www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



DURUM ____Ahmet Yaşaroğlu
Borç yiyen!..

GÜNLÜK ____Yücel Sarpdere
Kıbrıs hesapları

GÜNCEL ____Kamil Tekin Sürek
DEP Davası

LORİN ____Umur Hozatlı
Aynur ve lê lê...

ÖZGÜRCE ____Özgür Müftüoğlu
Bir “GAP” masalı

  DURUM..........Ahmet Yaşaroğlu

Borç yiyen!..

Denir ki, “borç yiyen kesesinden yer.” Böylece alınan borcun er veya geç ödeneceği, kişinin hesaplı davranması gerektiği hatırlatılır. Tek tek kişiler söz konusu olduğunda, alınan borcun geriye ödenememesi durumunda, kişilerin epeyce zor durumlara düşmesi söz konusudur. Bugün dünya üzerinde borcunu ödeyemeyenlerin köleleştirildiği ülkeler bulunmaktadır. Daha modern toplumlarda ise bu köleleştirme daha uygar araçlarla yapılır. Eğer borçlu “büyük vurmamışsa” –örneğin hortumcu vb. değilse- ölümlerden ölüm beğense yeridir. Bazen borçluyu trajik bir son bekler. Bunu namus, gurur meselesi yapmıştır, kurtuluşu canını vermede bulur vb.
Peki ama borçlu olanlar kişiler değil de ülkeler olursa durum nasıl bir görünüm alır? Bu soruyu durduk yere ortaya attığımız sanısına kapılmamak gerekiyor. Ortada bunu sorduracak ciddi veriler bulunuyor! Dünya Bankası’nın, Dünya Kalkınma Raporu’na göre Türkiye en borçlu ülkeler sıralamasında 7. sırada yer alıyor. Türkiye’nin toplam dış borcu 132 milyar dolara ulaşmış durumda. Bunlara iç borçlar da eklenince-bunların da önemli kısmı yabancı sermayeyedir- bu rakam 250 milyar doları aşmaktadır. Rapora göre “gelişmekte olan ülkelerin borçları her yıl artmaktadır. Bu borçlar geçen yıl yüzde 4 artmış ve 2.4 trilyon dolara ulaşmıştır.
Şimdi yukarıdaki soruya yanıt aramaya başlayabiliriz. Ülke herhangi bir kişi olmadığından herhalde kafasına bir kurşun sıkamaz! Peki icra takibine uğrayabilir mi? IMF gibi uluslararası finans kuruluşları ile yapılan anlaşmalar bunun olanaklı olduğunu gösteriyor. Ama biçim biraz değişik oluyor! Şu mallara zam yapacaksın, ücretleri ve maaşları şu sınırda tutacaksın, devletin elindeki şu malları satacaksın, elde ettiğin gelirlerle borçlarını düzenli ödeyeceksin! ‘Biz alacaklılar olarak yaptığımız ikili anlaşmalar gereği bütün bu işlemleri düzenli olarak kontrol edeceğiz’. Yani modern Duyun-u Umumiye idaresi. Bunun adı ekonomik bağımlılıktır. Ama sermayenin ideologları bu tür ülkelere “gelişmekte olan ülkeler” de demektedirler.
Burada şu soruyu da sormak gerekir, borçluluğun sonucu sadece ekonomik bağımlılık mıdır? Ekonomik, mali bağımlılık, politik, diplomatik, askeri vb. bağımlılığı da beraberinde getirmez mi? Bütün bunları da beraberinde getirdiğini yakın dönemde gördük ve görmekteyiz. ABD dayatıyor ve Irak’a asker gönderme –pratiğe henüz geçirilmese de- kararı alınıyor. Başbakan ve yetkili bakanlar “BOP”a gönüllü olduklarını ilan ediyorlar. Ülkenin üzerinden geçilecek ‘köprü’ olduğu ilan ediliyor. Uluslararası sermayeye yatırım -soygun-için yasalar çıkarılıyor, davetiyeler gönderiliyor vb vb.
Eğer şimdi birileri çıkar “borç yiğidin kamçısıdır” derse, bilinmelidir ki, bu kamçı bugün Bush’ların, Blair’lerin elindedir ve kamçının altında inleyen Türkiye dahil, dünyanın bağımlı, işgal altındaki ülkeleridir. Hükümetlerin bırakalım yiğitlik yapmayı, seslerini çıkaracakları mecalleri bile bulunmamaktadır. Yiğitlik halklara özgüdür ve bugün emperyalizme, emperyalist işgale karşı mücadele eden, kendi ülkesinin işgalcilikten çıkması için sokaklara dökülen ve bunu sağlayan –İspanyol halkı gibi- halklar bu tanımlamayı hak etmektedirler. Burada başa dönecek olursak; şöyle bitirmemiz gerekir; borç yiyen sadece halkın kesesinden yememektedir, ülkenin onurundan yemektedir, gururundan yemektedir, bağımsızlığından yemektedir, iradesinden yemektedir. Bu duruma düşmek ise, köleliğin bugünkü biçimi olmaktadır. 23 Nisan’da, Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda bütün bunları yeniden düşünmek, ulusal egemenlikten geriye neyin kaldığını görmek gerekiyor.


