www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



MERCEK ____A. Cihan Soylu
Amaç ve yöntem

GÜNLÜK ____Yücel Sarpdere
Küresel ‘büyük’ insanlık!

NOT ____Vedat İlbeyoğlu
Haydi İstanbul!

ÖZGÜRLÜK ____Yücel Sayman
Sessizce ürkenler

KİRVEME MEKTUPLAR ____Mıgırdiç Margosyan
“Çocukların Gözyaşları” meselesi

İZLENİM ____Seyit Aldoğan
Çılgınlık boyutunda kutlamalar

  MERCEK..........A. Cihan Soylu

Amaç ve yöntem

“İnsanlığın tüm tarihinin(toprağın ve arazinin ortak mülkiyetine dayalı ilkel gens düzeninin yıkılmasından sonra) sınıf mücadeleleri tarihi”nin (Engels)(abç) , birikim olarak bugünün kuşaklarına devrettiği toplumsal kazanımlardan biri de amaç ve araç, hedef ve yöntem arasında doğru bir ilişki kurulması zorunluluğudur. Amacı gerçekleştirmenin araçları ve hedefe ulaşmanın yöntemleri doğru belirlenmediğinde, özellikle sömürülen ve ezilen sınıfların mücadelesi alanında büyük kayıpların verildiği, düşman sınıfların-yada sınıf- ekonomik, politik ve askeri politikalarının;onları ifade eden yöntemlerinin başarıya ulaşmasına, bilip-bilmeden hizmet edildiği, yine aynı mücadele tarihinin büyük ve şaşmaz dersidir. Burjuva emperyalist propaganda bombardımanıyla milyarlarca işçi ve emekçinin yaşam-mücadele ve düşün dünyasının alabora edildiği ve sermaye çıkarları yönünde egemen düşüncelerle zehirlendiği koşullarda, araç ve yöntem doğruluğu en azından amaç ve hedef netliği kadar önem taşır. İşçi ve emekçilerin ve ezilen ulus ve halkların emperyalist burjuvazi ve tekelci sermayenin saldırılarını püskürtmeleri, manevra ve provokasyonlarını boşa çıkarmaları için bu, son derece önem taşır. Makyavelizm, en çok da günümüz koşullarında geçersizdir.
İşçi sınıfı ve emekçilerin kurtuluşu yoluyla tüm insanlığın sömürü, baskı, katliam, ayrımcılık, savaş, işsizlik, açlık, yoksulluk vb. gibi, insanı mutsuz ve bedbaht kılan tüm olumsuzluk, zorluk ve kötülüklerden kurtulması amacı, açıktır, insan hayatına en büyük değeri verir.
Bugünün egemenleri; burjuvazi, emperyalizm ve her türden temsilci ve uşakları için ise, insan yaşamı gerçekte bir şey ifade etmez ve ancak kapitalist sömürü nesnesi olduğu oranda “değer” taşır! Böyle olduğunu, fabrika ve işyerindeki işçinin daha fazla çalıştırılıp artı değerin artırılması çabası da, işsizliğin ve özelleştirmenin dayatılması da, demokrasi ve hürriyet adına ülkelerin işgal edilmesi ve kaynaklarının yağmalanması da, ayyuka çıkan işkence ve burjuva egemenliğine karşı “suç işlediği” ileri sürülerek insanların katledilmesi veya zindanlarda çürütülmesi de, çok net olarak göstermektedir. Irak’a, Afganistan’a, Filistin’e bakan, insan yaşamı ve özgürlüğünün emperyalistler ve uşakları tarafından nasıl ayaklar altına alındığını, eğer kör ve sağır ya da insanlığın azgın bir düşmanı değilse, görür! İstanbul’a bakan, “Doğu’ya demokrasi götürmek”ten söz edenlerin, o tarihi ve koca kentin büyükçe bir bölümünü işgal toprağına çevirdiğini, geri kalan kesiminde de terör estirdiğini, insan hayatını hiç de önemsemediğini görecektir. Kara Afrika’ya; Somali’ye, Etiyopya’ya, Çat’a bakan, “insan mutluluğu” üzerine ikiyüzlü ve alçakça sözler eden Amerikan-İngiliz ve öteki emperyalistlerle Türkiye gibi ülkelerdeki misyoner ve mandacı çanak yalayıcıların yalanlarını görebilir.
Ama bakın, sermayenin tüm beslemeleri, kara bir koro halinde, “insan hayatı” üzerine, “ders verir” vaazlarını artırdılar. Bu alçaklar sürüsünün “insan hayatı” üzerine konuşmaları, elbette acıdır. Ancak, kara propagandaya malzeme sunanlar da az değildir. Emekçi halk kitlelerinin düşünce, duygu ve durumlarını dikkate almayan ve emekçilerin yaşamına zarar veren “mücadele” araç ve yöntemleriyle sonuç almaya yönelenler, ne yazık, sermaye beslemelerine, bu olanağı sunmaktan vazgeçmiyorlar. Kitle hareketinin yükselme eğilimi gösterdiği dönemlerde, emekçilerin zarar görüp görmemesi kaygısı taşımadan ve sözde düşmana karşı mücadele adına gündeme getirilen bombalama eylemleri, yine açıktır, her zaman kitle mücadelesini geriye düşürücü rol oynamıştır. Bu yöntemler bugün de farklı işlev görmeyeceklerdir. Sermaye borazanı yayın organları ve emperyalizm beslemesi yazar ve gazetecilerin “evimizden çıkmayalım” çağrısı çıkarmaları boşa değildir. Onlara ve efendilerine karşı mücadele gerekli, önemli ve zorunludur; ama en azından bunun kadar önemli bir diğer şey de, onlara “kopmuş bacaklar, sönmüş hayatlar” üzerinden halka seslenme olanağı vermemektir. Bu da, mücadele araç, biçim ve yöntemlerinin işçi ve emekçilerin kitle mücadelesini geliştirme ve yaygınlaştırmalarına zarar vermeyecek şekilde ve içinde bulunulan koşullar dikkate alınarak belirlenmesini gerektirmektedir.


