www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



MERCEK ____A. Cihan Soylu
IMF programları kalkındırmaz borçlandırır

GÜNLÜK ____Yücel Sarpdere
Ekonomi tıkırında!

TABLO ____Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
Yalancı baharı YÖK mü bitirdi?

ÖZGÜRLÜKLER ____Hüsnü Öndül
İnsancıl hukuk (savaş hukuku) ve işkence

HAYATIN İÇİNDEN ____Arif Nacaroğlu
Yol göründü

sorular sorunlar ____Av. Devrim Avcı
Mevcut sözleşmenizi feshedebilirsiniz

KARŞI KIYIYA YAZILAR ____Tijen Zeybek
Sosyalizmi hatırlamak

  MERCEK..........A. Cihan Soylu

IMF programları kalkındırmaz borçlandırır

IMF reçeteleriyle kalkınma olamayacağını, aksine, bu reçetelerin, dayatıldığı ülkelerde, dışa bağımlılığı geliştirerek üretime dayalı büyümeyi ve istihdamı engellediğini, açlık, yoksulluk ve işsizliği artırdığını söylediğimizde, emperyalizm ve uluslararası sermayenin misyonerliğini yapan politikacılarla iktisatçılar ayağa kalkıp, küfre başlıyorlardı. Ama şimdi, onların bir dönemler “iktisadın piri” diye önünde secde ettikleri, Nobel ödüllü ve Dünya Bankası’nın eski baş iktisatçısı Joseph Stiglitz, Türkiye’de bu reçetelerin “kriz etkeni olduğu” üzerine konferanslar veriyor. Tekel ulakları ve misyonerleri onun konferanslarını “kös” dinliyor, “süt dökmüş kedi” kesiliyorlar.
Stiglitz’in söylediklerinden çıkan sonuç özetle şudur: İMF’nin mali ve dolayısıyla iktisadi krize girmiş az gelişmiş ülkelere “tavsiye ettiği” reçeteler, krizi engelleme, büyüme ve kalkınma sağlama bir yana, kriz yönünde koşulları daha da ağırlaştırıcı rol oynuyor. Bu ülkelere dayatılan reçeteler, yüksek reel faiz ödemeleri üzerinden ve “faiz dışı fazla”yı alabildiğine artırarak borç ve faizlerin geri ödenmesini esas alıyor. Böylece, bu ülkelerde kamu yatırımlarının kısıtlanması, istihdamın sınırlanması yada durdurulması, sosyal harcamaların kısılması sağlanıyor, büyüme, yeni krizleri çağıracak biçimde zikzaklı bir sürece giriyor, kitlelerin temel ihtiyaçlarını karşılayacak gelirlere sahip olmalarına set çekiliyor, yoksulluk ve işsizlik artıyor.
Stiglitz, kapitalist emperyalizmin “baş iktisatçıları”ndan biri. İşçi sınıfı ve emekçilerin çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi ya da bağımlı ülkelerin istikrar içinde kalkınmaları diye bir derdi elbette yok. Ama, o ve “aklı başında” öteki kimi burjuva iktisatçıları, “kriz çağırıcı” ve çelişkileri keskinleştirici ekonomi politikalarını sistemin geleceği açısından sakıncalı görüyorlar. Sermaye hükümetlerine ve burjuva parti ve politikacılarına akıl vermelerinin nedenini, sömürülenleri yeni mücadele ve ayaklanmalara sürükleyici bu politikaların bir ölçüde “rasyonelleştirilmesi”yle tehlikenin savuşturulması oluşturuyor.
AKP hükümeti, IMF-TÜSİAD programını kararlılıkla uyguluyor. Kalkınma ve büyüme yolunda yol alındığı, işsizlik ve yoksulluğun azaldığı propagandası sürüyor. Gerçek ise farklı. İşçi ve emekçilerin çalışma ve yaşam koşullarının iyileştiğini gösterir bir gelişme söz konusu değil. Yılın ilk yarısına gelindiğinde istikrarsızlık yönündeki gelişmelerin hız kazandığına dair veriler sermaye basınında boy vermeye başladı. İyimserlik tablolarının aldatıcı görünümüne karşın, ücret ve maaş erimesi, tarım ve hayvancılık üretiminde gerileme, büyüme hızında düşme var. İşçi ve emekçilerin yararlandıkları bir iyileşme yok. Aksine, satın alma gücü bakımından 6 yıl öncesinin de gerisinde bir durumda bulunuyorlar. Bu da, dayatılan ekonomi programa karşı mücadeleyi yükseltmekten başka bir çıkış olmadığını gösteriyor.


