www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Kürt sorunu Kürtlerle konuşulmalı
“Türkiye’nin BOP’ta bir yer edinmesi ve köprü olması için bölgedeki Kürtler bu kez masaya sürülmekte ve Türkiye’nin çekincelerine oynanmaktadır.”

Öğrencilere trafik uyarısı
Yabancı Dil Sınavı bugün 40 il merkezinde yapılacak. İstanbul ve Ankara’daki adayların, NATO zirvesi ve ABD Başkanı Bush’un Türkiye’ye gelişi nedeniyle bugün bazı yolların trafiğe kapalı olacağını göz önünde bulundurmaları gerekiyor.

Kayıtdışı işkence arttı
İnsan Hakları Derneği Genel Başkanı Hüsnü Öndül, son yasal düzenlemelerin ardından “polisin resmi olmayan gözaltı merkezlerinde işkence yapmayı tercih ettiğine” dikkat çekti.

Bergama Kaymakam’ı
   sözünü tutmuyor…

Bergama’daki altın madeninin çevre köylerdeki içme sularına arsenik bulaştırdığı iddiasına Bergama Kaymakamlığı’ndan ciddiyetsiz yaklaşım.


Kürt sorunu Kürtlerle konuşulmalı
Emeğin Partisi Genel Başkanı Levent Tüzel, AKP Hükümeti’nin bu topraklarda yıllardır Türklerle birlikte yaşayan Kürtlerin varlığını kabul etmesini istedi. Tüzel, “Sadece dili ve kültürüyle değil, bir halk hiçbir şeyiyle ayrımcı muameleye tabii tutulmamalıdır. Kürtlere özgürlüklerini kullanabildiği bir şekilde yaklaşmak zorunlu ve sorunu çözücü olacaktır” dedi.
Levent Tüzel sorularımızı yanıtladı.
- Bugün gelinen aşamada Kürt sorununun çözümünde atılması gereken kritik adım nedir?
- Kürtlerin taleplerine dönük Türkçü, milliyetçi yaklaşımlardan vazgeçmek; sorunu ‘terör’ ve ‘bölücülük’ gibi söylemlerle bastırmamaktır. Önce hükümet ve karar alıcı güçlerin; Kürtlerin bu topraklarda yaşayan bir halk olarak tanınmak ve benimsenmek istediğini anlamaları gerekir. Bu yapılmazsa, çeşitli bahanelerle bundan kaçınılırsa, geçmiş çatışma, kayıp ve acılardan bir şey öğrenilmediği ortaya çıkar.
- AB ve ABD’nin, son günlerde hükümetle Kürt sorunu konusunda anlaştıkları gözleniyor. Bu iki mihrakın Kürt sorununa yaklaşımında düne göre bir değişiklik olmuş mudur?
- Emperyalist güçler hiçbir zaman halkların kendi gelecekleri hakkındaki kararlarına saygılı olmadılar. Tarihte ve günümüzde kendi kapitalist yayılmacı çıkarlarına göre müdahaleyi kendilerine hak gördüler. Balkanlar’da, Filistin’de yaşanan buydu. Kürt sorununda da böyledir. Ülkemiz somutunda Kürtler onlar için Türkiye’den istediklerini elde etmenin, birtakım şartlar dayatmanın, tehdit etme vb.’nin vesilesi olmuştur. O nedenle de bir halkın talepleri olarak özgürlükler sorunu olmaktan çok AB’ye katılım ve “Kopenhag” benzeri “kriterle”lere sıkıştırılmıştır. Anlaşılan boyutu bir kısım paketler açmak ve Zanaların salıverilmesinde olduğu gibi “jest”ler yapmaktır. Benzer durum ABD-Türkiye ilişkilerinin Kuzey Irak’taki Kürtlerin devlet kurma vb. konusunda görülmektedir. Türkiye’nin BOP’ta bir yer edinmesi ve “köprü olması” için bölgedeki Kürtler masaya sürülmekte ve Türkiye’nin “çekinceleri”ne oynanmaktadır. Görüldüğü gibi bir halkın varlığı, kaderi ve geleceği pazarlıklara, şantaj ve tehditlere malzeme olabilmektedir. Emperyalizmin bu çirkin yüzü özellikle bölgenin tarihinde hep görülmüştür ve şimdi İsrail ajanlarının ya da Kürt asıllı Yahudilerin bölgede cirit atması da bu planların parçasıdır. Burada, Ortadoğu ve İslam âleminde tek başına ve sevilmeyen İsrail’in nüfuz alanını genişletmek ve benimsetmekle beraber ABD’nin taşeronu olarak görev ifa etmek amacı da görülmelidir. Yani AB ve ABD’nin amaçları değişmemiştir ama Türkiye’nin egemenleri ile giriştikleri pazarlıkta aldıkları karşılığında, Kürtleri bir kez daha vurmuşlardır.