 
Başa dön

  GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Kıbrıs hesapları

ABD’nin Irak’ta 150 bin, Körfez civarında da 180 bin askeri bulunuyor.
5. Filo’su Bahreyn’de üstleniyor.
7. Filo Akdeniz’de dolanıyor.
Suudi Arabistan ve Katar ABD askeri üslerinin bulunduğu yerler.
Irak işgalinden önce halktan ABD’ye ve işgale karşı yükselen hoşnutsuzluklar, Suudi yönetimini zor durumda bıraktı.
Amerikan askeri gücün ağırlığı Katar’a doğru kaydırılıyor.
Ancak, Katar yönetiminin İran’la iyi ilişkileri ABD’nin canını sıkıyor.
ABD’nin Suudi Arabistan yönetimine karşı eski sempatisi yok. Sık sık “demokrasiden” bahsetmelerinin altında yatan nedenlerden birisi de bu.
Ürdün, ABD’nin en sıkı müttefiki durumunda.
Ama Ürdün halkı yönetim gibi düşünmüyor.
Hele son İsrail katliamlarından sonra iyice sıkışan Ürdün prensi, bu yüzden ABD gezisini ve Bush’la görüşmesini iptal etmek zorunda kalıyor.
Yine de tüm bunlar ABD’nin bölgede tek başına egemenliğini engellemiyor.
Çünkü bölgede enerji kaynakları bulunuyor.
Gerek Avrupa, gerek Uzakdoğu ve hatta ABD petrol ihtiyacının ağırlıklı bölümünü bölgeden karşılıyor.
Uzakdoğu’nun tek enerji yolu; Hint Okyanusu ABD 8. Filosu’nun denetiminde.
Afganistan işgali ABD’yi Rusya ile Çin arasına soktu.
Aynı ABD, Rusya içlerinde gözü kara bir kışkırtıcılık ve bölme faaliyeti sürdürüyor.
***
Kıbrıs, Akdeniz’de bir uçak gemisi gibi.
Bir yanı petrol bölgesine bakıyor, Körfez’den Akdeniz’e açılan yolu denetliyor, bir tarafı da Rusya’nın Akdeniz’e çıkışına gözcülük yapıyor.
Küçücük adanın üstünde kopan bunca yaygaranın altında işte bu stratejik hesaplar yatıyor.
ABD, AKP üzerinden atakla, AB’ye takoz koyuyor.
Her ne kadar Kıbrıs üzerinde imtiyazlara ve üslere sahip İngiltere, ABD’nin sıkı müttefikiyse de, emperyalist sistemde kimse kimseye güvenmiyor.
ABD, Kıbrıs’ta dolaysız mevzilenmek, askeri üsler kurmak, AB’nin önünü kesmek istiyor.
Peki, tüm bunlara karşın, çözüm mevcut statükoyu mu savunmaktır?
Denktaş’ın yolundan gitmek midir?
Kuşkusuz ABD’nin planlarında her zaman olduğu gibi gerekirse bölmek de vardır.
Ama şu anda zaten ada bölünmüş durumdadır.
Bölünmenin baş mimarlarından birisi de bizzat Denktaş’ın ta kendisidir.
Yıllardır adada, kışkırtıcılığın, halklar arasındaki düşmanlaştırma faaliyetinin Rum liderlerle birlikte baş sorumlusudur.
Denktaş ve Rum liderleri kaldıkça barış ve kardeşlik hep dinamitlenecek, engellenecektir.
Çünkü iki taraf liderleri de, ada halklarının değil, bağlı bulundukları ülkelerin valisi gibi davranmışlar, halkların istek ve beklentileri umurlarında olmamıştır.
Barış değil, gerginlik, düşmanlık tohumları ekmek işlerine gelmiştir.
Ada üzerinde hacminden fazla karışık hesaplar vardır.
Dış müdahaleler, milliyetçilik, ayrımcılık oldukça, planlar, programlar halkların iradesi tarafından değil de dışarıdan önlerine kondukça, kağıt üzerinden hiçbir anlaşma barışı sağlamaya yetmeyecektir.
Çünkü gerçekten bağımsız olmadıkça Kıbrıs, emperyalistlerin Akdeniz egemenlik planlarının hesaplaşma merkezidir.