 
Başa dön

  GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Ekonomi tıkırında!

Çok değil, sadece ve sadece birkaç zaman öncesine kadar AKP’nin ekonomide nasıl mucizeler yarattığı anlatılıyordu.
Hem de milyonların gözlerinin içine baka baka, hem de önlerine gelen rakamların tüm açıklığına rağmen.
Her zamanki gibi tüm yalancılıklarıyla.
Her zamanki gibi tüm hokkabazlıklarıyla.
Ama hokkabazlar sadece ilüzyon yaparlar.
Şapkadan tavşan çıkar.
Ama o tavşan, tavşanların sayısına artış olarak geçmez.
Hokkabaz, tavşan üretmemiştir.
Tavşan torbaya girer çıkar. Girer çıkar. Sonunda tavşan helak olur.
Oysa, ekonomide mucize dönemi diye adlandırdıkları, “Yürü Tayyip, kim tutar seni” diye bağırdıkları bu dönem, Türkiye’nin dışa en fazla bağımlı hale geldiği dönemdi.
Öyle bir bağımlılıktı ki bu, dışarıdan en küçük müdahaleler ya da dünya ekonomik sistemindeki öyle iri kıyım falan değil, şöyle ufak sallanmalarda tozşeker gibi dağılıverecek bir “ekonomik mucizeydi!”.
Amerika Merkez Bankası’nın faizlere bir puanlık artış yapacağı duyulmuştu.
Dünyanın belalısı spekülatör iki malum yabancı banka sadece ve sadece 2 milyar dolar kadar bir parayı geri çekmişler ortalık toz duman olmuştu.
Öyle bir bağımlılıktı ki, özelleştirme denilen illetle memleketin en kıymetli işletmeleri işgalciye teslim edilmişti.
***
Türkiye, tarihinin en büyük yoksullaşmasını yaşıyordu.
İşsizlik oranı görülmemiş boyutlara ulaşmıştı.
İç borçlar 149 milyar dolara, dış borçlar 142 milyar dolara ulaştı.
Sadece üç yıl önce iç borçlar 65 milyar dolar, dış borçlar 118 milyar dolardı. Artık Türkiye dünyanın en çok borçlu 10 ülkesi arasındaydı.
Halkı açlık ve fakirlikle boğuşan bu güzel ülke, içerde ve dışarıda rantiyeci besliyordu!
Bütçenin yüzde 60’dan fazlası borç faizlerinin ödemelerine gidiyor; halk iş, ekmek isteğinde para yok deniyordu!
Aralık 2003 itibariyle ilk on ayda ihracat 38.3 milyar dolara, ithalat 55.6 milyar dolara yükselmişti.
Tüketim mallarında ithalat yüzde 45 artmıştı.
Yıllık ticaret açığı 24 milyar dolarla rekor kırdı.
Döviz açığının yıl sonunda 9.2 milyar dolara ulaşacağı tahmin ediliyor.
Bu yılın ilk üç ayında iç borç stoku 17 milyar dolar arttı.
Banka mevduatlarının yüzde 68’ini borç faizlerini ödemek için Hazine daha yüksek faiz ödeyerek almış durumda.
Borç faizleri yeni ve daha yüksek faizli borçlarla ödenebiliyordu.
Borç almada, nakit para dönüşünde en küçük bir aksama şemsiyenin ters dönmesi demekti.
İşte bütün bu rakamlara rağmen, bile bile ekonomi tıkırında diye kınalar yaktılar.
Dolar yükseldi ne oldu?
Sadece iki gün içersinde Türkiye’nin TL üzerinden borçları birkaç milyar katrilyon arttı.
Şimdi borç para sağlamak için daha fazla faiz verecekler.
Rantiyeyi daha fazla besleyecekler.
Ekonomi tıkırında diye yazıyorlardı.
Kilerde ekmekleri kemiren farelerin tıkırtılarını, bize ekonomi tıkırında diye yutturmaya kalkıyorlardı.

e-posta:
yucel@evrensel.net

  Başa dön

  TABLO..........Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak

Yalancı baharı YÖK mü bitirdi?

