www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
EMEK DÜNYASI
____
İhsan Çaralan
Anket terörü
ROJEV
____
Ender İmrek
Ne etiği kardeşim, Bu AKP!
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Can kardeşlerimizi yitirdik
BOYUT
____
Bahadır Özgür
Doğan Medya Center’da Fethullahçı rüzgarı
ÖZGÜRLÜK YOLU
____
Mumia Abu Jamal
Asıl kitle imha silahı
İŞÇİ ÜNİVERSİTESİ
____
Yüksel Akkaya
“Grev” mi dediniz...
SU
____
Selma Ağabeyoğlu
Grup Yorum
EMEK DÜNYASI
..........
İhsan Çaralan
Anket terörü
CHP’li Tarhan Erdem’in firmasının yaptırdığı “yerel seçim anketi” yayımlandı. Ankete göre AKP oyları, yüzde 58’lere dayanarak, Menderes’in DP’sinin yüzde 57’lik rekorunu da kıracakmış!
Bu mümkün mü?
Olabilir. Çünkü AKP bugüne kadar, 1950’lerin DP’si dahil hiçbir partinin sahip olmadığı büyük avantajlarla seçime girmektedir.
Bu avantajlar neler mi?
- Bugüne kadar, DP de dahil hiçbir partinin arkasında irili ufaklı sermaye örgütlerinin, tarikatların ve kamuoyunu etkileyen öteki güç odaklarının, bugün AKP’nin arkasında olduğu kadar birleştiği görülmemiştir.
- Bugüne kadar medya grupları, hiçbir siyasi partinin arkasında, AKP’nin arkasında olduğu gibi bir blok olarak hareket etmemiştir. Doğan Grubu, Çukurova Grubu, Fetullahçı, Nurcu, Nakşibendi gazete ve TV kanalları, Akitçiler, Yeni Şafakçılar, TRT, Star Grubu, Ilıcakların Tercümanı... her biri kendi tarzlarıyla AKP’nin propaganda merkezi olarak hareket etmektedirler.
- Sadece içerdeki güç odakları değil; AB ve ABD başta olmak üzere (IMF, DB gibi finans merkezleri) Türkiye’nin politikasına yön veren dış güç odakları da, kendi aralarında çekişseler de AKP’nin arkasında yer almakta birbirleriyle yarışmaktadırlar.
- Ecevit Hükümeti’nin IMF kılavuzluğunda giriştiği ve krizin yükünü halka yükleme operasyonunun meyvesini de AKP toplamıştır ve henüz AKP’nin de o politikaların devamcısı olduğu gerçeği halk tarafından fark edilmiş değildir.
- Meclis’teki tek muhalefet partisi olarak CHP’nin etkisizliği, Baykal’ın karşı partileri güçlendirmedeki “yetenekleri” de AKP’nin en önemli avantajlarından biri olmuştur.
- İktidarda olan partilerin yerel seçimlerde iktidar gücünü halka karşı bir şantaj olarak kullanması. AKP bu konuda son derece pervasızdır, “Hizmet istiyorsanız AKP’yi seçin”i adeta bir slogan haline getirmiştir.
Bu yüzden de seçim sonucunda yüzdelerin şu ya da bu olması bir yana AKP’nin oylarını “olağan” dan çok daha fazla artırması sürpriz sayılmaz.
Ama burda asıl sorun AKP’nin oy oranının yüksekliği değil, anketin sonuçlarının seçim ortamını provoke edecek ve seçimin sonucunu etikleyecek biçimde kullanılmaya başlanmasıdır.
Anket sonuçlarının açıklanmasından önce başlatılan ve “AKP’nin zaferi” üstüne yapılan hazırlıklar, anketin açıklanmasıyla, köşe yazarları, TV kanallarına çıkan gizli-açık AKP’liler ve AKP’ye uyum sağlamaya yönelmiş, “gazeteci”, “uzman” maskeli bir kalabalık tarafından “anket terörüne” dönüştürülmüş, AKP dışındaki tüm partilerin boşa uğraştığı ilan edilmiştir.
Televizyon-gazete tekelinin ulaştığı boyut, seçimi tek yanlı bir iktidar oyununa dönüştürmüş, seçime bir hafta kala, medya, AKP’yi galip ilan ederek, anket sonuçlarını kullanarak halkın iradesine baskıyı seçimi provoke etme düzeyine vardırmıştır.