e-posta:
yucel@evrensel.net

  Başa dön

  GÜNCEL..........Kamil Tekin Sürek

DEP Davası

DEP Davası’nda verilen karar Türkiye’deki yargı sistemi hakkında düşüncelerin değişmemesi için yeterli oldu.
DEP Davası kararı, hükümetin “demokratikleşiyoruz” sözlerinin içi boş ve göz boyamaya yönelik bir söylem olduğunu gösterdi.
Üstelik, DEP kararı, AKP’li milletvekillerinin Türk Ceza Yasası taslağını mevcuttan daha geri noktalara çekmek için komisyonlarda can siperane mücadele verdiği günlere rastlayarak, hükümetin suçu mahkemeye atıp paçasını kurtarmasına da olanak tanımadı.
Mevcut yasalarla açıklanamayacak DEP kararı muhtemeldir ki, milliyetçi temalar işlenerek savunulacaktır, kararı savunmaya cesaret edebilecekler tarafından. Diyecekler ki, “Bize hiç kimse nasıl karar vereceğimizi söyleyemez” ya da “Türk mahkemeleri bağımsızdır, kararlarını serbestçe istedikleri gibi verirler” vs. Oysa, bu ve benzeri savunmalar demagojiden ibarettir.
Mahkemelerin bağımsızlığı hikâyesi, yukarıdaki savunmanın tam tersine, hakimlerin siyasi iktidardan bağımsız olmasıdır. Hakimler yasalara bağlıdır. Kendilerini yasalara karşı da bağımsız hissettiklerinde bırakın hukuk devletini, kanun devletinden bile söz edilemez. Keyfilik hüküm sürer. Bize hiç kimse (burada kasdedilen AİHM’dir) nasıl karar vereceğimizi söyleyemez tavrı gerçekten yasalara uyar mı ya da ulusalcı bir tavır mıdır? Bu tavrın ulusalcılıkla ilgisi olmadığı gibi, bu şekilde yasalar da hiçe sayılmaktadır.
Ulusalcılık, ulusun çıkarlarına aykırı bir anlaşmayı imzalamamaktır. Bir anlaşmayı hem imzalamak, hem de uymamak sizi küçük düşürür, ulusal onurunuz yücelmez, muhataplarınız tarafından attığı imzaya uymayan, sözüne güvenilmez kabile örgütü haline getirir.
Eğer Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hükümleri size uymuyorsa imzanızı çekin. Eğer Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını tanımayacaksanız, mahkemenin yargı yetkisini tanımayın, 1987 yılında başvuru yaparak kabul ettiğiniz bireysel başvuru hakkından vazgeçin.