- Kürt milletvekilleri, hükümeti; “Kopenhag Kriterleri’nin Kürtlerin değil, AB’nin kriterleri” olduğu konusunda uyardılar. Bundan ne anlamalıyız?
- Cezaevinden çıkan Kürt milletvekillerinin bu sözleri bir halkın taleplerinin pazarlık konusu yapılamayacağının çarpıcı bir ifadesidir. Kürt sorununun çozümünü; bu ülkenin bir meselesi olarak yani bu ülkede eşit haklar ve kardeşlik içinde yaşamak isteyenlerin hak ve talepleri olarak ele almayı vurgulamaktadır. Tabii AB kriterlerinin bunları karşılamaya yeterli görülmediği şeklinde yorumlamak da mümkün. Bu uyarının hükümete kendi vatandaşına yüzünü dönmesi, Kürt halkını dinlemesi için yapıldığı aşikardır.
- AKP Hükümeti’nin sorunu ele alışını nasıl görüyorsunuz?
- Bir “değişimi” gerekli gören ancak bu değişimde halk unsurunu değil burjuva kapitalist sistemin yeniden yapılanmasındaki ihtiyaçları esas alan fırsatçı, faydacı ve ikiyüzlü bir yaklaşım. Böyle olduğu için de çözmeye dönük ne içeriğe ne de cesarete sahip. Yani anlayacağınız “Düşünmezseniz sorun olmaz”, “İster havucu yiyin ister sopayı” fikriyatı yürürlükte.
- Kürt milletvekillerinin tahliye edilemesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Sorunun çözümü için olağanüstü bir hamle, büyük bir kırılma noktası gibi yansıtıldı. Çünkü böyle bir işlev görmesi istendi. Ancak ne 10 yıllık bir haksız mahkâmiyetle gerçek bir hesaplaşma, ne de cezalandırılan düşünceleri suç olmaktan çıkartan çözücü bir yaklaşımın eseri oldu. Hatta bunun ötesinde büyük bir hukuksuzluk ve kendini bilmezlikle salıverilmenin bir lutüf gibi kıymetinin bilinmesi gerektiği şeklinde sözler edildi. Adalet Bakanı çıkan Kürt milletvekillerinin mücadelelerinin izinde devam ettiklerini gördükçe de sopa göstermekten geri durmadı.
- Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in konuya ilişkin söyledikleri kime hizmet eder?
- Bu talihsiz sözler Kürt milletvekillerinin son derece olgun ve iyi niyetli olarak yaptıkları açıklamalara karşı son derece olumsuz, geleneksel, milliyetçi şoven bir yaklaşımın göstergesi. Bir hazımsızlık ve muhataplarını etkisiz kılma çabası hissediliyor. Kardeşlik ve barışa dair onca edilmiş sözlere verilebilecek yanıt bunlar olamaz. Nitekim şiddete dayalı, çözümsüz politikaların arkasındakiler ateşkesin bozulmasını da fırsat bilerek bu söylemlere hem kaynaklık hem de dayanaklık yapmışlardır, yapacaklardır.
- Bir Kürt AKP’si için gayretler olduğunu söylemek mümkün mü?
- Bu tartışmalarla birlikte özellikle çatışma ve yeni acılar istemeyen Kürtlerin duygularını da istismar ederek, Kürt siyasetinde etkili olabilecek unsurları da kullanarak AKP’de ifadesini bulan çözümsüz değişimin politik gücünü oluşturmak düşünülüyor olabilir. Düşünülmekten öte Kürt demokratik hareketi ve özgürlük güçlerinin karşısına böyle bir sistem gücü çıkartmak iktidardakiler için bir ihtiyaç gibi de. Ne kadar bir halk olarak kabul edilmek istenmese de kendi içlerinden çıkmış ve onlara seslenen bir Kürt partisinin ne denli etkili olabileceği bilindiğinden ve konjonktürün getirdiği gelişmeler böyle bir Kürt partisine işaret edebilir. Aslında bunun yeni bir şey olmadığı ve şimdiye kadar birçok kez denendiği de biliniyor.