 
Başa dön

  GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Küresel ‘büyük’ insanlık!

Küresel “büyük insanlık”, kapitalizmin son dahi çıkışı olarak insanlık tarihine altın harflerle geçecekti!
Küresel “büyük insanlık” dünyayı küçültmüş, “büyük bir köye” çevirmişti.
Ama şimdi o küresel “ küçülmüş dünya”, Büyük Ortadoğu istiyor!
“Küçülmüş dünyaya” büyük Ortadoğu!
“Küçülmüş dünyaya” büyük Afrika!
“Küçülmüş dünyaya” büyük Asya!
Küresel zaferle taçlandırılmış Afrika’da insanlar açlıktan, susuzluktan, ilaçsızlıktan bağıra bağıra ölüyor!
Onlar açlıktan bağırırken küresel adalet, aç insanların elinden kakaosunu, kahvesini, kauçuğunu, şeker kamışını, pirincini, buğdayını elmasını, altınını, petrolünü, ekmeğini, suyunu öldüre öldüre alıyor.
Küreselleşen Asya’da, Hindistan’da, Pakistan’da, Bengaldeş’de açlıktan kıvranan insanların ellerine, kışkırtılmış dinsel, mezhepsel silahlar tutuşturulup medeniyet öğretiliyor!
Küresel “büyük insanlık” Irak’ı yakan bombalara “özgürlük” dedi
Küresel teknoloji, uzaktan kumandalı füzelerle Filistin’de insanlığı deldi.
Ve kapitalizmin son harikası küresel “büyük insanlık” şimdi İstanbul’dadır!
Ama İstanbul yasaklı kent!
Çünkü küresel “büyük insanlık” korkuyor.
Aç ve yoksul insanların gazabından korkuyor.
Ekmekleri, yarattıkları değerleri, umutları çalınan, bombalanan insanların bir gün gırtlaklarına yapışacaklarını ve yapılanların hesabını bir bir soracaklarını biliyor.
***
Emekçilerin, açların, yoksulların öfkesi yapışacak küresel “büyük insanlığın” gırtlağına:
Kim sürdü bu dünyanın topraklarını, kim ekti ekinleri, kim büyüttü buğdayları, kim pişirdi ekmeği?
“Biz, biz, biz.”
Kim çaldı onları insanların elinden?
“Siz, siz, siz!”
Kim milyonlarca insan açlıktan kıvranır, minicik bebeler kurumuş bedenlerinde suyu ararken, buğdayları yakıyor, dev akvaryumlarında köpek balıkları besliyordu? İnsanlar ilaçsızlıktan bağıra bağıra ölürken silahları kim satıyordu?
Irak’ta neler oluyor şimdi, ey küresel “büyük insanlık?”
Filistin’de kimler yakılıyor kahpe ateşlerde, kutsal törenlerle, küresel ayinlerle?
Şimdi o küresel katiller “büyük insanlığın” küçülmüş yaratıkları, adileşmiş kaşalotları tarafından kurtarıcı gibi karşılanıyorsa İstanbul’da…
Irak’ta çocuğunun kafasında bomba patlatılmış, kollarının arasındaki minicik bebeği paramparça havalara savrulmuş bir kadının yerine koyun kendinizi.
Her gün tepesine bombalar yağan, adına mülteci denilen esir kamplarında doğan bir Filistinli olun birkaç saniyeliğine?
Neler hissederdiniz Tayyip Efendi Bush’la yanak yanağa öpüştüğünde?
Nasıl bir şeydir düşündünüz mü, bir insanın kendi topraklarında mülteci olması.
Nasıl bir şeydir dört bir tarafınızın ölüm kokması?
Ama bakın şu zavallı hallerine;10 milyonun yaşadığı koskoca İstanbul, birkaç yüz yamyama, eli kanlı katile nasıl da küçücük geldi?
Korkuyorlar!
Yollardan, caddelerden, denizden, gökyüzünden. İstanbul’dan, Anadolu’dan, Ortadoğu’dan korkuyorlar!
Çünkü, ha Bağdat, ha Gazze, ha Filistin, ha İstanbul hiçbir şey fark etmeyecek.
Şunu herkes bilsin ki, ey onurlu insanlar!
O Büyük Ortadoğu, katil sürülerine, küresel yamyamlara dar gelecek!

e-posta:
yucel@evrensel.net

  Başa dön

  NOT..........Vedat İlbeyoğlu

Haydi İstanbul!

