www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



GERÇEK ____İ. Sabri Durmaz
Anlam ve önemine uygun bir 1 Mayıs için

UFUK ____Fatih Polat
Kıbrıs’ta ‘evet’ ve ‘hayır’ın ekonomi politiği

GÜNLÜK ____Yücel Sarpdere
Kadere bak kadere

YAŞAMANIN YEDİ RENGİ VAR ____Gülsüm Cengiz
Birliği örmeli ellerimiz...

AVRUPA GERÇEĞİ ____Yücel Özdemir
Türk-Alman ilişkileri üzerine

ROJEVA CİWANAN ____Gökhan İmrek
1 Mayıs yaklaşırken

TIRTIL ____Erdal Şekeroğlu
Gugukkuşu

İNSAN VE SPOR ____Hakan Keysan
Sporda motivasyon

  GERÇEK..........İ. Sabri Durmaz

Anlam ve önemine uygun bir 1 Mayıs için

İşçi Sınıfının Birlik Dayanışma ve Mücadele Günü kutlamaları için hazırlıklar son aşamaya gelmiş bulunuyor.
Bu yazının yazıldığı saatlerde İstanbul’da henüz 1 Mayıs’ın kaç alanda kutlanacağı, kimin hangi alanda kutlayacağı, kimin hangi alanda kutlamayacağı, kimin bu bölünmeyi bahane ederek kutlamaları sabote edeceği henüz belli olmasa da, 1 Mayıs’ın tüm dünyada önceki yıllara göre daha görkemli kutlanacağını gösteren sayısız işaretler ortaya çıkmış bulunuyor.
1 Mayıs 115 yıldır, işçi sınıfının daha iyi yaşama ve baskısız, sömürüsüz bir dünya kurma idealinin sembolleştiği bir uluslararası bayram olarak kutlanıyor. Bu yüzden de her 1 Mayıs bu ideallerin bayraklaştırıldığı bir gün olarak değişmeyen bir amaca sahipken, öte yandan işçi sınıfının uluslararası ve ulusal düzeydeki en acil taleplerinin dile getirildiği ve işçi sınıfının ana gövdesinin kendi talepleriyle alanlara döküldüğü bir gün olarak kutlanagelmiştir.
20. yüzyılın ikinci yarısında, özellikle de son çeyreğinde, 1 Mayıs’ın, daha çok da gelişmiş kapitalist ülkelerde bir mücadele günü olmaktan çıkarılıp; bir törene, bir yasak savmaya, en iyimser haliyle bir nostalji bayramına dönüştürüldüğü bilinen bir gerçektir. Bunun Türkiye’de de böyle olduğunu, son yıllarda 1 Mayıs’a rengini veren, ona bir mücadele günü görünümü veren şeylerin de işçiler ve sendikalar dışındaki gelişmelerin etkisiyle olduğunu herkes biliyor.
Ancak son yıllardaki gelişmeler; 1 Mayıs’ın ideallerini gölgeleyen olguların hızla ortadan kalkması, sınıfın dikkatini yeniden kapitalist sömürü ve hakların ortadan kaldırılmasına döndürmüştür. En gelişmiş ülkelerde bile kapitalistlerin ve kapitalist hükümetlerin işçi haklarına ve halka yönelik eşi görülmemiş saldırısı 1 Mayıs ideallerini ve 1 Mayıs’ın anlam ve önemine dair ne varsa onları yeniden aktüelleştirip işçi sınıfının geniş yığınlarının önüne koymuş bulunmaktadır. Bu yüzden de dünyanın her ülkesinde, özellikle de Almanya, Fransa, İspanya, İtalya gibi ülkelerde 1 Mayıs’ın geçmişe göre daha yığınsal, işçi taleplerinin daha öne çıktığı ve mücadele, birlik ve dayanışma isteğinin daha yüksek perdeden ifade edildiği bir gün olarak kutlanacağını söylemek bir kehanet sayılmamalıdır.
Türkiye için de durum çok farklı değildir. Düne göre olup bitenlerin kapitalistlerin, patronların işçi sınıfına ve onun haklarına karşı bir saldırısı olduğunu artık işçiler fark etmektedir. Bu saldırının püskürtülmesinin, birleşip, ortak bir biçimde sermaye güçleri ve patronlara karşı bir mücadeleye atılmaktan başka bir yolunun kalmadığını işçiler görmeye başlamışlardır. Bunun 1 Mayıs’ta bilince çıkarılmaması; alanlarda birliğin, mücadelenin, sınıf dayanışmasının sembolleşmemesinin önündeki tek engel sendikal bürokrasidir. Sendikal bürokrasinin işçileri alanlara getirmemek için gösterdiği gelenekselleşmiş tutumun kırıldığı her yerde işçilerin akın akın 1 Mayıs alanlarını doldurmaması, işyerlerini, sanayi havzalarını 1 Mayıs alanlarına çevirmemesi için bir neden yoktur. Hele sendikal mücadele içinde olan, patronların acımasız keyfi uygulamaları altında genç işçilerin ortaçağ koşullarında çalışmaya zorlandığı sanayi havzalarında, organize sanayi bölgelerinde 2004 1 Mayıs’ı işçi sınıfı mücadelesinin “makus talihini” yenmenin bir adımı olabilir. Bu bölgelerde yapılacak hamleler, 1 Mayıs alanlarına yeni bir gücün coşku ve heyecanını yansıtabilir.

