlanamamamın nedeni sınırları soyutta çizilen bir mekan olamaz, anlamlı bir gerekçe bulun. “Al sana gerekçe, bu alanlarda inancı ifade eden simgeler, yani başörtüsü-türban neyse, bir sembol kullanırsan aynı inançtan başı açık öğrenciler, başka dinden ve inançtan öğrenciler, ateist öğrenciler kendilerini baskı altında hissederler, onların öğrenim hakkı sınırlanmış olur” diyorsunuz yanıt olarak. “Bu, soyut bir düşünce, soyut gerekçeyle özgürlük yok edilemez,” diye akıl yürütmeye devam ediyorum, “insanlar inançlarına uygun biçimde yaşadıklarında bunu diğerlerinin kendi üzerlerinde soyut düzeyde baskı olarak algılamamalarını sağlamak eğitimin amacıdır, eğitim kurumları yöneticilerinin görevidir. Somut olarak bakıya dönüşen bir eylemi disiplin kuralları çerçevesinde engelleyebilirsiniz; çoğulculuk soyutta değil somutta gerçekleşir.” Bu akıl yürütmeme kızar ve “bir inancın dışa vurumunu simgeleyen işaretler aynı zamanda kendi tarihi geçmişimizdeki gerici kalkışların temelindeki siyasi hareketlerin de simgesi olmuşlarsa ya da oluyorlarsa, bunları yasaklayarak olası tehlikeleri engellemek görevdir, aksi halde böylesine masum istekleri dile getiriyormuş görünenler yarın iktidarı ellerine geçirdiklerinde bizleri de çarşafa sokarlar” diyebilirsiniz. Tüylerim dikleniyor, üzüntüyle ürperiyorum, “mutasavver suç olmayacağını, insanları düşünce ve inançlarından kalkarak soyutta tehlikelerin kaynağı olarak görmenin özgürlük düşüncesiyle bağdaşmadığını sizlerden öğrendim, bu öğretiye bağlı kalalım; tüm farklılıklarımızla birlikte dostça ve kardeşçe yaşayacağız, her birimizin her bir farklılığımızı koruyarak maddi-manevi varlığımızı sonsuza kadar geliştireceğimiz toplumu yaratacağız, son sözüm, gelin yaratacağımız toplumu özgürlüklerin kullanılamayacağı alanlarla çevirmeyelim ve eğitim kurumları içinde birlikte varolma, birlikte yaşama, birlikte davranma ortamını yaratmanın o eğitim kurumları yöneticilerinin görevi olduğunu vurgulayarak, belki de ileride hep birlikte güleceğimiz şu öneride birleşelim : “Öğrenciler üniversiteye, Kıyafet Kanunu’na aykırı olmamak koşuluyla ve çoğulculuk ilkesi çerçevesinde, başkaları üzerinde baskı oluşturacak davranışa dönüştürmeden, başkalarının din ve vicdan özgürlüğü ile öğrenim özgürlüğünü ya da bir başka özgürlüğünü dilediği gibi kullanmasını fiilen, somut olarak engellemeksizin, kendi özgür iradeleriyle ve seçimleriyle belirledikleri biçimde inançlerına uygun kıyafetle gelebilirler.”
Kamusal alana bugün başı örtülü girmek yasaklanıyor, yarın aynı gerekçelerle elinde Karl Marx’ın Kapital’i ile girmek yasaklanabilir.
Kamusal alanda yasaklanan özgürlüktür.
e-posta:
sayman@evrensel.net
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Korkunç gerçek: Yalnızlık
“Benim Cici Silahım”ın yönetmeni Michael Moore’un NTV’de de yayınlanan “Korkunç Gerçek” adlı programında ABD’de işlek bir caddenin kaldırımında bir insan ölü gibi yatıyor.
Önünden sayısız insan geçip gidiyor ve kimse yerdekini umursamıyor.
Çünkü “her koyun kendi bacağından asılacaktır.”
“Modern”, “çağdaş”, “uygar” kapitalizmin insanlığı sürüklediği yer burasıdır.
Bireyciliği, bireyselliği, yalnızca kendisi için yaşamayı, yalnızca kendini düşünmesini, “insanın babasına bile güvenmemesini” öğüt veren kapitalizmin “büyük insanlığı” işte o fotoğrafta saklıdır!