Elbette sermayenin güç odakları AKP’ye tarihsel bir “seçim zaferi” kazandırmakla; her tür muhalefeti ezmeyi, AKP’nin, sermaye programını ugulamada ve Amerikancılıktaki tüm tereddütlerini de aşarak sınırsız bir sermaye yanlılığı ile yoluna devam etmesi için onu teşvik etmeyi amaçlamaktadırlar. Başka bir söyleyişle bu, AKP’nin tüm enerjisinin en kısa zamanda sermaye için güce dönüştürülmesi planıdır. Bu yüzden de, bu aynı zamanda, sürecin sonunda AKP’nin de çöpe atılmasının planıdır. Son 10 yıl içinde kaç partinin, önce göklere yükseltilip sonra da yere düşürülerek çöpe atıldığı düşünülürse, AKP’nin bu seçimlerde elde edeceği oy oranı, onun yere çakılma hızını belirleyecektir. “Çıtanın konulduğu” yükseklik, her başarısızlıkta AKP için kâbus üretim düzeyi olarak işlev görecektir. Bu yüzden sermaye güçlerinin AKP’ye verdiği büyük desteğin aslında AKP için büyük bir handikap da içerdiğini yakın gelecekte AKP de görecektir.
Sonuç olarak, seçime anketler üstünden yapılan bu medya müdahalesi, iç ve dış sermaye güçlerinin müdahalesidir ve bu müdahalenin sonuçlarını seçimden sonra da göreceğiz.
e-posta:
caralan@evrense.net
Başa dön
ROJEV
..........
Ender İmrek
Ne etiği kardeşim, Bu AKP!
Başbakan, şirketleri ve maaşıyla ilgili, “etik olarak yanlış” eleştirilerine şöyle yanıt vermiş; “Ne etiği kardeşim?” Evet, ne etiği, bu AKP. Çığırtkan, bağıran çağıran, ortalığı velveleye veren, ama çürüğü, eziği kakalayan satıcıyı hatırlatan bir parti. Ele geçirdiği dönemi bir ganimet sayan, ne toparlarsam o kârdır, diye düşünenlerin toplamından teşekkül eden bir zihniyet.
Başbakan, “Benim devletle işim mi var ki burada etik aranacak” demiş. Doğruyu sakınmadan söylemiş. Etik, kural, ahlak, sorumluluk... Erdoğan ve hükümetinde yer alanların defterinde bunlar ne arasın. Bakanlar ve milletvekilleriyle, hem şirketlerini, hem de ülkeyi beraberce ve iç içe yönetenlerin bu değerleri tanımamasından daha doğal ne olabilir ki! Oğullarını, kızlarını ve çevresini gözeten, devletin yönetiminde olmayı, ‘yağ tutan parmağını yalar’ olarak değerlendiren zihniyetin icraatı ve izahatı bu oluyor.
Erdoğan’ın açıklamasından; başbakan olmanın, devlet işi olarak değerlendirilmemesi gerektiğini de öğrenmiş olduk. Ya da yetenek gösterilirse hem başbakanlık, hem de baş bayiilik yapabileceğini, bunda abes bir yan bulunmadığını öğrenmiş oluyoruz. Başbakan, tıpkı din ile devlet işlerini birbirine karıştırmadığı gibi, devlet işleriyle bayilik işlerini de birbirine karıştırmayarak “işi götürdüğünü” düşünmektedir. Başbakan, maaşının az olmasından yakınmasını, baş bayiilik yapmasını, Ülker reklamcısı, Sarar tanıtımcısı, daha birçok tekelin sözcüsü gibi davranmasını makul görüyor, sorun edenleri de hayretle karşılıyor. ‘Bunlar sorun değil’ diyor.
“Kürt sorunu yoktur diye düşünürseniz, sorun olmaz” diyerek, geçmişteki tüm başbakanlara fark atan Erdoğan, burada da aynı yaklaşımı sergiliyor. Bunları sorun etmeyin!
Ve bunu halka yutturuyor!
‘Efendim etik açıdan diyorlar’. “Ne etiği kardeşim? Benim devletle işim mi var ki, etik aranacak? Burada fiilen çalışmıyorum ki zaten. Bunu bu noktalara çekmek çok çirkin.” Türkiye halkı çok başbakan gördü; yeğenler besleyip büyütenler, hayali ihracatlar yaratanlar, hortumcu korumacılığı yapanlar, usulsüz yalı sahibi olanlar. Örtülü ödeneklerle oynayanları, aile fotoğraflarıyla dile destan olanları, daha nicelerini gördü. Ancak şimdiki tümüne rahmet okutacak birisi.
