www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



DÜNYAYA BAKIŞ ____Taylan Bilgiç
Türkiye İslam Cumhuriyeti

YAŞAMA KÜLTÜRÜ ____Cengiz Bektaş
Kamu Yönetimi Yasa Tasarısı Tartışmaları

AYRINTI ____U.Ozan Darıcı
Amatör sporlara IMF pençesi

BAYKUŞ ____Şebnem Korur Fincancı
İşkenceye sessiz kalma!

YAŞADIKÇA ____Enver Şat
Ekonomi politikanın belirleyiciliği

EMEK GÜNLÜĞÜ ____Seyit Aslan
Avantajı kullanmak

EMEK DÜNYASI ____İhsan Çaralan
Zaman çok değerlidir

KONUM ____Çetin Diyar
Mücadele birleşerek ileriye

KADINLARIN KALEMİNDEN ____Sevda Çetinkaya
Daha cesur bir çalışma...

  DÜNYAYA BAKIŞ..........Taylan Bilgiç

Türkiye İslam Cumhuriyeti

Kasım 2003’teki bir yazımızda; ABD yönetiminin Afganistan ile Irak’ı, Nikaragua ile El Salvador’u, Romanya ile Rusya’yı nasıl birbirlerine “karıştırdığını” ele alarak, Bush çetesi için dünya ülkelerinin “bir ve aynı” olduğunu ifade etmiş, “ABD bir yana, dünyanın geri kalanı öbür yana” şeklinde özetlenebilecek bu bakış açısının tehlikelerine işaret etmiştik.
ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, cuma günkü demeciyle zincire yeni bir halka ekledi. Powell, “Irak’ta İslami cumhuriyet olacak. Tıpkı Türkiye ve Pakistan’da olduğu gibi” diyor, böylelikle birbirinden çok farklı özelliklere sahip olan üç ülkeyi “Amerikan potası”nda eritiyordu.
Akla hemen, Bush’un 11 Eylül saldırıları sonrasında sarf ettiği “Haçlı Seferi” sözü geliyor. O günden bugüne yaşanan gelişmeler; bu ifadenin bir “gaf” veya “kaza” olmadığını gösterdi. Holding medyası, “İslam Cumhuriyeti” ifadesini de bir “gaf” olarak sunma eğiliminde, ama her zamanki gibi, gerçekleri çarpıtıyor.
Powell, daha önce de, ABD’nin bir “Yahudi-Hıristiyan ülke” olduğunu söylemişti.
Bu zihniyeti daha yakından incelemekte fayda var. Peter ve Rochelle Schweizer imzalı “Bush’lar: Bir Hanedanın Portresi” kitabına göz atalım. Bu kitap, 6 Nisan’da yayınlanacakmış. Bush’un kuzenlerinden biri, yazarlara şu açıklamayı yapıyor: “George, bunu bir din savaşı olarak görüyor. Ona göre, düşman Hıristiyanları öldürmeye çalışıyor. Ve Hıristiyanlar, büyük bir güçle intikam alacak.” Bush’un pek sevdiği Hıristiyan şeriatçısı Franklin Graham ise şöyle demiş: “Ülkemize saldıranlar, bunu kendi dinleri adına yaptı. Başkan Bush, bu savaşın İslam’a karşı olmadığını dile getirdi. Ama gelişmelerin ne tip sonuçlar doğurabileceğini ve işin ruhsal boyutlarını da anlıyor.”
Graham’ın sözleri, “Savaş İslam’a karşı değildir” açıklamalarının “formalite icabı” olduğunun da kanıtı.
Powell’ın sözlerine “gaf” demek, Samuel Huntington’un, CIA yönlendirmesi ile yazdığı “Medeniyetler Çatışması”ndan bu yana olup biten herşeyin “gaf” olduğunu öne sürmek kadar saçma.
Washington’un sinsi bir strateji izlediği görülüyor. Amerikan sermayesi, “Büyük Ortadoğu”yu kana bularken, Hıristiyan dünyasının desteğini, Batılı halkları arkasına almak, en azından “seyirci” konumunda tutmak istiyor. Daha önce de belirttiğimiz gibi; Hitler’i destekleyen Alman burjuvazisinin “üstün ırk teorisi” ile, Mussolini’yi destekleyen İtalyan burjuvazisinin “devlet teorisi” ile ilişkisi neyse, Bush’un arkasındaki Amerikan burjuvazisinin “Hıristiyan şeriatı” ile ilişkisi de odur. Emperyalistler, Bush’un hastalıklı kafasındaki “dinler savaşı”nın, kendi çıkarlarına hiçbir halel getirmeyeceğini çok iyi biliyor.
Yüz yıl öncesinden hatırlatma: “Gerici burjuvazi; gerçekten önemli, temel ekonomik ve siyasal sorunlardan... kitlelerin dikkatini uzaklaştırmak amacıyla din adına mücadeleyi kendine uğraş edinmiştir.” (Lenin, 3 Aralık 1905)
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün beğenisini ifade ettiği (kuşkusuz, Başbakan Erdoğan’ı da iştahlandıran) “İslam Cumhuriyeti” yaftası, stratejinin önemli bir ayağına işaret ediyor. Powell, “Büyük Ortadoğu Projesi” adı verilen iç savaş ve kargaşa planında, Türkiye’ye biçilen “model” rolünü bir kez daha dile getirmekten başka bir şey yapmıyor.
Bu nedenle, Orgeneral Hurşit Tolon’un, Powell’a karşı yaptığı “80 yıllık Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerini bilmiyorlarsa bundan sonra öğrenirler. Türkiye’nin temel niteliği laik, demokratik, sosyal hukuk devletidir”
açıklamasının beş kuruşluk kıymeti bulunmuyor.
Emperyalizme karşı başın dik duramıyorsan, anayasanda istediği kadar “laik, demokratik ve sosyal” yazsın, böyle aşağılanırsın işte!