Yalancı baharın bitişi, adı üzerinde yalan üzerine kurulduğu içindir. Ancak bu durumu ısrarla saklamaya çalışanlar, nedenlerini başka gelişmelere bağlamak üzere çırpınmaktadır.
Hatırlanırsa, geliyorum diyen 2001 şubat krizi “anayasa kitapçığının” atılmasına bağlanmıştı. Aynı anlayış, bugün yaşanan çöküşü, imam hatip lisesi-YÖK tartışmalarının yarattığı “krize” bağlamaya çalışmaktadır. Öğretim üyelerinin cübbeleri ile Meclis’e kadar yürümeleri dikkatleri bu tartışmaya yoğunlaştırsa da, döviz-faiz-borsa üçgenindeki dalgalanmalar devam etmektedir. Çünkü aktörler işbaşında ve rolünü oynamaktadırlar. Bu rolü oynama fırsatını yaratan da ülke gerçekliklerinden uzak, halka rağmen uygulanan IMF programıdır.
Doksana yakın ülkede uygulanan IMF programının çöküntüyle sonuçlandığı ve dolayısı ile yaşanan olumsuz ekonomik gelişmelerin de bu programın çöküşünden kaynaklandığı tartışma götürmez bir gerçekliktir.
Burjuva “ekonomistlerin” ve yazarların ısrarla konuyu saptırarak; “ekonomi ne güzel gidiyordu, nereden çıktı bu imam hatip lisesi tartışması” türünden yaklaşımları görevleri gereğidir. Bu görüşü öne sürenlere sormak gerekirse, İHL-YÖK tartışması mı ekonomik dengeleri bozdu, yoksa çökeceği aşikâr olan IMF programının sonuçlarını örtmek için mi bu tartışmalar körüklendirildi? Kanımca çökeceği her halinden belli olan IMF’nin “Güçlü İstikrar Programı’nın” çöküşü bu tartışmayla örtülmeye çalışılmaktadır.
Benzer tartışmaları sürekli gündeme taşıyan sermaye temsilcisi AKP Hükümeti, aklınca taktiksel davranmaktadır. İmam hatip tartışmasını sürekli gündemde tutarak, bir yandan üstlendiği sermaye temsilciliği görevini sürdürürken; öte yandan da eş zamanlı olarak kendi kadrolarını her alana yerleştirme operasyonunu sürdürmektedir. Kuşku yok ki bu durum ne kadar tehlikeli ise, faşist 12 Eylül darbesi ürünü olan YÖK’e sarılmak da o kadar tehlikelidir.
IMF programını uyguladığı için AKP Hükümeti’ne sürekli övgülerde bulunarak göklere çıkaran sermaye çevreleri, hükümetin başının imam olduğunu unutarak, “nereden çıktı bu sorun” diye “şaşırırlarken” pek de inandırıcı olamıyorlar.
Bugün yaşanan sonuç bütün göstergeleri ile geliyorum derken, görmezden gelerek nedenlerini başka yerde aramaya çalışanlar ancak bu sistemden beslenenlerdir.
Nedenleri başka yerde aransa da temel olarak; yatırım ve buna bağlı olarak istihdamın önceki yıllara göre geriye gitmesi. Yatırımsızlık ve özelleştirmelerin yarattığı işsizlik. Kimi açıklamalar göre 206, kimine göre ise, 250 milyar dolara varan toplam iç ve dış borç. Bu nedenle toplanan gelirlerin yüzde 70’nin borç faiz ödemelerine aktarılması. Dış ticaret açığının 6.8 milyar dolara varması... Bütün bu olumsuz göstergelerin yerini korumasının yanı sıra ABD ağırlıklı uluslararası spekülatörlerin ülkeye sürdüğü sıcak paranın yarattığı sahte cennet. Ve bu “cennet” üzerine oturarak ekonomiyi “iyi yönettiğini” zanneden IMF görevlendirmeli sözde ekonomist bakan ve danışmanların estirdikleri yalancı bahar rüzgârı da buraya kadar esmiş oldu.
Yabancı spekülatörlerin Türkiye’ye sürdüğü döviz, ABD merkez bankasının faizlerin yükseleceği mesajı vermesi ile geri çekilmeye başlaması, döviz, faiz ve borsa üzerine kurulan bir ekonomi doğal olarak çökecektir. Bunda şaşılacak bir şey yok!
Şimdi ucu, dış ve iç rantçı aktörlerin elinde olan pamuktan ipliğe bağlı bu ekonominin başından beri ölü olduğu, “mumyalanarak” sürdürüldüğünün açık olmasına rağmen, nedenini YÖK-İHL tartışmasına bağlamak hangi akla hizmettir?
Olsa olsa, kafasını “laik” çölündeki kuma gömen statükocu ve sermayenin bir başka uşağı olanlar ile bu sistemden sürekli beslenen rantçı sermaye çevrelerinin aklına hizmettir.