“Ne etiği kardeşim” diyen Başbakan; “Çekilin yolumuzdan, biz işimize bakalım. Bu memleketin başına bir daha gelecek değiliz ya! Ne toplarsak kârdır” diyen bir paragözü hatırlatıyor. Dobra dobra konuşan Başbakan, bunu Kasımpaşalı olmasına yoruyor. Ama iş isteyen, atama bekleyen, tarıma destek diyen, Kürt sorununa demokratik çözüm isteyen, hak ve özgürlük diyenlere, zerre kadar müsamaha göstermiyor. “Ne etiği kardeşim” diyerek, oldukça geniş davranan Başbakan, halkın talepleri karşısında, sinir küpü oluyor, dişlerini gıcırdatıyor, öfkelenip milleti azarlıyor. Hep bana rab bana diyor. Bununla da yetinmiyor, şirketleriyle yeterince ilgilenemediğinden serzenişte bulunuyor. “Zaten fiilen uğraşma imkânım yok. Ortaklarım sağolsunlar işi götürüyorlar” diyor. Ortak ve mahdumların işi götürdüklerinden kimse kuşku duymuyor. Hele başbakan bu kadar emin olduktan sonra!
Başbakan’ın, şirketleri emin ellere bıraktığınızdan şüphe edilemez. Sadece gözü değil elleri de onların üzerindeyken, mahdumlar ve ortakların sarmaşık gibi serpilip gelişeceğinden nasıl endişe edilebilir ki! Böylesi girişimciye nasıl ortaklar yakışacağını az çok tahmin etmekteyiz. Böylesi babanın nasıl mahdumları olurmuş onları da göreceğiz.
Ancak bizi, sizin şirketlerinizi genişletirken ülkeyi parça parça elden çıkarıyor olmanız endişelendirmektedir. Halk için açlık, işsizlik ve sefalet artarken, sizin büyümeniz, lüks ve safahatın artması nasıl oluyor! Biz, bayilikler için gösterdiğiniz canhıraş çabayı halkımızın geleceği için göstermeyişinize anlam verememekteyiz! Kendiniz için, kılı kırk yararken, siz tereyağından kıl çeker gibi iş becerirken, ülkenin elden gidişi karşısında gösterdiğiniz aymazlık…
Tahran Erdem’in anketiyle hepten yelkenlerinizi açtınız. Sermaye sizin gibisini bulamayacağını düşünüyor ve sizi şişirdikçe şişiriyor! Erdem’in de eline sağlık! Ama, şişirilmiş, ve yükseklere çıkmış olanların düşüşleri de unutulmasın. Dönüp bir geriye bakın!
Not:Yazıyı yazdığım sırada iki gazeteci arkadaşımızı bir kaza sonucu yitirdiğimizi öğrendim.
Demokratik Güçbirliği mitingini izleyen Evrensel muhabiri Hasan İşler ve DİHA muhabiri Volkan Eryiğit arkadaşlarımızı kaybettik. Güçbirliğini oluşturan partilere, DİHA ve Evrensel çalışanları ile halkımıza baş sağlığı diliyorum.
e-posta:
enderimrek@hotmail.com
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Can kardeşlerimizi yitirdik
Sadece bir saat önce aramızdaydılar.
Biri Arap, diğeri Kürt, aynı ortak dava için koştururlarken, hiç beklenmedik biçimde, lanet olası bir kazayla aramızdan ayrıldılar.
Hasan ve Volkan.
Biri Evrensel, diğeri Yeni Gündem gazetesinin habercileriydiler.
Hasan’la bir saat önce gazete bürosunda gülüşüp şakalaştık.
Sonra makinesini alıp bürodan çıktı.
Ceyhan’da Güçbirliği’nin yapacağı bir toplantıya katılacak, sonra da Adana’daki mitinge dönecek, gazetesine fotoğraflar çekecek, haber yapacaktı.
Her zamanki gibi…
Her zamanki gibi heyecanla.
Her zamanki gibi şevk ve azimle.
Her zamanki gibi haberi zamanında gazetesine yetiştirme endişesiyle.
Mitingler nasıl olacaktı?
Halk alanları dolduracak mıydı?