- Kimi çevrelere göre DEP’li milletvekilleri ile DEHAP arasında sorunun çözümünde farklı görüşler olduğu iddia ediliyor. Bu konuda partinizin düşüncesi nedir?
- Bu yıllardır istismarcı, bölücü burjuvazinin yaptığı, şimdi de denemek isteyeceği pis bir oyun. Oysaki DEHAP yöneticilerinin bugün yeni söylediği bir şey olmadığı gibi çıkan DEP milletvekilleri de sürpriz şeyler söylemediler. Ortak söylenenlerse bir halkın temsilcileri ve çözüm arayan siyasetçileri olarak barış ve kardeşlik esasıyla soruna yaklaşmak, samimiyetle seslenmek. Yoksa bir parti başkanının ağzından çıkmış sözlerden başka sonuçlar çıkartıp fırtınalar kopartmak ve buradan ayrıştırıcı noktalar aramak ucuz, ucuz olduğu kadar da tutmayacak bir politikadır.
- Hükümet, bazı sağ ve sol siyasi çevreler sorunun, “uyum yasalarıyla” önemli ölçüde çözüldüğünü, bundan sonra taleplerde ısrar etmenin bölücülük olacağını iddia ediyor. Siz bu yaklaşımı nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Uyum yasalarının demokratik açılım getirmediğini, kimi hukuki düzenlemelerle, kısmi rahatlamalarla sınırlı bazı değişiklikler getirdiğini biliyoruz. Bugünkü ortamın ne kadar önümüzdeki süreci açacağı ise bu alanda sürdürülecek mücadeleye bağlı. Anladığım kadarıyla Kürt milletvekilleri de bunu yapma gayreti içindeler. Ancak siyasetçilerin ne söylediğine bakmadan da çıkan yasaların halkın yaşamında taleplerini karşılayan bir değişime yol açmadığı ortadadır. Oysa biliyoruz ki; demokrasi sorunu hukuki değil siyasi bir sorundur ve bir halkın siyasi özgürlükleri tanınmadan, onunla çözümü konuşacak mekanizmaları, temsilcileri reddederek gerçek bir demokratikleşme de demokrasi de olamaz. Dolayısıyla şöyle olsun, böyle olsun diyenlerin bölücülük peşinde olduğunu söylemek gerçekte kışkırtıcı gerici bir fikrin eseridir.
- Türkiyenin aydın ve demokrat çevrelerinin tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Yeterince sahiplenici ve sorunun üzerine cesaretle giden bir noktada değil. Dün böyle olmadığı için bir aydın hareketi olarak işlev göremedi. Bugünkü gelişmelerde ise geriden takip eder noktada. Oysa sorun bizim. Bu ülkenin, bu topraklarda yaşayan halkın sorunu. Dolayısıyla aydınlarımız ve demokrasi mücadelesi verdiğini söyleyenler siyasal özgürlükler konusunda ve Kürt sorununun çözümünde cesaretli çalışmalar üretemedikleri sürece kendi boyunduruklarından kurtulamayacaklardır.
- Bugün bu çevrelerin nasıl bir tutum takınmasını bekliyorsunuz?
- Öncelikle gerici, şoven propagandaların karşısına ilerici, barışçı, kardeşliği geliştiren çağrı ve çabalarla çıkılmalıdır. Örneğin ortada yeniden alevlendirilmek istenen ve başlatılmış bulunan çatışmalı bir süreç tehlikesi var. Geçen zamanın bize tanıdığı olanakları yeterince değerlendiremediysek şimdi tekrarını yaşamak zorunda değiliz. Aydınlarımız ve demokrasi güçleri hükümete ve devlete çağrıda bulunarak tutumunu sergileyebilir. Çünkü esas görev, siyasal iktidar güçlerindedir. Bölücülük, terör vb. baskılanmalara kapılmadan halkların kardeşliğinin, barışın, demokrasinin gereği neyse o yüksek sesle dillendirilmelidir. Ülkenin aydın ve ilerici güçlerinin böyle bir rolü oynamadığı halde başkaca hiçbir bağımsızlık, emek hakları vb. birçok tayin edici sorunda görevlerini yerine getirmeleri söz konusu olmayacaktır.