İnsan denilen yaratığın bugün başındaki en büyük belalardan biri, milyonların içersinde yalnızlaşmasıdır.
Bu aynı zamanda insanın kendisine, kendi nesline, doğaya, dünyaya yabancılaşmasıdır.
İnsani duygulardan, ortak yaşamdan, paylaşmaktan, ortak kavgadan, toplumsal amaçlardan kaçmanın sonu Michael Moore’nin kamerasından korkunç gerçek olarak insanlığın suratında patlamaktadır.
Oysa yalnızlık, insanın başına gelebilecek en büyük felaketlerden birisi olarak pusuda bekleyen hain bir düşman gibi kıs kıs gülüyor.
Toplumsal bir yaratık olarak insanın yalnız kendi için yaşaması, kendisini varlık yapan nedenlerden kopması anlamına geliyor.
Bugün toplumları histeri krizi gibi saran bünyevi buhranların, dünyevi bunalımların, melankolilerin, nevrotik hikâyelerin ardında sistemin gayri meşru çocuğu olarak yabancılaşma yatıyor.
***
Çünkü, her şeyi ters yüz ettiler.
Tek amaç olarak parayı koydular insanlığın önüne… malı, mülkü…
Başarının, adam olmanın, itibar kazanmanın tek ölçütüydü artık o.
Dünün beş para etmez adamı, parası varsa eğer bu gün beyefendi muamelesi görürdü!
Dünün pezevengi, parası olduğunda yakışıklı bir çapkın oluverirdi!
Dünün hırsızı, zenginler sınıfına girdiğinde işbilir, işbitirir akıllı işverenliğe terfi edebilirdi!
Yeter ki paran olsundu.
Ama paranın sonsuz hırsı, kârsız, çıkarsız her şeyi, elinin kiri gibi iterdi.
Para yoksa arkadaşlık yok.
Para yoksa dostluk yok.
Para yoksa insanlık yok.
Ama sonunda senden başka kimsen yoktu.
Çünkü oturup parayla paylaşamazsın dertlerini.
Para destelerinin üzerine başını yaslayıp ağlayamazsın.
Para destelerine sarılıp sahilde ele ele dolaşamazsın.
Yerde yatan ölünün önünden yüzlerce insan oralı olmadan geçiyor.
Şaşılacak bir şey yok bunda aslında.
Çünkü kapitalizmin bireysel işbölümünün dünyevi felsefesi bunu gerektiriyor.
“Kendin için çalışacaksın.”
“Kendin için kazanacaksın.”
“Kendin için çalıp çırpacaksın.”
“Kendin için okuyacak, kendin için büyüyüp adam olacaksın.”
Kefil olup rezil… yardım edip enayi… paylaşıp hıyar… memleket için, halk için mücadele edip salak mı olacaksın?
Yalnız kendin için yaşayacaksın!
Ama sonunda da, yalnızlığını paylaşacak bir insan bile bulamayacaksın!
Paylaşmamak, ortaklaşmamak, toplumsallaşmamak, halkın yürekli bir parçası olmamak insan ruhunu öldürüyor.
Kapitalizm bireysellik, bireysellik yalnızlık ekiyor.
İnsanoğlu kendi köklerine yabancılaşıyor.
Yabancılaşma insanlığı yok ediyor.
e-posta:
yucel@evrensel.net
Başa dön
MERCEK
..........
A. Cihan Soylu
Refah ve yoksulluk;ikisi de gerçek
İzlenen ekonomi politikaların sermaye ve hükümeti cephesinden gerekçesi „toplumsal refahı artırmak“tır. Refah ama, hemen herkes için, eğer gelirleri artıyor ve gereksinmelerini sıkıntı çekmeden karşılayabiliyorsa; eğitim, kültür, sağlık, barınma, ulaşım vb. herhangi alanda yoksunluk içinde değilse, söz konusu olabilir.