e-posta:
taylan@evrensel.net

  Başa dön

  YAŞAMA KÜLTÜRÜ..........Cengiz Bektaş

Kamu Yönetimi Yasa Tasarısı Tartışmaları

Bir ay oluyor sanırım, daha önce de sözünü ettiğim Kamu Yönetimi Yasa Tasarısı’nın bir bölümünü tartıştık... Kitaplıklar, müzeler üzerine getirilen önerileri... Cumhuriyet Kitap Kulübünde’ydi tartışma...
Kitaplık uzmanı Prof. Dr. Sayın Jale Baysal, Efes, Topkapı, Ayasofya, Yıldız müzeleri eski müdürü sayın Sabahattin Türkoğlu, Kültür Sanat-Sen Genel Başkanı sayın Bilal Şimşir, Lüleburgaz’ın başarılı belediye başkanı Emin Halebak katıldılar tartışmaya... Ben de yönettim...
Aslında herkes yerel yönetimlerin güçlendirilmelerinden yanaydı, demokrasi adına... Ne varki, benim de daha önce yazdığım gibi toplumca, giderek uzmanlarca yeterince tartışılmadan, yasa tasarıları TBMM’ne bile gelmemeli...
Sayın Jale Baysal diyordu ki, “Daha bir kitaplıklar yasamız bile yok doğru dürüst. Bu konuda karmaşa var... Bunlar, daha başka şeyler çözümlenmeden kitaplıklar özelleştirilmemeli... (Denilecektir ki, “özelleştirilmiyorlar ki, belediyelere bırakılıyor.”) İyi de bir yandan da belediyelere kimi işleri özel alana yaptırma yetkisi veriliyor. Kısacası eş sonuca varılıyor. Ayrıca sayın Baysal’a göre asıl önemli olan, kitaplıklarda kitap seçimini kimin yapacağıydı... Doğru bir soru değil mi? Belki de bu nedenle özellikle “denetim özerkliği” üzerinde duruyordu...
Sayın Sabahattin Türkoğlu, 43 yıl müze hizmeti vermiş bir kişi olarak, müzeler, kazı yerleri ile ilgili olarak daha da tasalıydı. Tarihsel varlıklarımızı koruma konusunda belediyelerle başı az “bela”ya girmemişti... Müzelerimizin, kazı yerlerimizin korunması konusuyla devlet başa çıkamazken belediye nasıl baş edebilirdi? Örneğin şunu bunu satmaktan hiç çekinmeyen kimileri kültür varlıklarımıza neler yapmazlardı ki?
Sayın Bilal Şimşir, konuya “vatanı savunmak” çerçevesinden bakıyordu. Daha Polatlı savaşı sırasında “Kültür Müdürlükleri” kurduran Mustafa Kemal’e karşı sorumluluk duymaktı onunkisi besbelli...
Tüm partilerin aldığı toplam oydan daha çok oy alarak, geçen pazar günü yeniden belediye başkanlığına seçilen sayın Emin Halebak olaya değişik açıdan bakıyordu... Kitaplık işini seve seve üstlenebilirdi... Çünkü yenilikler yapmak istiyordu. Kitaplıklar kitap satabilmeliydi örneğin... Oralarda toplantılar yapılabilmeliydi yazarlarla... Kitaplıklar konusunda yazarlara çok görev düşüyordu...
Gerçekten, örneğin kitaplıklar birbiri ardına kapatılırken neden hiç bir yazardan ses çıkmıyor? Kimi ülkelerde kitaplıktan alınıp okunan yapıtına göre ödeme alıyorlar yazarlar. Kitap alacak parası olmayanlar için tek olanak değil mi herkese açık kitaplıklar? Bizim ekonomik durumumuzu da göz önüne alarak bir düşünün...
Bütün bunların, başka sorunlarımızın çözümleri konusunda bize özgü yollar aramamız gerekmiyor mu? Böyle bir çabada yazarlar başı çekmeliler değil mi?