- Partinizin sorunun çözümüne ilişkin somut önerileri nedir?
- Başında da belirttiğimiz gibi öncelikle bu topraklarda yıllardır beraber yaşamakta olduğumuz Kürtlerin varlığı kabul edilmelidir. Bu tanınmanın bütün Türkçü, milliyetçi etkilerden uzak bir şekilde ele alınması yani sadece dili ve kültürüyle değil, bir halk hiçbir şeyiyle ayrımcı muameleye tabii tutulmamalıdır. Kürtlere özgürlüklerini kullanabildiği bir şekilde yaklaşmak zorunlu ve sorunu çözücü olacaktır. Kürtlerin talepleri bir halk bir tarafa konularak sadece terör örgütü, dağdakiler vb. denilerek bastırılmamalıdır. Siyasal faaliyet ve siyasal özgürlüklerin kullanılmasının önünü açacak bir yaklaşım edinilmelidir. Kesinlikle bir konsept gereği, uyum politikaları vb. adı altında pazarlıkçı, geçiştirici tarz terk edilmelidir. Öncelikle de acil olarak bütün bunların ele alınmasını zorlaştıracak şekilde askeri çözüm ve şiddet barındıran politikalar bırakılarak bölgede yaşayan halkın geleceği için umutlarını yaşatabileceği yaklaşımlar sergilenmelidir. Bu amaçla; yasakçı, ayrımcı yaklaşımlar son bulmalı, koruculuk sistemi kaldırılarak, özel birlikler bölgeden çekilmeli; asayişin olağan güvenlik güçleriyle sağlanması esas alınmalı, siyasetin önünü açan ayrımısız bir genel af çıkarılması gibi çalışmalar bir an önce ele alınmalıdır.

KÜRTÇE YAYIN ÖNEMLİ AMA YETERSİZ
- Kürtçe yayına başlanmasını ve dil kurslarının açılmış olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Adı anılmadan Türkçe’den başka diller denilse de Kürtçe’nin varlığının kabulünde bunca zaman neden zorlanıldığı sorusunu da akla getiren bir “gelişme”. Bir tabunun yıkılması, bölünme fobisinin kırılması açısından önemli ancak o ölçüde de yetersiz, şekli ve göstermelik. Ancak bu ucube durumun böyle kalmayacağı, verilecek mücadelelerle eşit haklar temelinde bir düzenlemeye oturması mümkündür.
- Basında Kürtçe kurslara ve yayına “ilgisizlik” olduğu belirtilirek; “Bakın bunlar Kürtlerin talebi değilmiş” propagandası yapılıyor. Sorun böyle ele alınabilir mi?
- İlgisizliği büyük bir heyecanla beklenilen yayınlardaki yetersizlikle açıklamak doğru olacaktır. Kürtçe kursların ise bir psikolojik duvarın yıkılmasını sağladığı, esas olarak eğitim-öğretim hakkı şeklinde bir düzenlemenin ihtiyaca yanıt olacağı görülmelidir.


Başa dön


Öğrencilere trafik uyarısı
Üniversitelerin dil puanıyla öğrenci alan bölümlerinde okumak isteyen adaylar, bugün Yabancı Dil Sınavı’na (YDS) katılacak. İstanbul ve Ankara’daki adayların, NATO zirvesi ve ABD Başkanı Bush’un ziyareti nedeniyle bugün bazı yolların trafiğe kapalı olacağını gözönünde bulundurmaları gerekiyor.
Geçen pazar günü ÖSS’ye giren adaylardan 47 bin 644’ünün başvurduğu sınav, Türkiye’de devlet üniversitesi rektörlüklerinin bulunduğu 40 il merkezi ile Lefkoşa’da gerçekleştirilecek. Sınav, 09.30’da başlayacak ve 150 dakika sürecek. YDS sonuçları, adaylara ÖSS sonuçlarıyla birlikte duyurulacak.
Yollara dikkat
Sınavın gerçekleştirileceği gün Ankara’da George W. Bush’un ziyareti, İstanbul’da da NATO zirvesi nedeniyle bazı yollar trafiğe kapalı olacak. Adayların bu durumu gözeterek, sınava girecekleri merkeze ilişkin güzergahı belirlemeleri ve evlerinden olabildiğince erken çıkmaları gerekiyor. ÖSYM yetkilileri, binalara evrak ulaştırılması konusunda sıkıntı yaşanmayacağını, ancak adayların ve sınav görevlilerinin dikkatli olması gerektiğini belirttiler.