Şimdi bu kriter alınırsa, Türkiye ya da başlıca emperyalist ülkeler olsun, on milyonlarca işçi ve emekçi için, „refah içinde bir yaşam“dan söz etmek mümkün mü? Olmadığını, mevcut durum ve bizzat kapitalist burjuva kurumlarının resmi veri ve açıklamaları ortaya koyuyor. Çok kısa bir özet veya birkaç rakam vererek durumun ne olduğuna daha yakından bakalım: Türkiye’de ondört milyon kişi yoksulluk koşullarında yaşıyor. On milyon civarında kayıtlı ve kayıtsız işsiz var. Bunların çok büyük bir kesiminin „günde bir dolar“ bile harcayacak durumları yok. Asgari ücret üçyüz milyon civarında(318 milyon) ve en az 4,5 milyon kişinin bu ücret kadar „gelir“e sahip olduğu belirtiliyor. Öyleyse bu kesimler için „ekonomik büyüme“ ve „refahın artırılması“nın en küçük bir yararı yok. Sözü edilen büyüme, olabildiği ölçüde sermayenin gelirlerindeki büyümeye denk düşmektedir. Bunun önemli bölümünün rant gelirlerinden sağlandığı, doğrudan sermaye yatırımlarının küçülmeye devam ettiği, borçlanarak büyümenin borç ve faizlerini artırma, böylece emekçilerin sırtına bindirilen yükün artmasına yol açma ötesinde, ülke kalkınması, refah düzeyinin artması ve örneğin yoksulluk ve işsizliğin küçültülmesi gibi bir işlevinin olmadığı, yolların ve on yılların deneyi kanıtlı sonucu olarak orta yerde duruyor. AKP hükümeti tarafından “başarılı ve devam eden büyüme performansı”nın esas olarak ”yüksek cari işlemler açığına dayanan bir büyüme” olduğunu burjuva iktisatçıları bile kabul ediyorlar. Doğrudan yabancı sermaye yatırımı yok ve yüksek reel faizli borçlanma politikası devem ediyor. Ekonomideki istikrarsızlık etkenlerinden biri de budur. Son yıllarda görüldüğü gibi, “yüksek büyüme oranları”nı krizler izleyebilmektedir.
Buna karşın büyük sermaye ve hükümeti, “üretim ve verimliliğin artırılması gereği”nden söz ederek, sorumluluğu işçi sınıfı ve emekçilere yıkmak istemekte, “üretim maliyeti yüksekliği” iddiasıyla düşük ücret ve daha az sayıda işçiyle üretmeyi dayatmaktadır. Burjuvazinin, özellikle son yıllarda ve uluslararası alanda yoğunlaştırarak sürdürdüğü “yoksulluk ve işsizlikle mücadele”propagandası, tekellerle kapitalist işletmelerin karlarını artırmayı öngören ve bunu sağlayan ekonomi politikalarının gaddar bir gerekçesinden ibarettir. Onlar bu propagandayı sürdürür ve karlarını artırırlarken, işsizlik ve yoksulluk, neredeyse astronomik düzeye ulaşmıştır ve büyüme devam etmektedir.
Bilimsel-teknolojik alandaki gelişmelerin artı değer sömürüsünü artırmak üzere kullanıldıkları, makinenin keşfi ve kullanımından bu yana bilinmektedir. Bugün uygulama çok daha ileri safhada ve daha da acımasızcadır. Çalışma süresi içinde üretilen meta miktarı ve artıdeğer artmıştır. ABD, Almanya, Fransa, İngiltere gibi ülkelerde ve en ileri teknolojinin kullanıldığı sektörlerde bir işçi, 2 saat çalışma karşılığında kendi ücretini üretir ve geri kalan saatlerde kapitaliste karşılıksız çalışır hale gelmiştir. Buna karşın, ve tekeller yıllık kazançlarını katladıkları halde, işçilere fedakarlık çağrıları devam etmekte, burjuvazi ve hükümetleri “çalışma saatlerinin uzatılmasının zorunluluğu”nu propaganda etmekte, daha fazla kar ve rakiplerin boğulması gibi bir hedeflere bağlanan burjuva ekonomi politikası, işsizlik ve yoksulluğa karşı ve “toplumsal refahın artırılması” iğrenç yalanı ve gerekçesine bağlanabilmektedir.