“Dünya ‘küresel terör’ün tehditi altındadır”, yalanıyla ortalıkta fink atanlar... Dünyanın güvenliğini düşünüp, kendilerine görev biçenler... “Coğrafi sınırlara bağlı olmayan güvenlik stratejisi” tezgahıyla, bütün bir dünyayı Amerikan sisteminin eklentisine dönüştürmenin sinsi hesaplarını yapanlar... Ve bütün bu hesaplara teşne olup, kendilerini yeni döneme uyarlayan işbirlikçiler... Amerikancı, NATO’cu güvenlik şefleri İstanbul’da buluşuyor.
Öylesine bir “güvenlik stratejisi” ki bu, ‘güvensizlik’
üreten ve ancak bu uğursuz üretimiyle ayakta durabilecek devasa bir terör örgütlenmesiyle, biribirini tamamlıyorlar. İşte İstanbul’daki zirve, bu bela örgütlenmenin yeniden organize edilmesi ya da pekiştirilmesine ilişkindir.
Bunlar biliniyor elbette.
Bir diğer, bilinmesine rağmen sürekli vurgulayacağımız şey ise; bütün o, “insanlığı terörden kurtaracağız” çığlıklarının gürültüsünde, asıl aranılanın ebedi Amerikan güvenliği, olduğudur. Ve artık o kadar ortadadır ki; Amerikan güvenliği, insanlığın güvensizliğiyle koşulludur.
İşte iki günlük bir toplantı için günler öncesinden başlayan ve milyonlarca insanın günlük yaşamlarını alt üst etmekten imtina etmeyen İstanbul kuşatması ortada... İstanbul, Türkiye ya da aynı zincirin bir başka halkası durumundaki başka bir ülke ya da şehir... Farketmiyor, Amerikan güvenliği böyle sağlanıyor.
Bir başka adı da ‘Demokrasi’ oluyormuş, bunun. Başbakan öyle diyor; “Demokrasilerde özgürlük sınırsız değildir”! Peki sizin zirve ya da zırva özgürlüğünüzün sınırları hiç mi yok? Milyonlarca İstanbullu’yu canından bezdirecek, evine hapsedecek denli sınırsız özgürlüğünüz, nereden?
NATO Demokrasisi, budur işte: Yönetilenlerin özgürlükleri, muktedirlerin güvenliğinin başladığı yerde biter!
Peki dünyanın başına bela olmuş, yüzyıllardır işlemediği suç kalmamış, boğazına kadar pisliğe batmış, bu işkenceci, bu günahkarlar çetesinin ve onların işbirlikçilerinin güvenlikte olmaları mümkün mü? Bütün bu icraatları yakalarında rozet olarak taşıyanların, yakalarını kurtarabilmeleri hiç düşünülebilir mi? Bunun içindir işte, insanlığın özgürlükleriyle zorunlu yüzyüze gelmeleri, çatışmaları...
Evet, özgürlüklerimiz ve bu efendi kılıklı haramilerin güvenliği bu kez de İstanbul’da karşı karşıya. Şimdi İstanbul’da insanlık bir kez daha kendisini sınamada... Bu sınır tanımaz harami güvenliğinin hiç de sınırsız olmadığını göstermek, ona sınırlarını hatırlatıp, haddini bildirmek gibi bir büyük insanlık görevi, İstanbul’un omuzlarındadır.
Bu, büyük bir onurdur.
Ve İstanbul, büyük bir şehirdir!