Başa dön


Kayıtdışı işkence arttı
İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) çeşitli kitle örgütlerinin desteği ile yürüttüğü “İşkenceye Sessiz Kalma Projesi” Ankara’da yapılan toplantıyla kamuoyuna duyuruldu. Toplantıda, ‘kayıtdışı’ işkencenin arttığı vurgulanırken, işkence sorununun siyasi irade ile çözüleceğinin altı çizildi.
Toplantının konuşmacılarından İHD Genel Başkanı Hüsnü Öndül, işkencenin barış ya da savaş dönemi ayrımı olmaksızın yapılan bir eylem biçimi olduğunu kaydetti. İşkencenin, idarenin gerek ihmal, gerekse icra boyutundaki pratiği ile “sistematik” olduğunu belirten Öndül, “Son 10 yıldır normatif düzenlemeler alanında önemli gelişmeler yaşandı. Ancak günlük veriler işkencenin devam ettiğini ortaya koyuyor” dedi. 2003 ile 2004’ün ilk 3’er ayına ilişkin işkence istatistiklerini karşılaştıran Öndül, “2003’te görülen 392 işkence vakasının 183’ünün resmi gözaltı merkezlerinde, 50’sinin ise ev, araba, otobüs, tarla kenarı gibi resmi olmayan alanlarda gerçekleştiğini; 2004’te görülen 338 işkence vakasının 100’ünün resmi gözaltı merkezlerinde, 139’unun ise resim olmayan yerlerde yapıldığını” bildirdi.
Yasal düzenlemelerin ardından polisin resmi olmayan gözaltı merkezlerinde işkence yapmayı tercih ettiğini kaydeden Öndül, “Vahim ürkütücü bir gelişme. Kayıtdışı işkence artıyor” uyarısında bulundu. Öndül, bu tür işkencelerin ancak mağdurların başvurusu üzerine öğrenildiğini de dile getirdi. İşkence konusunda politik iradenin belirleyici olduğuna değinen Öndül, insan hakları savunucularının bu iradeye etki etmesi gerektiğini vurguladı.
100 bin kartpostal
Proje Koordinatörü Meryem Erdal ise, 2004’te başlatılan projenin amacının “Türkiye’de işkence uygulamalarını ortadan kaldırmaya katkıda bulunmak” olduğunu belirterek, bunun için de insan hakları örgütleri ve meslek kuruluşları arasındaki işbirliğini güçlendirmeyi hedeflediklerini anlattı. İşkence ile ilgili bir mevzuat taraması yapıldığını vurgulayan Erdal, 7 ilde toplam 110 insan hakları örgütü temsilcisi ve meslek kuruluşları üyesine eğitim vereceklerini bildirdi. Kamuoyuna yönelik yaygın bilgilendirme faaliyetinin yanı sıra, projeyle ilgili 5 adet özel bülten hazırlamayı amaçladıklarını ifade eden Erdal, “100 bin ‘İşkenceyi durdurun’ kartpostalını hükümete ve TBMM’ye göndermek” gibi bir hedefleri olduğunu da söyledi.
TİHV Başkanı Yavuz Önen de, dünya çapında bir olgu olan işkenceye karşı uluslararası dayanışmanın önemine dikkat çekerken; Mazlum-Der Genel Başkanı Ayhan Bilgen rakamlardaki düşüşün göreceli olduğunu belirterek, muhalif grupların bastırılmasıyla, neredeyse “işkence yapacak kimsenin kalmadığını” kaydetti.
‘Adli Tıp’ın yükü ağır’
Adli Tıp Uzmanları Derneği’nden Ümit Biçer, Adli Tıp Şube müdürlüklerinde uygun muayene ortamının bulunmadığını ve iş yükünün çok ağır olduğunu belirterek, “Yılda 700 personele 700 bin kişi düşüyor. Baştan bir cezasızlandırma öngörülüyor” dedi. Uluslararası Af Örgütü Türkiye Temsilcisi Levent Korkut ise, AB’ye girerken, “işkencenin önlenmesinin şart koşulduğunu” ancak AB’de insan hakları ihlalleri ilgili bir mekanizmanın olmadığını hatırlattı. Korkut, “Türkiye’nin AB üyeliğinin ardından, Avrupa imajı altında her türlü ihlale devam etmesi daha da kolaylaşabilir” uyarısında bulundu.