e-posta:
bektas_cengiz@hotmail.com

  Başa dön

  AYRINTI..........U.Ozan Darıcı

Amatör sporlara IMF pençesi

Türkiye’de ekonomiyi yıllardan bu yana teslim almış olan IMF bu kez de amatör sporlara el attı. Türkiye’de var olan açlığın, yoksulluğun ve tüm çarpık ekonomi politikalarının sorumlusu IMF bütçede her alanda kısıntılara gidildiğini ama spor konusunda tasarrufa gidilmediğini görmüşler ve ‘emir buyurmuşlar’: Amatör spora ayrılan bütçe çok fazla, bunu biraz kısıverin. Maliye Bakanlığı da ‘emret ağam’ diyerek, birtakım branşların bütçelerinde kısıntıya gitti.
Yıllardır Türkiye’yi iliklerine kadar sömüren ve ülke insanın her geçen gün biraz daha yoksulluğu ve açlığa mahkûm eden IMF tüm bunlarla yetinmemiş olacak ki, kana (paraya) susamış vampir misali bu kez de amatör sporlara yöneldi. IMF uzmanları araştırmaları sonucunda bir de bakıyorlar ki, amatör sporlara ayrılan pay bütçede yük teşkil ediyor. Hemen Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’a talimat veriliyor. “Bu da ne böyle, amatör spor diyorsunuz ama bütçeden ayırdığınız pay ülkenin ‘ekonomik refahına’ engel oluyor. Tabii bunu duyan Maliye Bakanı, Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü’nü (GSGM) durumdan haberdar ediyor. “Birçok faaliyette aşırı para harcıyorsunuz. Bazı branşlarda birtakım faaliyetler iptal edilsin. Yoksa ekonominin hali harap’. Tabii bunu duyan Gençlik ve Spor Genel Müdürü Mehmet Atalay bir panter çevikliğinde hareket ederek, amatör sporlara ayrılan ödenekten yüzde 13 kadar kısıntıya gidiyor. Ama Atalay, federasyon başkanlarının sonradan gönlünü alarak, “Bütçeniz biterse, Bakanım söz verdi aramızda hallederiz” diyor.
Aslında, biraz nükte ile yaklaştığımız bu durum hiç de iç açıcı değil. Ülkeyi her koldan sarıp sarmalamış durumdaki IMF’nin ahtapot misali nasıl her yere nüfuz ettiğini görüyoruz. Zaten bir dolu imkânsızlıklarla boğuşan amatör sporlar, bütçelerinin kısıntıya gitmesiyle daha da perişan hale gelecekler. Koşacak saha, antrenman yapacak alan, ayağına giyecek ayakkabı bulamayan insanlar kendilerine ayrılan payın neden iptal edildiğini ya da azaltıldığını sorgulamak durumunda. Zadece kişisel özverilerle başarıya ulaşmanın mümkün olmadığı ortada. Atletizm, Yelken, Okçuluk, Basketbol, Voleybol vs. vs. gibi sporların bin bir zorlukla yapıldığı bir ortamda, kısıtlı bütçeyi soyup soğana çevirmenin akıl ve mantıkla izah edilir bir durumu var mı acaba?
İşe başka pencerelerden bakacak olursak, bugün bu bütçeyi alanlar, herhangi bir yerde başarı olursa, bu sporcuların sırtlarını sıvazlayıp, padişahın ulufe dağıttığı gibi birkaç altın dağıtarak Devlet’in amatör branşlara sahip çıktığını söyleyeceklerdir. Tabii nasıl olsa doğru söylememeye alışkınlar. Bir eksik, bir fazla ne fark eder?

e-posta:
ozandar@hotmail.com

  Başa dön

  BAYKUŞ..........Şebnem Korur Fincancı

İşkenceye sessiz kalma!

İşkenceye sıfır tolerans iddiasında bulunan bir hükümetin tolerans eşiğinin ne denli yüksek olduğunu izlemeyi sürdürüyoruz uzunca bir süredir. İnsan hakları karnesinin iyileşmesinden, işkencenin azalmasından, yapılan yasal düzenlemeler ile nasıl da etkin önlemler alındığından dem vuruyorlar sürekli.
Ertelenerek zaman aşımına sokulmaya çalışılan işkence davalarını hep birlikte izliyoruz oysa ki. Yapılan indirimleri, ertelemeleri gazetelerin iç sayfalarında küçücük bir haber olarak okuyoruz. Sayısız işkence davasından yargılanmakta olup da, tekrarlamayacağı kanaati ile peş peşe cezaları tecil edilen görevlilerin hesabını tutamaz olduk. Gözaltı süreçlerine ilişkin yasal düzenlemelerin ardından, son birkaç yılda açık alanlara, sokaklara taşınan işkence uygulamaları, işkence yapıldıktan sonra savcılığa dahi çıkarılmadan salıvermeler, işkencenin yer değiştirmesi dışında anlamlı bir değişiklik olmadığını gözler önüne seriyor. Bunların karşısında da insan hakları savunucuları aleyhine açılan davalar, yapılacak ne çok işimiz olduğunu gösteriyor.
İnsan hakları ihlallerine karşı etkin mücadele yöntemlerinin geliştirilmesi, yaygınlaştırılması, insan hakları savunucularının etrafında daraltılmaya çalışılan çemberin kırılması ve Türkiye’de yaşayan insanların bir bütün olarak bu sürecin içinde varolmasının sağlanması daha çok önem kazanıyor.
Oluşturulan insan hakları izleme kurullarının yapısı, bu kurulların işleyişinde gereken bağımsızlığın sağlanmaması, adli sürecin değişik aşamalarında işkence suçunun sorumluluğunu taşıyanların müdahil ve sürecin önemli bir bileşeni olması yeterince tartışılmıyor. Kurulların oluşturulmuş olmasına atfedilen önem, yapısına, işleyişine yöneltilmiyor. Bu kurulları meşrulaştırmak adına çağrılan kurumları etkisizleştiren çalışma yapıları ile içi boşaltılmış bir insan hakları anlayışı yerleştirilmeye çalışılıyor.
İşkence yalnızca uygulanan kişiyi etkilemenin çok ötesinde bir şiddet biçimidir. İnsanların işkencenin var olduğu bir ortamda yaşıyor olmaları, bu şiddeti doğrudan hissetmeleri için yeterlidir. İşkenceye karşı etkin bir mücadele yürütülebilmesinin, mücadelenin yaygınlaştırılmasının önündeki önemli engellerden birisi de, işte bu şiddetin doğrudan hissedilmesidir. İşkence uzun zamandır uluslararası alanda büyük bir suç olarak tanımlanmışken, suç olduğuna ilişkin görünürdeki mutabakat bu kadar yaygın iken, kolaylıkla dünyadan silinememesinde bu hissedişin payının büyük olduğunu bilerek davranmak gerekmektedir. Mücadelenin yaygınlaştırılması da, bu nedenle olmazsa olmazların başında gelmektedir.
İşkencenin dünya üzerinden, yaşadığımız topraklardan tümüyle silinebilmesi için hepimize görev düşüyor. Bu kadar doğrudan hissettiğimiz bu şiddete karşı hep birlikte sesimizi yükseltmemiz gerekiyor. Şiddete uğrayanların en belirgin davranışlarından biri kaçınma davranışıdır. Şiddeti yok sayarak davrandığımızda, ondan korunabileceğimiz gibi bir yanılsama yaratılmaktadır. İnsan hakları kavramının içini boşaltmak da bu kaçınma davranışına önemli katkı sağlamaktadır.
Şimdi yeniden ayağa kalkmak, yüksek sesle ve kararlılıkla işkencenin gerçek boyutunu dillendirmek hepimizin sorumluluğu olmalıdır. İşkenceyi tarihin çöplüğüne birlikte süpürelim.
İşkenceye sessiz kalmayalım.