e-posta:
vedatilbey@yahoo.com

  Başa dön

  ÖZGÜRLÜK..........Yücel Sayman

Sessizce ürkenler

İnsanlar tedirgin. İnsanlar sessiz, ürkek. İnsanlar korkuyorlar.
İkinci dünya savaşının ardından Birleşmiş Milletler Örgütü kuruldu, “savaş” sözcüğü unutulsun istendi, uluslararası belgelerde kullanılmaz oldu, “kuvvet kullanma” devletlerin egemenlik haklarının doğal uzantısı olmaktan çıkartıldı ve sayılı istisnai durumlar dışında devletlerin kuvvet kullanması yasaklandı.
O zamanlar insanlar geleceğe umutla bakıyorlardı, güvendeydiler. Barış dendi mi, insanlar gümbür gümbürdüler. Kardeşlik, barış içinde birlikte yaşama dendi mi, insanlar cesur ve atılgandılar.
Birleşmiş Milletler Örgütü’nü kuran devletlerin büyük çoğunluğu, hemen akabinde “düşman” buldular, yasakladıkları “kuvvete başvurma”yı düşmana karşı, adıyla sanıyla “savaş” olarak kullanmak amacıyla NATO’yu kurdular.
O zamanlar insanların kimi NATO’yu benimseyip onun güvencesinde geleceğe umutla bakıyordu, kimi NATO’yu da silip süpürecekleri bir geleceğin umudunu taşıyordu. Barış dendi mi, kimi insan önce savaşı haykırıyordu, kimi insan ise dünya halklarının iradesini, istemini soluduğumuz havada yankılandırıyor, denizleri aştıkça artan bir kardeşlik coşkusuna dönüştürüyordu. Barış içinde birlikte, kardeşçe yaşamak isteyenler gümbür gümbürdüler, cesurdular, atılgandılar.
NATO Türkiye’deki toplantısında kendine yeni düşman bulacak, yeni düşmana karşı yeni rolünü belirleyecek.
Ülkemde insanların büyük çoğunluğu korkuyor. Onlar NATO’nun yeni rolünden, ne yapacağından korkmuyorlar, NATO’ya karşı gösteri yapanların kendilerine zarar verme olasılığından korkuyorlar. NATO’nun getirdiği, getireceği felaketler kendilerine dokunmadıkça soyut kalıyor; onlar üç günlük gösterilerden tedirgin oluyorlar.
Savaş suçlusu ABD’nin savaş suçu işlemekten sanık başkanı Bush’un ülke topraklarına ayak basmasına karşı yüzbinlerin, milyonların sesi çıkmıyor; onlar üç gün boyunca ıssız kalacak caddeler gibi sessizler.
Yeryüzünde yeni düşmanı belirleyip, yeni rolünü tanımlayacak NATO’nun Türkiye’de huzur içinde toplanabilsin, savaş suçu işlemekten sanık Bush savaş suçlusu ABD’nin dost başkanı gibi karşılanabilsin, rahat ettirilebilsin diye halka karşı alınan bıktırıcı, usandırıcı ve utandırıcı önlemler demokrasinin gereği olarak sunuluyor; bırakalım Türkiye’yi, İstanbul halkı milyonlarıyla cesur ve atılgan değil.
Caddeleri sessizliğe gömülen kentimde, NATO’dan değil NATO’yu lanetleyenlerden ürkenlerin yaratığı sessizliği, barış içinde kardeşçe birlikte yaşama istencini denizleri aştıkça savaş çığlıklarını bastıran gümbür gümbüre dönüşecek haykırışlarıyla dolduranları kucaklıyorum.