e-posta:
kirmizitoprak@hotmail.com

  Başa dön

  ÖZGÜRLÜKLER..........Hüsnü Öndül

İnsancıl hukuk (savaş hukuku) ve işkence

Savaş hukuku, insancıl hukuk olarak da adlandırılır. İnsan hakları hukukunun, olağan koşullarda yürürlükte olan hukuk; insancıl hukukun da savaş koşullarında yürürlükte olan hukuk olduğu biliniyor. Savaş hukukunun 1949 tarihli Cenevre Sözleşmeleri ile yapılandırıldığı; savaş yasa ve geleneklerinin bu sözleşmelerde ve 1977 tarihinde kabul ve ilan edilen 2 ayrı protokolde yer aldığı da biliniyor.
Dört ayrı Cenevre sözleşmelesinde de ortak olan 3. maddeye göre, işkence yasak eylemlerdendir. Cenevre Sözleşmeleri’ne göre işkence, insancıl hukukun ağır ihlali anlamına gelir. Buna göre, işkence suçunu işleyen, savaş yasa ve geleneklerini ihlal etmiş ve savaş suçu işlemiştir. Olağan koşullarda adam öldürmek dünyanın her yanında ağır bir suçtur. Savaşta karşılıklı ve savaşın tarafları arasındaki adam öldürme, insancıl hukuka göre savaş suçunu oluşturmaz. Ama, savaş hukukunun yasakladığı tarzda adam öldürme ile işkence savaş suçunu oluşturur. Birinci Cenevre Sözleşmesi’nin 12. ve 50. maddeleri, İkinci Cenevre Sözleşmesi’nin 12. ve 51. maddesi, Üçüncü Cenevre Sözleşmesi’nin 17,87 ve 130. maddesi ile Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin 31., 32. ve 147. maddeleri, işkence suçunu savaş suçu saymıştır.
1998 yılında onaylanan Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü de işkenceyi yasaklamaktadır.
Amerika Birleşik Devletleri ile İngiltere, Cenevre Sözleşmeleri’nin tarafıdır.
Irak’ta, işgal gücü askerlerinin ve görevlilerinin işlediği işkence ve onur kırıcı muameleler, dünya demokratik kamuoyunun isyanına yol açtı.
Her iki ülkenin siyasi otoriteleri, kamuoyu önünde özür dilemek zorunda kaldılar. İşkence suçunun yol açtığı gelişmeler burada kalmayacak. Daha büyük etkileri olacak.
Her ülkede insanlar ve kuruluşlar kendi kendilerine de soracaklar: Acaba bizim ülkemizde, üstelik savaş koşullarında yazılı ve görsel basın, işkenceyi ve işkencecileri bu ölçüde teşhir edebilir mi? Geçmişte etmiş, gelecekte de edecek olanlara nasıl yaklaşılmıştır ve yaklaşılır? Örneğin Türkiye’de, benzer koşullarda, işkence ile ilgili yayın yapılırsa ne olur? Siyasiler nasıl tavır takınır? Her ülkede insanlar ve kuruluşlar soracaklar: “Dizi dizi, faili meçhul cinayetler yayınlanırken, hatta resmi raporlara faili meçhuller, kaybetmeler, işkenceler geçmişken, bizde neden böyle oluyor?” diyecekler. “Neden bu tür eylemler söz konusu olduğunda, ‘kurşun atan da, yiyen de şerefli’ oluyor? Şeref, devlet için işkence yapmak mıdır millete?” diyecekler.
İşkenceler kendi ülkelerinin gözaltı merkezlerinde, hapishanelerinde sürerken ve insanlar sakat kalır, ölürken, suskunluğun nedenini soracak insanlar.
Her ülkede sorulacak sorular vardır elbet.
Global ölçekte sorulması gereken sorular da var elbet. Uluslararası mekanizmalar ne işe yarar? Birleşmiş Milletler ne işe yarar? Uluslararası mekanizmaların işleyişi, usulleri sorgulanacak elbet. Yapısı sorgulanacak. Barış neden sağlanamıyor? Savaş neden durdurulamıyor? Güçlü devletlere neden hukukun gücü yetmiyor? Sorulacak bunlar. Demek ki, her bir ülkede, iç sistem olarak işkencenin önlenmesi için oluşturulan mekanizmalar yetmiyor. Olağan ve olağanüstü koşullar ayrımı yapmadan, etkili önlemlerin alınması gerekiyor. Her yerde, sosyo-ekonomik ve siyasal sistem ayrımı yapmadan, gelişmiş ülke-gelişmemiş ülke ayrımı yapmadan, işkence ve onur kırıcı muamelenin etkili bir biçimde önlenmesi için çaba göstermek gerekiyor. İşkencecilerin cezalandırılması için de elbette. Sürekli, düzenli ve etkili bir çaba…