e-posta:
korur@yahoo.com

  Başa dön

  YAŞADIKÇA..........Enver Şat

Ekonomi politikanın belirleyiciliği

Eğitim ve bilim politikasının, ekonomi politikadan ayrılması mümkün değildir. Belirleyici olan ekonomi politikalardır. Ekonomi politikaları ise iktidar paylaşımındaki taraflar belirler. Bu taraflar, uygulanan veya uygulanacak olan politikaları güçleri oranında etkilerler. Erk paylaşımında aslan payı kimdeyse, belirleyici olanda odur.
Ülkemizde iktidar olan kesime baktığımızda, komprador burjuvazinin aslan payına sahip olduğunu görürüz. Yani emperyalist sermayenin uzantısı ve taşeronu durumundaki bir kesimdir bunlar. Ondan sonra diğerleri gelmektedir.
Devlet sınıflar üstü bir kurum değildir. Devlet; “iktidarı elinde bulunduran sınıfların örgütlü gücüdür.” Yasama, yürütme, yargı, silahlı güçler gibi kurumları bundan ayıramazsınız.
Ülkemizde, iktidar paylaşımında, devletin bazı kurumlarıyla, hükümetin çatışma konumunda görünmesi, emperyalist sermayenin, dünya egemenliğini kurarken, hedef ülkeleri amacına uygun şekle getirme çabalarıyla ilgilidir. Bu yeniden yapılandırma, Irak’ta olduğu gibi güç kullanılarak yapıldığı gibi, ülke yönetimini değişik şekillerde (borçlandırma vs.) kendine bağlayarak da yapılmaktadır. Elbette ki, bu yeniden yapılandırma, yeniden yapılandırılan ülkenin halkının yararına değil, emperyalist sermayenin yararına bir yeniden yapılanma olmaktadır. Oysa bu yapılanmada; geçmişten beri süregelen iktidarlarda söz sahibi olan güçlerin belirleyiciliğini, emperyalist güçlere devretmesi gerekmektedir. Özellikle bu modelde, bağımsızlık ve ulus devlet kavramları, ortadan kaldırılması gereken ana engellerdir. Çünkü bu kavramlar ve özellikler, emperyalizmin çıkarlarıyla çelişmektedir.
Devlet yönetiminde söz sahibi olup, sınıfsal anlamda anamalcı sınıfın içinde yer almayan askeri çevreler ve bilim çevreleri, geçmişte, anamalcı devlet yapısını savunan ve geliştiren konumda olsalar da, günümüzde anamalcı sisteme karşı olmamakla birlikte, bu yeni durumdan rahatsızlık duymaktadırlar. Bu çevrelerin bir kısmı ise emperyalizmin küresel yeniden yapılanma sürecine destek verir durumdadırlar. Fakat burada asıl olan emperyalizmin bu dayatmasına karşı olanlarla, savunanların sınıfsal konumlarıdır. Çünkü belirleyici olan bu sınıfların mücadelesi olacaktır. Bu açıdan bakınca, emekçi sınıflarla, emperyalizmin uzantısı olan işbirlikçi burjuva sınıfının arasında geçecek bir mücadelenin belirleyici olacağını görüyoruz. Sınıflar arasındaki bu mücadelede; kim daha örgütlüyse, o kazanacaktır.
Eğitimin yeni duruma uygun şekle dönüştürülmesi açısından bakacak olursak, eğitimin dinselleştirilmesinin ve içinin boşaltılmasının gereğini görürüz. Emperyalizme boyun eğecek, kolayca yönlendirilecek ve emperyalist sermayeye hizmet edecek elemanların yetiştirilmesi asıl hedef olacaktır. Yani kılık kıyafet gibi şeyler işin görünen kısmını oluşturmaktadır.
YÖK Başkanı değerli bir bilim insanıdır. Fakat Meslek Lisesi-Normal Lise uygulamalarındaki eleştirilerinde ülke gerçeklerini göz önüne almadığını görüyorum. En önemli yatırım, insana yapılan yatarımdır. Bir ülkenin en önemli potansiyeli, insan potansiyelidir. İnsan potansiyelinin etkin değerlendirilmesi ise, fırsat eşitliğinden geçer.
Liseye giden öğrenci, kendine uygun alanı seçecek düzeye gelirse, meslek lisesine giden öğrenci bölümünü bilinçli seçerse, bu tür AOBP uygulamalarına da gerek kalmaz. O durumda AOBP uygulaması yapılsa da, öğrencilere haksızlık yapılmamış olur. Bu görev ise Milli Eğitim Bakanlığı’nın görevidir. Oysa gördüğümüz kadarıyla M.E. Bakanı bu tür şeylerin değil, kendini bir sonraki seçimde Meclis’e taşıyacak atraksiyonların peşinde koşmaktadır. M.E. Bakanı’nın ve hükümetin eğitime bakışı, yeni dünya düzeninde ülkemize biçilen role uygunluk içerisindedir.
YÖK ise şimdiki tutumuyla, bütün meslek lisesi öğrencilerini ve ailelerini karşısına almaya devam ediyor. Bunun yerine eğitimde fırsat eşitliğini ve eğitimin içeriğini gündeme getirseler, hem daha geniş kesimlerin desteğini alacaklar, hem de ülke geleceği açısından daha yararlı adımların atılmasına katkı sunmuş olacaklardır.
Diğer yandan emek örgütleri eğitim sorunlarını sadece Eğitim-Sen’e bırakmış görünmektedir. Üstelik yeterli destek de verilmemektedir. Bu dağınıklığın bir an önce giderilmesi gerekmektedir. Bu dağınıklık devam ederse; M.E. Bakanlığında kadrolaşma tamam gibi, TÜBİTAK yönetimine yönelik devam eden çalışmalar, mutlaka YÖK’üde içine alacaktır. Çünkü hiçbir şey ekonomi politikalardan bağımsız düşünülemez.