e-posta:
sayman@evrensel.net

  Başa dön

  KİRVEME MEKTUPLAR..........Mıgırdiç Margosyan

“Çocukların Gözyaşları” meselesi

Kirvem,
Sana her hafta postaladığım mektuplarımın yanı sıra senin de ordan burdan kulağına gelen ya da şu kırtıpil dünyanın eften püften, belki de incir çekirdeğini bile dolduramayacak kadar “boş” işlerine akıl sır erdiremeyip canın sıkılıp efkarlandığında, televizyonun karşısına geçip koltuğuna yerleştikten sonra belki de keyifli, eğlenceli bir program izleyip oyalanmaya kalkıştığında daha ya Allah bismillah deyip televizyonun düğmesini yoklar yoklamaz mesala Irak’ta, mesela Filistin’de pisi pisine ölen insanların dramıyla karşılaştığında, ya da aynı şekilde kimisi belki Los Angelos, kimisi New Jersey’deki evlerinden belki de Nevada çöllerinden kalkıp doğup büyüdükleri yerlerden çok uzaklarda Bush amcalarının kendince uyduruk bir mazeret yaratmanın ince hesaplarıyla buralara saldığı “coni”lerin de kendilerine tümüyle “yabancı” olan bu diyarlarda, bu yaban ellerde yaşamalarını yitirdiklerini görüp hani nerdeyse “insan” olmanın utancını sanki yüreğinde hissetiğin için televizyonunu kapatıp sinirlenip kahroluyor musun doğrusu bilemiyorum ama, ben özüm orda ya da burda, şu ya da bu bahanelerle bir türlü bitmeyen, sonu bir türlü gelmeyen, taa ezelden beri kırk kısım tekmili birden sürüp giden bu “savaş”, “harp” senaryolarının sonucunda, bu insan denen mahlukatın her geçen gün daha da geliştirdiği bu hır gür “panayır”ında en çok neye sinirlenip en çok ne zaman mı kahroluyorum?
Nedenini, niçinini zaten bilmedikleri gibi günün birinde kendilerini birden bire içinde buldukları “savaş” denen vahşetin gölgesinde çaresizlik içinde kıvranıp göz yaşlarını akıtırken aynı zamanda sümüklerini çekiştiren perişan çocukların bu içler acısı halini gördüğümde...
Evet Kirvem hani affedersin köpeklerin kendi aralarında dalaşırken bundan en çok zarar gören çayırlar misali, benözüm de kelli felli, yol yordam bilir, diplomalı, diplomasız, ensesi kalın ya da zayıf, göbekli veya sıska, ama her halükarda meydanlarda “barış” adına boy gösteren, orda burda güya barış havarisi kesilip nutuk atarken aslında hinoğluhince, madrabazlıkla şu ya da bu toplumun, şu ya da bu kitlenin menfaatlerini özellikle ve de sinsice öne çıkarma çabalarıyla didinen ülkelerin en “böyük” başkanlarından başlayarak en alt kademelerindeki “yetkili”lerinin tümünün köküne kibrit suyu ilem bir maşrapa dolusu kezzabı dökmeyi en çok ne zaman mı isteyip diliyorum acaba biliyor musun?