Devrimci mücadele ileriye doğru bir güçlü adım daha atacak mıydı?
Yıllardır yüreğiyle, enerjisiyle, tüm içtenliğiyle yöneticiliğini yaptığı partisinin de içinde yer aldığı Demokratik Güçbirliği yeni güçler kazanacak mıydı?
Devrim ve sosyalizm mücadelesi aydınlık ufuklara doğru koşacak mıydı?
Hasan, Çukurova Üniversitesi İnşaat Mühendisliği’nde okuyor, bir devrimci, kararlı bir parti işçisi olarak halkın arasında koşturuyordu.
EMEP Adana İl Örgütü’nün yöneticisiydi.
Aynı zamanda Evrensel’de görev yapıyordu.
Gazetenin bürosunda karşımızdaydı.
Sonra makinesini alıp bürodan çıktı.
Bir saat kadar sonraydı.
Haberlerini beklerken, ölüm haberleri geldi.
Yanında Yeni Gündem gazetesinden muhabir arkadaşı Volkan’la birlikte, o olmayacak kazayı yaşamışlardı.
Hasan kardeşimiz bir Arap olarak, Arap, Türk, Kürt emekçilerinin birliği için varıyla yoğuyla koşturuyordu.
Volkan kardeşimiz bir Kürt olarak, Kürt, Türk, Arap emekçilerinin, ezilenlerin birliği için koşturuyordu.
Hasan kardeşimizi yitirdik.
Volkan kardeşimizi yitirdik.
Can kardeşlerimizi kaybettik.
Böyle bir durumda ne söylenebilir ki?
Ailesine, yakınlarına başsağlığı…
Yoldaşlarına metin olma çağrısı…
Sadece bir saat önce aramızdaydılar.
Biri Kürt, diğeri Arap, aynı dava için yan yana öldüler.
Arap’ı, Kürt’ü, Türk’ü hepimiz başı sağolsun.
e-posta:
yucel@evrensel.net
Başa dön
BOYUT
..........
Bahadır Özgür
Doğan Medya Center’da Fethullahçı rüzgarı
Hükümete karşı medyadaki muhalefetsizlik ne kadar da dikkat çekici. Üst üste yapılan zamlara kimse sesini çıkartmıyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan mitinglerde işçileri dövdürüyor, halka hakaret ediyor, köylüyü aşağılıyor. Ancak manşetlere yine de Erdoğan’ın “Biz kimseye kızmıyoruz”, “Rehin alanı ben de alırım” açıklamaları çıkartılıyor. Oysa yüz bin kamu emekçisinin kamu reformuna karşı gerçekleştirdiği eylemin haberini bulabilmek için gazeteleri adeta didik didik etmek gerekiyor...
Bab-ı Ali’de hükümete bu denli biat edildiği durumlar çok nadirdir herhalde. Çoğunlukla bir medya grubu kendi çıkarı doğrultusunda hükümetin yanında yer alırken, diğer bir grup hükümete, en azından hükümetin bazı icraatlarına muhalefet ederdi. Hadi bunu da geçtik. Hiç değilse gazetelerde bazı eleştiri yazıları, haberler yayınlanırdı. Ne var ki bugünlerde bırakın eleştiriyi, en küçük bir sızlanmaya dahi rastlamak ne mümkün.
28 Şubat’ı yönlendiren, kabine düşüren, kabine kuran bir medya tekeli olarak bilinen Doğan Grubu’na bağlı Hürriyet gazetesinde bir süredir yaşanan olaylar, AKP’nin medya üzerinden de bir yapılanmaya gittiğini ve Aydın Doğan’ın yayın hayatında yeni bir konsepte doğru adım attığının işaretleri oldu. Rotasını muhafazakarlığa kıran Aydın Doğan’ın attığı bazı adımları izlemek, AKP ile medya tekelleri arasındaki ilişkinin boyutları bakımından oldukça öğretici...
HÜRRİYET’E İNCE AYAR
Herhalde birkaç ay öncesine kadar Hürriyet’in “azgın” yayın yönetmeni, sermayenin en kaba, en saldırgan kalemi Ertuğrul Özkök’ün gazetedeki konumunun değişebileceği söylense, kimse inanmazdı. Ama “kulis haberleri” Özkök’ün yerine Fatih Altaylı’nın getirileceği yönünde. Altaylı’nın bir hafta Başbakan Erdoğan’ı, bir hafta Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ü Teke Tek programına çıkartıp saatlerce konuşturması dikkati çekiyordu zaten.