 
Başa dön

  HAYATIN İÇİNDEN..........Arif Nacaroğlu

Yol göründü

Elin gavuru Irak’ta müslümanın üstüne işiyor. Bizim devletlilerde çıt yok. Saçının telini sakınan 15’lik genç kıza babasının, abisinin yanında tecavüz ediyorlar, bizim devletlilerde yine çıt yok. Ne bir kınama, ne eleştiri.
Kafasına çuval geçirdikleri babayı oğluna, abiyi genç kız kardeşine saldırtıp, şerefe şarap içiyorlar, bizim devletliler şiir okuyor. 5 vakit namazında şii, sunni, emperyalizmin cizmesi altında pas pas yapılıyor, yerlerde sürükleniyor, köpeklere ısırttırılıyor, ama direniyor, bizim devletliler Ege’nin serin sularında mehtap seyrediyor. Hadi ilgisiz kalsalar neyse. Üstüne üstlük, bu mezalimi yapan dürzülerin önünde el kavuşturup, boyun büküyorlar. Emperyalizmin, faşizmin bütün suçunu bir iki manyağın sırtına yükleyip, durumu kurtarmaya çalışıyorlar.
Ama iş içeriye geldimi aslanlar evvel allah. Bir yandan iki göz gecekondularından başka dünya malı olmayan müslümanların üzerlerine copla, gazla saldırıyorlar, diğer yandan imam hatip mezunlarının üniversiteye girme şanslarını arttırıyorlarmış gibi yapıp vicdan temizliyorlar. Bir yandan üniversitesini gerçek üniversite işlevlerine kavuşturmak, her ülke gencinin eğitim şansını elde edebilmesini sağlamak için mücadele eden sorumlu genci üniversite pencerelerinden atıyorlar, ona okulunu zindan ediyorlar, diğer yandan “Başörtülü kızlarımız üniversiteye giremiyor” diye yeri göğü inletiyorlar.
Yapmak istedikleri belli. Öyle ulvi ve saygı duyulacak hedefleri yok.
Olsa, hiç emperyalizmin son numarası sloganların baş aktörü olmaya soyunurlar mıydı? Dindaşın, soydaşın ocağına incir dikecek, Türkiye’den başlayarak, ta Çin’e kadar uzanacak bir emperyalist istilanın uşaklığına balıklama atlarlar mıydı? Müslümanın üstüne işeyen sapıkları, siyah kafalıyı beyinsiz böcek gibi gören faşistleri İstanbul’da ağırlamak, onlara boğazda balık yedirip rakı içirmek için böyle canla başla çalışır, gık diyenin üstüne çullanırlar mıydı?
Onların hedefleri, bu günkü iktidarlarını mümkün olduğu kadar çok uzatabilmek. Bu şaşalı, tatlı hayatı olabildiğince uzun yaşamak. Yoksul ülkemin cebinden dünya turları yapmak. Sona doğru da kapağı daha üst makamlara atıp tepelerde emeklilik günlerini beklemek. Bu onursuz beklentiyi elde edebilmek için halkı sindirmek, önlerinde takla atan sermayeye, el pençe divan duran holding basınına, onun köşe, kenar, dip yazarlarına halkın kesesinden ulufeler dağıtmak.
Ama deniz bitti. Cüppeler giyildi.
Sarık düştü, yol göründü.