Savaş meydanlarında ya da arka bahçelerde, ara sokaklarda, dolambaçlı kıvrımlarda petrol metrol, silah milah, toprak moprak, su mu derken didişip birbirlerini gırtlaklayıp koşuşturan “böyük”lerin, onların bu doyumsuz, anlamsız didişmelerinin sonucunda gözyaşı döken çocukların halini televizyon ekranlarında görüp izlediğimde...
Evet Kirvem belki de zaman tünelinin şu kertesinde artık ak pak olmuş saçlarımla giderek omuzlarıma çöktüğünü daha da iyi hissettiğim duygu selinin girdaplarında artık bizlerin yaniyakim “büyük”lerin kendi aralarında didişmelerinden en çok zarar gören, zavallı, çaresiz, günahsız çocukların halini görüp izlediğimde doğrusu kendi adıma insanlığımdan gerçekten utanıyorum...
Dahası.. kendi aralarında boğuşup dalaşırken sözümona zamanla akıllanıp sonra da cafcaflı isimler altında ne bileyim işte mesela İnsan Hakları Bildirgesi, yok bilmem neyin fesi gibi alengirli metinleri içeren sürüsüne bereket maddeleri alt alta yazıp özenle oluşturdukları bu yazılı metinlerin, sözleşmelerin hemen hepsi yerine gösre buz üzerinde yazılan yazılara dönüşüp eninde sonunda yine gariban, zavallı çocukların gözyaşlarını akıtmayı engellemiyorsa o zaman ört ki ölem Kirvem!
Al sana! Şu günlerde memleketimizin ufkunda bir Nato patırtısıdır almış başını gidiyor! Hani pırpırım, hani semizotu tohumu bolluğunda yine sürüsüne bereket kelli felli Devlet “böyük”leri ufaktan ufağa Büyük Ortadoğu Projesi adı altında yeni bir politik strateji geliştirip buna da Nato’nun payandasında destek aramak için kolları sıvayıp İstanbul’un yolunu tutmuşlar!
Peki Nato dediğin ne ola ki Kirvem?
Dünyanın en örgütlü silah gücü!!!
Kime karşı?
Nato’ya bağlı, onun müttefiklerine yan gözle bakmaya yeltenenlerle, bi de “barış”tan yana olmayanlara...
Sakın sırt üstü yatıp kahkahayla gülme kirvem! Senin de bildiğin gibi daha dün Ege’deki iki kıytırık Kardak kayalıkları için savaş naralarıyla ortalarda tepinen Türkiye ile Yunanistan, her ikisi de Nato üyesi olan bu ülkeler iş kendilerince “ince” hesaplara gelip dayandığında bu pakt makt sevdasını bir yana dehleyip nerdeyse savaşa soyunurken acaba kim hangi “barış”tan yana laf edooordu zo!
Özetle:
O pakt, bu bildirge, o şüra, öteki uluslararası bilmem ne dayanışması, bilmem ne konferansı derken eninde sonunda iş dönüp dolaşıp Dünya’nın şurasında ya da burasında yine küçücük çocukların burunlarını çekip seller gibi akan gözyaşlarıyla noktalanacaksa ol zaman “yetkili” “yetkisiz” tüm “böyük”lerin, hepimizin canı cehenneme Kirvem!