Bu, gerici ve uluslararası kapitalist politika, eğer dünya işçi ve emekçileri; işsiz ve yoksul yığınları tarafından boşa çıkarılamazsa, açlık, yoksulluk ve işsizliğin artması pahasına, tekelci sermaye ve emperyalistlerin saldırısı, daha da sertleşerek devam edecektir. İşçilere ve kamu emekçilerine yılda otuz günlük dinlenme süresini bile çok gören, sokaklarında açların gezdiği, nüfusunun yarısının günde ancak 2 dolarla geçinmeye çalıştığı bir dünyada, Türkiye’nin yoksul ve yoksunlarına da, sömürü, kan, açlık ve savaş sistemini değiştirmek için çok iş düşüyor. İşçiler, milyonlarca işsiz ve onmilyonlarca emekçi, emekgüçlerinin değerini yükseltme, çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirme, siyasal-sosyal haklar elde etme ve gericiliğin amansız saldırılarını püskürterek kapitalizme karşı mücadelenin önünü biraz daha açma acil zorunluluğuyla karşı karşıya bulunuyorlar.
Başa dön
SADEDE GELELİM
..........
Cem Somel
Sermayenin mantığı
30 Haziran günü İstanbul’da Sabancı “Center” denilen bir yerde Türkiye Sanayici ve İş Adamları Derneğinin (TÜSİAD’ın) Yüksek İstişare Konseyi toplandı. Konseyde dernek başkanı Ömer Sabancı’nın yaptığı açış konuşması bazı gazetelere yansıdı.
Sabancı, Türkiye’nin son yıllarda kritik dönemeçlerden geçtiğini, “nereye gidiyoruz” sorusunu sormanın zamanı geldiğini söyledikten sonra önemli bir saptama yapmış: “Gerçek şu ki, Türkiye, özellikle 80’li yılların sonlarından bu yana, somut bir büyüme stratejisi uygulamadı. Kısa vadeli sermaye girişlerine ve dış borç stokuna bağlı büyüme dönemleri, sık sık durgunluk ve küçülmelerle bölündü. Ortalama büyüme hızımız düşük kaldı.”
Tuhaf. Biz de hep Türkiye’nin 1980’den bugüne kadar ihracata dayalı büyüme stratejisi izlediğini sanırdık. 1980’lerin sonlarında hükûmetler bu stratejiyi terk mi etti?
İkinci cümlesi, TÜSİAD Başkanının meramını ortaya koymaktadır. Sabancı, 1989’da kabul edilen konvertibilitenin ve ülkemize giren ve ülkemizden çıkan sermaye hareketlerini serbestleştirmenin yol açtığı istikrarsızlığı, “somut bir büyüme stratejisi uygulamama” olarak ifade etmektedir. 1980’lerin sonlarındaki iktisat politikası değişikliği budur. Bu karar sebebiyle ekonomi (Sabancı’nın ifadesiyle) “durgunluk ve küçülmelere” maruz kalmıştır. Tespiti doğrudur; sermaye hareketlerini serbestleştirme kararı, yurt içi hâsılanın artışının istikrarsızlığını artırdı ve hâsılanın artış oranını da düşürdü.
Öyle ise 1989’da uygulamağa konan kararı gözden geçirmek, konvertibiliteyi sınırlamak, yabancı sermayedarların tahvil bono hisse almasını kısıtlamak, bankaların dışardan borçlanmasını kontrol etmek, ülke dışına döviz transferlerini denetlemek gerekmez mi? Sabancı’nın söylediğinin ışığında, sermaye hareketlerinin kontrolunu talep etmek mantık gereği değil midir?
Ama Sabancı, yaptığı tespitin mantıksal gereğini savunmamaktadır. Tam tersine, konuşmasında IMF programını savunmaktadır. Programı savunduğu gibi, IMF ile ilişkinin 2005’ten de sonra devam etmesini istediklerini beyan etmektedir. Neden? “Çünkü bu ilişkinin, disiplin sağlayıcı gücüne inanıyoruz” demektedir. Ne disiplini? TÜSİAD, siyasetçilerin ve bürokrasinin kırk yılda bir (meselâ seçim arefesinde) halkın ihtiyaç ve taleplerine kulak vermemesi için yabancı bir kurumun (IMF’nin) baskısından yararlanmak istemektedir. Besbelli “büyüme stratejisi” ve “kısa vadeli sermaye hareketleri” sözleri, ciddî bir çözüm arama arzusuyla söylenmemiştir.