Hem, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni imzalıyorsunuz, hem AİHM’e bireysel başvuru hakkını tanıyorsunuz, hem de kimse sizden istemediği halde, AİHM Türkiye’nin bir hakkı ihlal ettiğine karar verdiği zaman yeniden yargılama yapacağım diye yasa çıkarıyorsunuz; sonra da verdiğiniz kararlarda “Kardeşim ben ne sözleşme tanırım, ne AİHM kararı ne de yasa” diyorsunuz. Bu yargı bağımsızlığı, ulusalcılık değil yasa tanımazlık, kural tanımazlık, keyfiliktir. Sadece DEP kararında değil, AİHM ile ilgili bütün yeniden yapılan yargılamalarda aynı durum söz konusu. Örneğin, bir gazeteci hakkında 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 6. ve 8. maddelerini ihlal suçundan ceza verilmiş. Gazeteci AİHM’e başvurmuş ve AİHM Türkiye’nin Sözleşme’nin 6. maddesini (adil yargılanma hakkı) ve 10. maddesini (ifade özgürlüğü) ihlal ettiğine dair karar vermiş. Üstelik bu kararların altında Türkiyeli bir yargıcın da imzası var. Çıkarılan yasa gereği yargılamanın yenilenmesini istemişsiniz ve usulen yapılan yargılama sonunda 8. madde yürürlükten kalktığı için bu suçtan beraatine 6. maddedeki suçtan mahkûmiyetine karar verilmiş.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni elli yıl önce imzalamışsınız. Sözleşmeyi TBMM onaylamış, Anayasa’nın 90. maddesine göre Sözleşme hükümleri artık iç hukuk kuralı, kanun haline gelmiş, fakat ben bu kurallara uymam diyorsunuz. Ben Anayasa falan takmam diyorsunuz. Sözleşmeleri dünya uluslarına mahçup olmamak için imzalarım ama uygulamam diyorsunuz. Üstelik uygulamadığınız Sözleşme kuralları Türkiye halkı için kötü bir şey getirmiyor. Düşünce, örgütlenme, din ve vicdan özgürlüğü, adil yargılanma hakkı, işkence görmeme hakkı vb. kurallar getiriyor. Bu kuralları uygulamamak için direniyorsunuz ve ulusalcılık taslıyorsunuz, ama Bergama’da siyanürle altın arayan tekeller için ulusalcı davranmıyorsunuz, IMF emirlerini harfiyen yerine getirirken ulusalcılık yok, ABD’nin NATO’nun talimatlarını aynen yerine getiriyorsunuz ulusalcılığınız halel görmüyor; özgürlükler deyince birden ulusalcılığınız tutuyor.
Sizin ulusalcılığınıza da, adaletinize de artık kimse inanmıyor.

e-posta:
surek@evrensel.net

  Başa dön

  LORİN..........Umur Hozatlı

Aynur ve lê lê...