e-posta:
mmargosyan@hotmail.com

  Başa dön

  İZLENİM..........Seyit Aldoğan

Çılgınlık boyutunda kutlamalar

Ben de maçın bitimiyle beraber bulunduğumuz semtin meydanına gittim. Evlerinden “Yendik”, “Kazandık”, “Yunanistan, Yunanistan” diye bağırarak sokağa fırlayanlar, atkılarla ve bayraklarla koşanlar, balkonlarda kendilerinden geçercesine oynayanlar, ilk göze çarpan görüntülerdi. Maytap, havai fişekler ve korna seslerinden oluşan sağır edici gürültü ortalığı kaplamıştı. Bir anda ne yaptıklarını ya da yapacaklarını bilemeyen insanların içinde bulmuştum kendimi. Pijama ve donla sokağa çıkanlar, ellerindeki Yunan bayraklarıyla ilginç görüntüler oluşturuyorlardı. Meydana ulaştığımda binlerce insan toplanmıştı bile. Ana caddeye boydan boya gerilen Yunan bayrağı altından geçerken önünü tam olarak göremeyen sürücüler elleriyle zafer işareti yapıyor ve sürekli korna çalıyorlardı. Yaklaşık 20 dakika kaldığım alanda tam altı kez ulusal marş okundu. Tanışan tanışmayan herkes zafer sarhoşluğu içinde birbiriyle tokalaşıyor, öpüşüyordu. 50-60 yaşlarındaki insanlar bile ellerinde bayraklarla kutlamalara katılıyorlardı.
Bir ara alana siren çalarak giren ekip otosunu görünce, taşkınlık olup olmadığını kontrole geldiğini zannetmiştim. Ama yanılmışım. Ekip otosu tam kutlamaların ortasında duruyor ve aşağıya inen polis telsize “oley oley” diye son ses bağırıyordu.
İnsanlar iyice çılgına dönüyor ve polis otosu üstüne çıkan biri Yunun bayrağını sallıyordu. Belden aşağısı çıplak insanlar da alanda bir o yana bir bu yana koşup duruyordu.
Eve dönüp televizyon izlemeye devam ettim. Atina’nın merkezinde yüzbinlerce insan çılgınca eğleniyordu. Bağıra bağıra konuşmaktan sesi kısılan spikerin bazen ne söylediği bile anlaşılmıyordu. Tabi bu çılgınca sevinç görüntülere eşlik eden patlayıcı ve korna sesleri de hiç eksik olmuyordu.
Cumartesi sabahı hâlâ herkes Fransa maçını konuşuyor, maçla ilgili yorumlar yapıyordu. Yani ne sermaye saldırıları, ne sosyal güvenlik hakları, ne de ülkede cirit atan CIA ajanları insanların gündemindeydi. İnsanlar, savaşı, Nato zirvesini, işsizliği değil, milli maçı konuşuyordu. Nedense böyle bir ortamda aklıma, sınıf bilinci, siyasi bilinç ve kitlelerin aldatılması gibi kavramlar daha çok geliyordu. bIrak’ı düşünüyordum... Bir de İstanbul’daki NATO zirvesini...


 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net