e-posta:
durmaz@evrensel.net

  Başa dön

  UFUK..........Fatih Polat

Kıbrıs’ta ‘evet’ ve ‘hayır’ın ekonomi politiği

Kıbrıs’ta yapılan referandumda Rum kesiminin “hayır”, Türk kesiminin ise “evet” yönünde bir tercih yapacağı referandum öncesindeki ortamdan da hissediliyordu. Ancak Rum kesimindeki “hayır” oranının yüzde 75 gibi çok büyük bir orana varmış olması, Ada’nın geleceği bakımından da sorgulanması gereken bir gündemi oluşturdu.
Ada’nın birleşmesinden yana olduğunu savunan Türk medyasının Rum tarafında çıkan bu sonuç üzerine, dışlayıcı ve suçlayıcı bir üslup takınması insanı “Birleşmek isteyene de bak!” diye düşündürtmüyor değil. Türk tarafından çıkan “evet”i gösterip, Rum tarafından çıkan “hayır” karşısında böylesi bir gard almanın, Kıbrıs’ın ve bağlı bulunduğu ilişkilerin tarihinin bir tarafa bırakılarak yapılan politik bir tutum olduğu açık.
GÜNEY’DEKİ YÜZDE 75’İN HİKMETİ
Buna işaret ettikten sonra Güney Kıbrıs’ta çıkan bu yüzde 75’lik “hayır”ın hikmetini tartışmaya gelirsek, şunlara dikkat çekebiliriz. Hakkındaki bilgilerimiz daha çok dışarıdan olan Rum kesimi ile ilgili olarak Ada’daki deneyimli meslektaşlarımızın aktardıklarından da hareketle, AKEL’in tutumunun bu sonuçta belirleyici bir etkiye sahip olduğunu söyleyebiliriz.
Güney Kıbrıs’ta yüzde 35’lik oy oranı ile iktidarda bulunan koalisyon hükümetinin büyük ortağı AKEL’in referandumda “hayır” yönünde tercih kullanmasında hem tarihsel, hem de güncel nedenler rol oynadı. Tarihsel bağları itibariyle Sovyetik bir parti olarak bilinen AKEL’in “hayır” demesinde, Rusya’nın bunu destekleyen bir tutum belirlemesi etkili oldu. Ancak bu, etkenlerden sadece birisiydi. AKEL zaten eskiden beri, Kıbrıs politikasında Sovyetler Birliği’ne bakarak politika belirliyordu ve AKEL’in bu tutumu Sovyetler’in dağılmasına kadar Kuzey Kıbrıs’ta şu anda iktidarın büyük ortağı durumundaki CTP’nin tutumunu da belirliyordu. Ada’nın iki kesiminde yaşayanları Kıbrıs halkının parçaları olarak gören ve Kıbrıs bütününü de Rum kesimi üzerinde tanımlayan bu anlayış, bu haliyle kendisini Enosis politikalarından ayırdedemeyen “milliyetçi sol” bir nitelik de taşıyordu. Halen bu özelliğini koruyan AKEL’in CTP üzerindeki bu etkisi Sovyetler’in dağılması sürecinin ardından aşındı ve zamanla da ortadan kalktı. CTP, Kuzey Kıbrıs’taki Türk varlığını da dikkate almayan bir çözüm önerisinin kalıcı bir çözüme yol açmayacağını savunmaya başladı.
Ayrıca AKEL’in bugünkü durumu ile dünkü konumu arasında da ciddi nitelik değişimlerini görmek gerekiyor. Geçtiğimiz günlerde yapılan referandumda, yüzde 30’u aşan oranda bir bölümünün “evet” yönünde tavır aldığı AKEL’in “hayır” yönünde tavır alan hakim kanadından etkili olan bir nesnel durum da, Güney Kıbrıs’ın sahip olduğu refahın Kuzey’le paylaşılmak istenmemesi.
AKEL’in Genel Sekreteri olan ve aynı zamanda Güney Kıbrıs -ulusalarası düzeyde kabul gören adıyla Kıbrıs- Meclisi’nin Başkanı durumundaki Dimitris Hristofyas’ın, referandumdaki tavırlarının nedenini açıklarkenki gerekçesi “Egemenliğimizi neden paylaşalım?” oldu.
AKEL, ARTIK BÜYÜK BİR ‘ŞİRKET’