e-posta:
enversat@mynet.com

  Başa dön

  EMEK GÜNLÜĞÜ..........Seyit Aslan

Avantajı kullanmak

Yerel yönetimde ve Meclis’te sermaye tarafından desteklenen, giderek güçlenen bir hükümet var. Hükümetin başında da uluslararası tekellerin onayını almış, emperyalistlerin çıkarlarını korumaya yemin etmiş bir de başbakan var. 28 Mart yerel seçimlerinin verdiği rahatlıkla, sermayenin politikalarını ve çıkarlarını daha sert biçimde hayata geçireceği kaçınılmaz olan bir yolda ilerliyor.
Dış politikada, Kıbrıs sorunu, Filistin sorunu, Ortadoğu sorunu olmak üzere her şey emperyalistlerin istediği şekilde biçimleniyor. NATO zirvesinin hazırlıkları son sürat gerçekleştiriliyor. ABD zirvenin güvenliği için çok sayıda CIA ajanını görevlendirmiş havaalanlarını denetleniyor. Zirve süresince başta İstanbul olmak üzere, tüm ülkede terör estirecek gerekçeler hazırlanıyor. Yerel Yönetimler Yasası, Kamu Yönetimi Temel Kanunu, Maden Yasası, Sendikalar Yasası, Grev ve Toplu İş Sözleşmesi Yasası ve benzerleri de gündeme gelecek.
Daha önce sermayenin istekleri doğrultusunda cam grevini yasaklayan hükümet, seçimlerin kargaşası içinde lastik grevini de yasakladı. Grevlerin bu kadar alçakça yasaklanması, sendikaların güçsüzlüğü ile beraber suskunluğa dönüştü. İşçi kıyımlarına ve sendikasızlaştırmaya her gün yenileri ekleniyor.
Şöyle bakıldığında hiçbir sorunu birbirinden ayırmak mümkün olmuyor. Ülke içindeki sorunların, dış siyasal gelişmelerin şu veya bu biçimde günlük hayatımıza, işçi ve emekçi hareketine ciddi biçimde yansımaları oluyor. Emekçi yığınların örgütsüzlüğü hükümeti daha da pervasızlaştırıyor. Önümüz 1 Mayıs. İşçi Sınıfının Birlik, Dayanışma ve Mücadele Günü. Ülkemizde 1 Mayıs’ı bedeller ödeyerek kutladığımız çok günler oldu. 1 Mayıs’ın anlamına ve içeriğine denk düşen bir mücadele günü olması ve sonrasında bunun devam etmesi, yürütülecek çalışma ile gerçekleşebilir. Saldırılara karşı gelmenin ve örgütlü güç yaratmanın olanakları bugün dünden daha fazla.
Hükümet ve sermaye başladığı hiçbir işi yarım bırakmıyor. Sürekli bir sonra yapacağı hamlelerin hesabını yapıyor. Bunun için saldırıları püskürtmek ve kazanım elde etmek sıradan bir 1 Mayıs hazırlığı ile mümkün değildir. Özellikle sendikalar emekçi yığınların kazanılması için seferber olmalı, 1 Mayıs’ın örgütlenmesi ve ülke düzeyinde ses getirmesi, kitlesel geçmesi için bir platform yaratmalıdır. Sadece sendikalar değil, yerel platformların ellerindeki olanaklar az değildir. İstanbul Sendikalar Birliği bunun en büyük olanağıdır.
Şimdi şunu görmek gerekli, sürekli olmayan bir çalışma ve mücadelenin kısa zamanda sonuç vermesi beklenemez. 1 Mayıs’ın hemen seçimlerden sonraya gelmesi avantajı kullanılırsa, seçim süresince yakalanan kitle ilişkilerinin örgütlere dönüşmesi sağlanabilir. Seçim boyunca her yere gidilmeye çalışıldı, evler, kahveler kitlesel toplantılara sahne oldu. Sokaklar kitlesel mitinglere tanıklık etti. Bunlar iyi değerlendirildiğinde küçümsenmeyecek olanaklardır. Seçimde yaşanan Güçbirliği’nin devamı için de bir fırsattır. Emekçi yığınlarının “Sadece seçim için bir araya geliniyor!” yakınması 1 Mayıs’ta Güçbirliği’nin çalışması ile giderilebilir.