Kürtler’in, her “yangın”da bağırlarından kopan ortak bir çığlığı vardır.
O çığlığı her duyduğumda, göğsümün altındaki bir yaranın kanaması gibi, birikirim, irkilirim, ağlarım...
Sonra, hayat bizi alıp aynı noktada buluşturur en az bir defa...
Ve o zaman ben de koparırım o çığlığı: “Lê lê qurban...”
***
Onun bendeki yeri, mensubu olduğum ve kimliğini gururla taşıdığım Kürt halkının en derin “keder imgesi” olarak, “acıya zılgıt”tır.
O zılgıtın imbiğinden süzülmüş bir halkın kederi de notalara en fazla böyle dökülebilirdi...
Zira kimin ağzından çıkarsa çıksın, art arda dizildiğinde o “lê lê”, derin bir yankı uyandırır insanın içinde...
Müthiş bir zılgıttır hayata...
***
Ama ben hayatımda ilk defa, böylesine bir “lê lê”yi, beni alıp götüren, nereye gittiğimi bilmeden müthiş bir duygu armonisi içinde dolaştıran ve kaybeden bir “lê lê”yi, yakın zamanda Aynur’dan dinledim.
O uzun kirpikli genç kadının böylesine bir “lê lê” ahengi yaratacağını önceden bilsem de; bu kadar güçlü, bu kadar derin, bu kadar sarsıcı, bu kadar ritmik ve yakıcı bir girdap oluşturacağını hiç düşünmemiştim.
Ve “lê lê”yi hiç bu kadar “güzel” dinlememiştim...
***
Aynur’un “lê lê”sini, yakın zamanda Kalan Müzik tarafından yayınlanan “Keça Kurdan” adlı albümde dinledim.
Albüme adını veren “Keça Kurdan” adlı parçada yer alan o kısım, bir parçası dışında tümünü benimsediğim albümdeki sarsıcılığın en derin ifadesi.
Bu nedenle Hasan Saltık’a bir kez daha teşekkür ediyorum.
Dünyanın en güzel kadın sesleri arasında ilk sıralarda yer alan Aynur’u, konsepti Kürtçe üzerine oturtulmuş bir albümle müzik yaşamımızın orta yerine koyması harikulade bir davranış.
Bundan önceki çalışmalarında olduğu gibi...
***
Albümün tüm altyapı çalışmaları Kalan Müzik niteliği taşıyor: Müthiş bir sound, müthiş bir senfonik alt yapı.
Müzikal yaşamlarında farklı tarzlarda aranjörlük yapan yedi ayrı aranjöryer almış bu albümde.
Bir dinleyici olarak büyülendiğim o müzikal altyapının üzerine bir de Aynur’un o çiçeksi sesi oturunca, gerçek bir sanatsal buluşma çıkıyor ortaya.
***
Aynur’a sordum, “Nasıl başardın?” dedim “Bu buluşmanın içinde bu kadar yakıcı olmayı?”
“Özgürdüm” dedi; “Çalışırken beni özgür bıraktılar, içimden nasıl geliyorsa öyle söyledim ve sadece kendim oldum” dedi.
Bu cevap, albümle ilgili her şeyi anlattı bana.
Çünkü sanatın tüm kulvarlarında nitelik yaratmak için öncelikli ilk şey özgürlüktü...
Ve özgürlük gerçektir...
***
Aynur, şimdi dünyadan teklifler alıyor.
Amacı da zaten bu evrensel dili anlamına uygun olarak tüm dünya halklarıyla paylaşmak.
Bunu yapacağına inanıyorum.
Yeter ki Hasan Saltık desteğini esirgemesin, o Dersimli kız kendisi olmaktan çıkmasın.
***
Aynur’u, 9 Mayıs’ta, Moğollar ve Kurban’la birlikte, Beyoğlu’nun eski özel sinemalarından biri olan Yeni Melek’in restore edilerek gösteri merkezi haline getirilen yeni akustiği içinde dinleyeceğiz.
Üçlü bir buluşma olacak...
Aynur’un “lê lê”si o salonda nasıl yankılanacak acaba?