Tarihsel ideolojik nedenlerle birlikte AKEL’in bu tutumunda belirleyici olan önemli etkenlerden birisi de, Güney Kıbrıs’ta kişi başına düşen milli gelirin 14 bin dolar iken, bu oranın Kuzey’de ancak 4 bin dolar düzeyinde kalması.
Bu eşitsizlik, Kuzey kesiminde yayaşanları yeni bir çözüme “evet” demeye iterken, Güney’de yaşayanları “zengiliklerini paylaşmama” gibi savunmacı bir noktaya çekebiliyor. Şu açık ki, Güney Kıbrıs bugünkü durumuyla dünyanın en zengin ekonomilerinden birine sahip. Ve bununla bağlantılı olarak, Sovyetler’in dağılmasının sonrasında bile AKEL’in konumunu yıpranmadan koruyabilmesinde, neoliberal ekonomik politikalara gösterdiği uyum etkili oldu.
Avrupa’nın çeşitli ülkelerine nüfuz etmiş büyük marketler zincirine ve içki fabrikalarına sahip olan AKEL, siyasi yönü bir tarafa bırakıldığında büyük bir şirketler grubunu çağrıştırıyor. Bu “şirket” açısından bu birleşme, sürekli kâr eden bir şirketle, sürekli zarar eden, açık veren bir şirketin birleştirilmek istenmesi gibi bir şeydi aynı zamanda ve bu yönüyle kârlı bir yatırım da değildi.
Çıkan bu sonucu Yunanistan ve Rum tarafı ile Türkiye ve Kıbrıs’taki Türk tarafı kendi lehlerine değerlendirmenin yollarını arayacaklar bundan sonra. Politikanın yasaları bakımından değerlendirildiğinde bundan doğal bir şey de yok.
BOP VE KIBRIS
Sorunun yeni bir “birleşme” politikası ekseninde ele alınıp alınmayacağında ise ABD ve AB’nin Kıbrıs’taki “birleşme” konusundaki konsensuslarının düyezi belirleyici olacak gibi görünüyor. Bu da başka bir gerçeğe ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin gidişatına bağlı.
Kıbrıs’taki referandumdan önce ABD Dışişleri Bakanı Powell, “Kıbrıs’ın önemi bizim açımızından, Kıbrıs sorunundan daha da önemli” derken bunu ima etmiş oluyordu. Bugün ABD’nin Kıbrıs politikası Ortadoğu, Kafkaslar ve Orta Asya için öngördüğü Büyük Ortadoğu Projesi ile doğrudan ilişkilendirilmiş durumda. ABD, AB’yi BOP’a kazandığı oranda, Kıbrıs’ta ortak bir stratejiyi savunacaklar. Böyle bir durum açısından da, Kuzey Atlantik İttifakı’nın (NATO) Güneydoğu kanadındaki iki hatırı sayılır güç olan Türkiye ve Yunanistan arasındaki tarihsel pürüzlerin yeni bir “anlaşma” ile giderilmesi bir ihtiyaç olarak kendisini gösteriyor.
Tüm bu ilişkiler gözönünde tutulduğunda, Annan Planı’na “evet” demenin, emperyalist bir planı destekleyen bir politika olup olmayacağı da sorulabilir. Ancak, böyle düşünenler, şu anki yürürlükte olan statünün de Türkiye’nin çıkarları içine yedirilmiş emperyal bir statü olduğu gerçeğini unutmamalılar. Ada halkları arasındaki bölünmeyi sürdüren bir emperyalist statü ile kıyaslandığında, amaçlamadığı halde Kıbrıs’ın iki tarafındaki halk arasındaki ilişkilerin birleşmeye doğru evrilmesinin olanaklarını da genişleten bir yeni durum daha tercih edilmesi gereken bir durum değil midir?
AKEL, açısından “kârlı bir yatırım” olarak görülmediği için reddedilen bu yeni durum, Kuzey Kıbrıs’taki karapara, kumarhane, uyuşturucu yumağına dayalı ekonomik yapıdan nemalanan çevler açısından da kârlı görülmediği için onlar da bu yeni durumu reddediyorlar? Peki, halkların kardeşliğinden yana olduğunu savunan “solcularımız” hangi aklı evvellikle reddediyorlar acaba?