TÜSİAD Başkanı konuşmasında “önümüzdeki 10 yıllık dönemde öncelikli sorunlarımız şunlar olacak” deyip beş hedef sıralamaktadır. Bunlardan biri “Türkiye ile AB arasındaki mevcut kişi başına millî gelir uçurumunu kapamak” imiş. Bunu nasıl başaracağız? Konuşmasının başka bir yerinde ip ucu vermektedir: “...Türkiye’ye yıllık asgarî yüzde 5 büyüme ve %2.5 istihdam artışı sağlayacak 10 yıllık bir büyüme perspektifini oturtmak gerekmektedir.”
Bu sözlerin tutarlığı var mıdır? Nüfusumuz yılda yüzde 1.8 arttığına göre, yılda yüzde 5 gayrisafi yurt içi hâsıla artışı, yılda yüzde 3.1’lik kişi başına hâsıla artışı verir (1.050/1.018). 2002’de Euro kullanan 12 Avrupa Birliği ülkesinin ortalama kişi başına hâsılası (satın alma gücüne göre düzeltilmiş kurlarla) 22811 dolardı, Türkiye’ninki 5658 dolardı. 12 Avrupa Birliği ülkesinin kişi başına hâsılasının 1990-2002’de yıllık ortalama artış oranı yüzde 1.7 oldu.
Bu rakamlarla hesap yaptığımızda, Avrupa ülkelerinin kişi başına hâsılasının gelecekte de aynı tempoda artacağını farz edersek, Sabancı’nın önerdiği yılda (asgari) yüzde 5’lik hâsıla artışıyla kişi başına gelirimiz AB ortalamasına ancak 102 yılda ulaşır. Yani yüzde 5 büyüme ile uçurum, on yılda değil, bir asırda kapanır. (Tabiî kişi başına gelirlerin piyasadaki cari kurla hesaplanmışını alsak -Türkiye 2640 dolar, AB ortalaması 21760 dolar- fark daha büyük olduğundan süre çok daha uzun çıkar.)
Yaptığımız varsayımlar altında, AB ortalamasına 10 yılda ulaşmak için, Türkiye’de fert başına hâsılanın yılda yüzde 17 artması gerekir. Bırakın yılda yüzde 17 hâsıla artışını, acaba muhterem sanayici ve iş adamlarımız yılda yüzde 10 artışı gerçekleştirecek tasarrufu, yatırımı, kamu harcamalarını, plân disiplinini, düşük faizleri kabul eder mi?
Sabancı önümüzdeki on yılda öncelikli sorunlarımız arasında “Gelir dağılımındaki bozukluğu gidermek, bölgeler arası eşitsiz gelişimi dengelemek ve yoksullukla mücadele etmek” gereğini de saymış. İhracata dayalı büyüme stratejisini uygulatarak Türkiye işçilerini Meksika, Çin, Mısır vs. işçilerine karşı rekabete koşan TÜSİAD’ın başkanının, gelir dağılımından ve yoksulluktan dem vurması tuhaf değil mi? Sabancı, destekledikleri politikaların iktisadî sonuçlarını bilmezden mi geliyor?
Öte yandan, ne kadar teşvik verilirse verilsin, özel sektörün geri kalmış bölgelerde oraları canlandıracak ölçekte yatırım yapmadığı görülmekte ve yapmayacağı da belli iken, devletin fakir bölgelere yatırımlarını ve hizmetlerini kısmasına yol açan “kamu reformlarını” benimseyen TÜSİAD’ın başkanı, “bölgeler arası eşitsiz gelişimi dengelemekten” bahsederken nasıl bir mucizevî çare düşünmektedir? Özel sektör yatırım yapmıyor, kamu kesimine de yaptırmıyor. Şırnak’ı, Yozgat’ı, Ağrı’yı kalkındıracak yatırımı Avrupalı sermayedarlar mi yapacak?
Büyük sermayedarlar, sınıfsal örgütleriyle ve kamu oyunu etkileme imkânlarıyla, Türkiye’de uygulanan politikaları en çok belirleyen sosyal güçtür. Bu sebeple de Türkiye’nin iktisadî ve toplumsal sorunlarının vebali bu küçük zümrenin omuzlarındadır. Temsilcilerinin açıklamalarındaki çelişkiler ve mantıksızlıklar, ekonomiyi çürüten ve emekçileri perişan eden politikaları sahiplenmelerinin kaçınılmaz sonucudur.
e-posta:
csomel@yahoo.com
Başa dön
NOT
..........