Erdoğan’ın Aydın Doğan’dan, Özkök’ün yerine Altaylı’yı getirmesini istediği söyleniyor. Şu ana kadar ki gelişmeler de bunu doğruluyor üstelik. Nitekim Aydın Doğan’ın Hürriyet’in AKP düşmanı olarak bilinen kalemi Emin Çölaşan’ın gazetedeki yazılarından dolayı kulağını çektiği herkesçe biliniyor.
Çölaşan biraz “burnu sürtüldükten” sonra dün gazeteye geri döndü.
‘KAMU REFORMU’NA MUHALEFETE SANSÜR
Kuşkusuz herkesçe bilinmeyen gelişmeler de var, Doğan Medya Center’da. Aydın Doğan AKP lehine Vatan, Milliyet, Radikal ve Finansal Forum gazetelerinde de bazı düzenlemelere gidiyor, bazı yazarlara, haberlere müdahale ediyor. Örneğin; Vatan yazarı Ruhat Mengi’nin Kamu Yönetimi Temel Kanun Tasarısı’yla ilgili yaptığı bir haberin yayınlanmadığı, Aydın Doğan’ın özellikle yayınlanmasını istemediği kulislere sızan bilgiler arasında. Bu haberin içeriğinin kamu reformuna karşı çalışmalarıyla tanınan Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Birgül Ayman Güler ile yapılan bir röportaj olduğu iddia ediliyor. Bu olayın doğru olup olmadığını sorduğumuz Prof. Güler, kendisiyle röportaj yapıldığını ancak yayınlanmadığını, bu konuda da henüz hiçbir açıklama yapılmadığını doğruladı. Biz sadece tahminimizi söylüyoruz tabii ki! Bir de geçen akşam NTV’de Tarhan Erdem’in yaptığı anketinin tartışıldığı programda Ruhat Mengi’yi görünce biraz şaşırdık. Yıllardır Mengi’yi bu tür programlarda gören var mı? Biz pek hatırlayamadık.
MİLLİYET’E KİM DEMİR ATACAK?
Aydın Doğan’ın “muhafazakar demokrasiye” doğru yönelişinin en önemli göstergesi ise Zaman gazetesinden yaptığı büyük transfer oldu. Zaman’ı yeniden yapılandıran isimlerin başında gelen Eyüp Can, Doğan Grubu’na bağlı Finansal Forum’un başına getirildi. Bu haber Doğan Medya Center’da bomba etkisi yarattı. Zira “Fethullah Gülen ile Ufuk Turu” adlı kitabı bulunan Can, Fethullah Gülen’i sağ kolu.
Harvard’lı Can’ın marifeti, gazeteleri yeniden yapılandırmak, yeni bir kimlik ve yayın çizgisi kazandırmak. Bu işi Amerika’da öğrenmiş. Zaman’ın yeni halini de Can tasarlamış. Bu isme “solcu” Aydın Doğancılar’ın tepkisinin büyük olduğu söyleniyor. Çünkü Aydın Doğan’ın Eyüp Can’ı “yumuşak bir geçişle” Milliyet’in başına getireceği ve bu gazetenin çizgisini biraz daha muhafazakarlığa kaydırmayı düşündüğü ileri sürülüyor. Asıl sorun şu ki, Eyüp Can gazeteye kimleri transfer edecek?
Doğan Medya Center’da yavaş yavaş Fethullahçı rüzgarlar esmeye başlıyor. Önümüzdeki günlerde bu rüzgarların kimleri öne çıkartacağını, kimleri plazadan uzaklaştıracağını göreceğiz.
Son bir not daha... Can, Zaman’a Yahya Kemal Beyatlı’nın şu dizeleri ile veda etmiş: “Artık demir almak günü gelmişse Zaman’dan...” Anlaşılan yılların Fethullahçısı Eyüp Can için Finansal Forum geçici bir liman. O, asıl Milliyet’e demir atmaya hazırlanıyor!
e-posta:
bahadirozgur@hotmail.com
Başa dön
ÖZGÜRLÜK YOLU
..........