e-posta:
polat@evrensel.net

  Başa dön

  GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Kadere bak kadere

Sen neredeyse bir ömür boyu Türk ve Rum halklarının birbirine düşmesi için bir elinde İngiliz mühürü, diğer elinde Türk derinliklerinin paslı hançerleri ile dolan dur, Rum’a demediğini, söylemediğini bırakma, şimdi kurtarıcı ipi olarak o “düşman” bellediklerine sarıl!
Yıllar boyu oturduğun koltuktan ne yaparım da gerginlikleri hep gündemde tutarım, ne yaratırım da havanın yumuşamasına, halkların yakınlaşmasına izin vermem diye kendini parala, düşmanlık yaratmayı meslek haline getir, ‘Rum kalleştir, Rumların gelmesi vahşettir’ diye bağır, sonra da git Rum ipine sarıl!
Koltuğunu korkutmak edebiyatı üzerine oturttu.
Bir kere bile barışı aklının ucuna getirmedi.
Milyonlarca kez ayrılıklardan söz etti de, bir kez bile birlikten, bir arada yaşamaktan söz etmedi.
Milyonlarca kez düşmanlıkları anlattı da, bir kez bile kardeşlik lafını ağzına almadı.
Açtı ağzını düşmanlık, kapadı ağzını düşmanlık.
Hele bir de karşısında aynı kafadan Enosisçi Yunan milliyetçileri vardı.
O bunlardan kötü, onlar bunlardan kötü.
Her bir taraf aslında birbirlerinin ekmeğine yağ sürüyordu.
Sonu hep kanla bitmiş ve bitecek olan kayıkçı kavgası yapıyorlardı.
Milliyetçilik, kışkırtıcılık, bölmenin, bölünmenin ve koltuk ihtiraslarının temel dayanağıydı.
Milliyetçilik, çok açık biçimde, köleleşmenin, halkı esaret altına almanın altyapısını oluşturuyordu.
Her iki milliyetçilik birbirine karşı, aslında her ikisi birlikte Ada halkına karşı.
***
Ve şimdi o adam, üstünde tepindiği tahttan düştü!
Hem öyle bir düşüş ki, kaldıracak kimsesi bile yok.
Çünkü onu tahta bindirenler, onunla birlikte tahtın altında ezilmişti.
Boylu boyunca yerde uzanıyor.
Ama kadere bakın ki, yıllarca dümdüz gittiği, demediğini bırakmadığı Rumların koltuğunun altına sığınıyor!
‘İstifa etmemi gerektiren bir durum yok, çünkü Anan Planı kabul edilmedi’ diyor.
Ve işte kaderin ettiğine bakın ki, o yıllarca Türklük, milli halk üstüne mangalda kül bırakmayan o adam, kendi halkını adamdan saymıyor!
Oysa Ada’daki Kıbrıslı Türkler plana evet oyu, Rumlar ise hayır oyu verdi.
Yani o derin milliyetçi adam, düşman saydığı, kan içmeye gelecekler diyecek kadar pusulayı şaşırdığı, Rumlarla birlikte aynı tarafta yer aldı!
Hiç şüphesiz burada, Anan Planı’nın Ada için kurtuluş, özgürlük ve bağımsızlık olduğu falan söylenmiyor.
Halk fırsatını buldu ve yıllarca ensesinde boza pişirene kapıyı gösterdi.
Ama beyefendi, halkını, adamdan saymıyor.
Oğlu da ondan aşağı değil hani.
‘Barışı Rumlar engelledi’ diyor!
Oysa, kendisi de, ‘hayır oyu verdiğini’ söylüyor.
Rumlar hayır verince barışı engelliyor, veliaht prens “hayır” oyu verince barış oluyor!
Baba kral, onca laftan, istifa ederim sözlerinden sonra, hiç yüzü kızarmadan ‘İstifa etmem’ diyor.
Ama, etse de etmese de artık hiçbir şey fark etmez.
Taht dağıldı, taç ayaklar altında sürünüyor.
Gemi battı, suların üstünde safralar yüzüyor.
Deniz pislik tutmaz ki!

e-posta:
yucel@evrensel.net

  Başa dön

  YAŞAMANIN YEDİ RENGİ VAR ..........Gülsüm Cengiz

Birliği örmeli ellerimiz...