Vedat İlbeyoğlu
İkiyüzlü mutabakat!
“Kamusal alanı insanlarla, renklerle, farklılıklarla, özgürlüklerle donatılmış hale getirmeliyiz.”… Bu sözler Başbakan Erdoğan’a ait. NATO toplantısı sırasında, türbanlı olduğu için, eşinin Cumhurbaşkanı tarafından verilen resepsiyona davet edilmemesi nedeniyle yeniden alevlenen “kamusal alan” tartışmasına Başbakan da böyle katılmış oluyor. Ne güzel sözler değil mi? “Kamusal alan” deyince, devletin resmi suratını değil de, “özgürlükleri, farklılıkları, renkleri” hatırlayan bir Başbakanımız var. Ne mutlu bize!
Peki, gerçekten öyle mi?
Özellikle 28 Şubat’tan bu yana, “Kamusal alan” tartışmalarının üzerinden, elbetteki sermayenin değişik kesimlerine tekabül eden sınıfsal dayanaklarıyla birlikte, yönetici güçler arasında süre gelen özgün bir ‘nüfuz alanı’ çekişmesini gözönünde bulundurduğumuzda, işin rengi değişiyor. Özgünlük, ikiyüzlülüğünden sadece. Sorunun, bir özgürlükler sorunu olmaktan çok öte, üç kağıtçı bir kategorileştirmeyle, özgürlüklerin sınırlandırılması sonucuna bağlandığı ortaya çıkıyor. Tartışan tarafların bütünü açısından da bu, böyle. Zira sözüm ona özgürlükler bağlamında söz düellosuna sahne olan “Kamusal alan”ın kilitlendiği başlıca eksen, sadece ‘türban’ oluyor. Özgürlük, “türbana özgürlük” oluyor ya da olmuyor! Diğer bütün özgürlük alanları gündemden düşüyor böylece. Türban, iki tarafın da tepe tepe kullandığı, ama eskitmemeye çalıştıkları manipülasyon malzemesi olarak elde tutuluyor.
Aslında, yönetici güç odaklarının kendi pozisyonlarını korumak ya da yeniden organize etmeye yönelik bu tartışmaları özgürlükler sorunuyla açıklamaya çalışmaları artık inandırıcılığı kalmamış bir illüzyondan ibarettir. Görünen o ki; bu ülkenin asli sorunlarına ilişkin gerici yönelimleriyle fiili olarak büyük ölçüde mutabık olanlar, türban üzerinden geleneksel tabanlarına selam çakmış oluyorlar. Böylece, bir taraf, “laikliğin sigortası” olduğuna dair yaygın inanışı tazelemek, diğeri ise geleneksel dini duyarlılığından vazgeçmediğini kanıtlamak ihtiyacına oynuyor. Bir kayıkçı döğüşüdür, sürüyor. Ama asla amaçsız değil!
Asıl önemli olan, bu çekişmenin gizlediği ‘mutabakat alanı’ oluyor. Dediğimiz gibi, türbanla sınırlı bir kamu alanı veya özgürlük tartışması dayatılıyor. Türban dışındaki bütün özgürlükler iki tarafın listesinde de üzeri çizilmek üzere ortak bir mutabakata konu oluyor. Bu mutabakat, Kürt sorunu ve emekçi hakları söz konusu olduğunda daha da çok sırıtıyor.
İkiyüzlülük o kadar açık ki; AKP’ci hükümet, İslam dünyasına yönelmiş Amerikan eline eldiven olmaya can atarken, bir yandan da geleneksel tabanına elindeki türbanı sallıyor. Örneğin, Kürt söz konusu olduğunda ölümüne bir motivasyonla hararetlenen laikçilerimiz ise bütün çelişkileri bir yana bırakıp dincisiyle ortak stratejiler kotarıyorlar. Şu son diplomatik ataklara bakar mısınız? Bölge ülkeleriyle bir trafik, bir trafik… Askeri-sivil ‘anti Kürt’ anlaşmalar, protokoller… Bulsalar uzaylılarla bile Kürt karşıtlığı üzerinden söz kesecekler! Özellikle son süreç, hükümet-asker çekişmesine olduğundan fazla anlam yüklemeyi daha da boşa düşürüyor. İki taraf da özellikle Kürt sorununda ortak bir devlet konseptinde buluşuyor.