Mumia Abu Jamal
Asıl kitle imha silahı
“ABD Başkanı ve Savunma Bakanı’mız; doğru olmasaydı, ellerinde somut delliler olmasaydı, Irak’ın kitle imha silahına sahip olduğunu bu kadar net bir biçimde ifade etmezlerdi.” (Bush’un sözcüsü Ari Fleischer, 12 Mayıs 2002)
Silah denetçiliğinden istifa eden David Kay, Irak’ta kitle imha silahı falan olmadığını açıkladı. Bu itirafın ışığında, Beyaz Saray’dan gelen demeçler ürkütücü bir nitelik kazanıyor. İnsan “Acaba doğru mu duydum?” diye düşünüyor neredeyse. Bellek yönünden zayıf milyonlarca Amerikalı için, bir kez daha hatırlatalım.
ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney, 26 Ağustos 2002’de, “Açıkça ifade edilirse, Saddam Hüseyin’in kitle imha silahlarına sahip olduğuna dair hiçbir kuşku yoktur” diyordu. İki hafta sonra, Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice konuştu: “Saddam, aktif bir biçimde nükleer silah peşinde. Irak’a, sadece nükleer silah programlarında kullanılan alüminyum tüpler sevk edildiğini biliyoruz.”
19 Eylül’de, huysuz Savunma Bakanı Donald Rumsfeld sözü aldı: “Irak; aralarında VX, sarin ve hardal gazının da bulunduğu gizli kimyasal silah stoklarına sahiptir.”
Başkomutanımız, Majesteleri George W. Bush’u unutmayalım: “Ülkemize yönelik tehdit ciddidir ve büyümektedir. Irak rejimi biyolojik ve kimyasal silahlara sahip. Daha fazla üretmek için tesislerini yeniden inşa ediyor ve İngiliz hükümetine göre, 45 dakika gibi kısa bir süre içinde biyolojik veya kimyasal bir saldırı düzenleyebilir.” (28 Eylül 2002) Başkan, ertesi gün radyolara çıktı ve “Kaynaklarımız, Saddam’ın saha komutanlarına kimyasal silahları kullanma yetkisi verdiğini belirtiyor. Oysa diktatör bize, böyle silahlara sahip olmadığını söylüyordu” dedi.
Bush, ertesi hafta, Irak silah programlarına dair güçlü delliler bulunduğunu şu sözlerle açıkladı: “İstihbarat yoluyla, Irak’ın giderek büyüyen bir insanlı ve insansız hava aracı filosuna sahip olduğunu keşfetmiş bulunuyoruz. Bu filo; geniş bir bölgeye kimyasal veya biyolojik silah atmak için kullanılabilir. Irak’ın, bu insansız uçakları ABD’yi hedef almak için kullanmak istemesinden kaygı duyuyoruz. Kanıtlar, Irak’ın nükleer silah programını da yeniden başlattığına işaret ediyor. Uydu fotoğraflarına göre Irak, geçmişte nükleer programını yürüttüğü tesislerini tekrar kuruyor. Bu kadar net deliller karşısında, nihai delili bekleyemeyiz. Çünkü o delil, bir mantar bulutu şeklinde olabilir.”
Saygın Dışişleri Bakanı Colin Powell ise, 5 Şubat 2003’te, BM Güvenlik Konseyi’nde dramatik bir sunum yapıyordu: “Saddam’ın biyolojik silahlara sahip olduğu, çok daha fazlasını üretecek kapasitesi bulunduğuna kuşku yoktur. Mobil biyolojik silah fabrikalarına dair ilk elden tariflerimiz bulunuyor. Son on yılda Irak’tan gelen sayısız istihbarat raporunun işaret ettiği üzere, Saddam, birkaç düzine Scud tipi balistik füze bulundurmakta. Alçakgönüllü tahminlerimize göre Irak bugün 100 ile 500 ton kimyasal silah etmenine sahiptir... Dostlarım; sarfettiğim her söz, sağlam kaynaklara dayanmaktadır. Bunlar iddia değildir. Ben size; sağlam istihbarata dayanan gerçekleri sunuyorum.”
Sonra savaş oldu ve birden her şey değişti. Yukarıdakilerin hepsi, “Silah mı? Kim silahtan bahsetti ki?” demeye başladı. Küçük George, Birliğin Durumu nutkunda, “silah bağlantılı program aktivitelerine sahip olabilecek” ülkeleri tehdit etmeye başladı.
Savaş, çoğunluğu Iraklı sivil olan 10 binden fazla insanın canına mal oldu. 500’den fazla Amerikalı öldü.