Günler, nisan’dan mayıs’a geçerken; bir sorunlar yumağı ellerimizde. ABD’nin, İMF’nin dayatmalarıyla halkın iyice yoksullaşmasından, bağımsızlığımızı hiçe sayan NATO kararlarına, Kıbrıs sorunundan Kamu Yönetimi Yasa Tasarısı’na, Tüpraş’ın özelleştirilmesinden grev yasaklamalarına, yerel yönetimleri ele geçiren AKP’nin antidemokratik ve çağdışı uygulamalarından, kitle iletişim araçlarının halkı yozlaştırma çabalarına kadar… Madenlerin yağmalanmasından, emperyalist tekellerin çıkarı için tarımın bitirilmesine, açlığını gidermek için çöpten bulduğu ekmeği yerken tankerin altında kalıp ölen küçük kızdan, Milli Eğitim Bakanlığı’nın çocukları güdülemek amacıyla kitap listeleri hazırlamasına kadar… (Her ne kadar, bakanlığın bu listeyi yalnızca tavsiye amacıyla hazırlattıığı söylense de, bu listenin uygulamada zorunlu ve sınırlayıcı bir işlevi olacak…) Aydınların, alanın uzmanlarının; ilgili birkaç kişinin dışında konuya duyarsız kalması, “Durun bakalım, hele bir hazırlasınlar da görelim. O zaman karşı çıkarız.” türünden tutumlara girmesiyse, işin en acı yanı.
Elimizde kocaman bir sorunlar yumağı var. Eğer bu sorunlar çözülmezse, çözülmesi için hep birlikte çaba harcanmazsa, halkın başına çorap örülecek…
Önümüzdeki cumartesi 1 Mayıs. İşçi sınıfının, yaşamın bütün alanlarından emekçilerin sorunlarını dile getireceği, sorunları çözme konusundaki mücadele kararlılığını haykıracağı bir gün. Biz, sayısı 90’ı bulan sanat ve sanatçı örgütlerinden oluşan Özerk Sanat Konseyi olarak, 1Mayıs’a hep birlikte katılma kararı aldık. Türkiye Yazarlar Sendikası olarak da bu birleşimin içinde yer alacağız. Yazarlar, sinema emekçileri, sahne sanatçıları, ressamlar, çizerler, müzisyenler, grafik-fotograf sanatçıları hep birlikte olmayı tasarladık. Ne var ki, 1 Mayıs’a birkaç gün kalmasına karşın, emek örgütleri olan sendikalar, hâlâ alan tartışması yapıyor İstanbul’da. Güçlerimizi birleştirmemiz, daha da çoğalarak sesimizi yükseltmemiz gereken şu günlerde, 1 Mayıs’ın nerede kutlanacağı konusunda bile birlik sağlanabilmiş değil. (Bu yazı yazıldığı sırada, durum böyleydi.)
1 Mayıs; partilerin, grupların güç gösterisi yapacağı bir gün değildir. İşçi sınıfının, emekçi halkın birlik, dayanışma ve mücadele günüdür. Nerede kutlandığından çok, nasıl kutlandığı, içinin nasıl doldurulduğu önemlidir. Üstelik, içinde yaşadığımız kapitalist sistemin, emperyalist güçlerin başımıza sardığı sorunların ortadan kaldırılması için, her gün, her gün mücadele etmek gerekiyor. Emperyalist savaşlara, ülke bağımsızlığımızın tehdit edilmesine, komşularımıza karşı saldırının örgütleneceği NATO toplantısına, topraklarımızdaki tarımın bitirilip çiftçinin yoksulluğa mahkum edilmesine, toplumsal yaşamdaki adaletsizlikten kültür-sanat alanındaki gerici-faşist uygulamalara, ana dil yasaklamalarına, çocukların eğitimsiz bırakılmasına kadar… Yaşamın her alanında, hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmadan, hiçbir sorunu küçümsemeden antidemokratik, gerici, faşist uygulamalara karşı, güçlerimizi birleştirerek mücadele etmemiz gerekiyor. Günler, nisan’dan mayıs’a geçerken birliği örmeli ellerimiz. Hem de hiç gecikmeden…