İnsan Hakları Danışma Kurulu Başkan Yardımcısı Avukat Şenal Sarıhan ise, işkencenin bir “siyasi irade sorunu” olduğuna değinerek, “Kurulda hükümetin işkenceye karşı düzenlemeleri AB için yapmaya çalıştığını gözlemlediğini” kaydetti. Kurul toplantısında hükümet temsilcilerine “41 gün işkence görmüş biri olarak buradayım” diyemediğini belirten Sarıhan, konuşmasının bu bölümünde gözyaşlarını tutamadı. Sarıhan, “İşkence görmüş olmaktan o kadar utanç duyuyorum ki. İşkence görmek çok kötü bir şey, onurunuz ayaklar altına alınıyor” dedi.
Öte yandan Mazlum-Der İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Avukat Halim Yılmaz, yaptığı yazılı açıklamada, yasal düzenlemeler yapılmasına karşın, işkencenin devam ettiğini, işkencecilerin de korunduğunu bildirdi.


Başa dön


Bergama Kaymakam’ı sözünü tutmuyor…
Özer Akdemir
Bergama’daki altın madeninin çevre köylerdeki içme sularına arsenik bulaştırdığı iddiasına Bergama Kaymakamlığı’ndan ciddiyetsiz yaklaşım. Bergama Kaymakamı Hüseyin Eren, makamına gelen köylülere verdiği; bilim adamları, köylüler ve resmi yetkililerin yer alacağı bir heyet oluşturarak altın madenine komşu köylerin içme sularından numuneler alıp, analiz ettirme sözünü tam anlamıyla yerine getirmiyor.
Analiz sonucu: “Çevre felaketi”
Bergama Ovacık-Çamköy-Narlıca köyleri arasında 14 yıldır çalışmalarına devam eden Amerikan altın tekeli Normandy’e ait Ovacık Altın Madeni’nin çevre köylerin içme sularına arsenik bulaştırdığı geçtiğimiz günlerde açıklanan analiz raporlarıyla ortaya konmuştu. Ege Üniversitesi Kimya Bölümü öğretim üyeleri Prof Dr. Emür Henden, Kimyager Tülin Deniz ve Kimyager Onur Yayayürük tarafından, madene komşu çevre köylerin içme suyu kaynaklarından alınan örnekler üzerinde gerçekleştirilen analizler sonucu normal limitlerin (0.001 mg/l) 25 katı (0.252 mg/l) oranında arsenik çıkmıştı. Analiz sonuçlarını “çevre felaketi yaşanıyor” diye yorumlayan İzmir Bergama, Sivrihisar, Eşme El Ele Hareketi konuyla ilgili köylere giderek köylüleri bilgilendirmişti. Sağlıklarının göz göre göre hiçe sayıldığını dile getiren köylüler, El Ele Hareketi üyeleriyle birlikte Bergama Kaymakamlığı’na giderek madenin bir an önce kapatılmasını talep etmişlerdi. Bergama Kaymakamı Hüseyin Eren makamında görüştüğü köylülere; sorunla ilgileneceği, bilim adamları, köylü temsilcileri ve resmi yetkililerden oluşturulacak bağımsız bir heyet kurularak analiz raporlarında adı geçen kuyulardan örnekler alınıp yeniden inceletecekleri sözünü vermişti.