e-posta:
arif1@gantep.edu.tr

  Başa dön

  sorular sorunlar..........Av. Devrim Avcı

Mevcut sözleşmenizi feshedebilirsiniz

SORU : Ben bir fabrikada iki yıldır işçi olarak çalışmaktayım. Geçtiğimiz haftalarda, işyerinde çalışan bütün arkadaşlarımıza bir iş sözleşmesi imzalattılar. Bazı arkadaşlarımız bunu imzalamak istemedi, ‘aleyhimize kullanılabilir’ dediler. Bu durumda bizim nasıl davranmamız gerekir? Sözleşmeyi imzaladığımız takdirde bu aleyhimize kullanılabilir mi? Teşekkür ederim.
CEVAP : 4857 sayılı Kanun’un 8. maddesinde iş sözleşmesi; bir tarafın, (işçinin) bağımlı olarak iş görmeyi, diğer tarafın da (işverenin) ücret ödemeyi üstlenmesinden oluşan sözleşme olarak tanımlanmıştır. Yine bu maddede, süresi bir yıl ve daha fazla olan iş sözleşmelerinin yazılı şekilde yapılmasının zorunlu olduğu belirtilmektedir. Dolayısıyla, sizin daha önceki iş sözleşmeniz sözlü olarak yapılmış ise ve belirttiğinize göre iki yıldır da çalışmakta iseniz, sözleşmenizin yazılı yapılmış olması sizin aleyhinize bir durum oluşturmaz. Ancak, elbette, burada üzerinde durulması gereken asıl husus, yazılı bir sözleşmenin varlığından ziyade, söz konusu sözleşmenin maddelerinin içeriğidir. Örneğin, imzalatılan sözleşmede, ‘işçilerin, işine son verilmesi durumunda kıdem, ihbar tazminatları ödenmeyecektir’ veya ‘işveren istediğinde, işçiler fazla çalışma yapmayı, tatil günlerinde çalışmayı ve gece çalışması yapmayı peşinen kabul ve taahhüt eder’ şeklinde hükümler bulunuyorsa, bu takdirde sözleşmenin işçilerin lehine olduğunu söylemek mümkün değildir. Bir dayatma olarak çalışan işçilere bu şekilde tek tek bireysel iş sözleşmesi imzalatılması durumunda tarafların eşitliği prensibi geçerli değildir. Bu durumda sözleşmeyi imzalamayarak, kıdem, ihbar ve diğer alacaklarınızın tarafınıza ödenmesi ile mevcut sözlü (veya yazılı, bu konuda sorunuzda bir açıklık yoktu) iş sözleşmenizi feshedebilirsiniz.