e-posta:
gulsum@evrensel.net

  Başa dön

  AVRUPA GERÇEĞİ..........Yücel Özdemir

Türk-Alman ilişkileri üzerine

Resmi tarihe bakılacak olursa, Türk-Alman ilişkilerinin kökleri 800 yıl öncesine dayanıyor.
12. yüzyılda İkinci Haçlı Seferi’ne katılan Roma-Germen İmparatorluğu, 1. Friedrich Barbarossa’un başını çektiği orduyla Selçuklu’nun başkenti Konya’ya kadar ilerlemeyi başarır. Selçuklu Sultanı II. Kılıçarslan, Barbarossa’nın Kilikya’ya geçmesini bir anlaşmayla mecburen kabul eder. Ne var ki, Selçuklu’yu geçmeyi başaran imparator 1190 yılında, İçel-Göksü ırmağını geçemez, boğulur.
Tarih boyunca Türk ve Alman orduları arasında pek çok savaş yaşanır. Yazılı kaynaklara göre, her iki ülke orduları en son 1683’te, İkinci Viyana Kuşatması sırasında savaşır. Avusturya’nın yardımına gelen Hannover Prensliği’ne bağı güçler, Osmanlı’nın püskürtülmesinden sonra, Şemdinli Derviş Mehmet ve Hasan isimli iki Türk askerini esir alarak Hannover’e geri döner. Hannover Prensliği’nde vefat eden bu iki askerin mezarı daha sonra TC Hannover Başkonsolosluğu ve Hannover Belediyesi tarafından restore edilerek, korumaya alınır.
18. yüzyılın başında kurulan Prusya İmparatorluğu ile Osmanlı arasında, dönemsel dengeler gereği, yakın bir işbirliği kurulur. Avrupa kıtasına egemen olmak için ”dünya politikası” izleyen Kayzer II. Wilhelm, Osmanlı ile iyi ilişkiler sürdürmeye özen gösterir. Aynı dönemde Sultan II. Abdülhamit de Rus ve İngiliz tehdidine karşı, Prusya’ya yakın durur.
Bu çıkar birliği, bilindiği gibi Almanya ve Osmanlı’yı, Birinci Emperyalist Savaş’ta ”silah arkadaşı” olmaya kadar götürür. Savaş, Osmanlı ile Almanya’yı birbirine daha da yakınlaştırır. Berlin’de askeri ateşelik yapan, sonra Genelkurmay Başkanlığı’na kadar yükselen Enver Paşa’nın, bu “silah arkadaşlığı”ndaki rolü büyüktür.
Bu dönemde Anadolu topraklarında Alman işbirlikçiliği moda haline gelir. İstanbul’da Alman okulları, hastaneleri açılır, Türk subayları ve öğrencileri eğitim görmek üzere Almanya’ya gelir.
2. Dünya Savaşı sonrasında ise, Türkiye askeri ve politik olarak giderek ABD yörüngesine giren bir ülke olur, ama ekonomik ilişkiler bakımından Almanya yine öncelikli ülkeler arasındaki yerini korumaktadır.
Bugün Almanya, Fransa ve Hollanda’dan sonra Türkiye’de en çok yatırım yapan Avrupa ülkesi. 2000 yılında Alman sermayesi tarafından 636 milyon dolarlık yatırım gerçekleştirildi. Buna karşın, Türkiye’deki en çok yabancı firma Almanya’ya ait. Son verilere göre 1100 Alman firması Türkiye’de iş yapıyor. Türkiye’nin en büyük uluslararası havaalanı olan Antalya Havaalanı’nı Alman Frarport işletiyor. Geçen şubat ayında Gerhard Schröder ve Tayyip Erdoğan’ın katılımıyla Yumurtalık’ta açılan Türkiye’nin en büyük termik santralına STEAG firması 1.5 milyar Euro yatırım yaptı.
Ekonomik ve siyasi işbirliğine 1961’te Türkiye ile Almanya arasında imzalanan İşgücü Anlaşması’ndan sonra bir de emekçiler faktörü eklendi. Bugün Almanya’da 2.6 milyon Türkiye kökenli insan yaşıyor. Dolayısıyla, Türkiye’de yaşayan her Türkiyeli emekçinin mutlaka uzaktan, yakından bir akrabası, dostu Almanya’da ikamet ediyor. Hal böyle olunca Almanya, Türkiye’deki emekçiler açısından özel bir yer teşkil ediyor. Ayrıca bugün, başta Antalya ve çevresi olmak üzere, Türkiye’nin çeşitli illerinde 50 binden fazla Alman sürekli ikamet ediyor.
Türk-Alman ticari ilişkilerinde esen “bahar havası”na dün yeni bir halka daha eklendi. Köln’de açılışı yapılan Türk-Alman Ticaret ve Sanayi Odası (TD-İHK) ile, ticari ilişkilerin bir üst aşamaya çıkarılması amaçlanıyor. Bu odanın çalışmasının özü, daha fazla Alman şirketinin Türkiye’ye yatırım yapmasında “işbirliği” gerçekleştirmek. Resmi ağızlar, Türk-Alman ilişkilerinin, Almanya’nın Türkiye’ye AB üyeliği için tarih verilmesine sıcak bakmasından bu yana daha iyi yolda olduğunu her fırsatta ifade ediyor. Bu durum en çok da Alman sermayesine yarıyor.
Alman mali ve sanayi sermayesinin Anadolu’daki yeraltı kaynaklarını yağmalamasına, zenginliklerin yok edilmesine yardım edecek olan TD-İHK’nin açılış töreninde iki ülkenin başbakan düzeyinde temsil edilmesi, ticari-siyasi ilişkilerin gelişerek süreceğini gösteriyor.
Ama bu ilişkiden Türkiye’ye yarardan çok zarar gelecektir. Tarih boyunca, Türkiye ile Almanya arasında kurulan ilişkilerde kaybeden Türkiye, kazanan Almanya olmuştur.
800 yıl önce at başında kalkanlarıyla Anadolu’yu fethetmeye gelen Alman egemenleri, Birinci Dünya Savaşı öncesinde “Enver Paşa”cılık ile önemli bir mevzi kazandı.
Günümüzde de, başta Almanya’da üstlenmiş bulunan Türk sermaye grupları olmak üzere, pek çok çevre Anadolu’nun yeraltı ve yerüstü kaynaklarını Alman sermayesine peşkeş çekmek için canla başla çalışıyor. Bunun Türkiye ve Almanya’daki Türkiyeli işçi ve emekçilere zarar, sermaye gruplarına ise yarar getireceği ortada. Dolayısıyla, Türk-Alman işbirliği üzerine bugünlerle söylenecek şatafatlı sözlerin çoğunu, Türkiye’nin bağımsızlığını zedeleyen, emekçilerin aleyhine gelişmeler olarak okumak gerekiyor.