En son, Eğitim Sen’e açılan kapatma davası, böyle bir mutabakatın sergilenmesi de olmuyor mu? “Laikliğin sigortası” askerin talimatıyla harekete geçen ‘dinci’ bakanlık… Asker, dinci kadrolaşmaya karşıydı değil mi? Peki, eğitim alanındaki gerici kadrolaşmaya ilişkin duyarlılığı ve muhalefeti ortada olan Eğitim Sen’in kapatılmak istenmesi ne oluyor? “şeriatçılıkla bölücülük” arasındaki “tehdit” dengesinde ağırlık ikincisinden yana kurulmuş oluyor herhalde! Artık, kamu alanı ve özgürlükler üzerine bir ton laf eden Başbakan’ın bu açmazını konuşmak bile abes olmuyor mu? Konu, anadilde öğretime, dolayısıyla Kürt sorununa olan duyarlılığıyla birlikte bir emek örgütü olunca, akan sular duruyor, ayrılık gayrılık bir tarafa bırakılıyor ve hemen ortak zırh kuşanılıyor. Kamusal alanı tartışanlar, aynı baskı rejiminin parçaları olarak biribirini bütünlüyor. Eğitimi piyasa yemine dönüştürme uğraşı içindeki sermaye ise, bu bütünleşmeyi daha da boyutlandırarak tabloyu tamamlıyor.
ABD’yle elele “AB demokrasisi”ne doğru, işler böyle yürüyor!
e-posta:
vedatilbey@yahoo.com
Başa dön
KİRVEME MEKTUPLAR
..........
Mıgırdiç Margosyan
“Sınır” meselesi
Kirvem,
Sana bu mektubu Ermenistan’dan yazıyorum: Erepuni Oteli’nin balkonunda Ermenistan’ın meşhur Ararat konyağını, yine Ermenistan’ın, daha da doğrusu Doğu Anadolu ile Kafkasya yöresini de içeren bölgede yetişen iri, sarımtrak, lezzetli iki kayısı eşliğinde yudumlarken, aynı anda televizyondan ne mi dinliyorum?
“Gönlüm seni arıyor, neredesin sen?..”
Sovyetler Birliği zamanında inşa edilmiş, ilk bakışta sanki bir kışlayı andıran otelin bir odasında Ermenistan televizyonuna göz atmak isterken kim bilir hangi rüzgâr, hangi fırtına ya da yine kim bilir hangi “dalga” dubaralardan, hangi “alıcı, verici” meselesinden, anten manten yetersizliğinden veya belki de Allah’ın hikmetinden... önce parazitle, cızırtılarla giderek netliğini kaybeden ekranın daha sonra da görüntüsünü de tamamen yitirip televizyondan çok bu kez de sanki bir nevi radyoya dönüşmesiyle beraber ardından bir kadın sesinin gelip kulağıma sanki fısıldarcasına söylediği bu Türkçe şarkı gerçekten de Allah’ın bir hikmeti mi yoksa sınır tanımayan “teknoloji”nin bir oyunu muydu!
Kirvem, doğrusunu söylemek gerekirse Ermenistan’da rasgele kanallardan birinde Ermenice bir yayını izlemek isterken TRT radyolarından hiç beklemediğim bir yayınla karşılaşınca ister istemez güldüm. Güldüm zira özellikle son zamanlarda Karabağ meselesinden dolayı kapalı tutulan Türkiye-Ermenistan sınırının arada bir “açıldı, açılıyor, açılacak” diyerek uluslararası toplantılarda ya da kapalı kapılar ardında gündeme taşınmasına rağmen, her iki tarafın da taa ezelden beri kendi “doğru”larını dile getirip, kendi görüşlerinde direnip, karşılıklı “taviz”e yanaşmamalarının yanı sıra; ayrıca yeterli olumlu, yapıcı bir “diyalog” kuramamaları sonucunda illa da “İnadım inat adım kel Murat” deyu deyu değişmeyen kısır “politika”larıyla geldikleri çizgide boşa zaman öldürmeleri bir yana, öte taraftan birinin “sınır” ötesinden yaptığı yayını, bir diğer teknolojinin şu ya da bu şekilde bir anlık çuvallamasıyla farkında bile olmadan yayınlarken belki de bu işin içinde gezinen şeytanın parmağı mıydı, kim bilir...