e-posta:
hukuk@evrensel.net

  Başa dön

  KARŞI KIYIYA YAZILAR..........Tijen Zeybek

Sosyalizmi hatırlamak

Evet. Acı üstüne acı, dehşet üstüne dehşet getiriyor insanlık tarihi. “İnsanlık dışı” diye nitelendirdiğimiz ne kadar utanç tablosu varsa insan elinden çıkıyor, ne yazık. Kara Afrika’nın hali, Amerika’nın keşfinden sonra bu kıtanın yerlilerine yapılanlar, Hiroşima, Vietnam, iki dünya savaşında yaşananlar, Afganistan, Irak’ta Kürtlerin elma kokulu gazlarla katli ve daha nice sayamadığımız ve belki ruh sağlığımızın korunması açısından, benliğimizin savunma
olarak bize unutturdukları vardır, eminim. Ama işte şimdi de Irak ve Felluce.
Gene “insanlık dışı” diyoruz. Gene utancımızdan başımızı kaldıramıyoruz ve neresinden başlasak insanlığımızı sorgulamaya, diye kara kara düşünüyoruz. Sağda bilinen sözler: “Savaş hali canım, olur bunlar.” Ya da “Bunlar münferit kişilerin yaptığı münferit olaylar.” Veya bilemediniz tamamıyla anlamsız, saçma ve insanı daha da öfkeye sürükleyen alay gibi, küfür gibi bir özür. Kimden; ABD Başkanı’ndan. Kendi yarattığı düzenin bize yansıyan “beklenmeyen etkilerinden” ya da “yan etkilerinden” dolayı özür diliyor. Savaşın kendisini yaratmış olmaktan değil asla. Fazla beslenmekten canı sıkılan, bunalan Amerikan vatandaşlarının biraz “enjoy” yapmak isterken dozu fazlaca kaçırmış olmalarından dolayı özür diliyor. Kapitalizmin geldiği son noktada Amerikan insanının televizyon karşısında yemekten başka bir amacı kalmamışlığının yarattığı obezite sadece fiziksel bir bozulmaya değil, ruhsal bozulmaya da yol açmıştır kuşkusuz. Kendi ülkesi, eyaleti, hatta kasabası dışında olan bitenden haberi olmayan bu halk, dünyayı Arnold Shwarzenegger ve Bruce Willis filmlerinden
ibaret sanmaya başlayınca “barbarlara uygarlık götürürken yüce Amerikan adaleti adına” yaptıkları ve yapacakları her şeyin meşru olduğunu düşünme noktasına vardılar.
Evet, “modern dünya” insanının, ki buna AB ülkeleri de dahildir, ne zamandır canı sıkılıyordu. Modern dünyanın AB ülkelerinde son yapılan araştırmalar intiharların korkutucu boyutlara ulaştığını söylüyordu. Üstelik de gençler arasında hızla yayılıyordu. ABD’de ise okullardan başlayarak her türlü iletişim aracı yoluyla bir yandan din ve tanrı kavramları üzerinden beyin yıkama sürdürülürken bir yandan da Amerikan insanının dünyanın en uygar, en akıllı, en kültürlü, en en en insanı olduğu düşüncesi yerleştiriliyordu insanların kafasına. Öyle “iyi” idi ki Amerika’da hayat, artık insanları üç dakika mutlu edebilen psikologlar, psikolojik danışmanlar, aile danışmanları, psikiyatrlar başarılı sayılıyordu. Her eve bir tane lazımdı. O da yetmeyince “psikolojik yardım” telefonla ulaşmaya başladı Amerikan halkına. Çok iyiydiler, çook.
Ben, artık, solun kendi kendini konuşmaktan, solun ne olması, ne yapması gerektiğini, geçmiş hatalarını ve kendi arasındaki açmazlarını tartışmaktan vazgeçmesini öneriyorum. Sol, artık kapitalizmin insanlara ne yaptığını göstersin, bu sistemin insanı nasıl tam da insanlığından yani zayıflıklarından ve zaaflarından bitirdiğinden bahsetsin. Bunu yaparken de bize çoktandır unutturdukları alternatif dünya düzeni projemizin, hayalimizin, sosyalizmin adını ağzımıza tekrar almaya başlayalım. Bizim için geçmişte bir yerlerde ama her an ortaya çıkacak şekilde hazır duran bu ütopya ve umut bugünün gençleri için hiç yok, hiç olmamış. Onlar sadece, yolun yarısında “yıkılan”, “biten” bir şeyi biliyorlar. Olanı, onu da yarım yamalak biliyorlar. Ama olması gerekenden bihaberler.
Suçlu olan savaş, suçlu olan savaşla beslenen düzen, suçlu olan her şeyi parayla ölçen kapitalizm ve elimizde
ona alternatif olan bir projemiz hâlâ var. Onu insanlarla, hayatla, dünyayla yeniden tanıştırmak için ne bekliyoruz?

e-posta:
tijenz2002@yahoo.com

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net