e-posta:
yucel@evrensel.de

  Başa dön

  ROJEVA CİWANAN..........Gökhan İmrek

1 Mayıs yaklaşırken

İçinde bulunduğumuz coğrafya bakımından, artan katliam ve saldırılar ile yaklaşan “sıcak” günlerin arefesinde 1 Mayıs’a gireceğiz. “Terör” maskesi ardına gizlediği ve neredeyse dünyanın dört bir yanına yaydığı saldırı furyalarıyla; bölgede mevziler edinmek, bölgenin yeraltı-yerüstü, iş gücü ve pazar kaynaklarına “tek” başına sahip olmak isteyen ABD emperyalizmi, bu sıralar “beklenmedik” bir durumla karşı karşıyadır. ABD ve İngiliz emperyalizminin, bölge halklarının kanı pahasına ortaklaşa giriştikleri yağma-talan (saldırı ve katliamlar) ve sömürü dünyasında yerini perçinleme hesapları, bir yandan emperyalistlerin kendi iç ve uzlaşmaz çelişkilerini gün yüzüne çıkartırten, bir yandan da bölge halklarının daha fazla birlik, mücadele ve dayanışma gereksinimini berraklastırmıştır. Irak’taki Kürt-Arap, Sii-Sünni, dayanışması ise bu gereksinimin kristalize olmuş halidir ve şimdiden işgalcilerin dehşete kapılmasına yetmiştir. (Direnişçilerin ilerici ya da gerici olmalarını bir yana bırakarak söylersek, bu “beklenmedik” durum geçmişi hatırlatmakta, ikinci bir “Vietnam!” burjuva ideologlarının dahi rüyalarını kaçırmaktadır.) Öyle ki; ABD, savaşın bittiğini ilan etmesinin ardından daha çok kayıp vermiştir.
Açıktır, büyüme hızında gerileme yaşayan ABD emperyalizmi 1920’lerde, 30’larda ve daha sonraları kısalan zaman aralıkları ile yinelenen “karakteristik” krizlerin kapıda olduğunun farkındadır. Ve 1970’li yıllar boyunca sık sık karşısına dikilen “Petrol Krizleri”ni (bu dönemde Irak kontrolündeki 1 varil petrol 1 dolardan 10 dolara kadar fırlamış, bu durum en çok petrol ithalatçısı olan ABD’yi zor durumda bırakmıştır) hatırlamak dahi istememektedir. Bu bakımdan köşeye sıkışan ABD, kurtuluşu, yeni kaynaklarda (petrol ve petrol ürünleri, bor madenleri, altın rezervleri vs.) Türkiye ve Ortadoğu ülkeleri gibi yeni pazarlarda görmektedir.
Türkiye ise AKP iktidarı eliyle, tam da ABD’nin bölgedeki hesaplarına denk düşecek şekilde “piyon” olmaya zorlanmakta, ABD’nin her an elinin altında bulabilecegi “kiralık katil” olmaya itilmektedir. Ülkemiz, uygulanan IMF (sermaye) politikaları ile, daha da yoksullaşmış, sanayi ve tarımı bitirilmiş, emperyalistler karşısında “hayır” deme şansını yitirmiş, eli mahkûm bir ülke haline getirilmek istenmektedir. Ülkenin gençliğinide ABD’ye peşkeş çekmenin hesabını yapan yerli işbirlikçiler, daha da ileri giderek, başta Irak olmak üzere, ABD’nin tüm saldırılarında destek olmak amacıyla gönderilecek asker üzerinden pazarlıklar yapmaktadır. NATO zirvesinin haziran ayında Türkiye’de toplanacak olması da bu bakımdan ayrı bir anlam taşımaktadır.
Tüm işçi ve emekçilerin insanca yaşam olanaklarının kısıtlanması ve biz gençlerin geleceğinin ipotek altına alınması; işsizlik, eğitimsizlik anlamına gelen tüm bu gelişmeler karşısında, yaklaşan 1 Mayıs ve 6 Mayıs daha da bir önem kazanmaktadır. Bu nedenle; yapılacak eylem ve gösteriler, Türkiye’de yaşayan Kürt, Türk, Arap, Çerkez, Alevi, Sünni her milliyetten ve mezhepten genç yaşlı, işçi ve emekçilerin katıldığı “serhıldanlar” olarak örgütlenmelidir. Dolmabahçe’de Amerikan 6. Filosu’nu denize döken 68 ruhu da, bu bakımdan yürüyeceğimiz yolu göstermektedir. Evet, Denizler ayakları altındaki tabureyi tekmelerken bıraktıkları emanete sahip çıkalacağına inanmışlardı. Bu emaneti bugüne getirdik. Sıra, yarınlara taşımakta; Denizlerin kavgasını verdiği ortak yaşam kurulana dek savaşmaktadır.
Tek bir işçi, emekçi, gencin dahi, “benim haberim yoktu” diyemeyeceği bir anti emperyalist, anti nato cephesi için kolları sıvamalı, her sokak, her meydan eylem alanına dönüştürülmelidir. Bu emanetin ilk elden mirasçıları olan işçi sınıfının devrimci partisi ve onun özellikle genç üyeleri kendilerini bu mücadelenin asli unsuru olarak görmelidir. Sanayi sitelerinde, üniversilerde, liselerde, semtlerde kısacası ulaşabileceğimiz her alanda oluşturacağımız eylem komiteleri ile anti emperyalist mücadelenin önemli bir dönemeci olan bu süreci, emperyalist hesapları boşa çıkardığımız, birliğimizi, bilincimizi en üst seviyeye yükselttiğimiz bir süreç olarak örgütleyebilme yeteneğine ve deneyimine sahibiz.