Kirvem,
İstanbul’da çarşı pazar dolaşırken hani Malatya’nın meşhur şekerpare kayısısının yanında ayrıca Tokaloğlu ya da Iğdır adıyla satılan çeşitli kayısıların burada da benzerleri gani! Ne ki oralardaki meşhur Iğdır kayısısının buradaki adı Ermenistan kayısısı... Yani senin anlayacağın kayısılar da aradaki sınırlarla beraber ne hikmetse ad ve de “kimlik” değiştirip duruyorlar...
Yalnız kayısılar mı?
No!
Yıllar yılı çakıldığı coğrafyada milim yer değiştirmeyen, depremlere karşı direnen, tepesi çoğunlukla bulutlarla “serhoş”, arada bir bulutlar arasından “gülcemal”ini nazlı bir gelin gibi gösteren ya da yazın en sıcak aylarında bile tepesi karlarla kaplı olan görkemli dağın adı, buralarda Ararat, sınırın öte tarafında ise Ağrı...
Evet Kirvem, dağlar çakıldıkları yerlerde ya da ırmaklar hep aynı rotada, hep aynı çakıl taşlarını yıkayıp çağlayıp giderken bir kıyıda Araks, öte tarafta Aras kimlikleriyle zaman tünelinde ilerliyorlar...
Ne ki değişmeyen, acı gerçeğiyle orta yerde sırıtan bir başka “sınır” var; bu sınır bu yöredeki insanları birbirlerinden ayıran yapay bir sınır değil, aksine hepsini aynı çizgide birleştiren gerçek bir sınır... Ağrı’nın, Arafat’ın eteklerinde, Kars’ın, Erivan’ın köylerinde yaşayan insanların paylarına düşen... Kışın sobalarında yakılmak, kazanlarında su isitmak üzere kalıplanıp, güneşte kurutulup üst üste istif edilmiş tezek yığınlarının arasında onları aynı kerpiç evlerde, aynı tenekeden barakalarda birleştiren yaşamın gerçek sınırı...
Acı ama, gerçeklerin değişmeyen boktan sınırı...
Kirvem birkaç sene önce Ankara Mimarlar Odası’nın bir davetiyle Kars’a, tarihi Ani harabelerini gezmek için gititğimde kümeler halindeki tezek yığınlarıyla burun buruna kaldığımda, sosyal adaletin buralara ulaşmadığını, buralardaki sefaleti görüp kahrolmuştum. Şimdi de Ermenistan Yazarlar Birliği’nin bir çağrısıyla geldiğim bu yörelerde, dağın bu yamacında, ırmağın bu yakasında, Erivan köylerinde de aynı tezek yığınlarıyla iç içe yaşayan insanların orta yerde cıscıbıldak sırıtan bu acı gerçekleri karşısında keza aynı şekilde kahrolup efkarlandım ama, gel gör ki, üzülüp efkarlanmak kimi acı “gerçek”leri şıpın işi değiştirmiyor Kirvem! Yoksulluk, belki de açlık “sınır”ında yaşayan aynı dağın etrafında yaşayan bu insanların “yapay” sınırlarla hatta ve hatta birbirlerine karşı potansiyel “düşman” olarak tanımlanmaları galiba işin en acı yanı!
Evet Kirvem, belki olmayacak bir duaya “amin” dercesine, belki kimilerine göre “ütopya” niteliğinde de olsa gönlüm hep dikenli tellerin olmadığı bir dünyada, yapay sınırların artık esamesinin dahi okunmadığı bir alemin özlemiyle çırpınırken; dağlı, tepeli, ırmaklı, tel örgülü tüm sınırların canı cehenneme deyip radyoya dönüşen televizyondaki kadının sesine sesimi katıp ne mi mırıldanıyorum?
“Gönlüm hep seni arıyor, neredesin sen?..”
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net