e-posta:
aslanseyit@mynet.com

  Başa dön

  EMEK DÜNYASI..........İhsan Çaralan

Zaman çok değerlidir

Güçbirliği içinde yer alan partilerin çeşitli düzeydeki yetkilileri ya da Güçbirliği’nin güçlenip sürmesinden yana olan diğer çevreler ve kişiler, Güçbirliği’nin sürdürülmesini ve güçlendirilmesini istiyorlar.
Doğrusunu söylemek gerekirse, bu açıdan durum, 3 Kasım seçimi sonrasında, Barış ve Demokrasi Bloğu ile ilgili öne sürülen dilek ve temennilere çok benziyor.
3 Kasım seçimi sonrasında da, herkes “Blok sürdürülmeli”, “Blok daha da güçlendirilmeli” diyordu ve aradan geçen bir buçuk yıl içinde de bunu herkes söyledi.
Blok sürdü, ama Bloğun geliştirilmesi için, en azından bir plana bağlı olarak ciddi adımlar atılamadan, yeni katılımlarla Demokratik Güçbirliği olarak nispeten daha da genişledi; ama 28 Mart seçimlerinde görüldüğü gibi, 3 Kasım öncesi Blok’un oluşma sürecinde gözlenen ve artık aşılmış olması gereken sancıların tümü neredeyse yeniden yaşandı. Çünkü, “Blok, sürdürülmeli, genişletilmeli” temennilerine karşın, 28 Mart seçimleri kapıya dayanıncaya kadar; Blok’un aktivitesinin artırılması, üstünde hareket ettiği zeminin genişletilip netleştirilmesi gibi konularda çok bir şey yapılamamıştı.
Kuşkusuz ki, 28 Mart yerel seçimleri 3 Kasım’a göre, pek çok yeni derse de işaret ederek, bu doğrultuda atılacak adımların geciktirilmemesi için pek çok uyarıcı veriyi ortaya koymuştur ama ortam yeni pek çok oyalayıcı etkeni de barındırmaktadır.
Bu yüzdendir ki; Demokratik Güçbirliği’nin yapılandırılması ve etkinliğinin artırılması için bilinçli hamlelere ihtiyaç vardır.
Bunun ön koşulu da; Güçbiriliği’nin hangi güçlere dayanarak, hangi egemen güç odaklarına karşı mücadele edeceği konusunda ortak bir fikir birliğine varmasıdır. Çünkü, sadece AKP’ye ve onun uygulamalarına; genel olarak demokrasinin geliştirilmesi ya da emeğin haklarından yana tutum almak gibi muğlak ve her yana çekilen, yorumu herkese göre değişen saptamalar yerine; daha somut ve arakasında da amaçları belirlenmiş bir strateji de olan bir netliğe kavuşturulmalıdır. Bunun için de, Güçbirliği’nin amacına hangi güçlerle varacağı; bu güçlerin hangi taleplerinin acil olduğu, acil taleplerle varılacak hedeflerin ilişkisi üstünde bir ortak tutum önem kazanmıştır.
Böyle bir zemin belirlendikten sonra; bu zeminde yer almak isteyen herkes Güçbirliği’ne girebilir. Genişleme de ancak böyle sağlanır. Aksi halde Güçbirliği, Güçbirliği’nin içinde bulunan siyasi odakların, kendi dışlarındaki çeşitli güç odakları arasında “seçerek ortak aldıkları bir organizasyon”a dönüşür ki; bu aynı zamanda her yeni katılım için herkesin yeniden yeniden tartışması, Güçbirliği’nin ilkelerinin, amaçlarının yeniden yazıldığı bir kargaşayı da birlikte getirir.
Demek ki; Güçbiriliği’nin yanıtını vermesi gereken ilk soru, “Hangi güçlere karşı bir mücadele?” için güçbiriliği yapılmak istendiğidir.
Bu sorunun yanıtı, mevcut güçbiriliği ilişikileri içinde nispeten kolaydır.
Yanıtı verilmesi gereken ikinci soru ise; “Bu güçlere karşı hangi güçlerin birleştirilmesi; hangi sınıf ve toplumsal kesimlerden güç alınacağı, bunun için hangi taleplerin öne çıkarılacağı”dır.
Mevcut Güçbirliği’ni sıkıştığı “darlık”tan kurtaracak olan ve onu Türkiye’deki sağlam, diri güçlerin; güçlerini birleştirme, odak yapmanın yolu buradan geçmektedir.
Bütün bunlar; hemen yapılması için harekete geçildiği ölçüde anlamlı sonuçların elde edilmesi mümkün olacaktır. Aksi halde zaman pek çok şeyi yıpratabilir. Hele günümüzde, sermaye güçlerinin, Türkiye’nin egemenlerinin her tür muhalefeti ezmek için tüm güçlerini AKP Hükümeti’nin arkasına yığdığı bir dönemde, geçen her dakika karşı tarafın lehinedir.