e-posta:
umurhozatli@perperik.com

  Başa dön

  ÖZGÜRCE..........Özgür Müftüoğlu

Bir “GAP” masalı

Türkiye’de orta yaş kuşağının kulaklarında çınlayan bir öykü vardır. Benim gibi 30’lu 40’lı yaşlarda olanlar bu öykü ile büyümüşlerdir. GAP’tır (Güneydoğu Anadolu Projesi) bu öykünün adı.
Türkiye’nin özellikle de Güneydoğu’nun kurtuluşu olarak gösterilmiştir GAP. Yıllar yılı Türkiye bütçesinin büyük bölümü GAP için harcanmıştır. Ne zaman, “eğitime, sağlığa bütçe” istense hep GAP çıkmıştır karşımıza, hayat pahalılığının, düşük ücretlerin sorumlusu da yine hep o GAP’tır. Hele bir bitsin, Anadolu topraklarında, hele de bu topraklar üzerindeki en bahtsız bölge olan Güneydoğu’da ne açlık kalacaktır, ne de yoksulluk. Türkiye’nin kör talihi değişecek, tüm ülke topyekûn zenginleşecektir.
Bu öykünün temellerini atanlar, öylesine sahiplenmişlerdir ki GAP’ı, “GAP’ı gaptırmam” diyerek bu öyküyü efsaneye dönüştürmüşlerdir. Ve yıllarca, seçim kazanmak, hükümet olmak için kullanmışlardır efsaneleştirdikleri bu öyküyü.
Bugün GAP, büyük ölçüde tamamlanmıştır. Ama ne hikmetse, bu öyküyü efsane haline getirenler, bunu kullanarak iktidar olanlar artık susmuştur. Ne o efsaneden söz eden kalmıştır, ne de onu kullanarak oy isteyenler.
Bir haftayı aşkın süredir, GAP’ın merkezinde Urfa’dayım. Buraya gelirken, GAP’ı dilinden düşürmeyenlerin suskunluğundan ve bu bölgeye ait ekonomik ve sosyal verilerden efsanenin “masal” haline geldiği yönünde önemli endişelerim vardı. Ama yine de içimde, gerek ekonomik, gerekse sosyal yönden gelişmiş bir Urfa görme umudunu taşıyordum. Öyle ya Türkiye insanının bunca yıllık fedakârlığının sonrasında, hiç olmazsa efsanenin merkezi olan Urfa’nın gelişmiş olması gerekirdi.
İlk kez geldiğim Urfa’da ilk dikkatimi çeken, kültür zenginliğiydi. Kırmızı puşisi ile Araplar, siyah-beyaz puşisi ile Kürtler, Türkler, Aleviler, Şafiler, Sünniler muhteşem bir mozaik oluşturuyordu. Urfalıların hemen tümü sakin ve hoşgörülüydü. Gerek seminer verdiğim sırada tanıdığım Harran Üniversitesi öğrencileri, gerekse üniversite dışında tanıdığım genç dostlar, ekonomik ve sosyal konulara oldukça ilgili, özellikle de resim ve müzik gibi güzel sanatlara meraklılardı.
Urfa’da yaşayanlara yönelik hoş izlenimlerim yanında, bize yıllarca GAP “masal”ında anlatılan ekonomik ve sosyal gelişmişlikten eser yoktu(!) Evet, GAP ile gelen su ve bu bölgeye yöneltilen teşvikler sayesinde kentin bir bölümünde zenginlik göze çarpıyordu. Ama burada yaşayanların çok büyük bölümü yine açlık ve yoksulluk içerisindeydi.
Peki, yıllar yılı Türkiye insanının GAP efsanesi için katlandığı onca fedakârlığın sonucu neredeydi?
Bu sorunun cevabı Urfalılar için çok basitti. Türkiye’nin yıllar yılı yaptığı fedakâ
rlıklar, aşiret reisleri, toprak ağalarının cebine gitmiş böylece, feodal yapı daha da sağlamlaşmıştı. Yani, Urfa’da, Güneydoğu topraklarında yaşayanlar için değişen hiçbir şey olmamıştı.
Kısacası bu “masal”, her zaman olduğu gibi zenginleri daha zengin, yoksulları daha yoksul hale getirerek son bulmuştu.
On yıllar boyunca, Türkiye’yi GAP “masal”ı ile oyalayanların kulakları çınlasın(!)

e-posta:
omuftuoglu@msn.com

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net