Üniversiteler varken…
Kaymakam Eren verdiği söze rağmen adı geçen kesimlerden temsilcilerle bir komisyon oluşturmak yerine, geçmiş dönemlerde de yapıldığı gibi sadece Bergama Sağlık Grup Başkanlığı’na bağlı ekiplerin su analizlerini alması talimatı verdi. Sağlık Grup Başkanlığı ekiplerince alınan su örneklerinin geniş teknik olanakları olan üniversite laboratuvarları yerine, teknik olarak son derece yetersiz olduğu belirtilen Karşıyaka Halk Sağlığı Laboratuvarı’na gönderilmesi, kaymakamın konuya ciddiyetsiz bir şekilde yaklaştığı yorumlarına neden oldu. Konuyla ilgili dün kaymakamlığa bir itiraz dilekçesi veren Bergama köylülerinin sözcüsü Oktay Konyar, kaymakamı kendilerine verdiği sözü tutmaya çağırdı. Konyar, verdiği dilekçede altın madeninin çevreye olan olumsuz etkileriyle ilgili yapılan belirlemelerin altını çizerek, “İnsan sağlığı ile ilgili milyonda bir riski kabul etmiyorum. Onca teknik donanıma sahip devletin kurumları, üniversiteleri varken, geçmişten beri süregelen bir alışkanlıkla böylesi önemli bir çalışmanın hiç ilgisi olmayan, ciddi yanılgıları beraberinde getirebilecek donanımsız bir kurumda yapılmış olmasını anlamakta güçlük çekiyorum” dedi.
‘Halktan kaçırıyorlar’
İtiraz dilekçesini kaymakamlığa veren Koynar, daha sonra Kaymakam Eren’le görüştüğünü, Eren’in de kendisine valiliğe konuyla ilgili yazdığı bir yazıyı gösterdiğini aktardı. 21.06.2004 tarihli 1172 sayılı yazıda kaymakam Eren, köylülerin ve bilim adamlarının bulunduğu bir grubun makamına yaptığı başvuruda kendisine madene çevre köylerin içme sularında yapılan analiz sonuçlarını gösterdiklerini, 01.06.2004 tarihli bu raporda sulardaki ağır metallerin yüksek oranda (0.252 - 0.133 mg/l) çıktığını dile getirerek, 31.05.2004 tarihli madenin gözlem kuyularında yapılan analiz sonucunda ise sulardaki arsenik oranının dünya standartlarının altında (0.003 mg/l) gösterildiğini belirtti. Her iki rapordaki çelişkiye dikkat çeken Kaymakam Eren, bunun giderilmesi için gerekli incelemenin yapılmasını istedi. Kaymakam Eren, valiliğe gönderdiği yazının son cümlesinde bilim adamları ve köylülerce kendisine sunulan raporu “hukuki usul ve esaslara uygun olmadığı” yönünde eleştirdikten sonra, buna rağmen “konunun herhangi bir grup ya da kişi tarafından istismarını ve suiistimalini önlemek” ve “kamu sağlığını ilgilendiren hususlarda hiçbir kimseden ve sivil toplum kuruluşlarından saklanacak,gizlenecek herhangi bir hususun olmayacağını somut olarak göstermek için” adı geçen köylerin içme sularından örnek alınması sırasında söz konusu sivil toplum kuruluşları ve muhtarların da bulunması için izin istedi. Konyar, kaymakamlığın yazısında kendilerini ve oraya gelen, aralarında bilim insanlarının da bulunduğu heyeti provokatörlükle suçlayıcı sözler yer aldığını belirterek, “Kaymakam bu yazı ile sorumluluktan kaçmak istiyor. Yarın, öbür gün valilikten çıkacak olumsuz bir yanıtın yerini şimdiden yapıyor. Eğer gerçekten olaya ciddi yaklaşsaydı heyetin oluşmasına fırsat tanımadan Sağlık Grup Başkanlığı’ndan bir ekibin sulardan örnek almasını istemezdi. Üstelik alınan örnekler de Karşıyaka Halk Sağlığı Laboratuvarı gibi son derece yetersiz bir yere gönderiliyor. Olumsuz analiz sonuçları halkın gözünden kaçırılmak isteniyor” diye konuştu. Konyar ayrıca, İzmir Tabip Odası Halk Sağlığı Merkezi’nden Prof. Dr. Ali Osman Karababa’nın kendisine, Karşıyaka Halk Sağlığı Merkezi’nde yapılacak bir içme suyu analizinde arsenik oranının tespit edilmesinin mümkün olmadığını söylediğini aktardı.