Peki ABD daha mı güvenli? Ülkeye giren yolcu uçaklarının durdurulmasına, başka havaalanlarına yönlendirilmesine bir bakın. Sanki 11 Eylül sonrası günlerdeyiz.
Bush yönetimi, savaş köpeklerini salmak için korku silahını kullandı ve dünyayı sarstı. Ne ABD daha güvende, ne de dünya.
Ortada gerçekten de bir kitle imha silahı var. Adı, Beyaz Saray.
Başa dön
İŞÇİ ÜNİVERSİTESİ
..........
Yüksel Akkaya
“Grev” mi dediniz...
Sermayenin has çocuğu, kalemini sakınmayan Akşam yazarı, “Prof. Dr.” ünvanlı Deniz Gökçe, grev hakkının gereksizliği üzerine döktürmüş. Kankisi Ege Cansen de geri kalmamış, daha “delikanlıca” davranarak, hem grev hakkının gereksizliğinden, hem de sendikaların anlamsızlığından, hatta zararından dem vurmuş. Ne demeli... Aslında kalemine sağlık demeli. Zira biz grev hakkının ve sendikaların ne kadar önemli olduğunu daha iyi anlatamazdık. Bu yazılar tersinden okunduğunda çok daha anlamlı olacaktır. Sermaye cephesinin, neden grev gibi grev yapan sendikaları çökertmek istediği, neden grev gibi grevleri yasaklamak için büyük uğraş verdiği, bu yazılar ile çok daha açıkça görülmektedir. CEO’ların grevlerin önlenmesine, hatta yasaklanmasına ilişkin talepleri de böylece yerine oturmuş olacaktır.
Sendikayı sendika yapan, gücüne güç katan en önemli eylem aracı grevdir. Grev hakkından yoksun bir sendika olsa olsa bir yardımlaşma derneği olur. Bunu çok iyi bilen E. Cansen ve D. Gökçe, sendikaları işlevsizleştirmek, sermayeyi daha yağmacı kılmak için ilkin grev hakkının anlamsızlığı, sonra da zararı üzerinde durmaktadırlar. Emekçileri yoksullaştırma politikalarında sınır tanımayan bu iki “delikanlı”, ülke ekonomisi, ihracatın sürmesi, işletmelerin rekabet edebilme kapasitesinin artırılması istekleri altında düpedüz bir emek düşmanlığı yapmakta, onları bir parça ekmekle yetinmeye mahkum etmek istemektedirler. Onlar için önemli olan, işletmedir, kârına kâr katan, yağmada sınır tanımayan sermaye cephesidir. Paylaşmak, bölüşmek mi? O da ne demek, halk, emekçiler, kır ve kent yoksulları ise sadece sermaye cephesini besleyen, onlara kan ve can veren birer nesnedir, bu nedenle emekçiler D. Gökçe ve E. Cansen için bir hiçtir.
Sermayenin isteklerini bu kadar açık ve cesurca dile getirdikleri için kendilerine teşekkür etmek gerekir. Bu teşekkürün yanı sıra onları ödüllendirmek gerekir. Hatta bu yazıları çerçeveletip, fabrikaların giriş kapılarına, sendikaların loklallerine asmak gerekir. Böylece hem işçiler, sendika üyeleri, hem de sendika yöneticileri ne ile karşı karşıya olduklarını daha iyi anlamış olur.
Zaten fiili olarak grevsiz bir sendikacılık yaşanmaktadır. Demek ki bu yetmemekte, bir de bunun yasalarla düzenlenmesi istenmektedir. Aslında yasalarla da grevsiz sendikacılık büyük ölçüde yaşama geçirilmiş bulunmaktadır. Bunun yetmediği, alanın ve kapsamın daha da genişletilmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Kuşkusuz bunu daha sonra, üyesiz sendikacılık izleyecektir. Gerçi bir parça üyesiz sendikacılığın hayatta yerini bulduğunu söylemek yanlış olmaz. Zira bugün pek çok sendikanın neredeyse sadece tabelası, bir de olmayan, ama kağıt üzerinde gösterilen üyeleri vardır. Böyle olduğu için D. Gökçe ve E. Cansen büyük bir cüretle grev hakkının gereksizliğinden, sendikaların varlığının anlamsızlığından ve zararından söz edebilmektedirler. Bu bir ilk işarettir. Sonuçlarını ise Sendikalar Yasası ile Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt yasası çıktığında daha net olarak göreceğiz. Kuzuların sessizliğine bürünmüş olanlar, yarın, bugünleri de mumla arayacaktır. Sınıf mı? Var olup olmadığını göstereceği tepkilerden anlayacağız.