e-posta:
caralan@evrensel.net

  Başa dön

  KONUM..........Çetin Diyar

Mücadele birleşerek ileriye

Güçbirliği bileşenlerinin seçimlerde oluşan olumsuz tablo üzerinden değerlendirmeleri sürüyor. Farklı biçim ve düzeylerde yapılan bu tartışmalar, sorun ve zaafların mücadelenin ihtiyacı üzerinden değerlendirebildiği oranda anlamlı olacaktır. Yoksa devrilen arabaya yol gösterme bilgiçliğinin veya olumsuzluklara takılan karamsar değerlendirmelerin mücadeleye kazandıracağı bir şey olmadığını görmek gerekiyor. 3 Kasım seçimlerinden sonra gündeme getirilen ‘yeniden yapılanma’ sürecinin, blok güçlerinin devam eden mücadele içinde güçlerini birleştirmesini geciktirici bir rol oynadığı da unutulmamalıdır. Bugün görece başarısız sonuçlara rağmen Güçbirliği’nin bir ihtiyaç olduğu konusundaki görüş birliği olumludur. Ama Güçbirliği ‘sol’ partilerin bir arada bulunma ihtiyacından çok, halkın mücadelesinin birleştirilmesi ihtiyacı gereği olarak görülmelidir. Aradan daha bir hafta geçmesine rağmen, seçimler hızla halkın gündeminden çıkıyor.
Egemenler, AKP hükümeti marifetiyle ekmek ve halk karşıtı uygulamalarına devam etmek için kollarını sıvadı. Hükümet, seçimlerden aldığı güçle Kamu Yönetimi Temel Kanunu’nun maddelerini çıkarmaya kaldığı yerden devam etmeye hazırlanıyor. Başta TEKEL olmak üzere, özelleştirmeler için gün sayılıyor. Hükümetin ‘düzelen’ ekonomisine rağmen artan işsizlik, sendika ve sigorta olmadan ağır koşullarda çalışan milyonlarca işçinin tepesinde “Demokles’in kılıcı” gibi sallanıyor. Haziran ayında Türkiye’de düzenlenecek olan NATO Zirvesi’nden önce ülkede tam bir terör estiriliyor. Uyum yasaları yine kağıt üzerinde kalıyor. Bölgede seçimlere “devlet partisi” olarak katılan ve gerici güçleri kullanarak güçlenen AKP’nin gündeminde Kürt sorunu bulunmuyor. Egemenlerin saldırıları, emekçilerin, halkın sorunları ile ilgili liste uzatılabilir. Ama günün ihtiyacı, tartışmalara boğulmadan halkın acil talepleri üzerinden birleşmedir. Güçbirliği’nin geleceği kazanması, bugünün ihtiyaçları üzerinden yürütülen mücadelede güçlerin birleştirilmesine bağlıdır. Geçtiğimiz dönemde, özellikle sistemin uluslararası sermayenin istemleri üzerinden kendini yeniden yapılandırmasını esas alan Kamu Yönetimi Temel Kanunu konusundaki görüş ayrılıkları, hem halkın hükümetin bu saldırısı karşısında birleştirilmesi mücadelesini zayıflatmış, hem de Güçbirliği’nin güvenilirliğini olumsuz etkilemiştir.
GÜÇBİRLİĞİ’YLE 1 MAYIS’A
Seçimler bitti ama emek ve halk güçlerinin mücadelesinin birleştirilmesi ihtiyacı devam ediyor. Güçbirliği, bu ihtiyacı karşılamak üzere oluşturulmuş bir “mücadele merkezi” olarak yaklaşmakta olan 1 Mayıs’ta alanlara çıkmalıdır.
1 Mayıs’ın; IMF’ye ve uluslararası sermayenin yeniden yapılandırma saldırısına, NATO’ya ve hükümetin ABD işbirlikçisi politikalarına, Kürt sorununda inkârı dayatan baskıcı uygulamalara karşı, halkların eşitliği ve kardeşliğine dayanan bağımsız, demokratik bir ülke talebiyle yurdun
dört bir yanında kutlanması için bugünden işe koyul ak gerekmektedir. 1 Mayıs’ın, Kürt, Türk, Arap ve tüm milliyetlerden emekçilerin ortak talepleriyle her yerde bir mücadele günü olarak güçlü ve kitlesel olarak kutlanması; hem oluşan olumsuz havanın dağıtılmasına, hem de Güçbirliği’nin zemininin genişleyerek güçlenmesine hizmet edecektir. Gün, amaçsız, sıkıcı tartışmalara takılıp boğulmanın değil, geçmişten doğru sonuçlar çıkararak mücadele içinde ilerlemenin günüdür.

e-posta:
diyar@evrensel.net

  Başa dön

  KADINLARIN KALEMİNDEN..........Sevda Çetinkaya

Daha cesur bir çalışma...