Başa dön


Herkes başının çaresine baksın
İstanbul Valiliği, kentte 27 Haziran Pazar ve 28 Haziran Pazartesi günleri sağanak yağış beklendiğini duyurarak, vatandaşları su baskınlarına karşı uyardı. Valilik Afet Yönetim Merkezi’nden yapılan yazılı açıklamada, Meteoroloji Bölge Müdürlüğü’nün hava tahmin raporuna göre, İstanbul’da 27 Haziran Pazar gününün parçalı çok bulutlu ve gökgürültülü sağanak yağışlı, 28 Haziran Pazartesi gününün ise parçalı bulutlu, aralıklı mevzi sağanak yağışlı geçeceğinin tahmin edildiği bildirildi. Açıklamada, meteorolojik uyarıda, özellikle pazar günü yağışın yer yer etkili olacağının ve şehir içinde su birikintilerine ve kritik noktalarda su baskınlarına sebep olabileceğinin belirtildiği kaydedildi. Olası su baskınlarına karşı ilgili kamu kurum ve kuruluşlarının, bilhassa tehlike arz eden derelerin kontrol edilmesi, altyapı tesislerinin lagar ve mazgallarının temizlenmesi gibi konularda uyarıldığı ifade edilen açıklamada, şöyle denildi: ‘’Daha önce bu problemlerle karşılaşılan bölgelerde yaşayan vatandaşlarımızın dikkatli ve tedbirli olmaları, bulundukları bölgede sorun teşkil edebilecek durumları en yakın sorumlu kamu kuruluşlarına bildirmeleri büyük önem arz etmektedir.’’
Fakirin gıdası ekmek
Türkiye’de kişi başına yıllık ekmek tüketiminin 112, et tüketiminin ise 15 kilogram olduğu belirlendi. Türkiye Kamu-Sen’in araştırmasına göre, Avrupa ve gelişmiş ülkelerde yıllık kişi başına ortalama 86 kilogram ekmek ve unlu mamul tüketilirken, bu rakam Türkiye’de yıllık 112 kilograma çıkıyor. Avrupa’da en az ekmek tüketen ülke ise yıllık ortalama 57.6 kilogram ile İspanya... Türkiye’de kişi başına yıllık süt tüketimi 33 litre olurken, Avrupa’da 100 litre. Avrupa’da kişi başına yıllık 90 kilogram et tüketilirken, Türkiye’de bu rakam 15 kilogramda kalıyor. İtalya’da yıllık kişi başına 24.6, Fransa’da 31.2, İspanya’da 44.7, Japonya’da 60 kilogram deniz mahsulü tüketilirken, Türkiye’de kişi başına yıllık sadece 8.9 kilo deniz mahsulü tüketimi yapılıyor.
Özel güvenliğe yeni düzen
Özel sektörün devletin izin ve denetimi altında güvenlik hizmeti verebilmesini düzenleyen Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanun, Resmi Gazete’de yayımlandı. Özel güvenlik izninin verilmesine, bu hizmeti yerine getiren kişi ve kuruluşların ruhsatlandırılmasına ve denetlenmesine ilişkin konuları kapsayan yasaya göre, özel güvenlik komisyonunun kararı ve valiliğin izniyle kişiler silahlı personel tarafından korunabilecek, kurum ve kuruluşlar bünyesinde özel güvenlik birimi kurulabilecek veya güvenlik hizmetleri şirketlere yaptırılabilecek. Özel Güvenlik Komisyonu, personel sayısı, silah ve diğer teçhizatın miktarı ve niteliği gibi konularda da karar verebilecek. Şirketler, İçişleri Bakanlığı’nın izniyle özel güvenlik alanında faaliyette bulunabilecek.
Ailelerden eylem
TAYAD’lı Aileler dün öğle saatlerinde Galatasaray Lisesi önünde toplanarak, Sincan F tipi Cezaevi’nde Hüseyin Çukurluöz ile Bekir Barutu, Tokat’ta Hasan Hüseyin Boyraz ve Çapa Tıp Fakültesi önünde gerçekleşen patlamada yaşamını yitiren Semiran Polat’ı andı. “Hüseyin Çukurluöz, Bekir Barutu, Hasan Hüseyin Boyraz, Semiran Polat ölümsüzdür” yazılı pankart arkasında toplanan aileler adına açıklama yapan Niyazi Ağırman, her gün evlerinin basıldığını belirterek, AKP Hükümeti’nin antidemokratik uygulamalarına dikkat çekti. Ağırman, çocuklarının barış için öldüklerini ifade ederek, Semiran Polat’ın kaza sonucu elindeki bombayı patlattığını söyledi. Ağırman, patlamada ölenlerin yakınlarına başsağlığı dileyerek “Katliamların sürdüğü bir ülkede barış olmaz” dedi.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net