 
Başa dön

  TIRTIL..........Erdal Şekeroğlu

Gugukkuşu

Çoğumuzun, her saat başı kapısından dışarı çıkıp “guguk” deyişiyle tanıdığı gugukkuşunun birçok üçkâğıtçıyı aratmayacak bir yaşam biçimi vardır. Yaklaşık bir güvercin büyüklüğünde olan bu kuş, özde yuva asalağıdır. Kendisi yuva yapıp yumurtalardan çıkan yavruları besleme yerine yumurtalarını başka kuşların, hem de serçe büyüklüğündeki küçük kuşların yuvalarına bırakır. Yumurta koyma konusunda çelişkili görüşler vardır; kimilerine göre dişi gugukkuşu doğrudan diğer kuşların yuvasına yumurtlar, kimilerine göre ise yere bıraktığı yumurtasını ağzıyla taşıyarak yuvaya bırakır. Yöntem ne olursa olsun yumurtasını bıraktığı yuvadan, evsahibi anne kuş durumu anlamasın diye, bir yumurtayı uzaklaştırarak yuvadaki yumurta sayısını eskisi ile eşitler. Bir gugukkuşunun bir mevsimde bıraktığı yumurta sayısı türe bağlı olarak dört ile yirmi arasında değişir. Ancak her yumurtayı ayrı ayrı bir başka kuşun yuvasına bırakır. Gugukkuşunun yumurtası çoğunluk yuvada ilk açılan yumurta olur. Kabuğundan çıktığında güçsüz, çıplak, gözleri görmeyen bir yavru olmasına karşın kısa zamanda yuvanın hakimiyetini ele alır. Anne kuşun getirdiği yemlere büyük bir oburlukla saldırır. Böylece hem kendisi kısa zamanda gelişip güçlenir, hem de diğer yavruları aç bırakarak onların cılız kalmasını sağlar. Ondan sonrada evsahibine ait yavruları yuvadan teker teker dışarı atar. Eğer yuvada açılmamış yumurta varsa onlar da yuvadan dışarı atılır. Yuvada tek kalan gugukkuşu yavrusu kendisine göre oldukça küçük olan üvey annesi tarafından özenle büyütülür. Hiçbir şeyden haberi olmayan minik anne onu kendi öz yavrusu gibi sahiplenir.
Hiç de hoş olmayan bir yaşam biçimi, hem cinayet işle hem de ayrıcalıklı olarak beslen, korun ve özel konumlara gel!
Bu size bir şeyler çağrıştırıyor mu?
* Erdal Şekeroğlu’nun yukarıdaki yazısı ilk olarak 8 Nisan 1999 tarihli Yeni Evrensel gazetesinde yayınlanmıştır.


 
Başa dön

  İNSAN VE SPOR..........Hakan Keysan

Sporda motivasyon

Doğru davranışların ortaya çıkabilmesi için insanın o yönde bir düşünce sistematiği ve performansa gereksinimi vardır. Spor açısından konuya bakıldığında ise bunun önemi daha da artmaktadır. Özellikle takım sporlarında performansın amaç doğrultusunda etkili olarak kullanılabilmesi için doğru düşünce yöntemlerinin bilinmesi ve o yönde bir güdülenme gerekecektir.
Futbolda da yapılan eyleme güdülenmek ve performansı en üst seviyesine çıkarmak için bireysel ve ekip motivasyonunun bilinçli ve doğru temeller üzerine kurgulanması zorunludur. Performans, sadece kazanmak, yani sonuç üzerinden değerlendirilmemelidir. İyi bir motivasyonun yapılandırılması için sporcunun teknik-taktik kapasitesinin, denge-koordinasyon bütünlüğünün ve kondisyonel özelliklerinin geliştirilmiş olması gerekir. Bunlar tamamlandığı takdirde eylemin içine psikolojik süreçler girebilir. Bir sporcuyu eksik bir altyapıyla etkili motivasyonel eşiğe çekemezsiniz.
Burada elbette motivlerin gerçekçi ve doğru şekilde verilmesi sorunu önemlidir. Günümüz futbolunda motivasyon aracı olarak ne yazık ki genellikle para kullanılıyor. Yeterli primler verilmediğinde sporcu, gücünü, amacı doğrultusunda kullanamıyor. Salt kazanmacı anlayış, sporcunun da motivasyonel dengesini para üzerinden kurguluyor. Böylece sadece kazandığı zaman ödüllendirilen oyuncu da istese de doğru motivler geliştirme yeteneğine ulaşamıyor.
Oysa sonuç ne olursa olsun, yapılan işe bakılmalı ve performans buna göre değerlendirilmeli, ödül ve ceza olgusu da yine buna göre belirlenmelidir.
Çok iyi mücadele etmesine rağmen takımı kaybeden bir oyuncuyu da bütünün içinde cezalandırmak, onun motivlerini olumsuz etkileyecek, giderek iyi oyuncu da kazanma temeli üzerinden davranışlarını belirleyecektir. Oysa futbol, doğru davranış modelleri geliştirilebilirse, insan gelişiminin, eğitiminin ve sağlığının önemli bir aracı durumuna gelebilir. Performans futbolunda da seyir zevki verir ve iyi oyun izleme olanağını yükseltebilir.
Beşiktaş-Fenerbahçe karşılaşmasını izledik. Her iki takım da hafta boyunca medyatik baskı altına alınmıştı. Yönetimin ve kazanmacı anlayışın psikolojik baskısı da buna eklendiğinde sporcuların çok da doğru bir motiv geliştirme olanakları azalmıştı. Bu ağır psikolojik zeminde oynanan müsabakanın futbol açısından seyir zevki verdiğini söylemek de olası değildi zaten. Fenerbahçe kazandı ama gelecek üzerine futbol adına hiçbir olumlu mesaj bırakmadı bizde. Kazanmak için çılgınca birbirlerine saldıran ve bilincin, iyi oyunun, erdemin bir kenara bırakıldığı karşılaşmadan geriye kalan yanmış futbol laktik asitleriydi. İnsan emeği, doğru motivlendirilmediğinde ne acı ki yaşamın da her alanında korkunç bir kirlilik ve asit yağmurları yaratıyor.

e-posta:
hakankey@msn.com

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net