28 Mart yerel seçimlerinin sonuçları pek çok açıdan değerlendirildi. Değerlendirilmeye de devam edilecek şüphesiz. Ancak üzerinde ciddiyetle durmamız ve sonuçlar çıkarmamız gereken çok önemli bir yönünü; kadınların bu yerel seçim sürecine nasıl katıldıklarını, İstanbul’un yoksul emekçi semtlerinden biri olan Kağıthane’de edindiğimiz deneyimlerden yola çıkarak tartışmaya açmak istiyorum.
Çoğunluğun üzerinde birleştiği bir gerçek var: Demokratik Güçbirliği, kendini yeterince halka anlatamadı. Milyonlarca emekçinin beklentilerine cevap verecek güçlü bir odak olamadı. Bu tarihi adım; böylesine güçlü bir fikri, halk içinde maddi bir güce dönüştürmekte zayıf ve etkisiz kaldı.
Demokratik Güçbirliği ve onun adayları olarak biz de, bu önemli adımın, milyonlarca emekçi kadının hayatını değiştirmek için nasıl önemli bir fırsat olabileceğini anlatmakta ve kadınları bu fikir etrafında birleştirmekte yeterince atılgan ve cesur davranamadık. Elbette yabana atılmayacak çabalarımız oldu; pek çok evde, yöre derneğinde toplantılar yaptık. Ulaşabildiğimiz her yerde öncelikle kadınların ilgisi ve desteğiyle karşılaştık. Sadece kadın aday olmak bile, yani ne dediğinizi, neler önerdiğinizi bilmeseler de bir merak ve ilgi nedeni oluşturuyordu. Kadınların önemli bir çoğunluğu henüz yönetmeye talip olmasalar ya da bunu nasıl yapabileceklerini bilmeseler de politikada ve yönetimlerde hemcinslerini görmek istiyorlardı. Bu da pek çok şeyi tartışmak için fena bir başlangıç sayılmazdı.
Halkçı ve demokratik bir belediyeciliğin, kadınların yaşamını nasıl değiştirebileceğini, kadınların yönetimlere katılmalarının ne kadar hayati olduğunu tartıştık. Sanayi Mahallesi’ndeki bir toplantıda kadınlar, çay içmek için bile gidebilecekleri bir yer olmadığından yakındılar. Ne bir park, ne bir yeşil alan, ne bir kreş, ne bir sinema ne de tiyatro. Bir araya gelebildiğimiz kadınların çoğunun benzer dertleri vardı ve de çok önemli bir talepleri: iş istiyorlardı. Çalışmak isteyen kadın sayısı hiç de az değildi. Bunun temel nedenlerinden biri geçim sıkıntısı olmakla birlikte, kadınlar evin dışına çıkmak ve toplumsal hayata katılmak istiyorlardı.
Oysa Demokratik Güçbirliği’nin kadınlara seslenişi ve çağrısı, onlardan gelen bu güçlü isteği ve beklentiyi karşılamaktan oldukça uzak kaldı; üstelik kadın aday gösterilen yerlerde bile. Kadınlara daha doğrudan ve daha cesaretle seslenebilirdik. Dört duvar arasındaki hayatlarını daha da karartacak, işsizliklerini ve yoksulluklarını katmerleştirecek AKP politikalarına karşı seferberliğe çağırabilirdik. Çağırdık elbette, ama cılız bir sesle ve yeterince güvenle değil.
Sesimizin ulaştığı her yerde, belediye yönetimlerine kim gelirse gelsin, taleplerinin gerçekleşmesinin biricik teminatının halkın güçlerini birleştirmesinden geçtiğini anlattık. Kadınlar güçlerini birleştirdiğinde, daha insanca yaşanabilir bir mahalleye ve ilçeye sahip olmanın hayal olmadığını söyledik.
Seçimler sona erdi ve kadınların sorunları olduğu gibi duruyor. Belediye yönetimlerinin büyük çoğunluğunu alanlar, halkçı bir belediyecilik yapmayacaklarına göre, kadınlara verebilecekleri bir şey de yok.
Gittiğimiz her yerde kadınlar bize şöyle demişti: “Söyledikleriniz çok güzel de, seçimden sonra da görebilecek miyiz sizi aramızda?”
Şimdi Güçbirliği’nin kadın politikacılarının daha çok sorumluluğu var. Seçim çalışmalarımız sırasında buluştuğumuz kadın çevrelerinden ve gruplarından başlayarak, yerel yönetimler üzerinde baskı kurmak ve taleplerimizin takipçisi olmak üzere örgütlenme fikrini daha güçlü bir şekilde ve daha cesaretle seslendirmeliyiz. Kadınların gücüne güvenelim. Bu gücü birleştirmek için düne göre daha çok olanağımız ve tecrübemiz var.

e-posta:
kadin@evrensel.net

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net