NOT: Geçen haftaki yazımızda, 6 Mart mitingine Eğitim-Sen’in sarısının rengini vurmadığını yazmış, bunun da “bölge”den katılımın düşük olmasından kaynaklandığını belirtmiştik. Katılımın düşüklüğünü ise, “bölge”nin bu yasaya sıcak bakmasına bağlamıştık. Eğitim-Sen Genel Sekreteri, bunun doğru olmadığını, mitingin Ankara Bölgesi mitingi olduğunu, KESK’in böyle bir kararı olduğu için de “bölge”den katılımın olmadığını belirtti. (Ayrıca, işbırakma eylemlerinde “bölge”nin yüksek katılımlı illere sahip olduğunu belirterek, eğitim emekçilerinin yasaya karşı olduğunu dillendirdi. Kuşkusuz, olsa olsa bundan sadece sevinç duyulur.) Mitinge katılan DİSK ve sonradan desteğini geri çeken Türk-İş bu mitingi merkezi miting olarak değerlendirmişken, son gelişmelere rağmen KESK’in böyle bir karar almaması ise sadece sendikal bürokrasinin hantallığı ile mi açıklanabilir?
e-posta:
akkayayuksel@yahoo.com
Başa dön
SU
..........
Selma Ağabeyoğlu
Grup Yorum
Grup Yorum’un elektronik posta adresime göndermiş oldukları “Grup Yorum’a özgürlük” adı altında ki ifadeleri aynen şöyledir:
“Ülkemizde yıllardır özgürlüğün bedeli ağır ödetiliyor, bu mücadeleyi verenlere. Bu durum hiç değişmiyor yıllardır. Bu günde aynı bedeli ödüyor insanlar...
Grup Yorum elemanı İhsan Cibelik 22 Ocak tarihinde tutuklandı. İhsan Cibelik 253 gün sürdürdüğü ölüm orucu sırasında, hapishanede kalmasının hayati tehlike teşkil ettiği gerekçesiyle tahliye edildi. Ölüm orucu sırasında, Wernicke Korsakoff hastalığına yakalanmıştı. Bu adli tıp Kurumunun tespit ettiği bir durumdu.
Ancak bir buçuk yıldır süren hastalığı bu yılın başında birden bire Adli Tıp Kurumuna göre iyileşmişti.
Tıp Biliminin hala iyileşemez olarak kabul ettiği hastalık, ülkemizde Adli Tıpta görev alan doktarlar tarafından iyileşebilir bir hastalık olarak değerlendirilmiş ve İhsan Cibelik’in raporu iptal edilmiştir. 22 Ocak’tan bu yana tutukludur. Hapishanede kalması mümkün olmayan bir kişiyi, bu uygulamaya maruz bırakmanın , hukuki ve bilimsel bir açıklaması olamaz. Bu olsa olsa politik bir karar olabilir. Çünkü İhsan Cibelek’le aynı hastalığı taşıyan birçok kişi raporları iptal edilerek hapishaneye konmuştur.
3 Mart Çarşamba günü Grup Yorum elemanı, İdil Kültür Merkezi ve Tavır Dergisi’nin sahibi Muharrem Cengiz, yeminli tanık olarak katıldığı mahkemenin sonunda polis tarafından gözaltına alınmış ve 5 Mart Cuma günü çıkarıldığ mahkeme tarafından tutuklanmıştır. Yani Muharrem Cengiz tanıkken bir anda sanık konumuna getirilmiş ve F tipi gerçeğiyle tanışmıştır.
Özgürlük mücadelesi veren bu insanların başına gelenlerden de açıkça anlaşılmaktadır ki, tüm demokrasi söylemlerinin arkasında yoğun bir terör yaşanıyor. Ve tüm yaşananlar tecrit ve sansürle gizleniyor.
Siyasi iktidar demokratikleşmek için her şeyi yapıyoruz diye dursun. Oysa yaşanan olaylar bunun tam tersini kanıtlarken ne kadar inandırıcı olabilirler diye düşünüyoruz. İşte size insan haklarının her gün ihlal edildiği ülkemizde bir çarpıcı olay örneği...
Özgürlük istemenin ve kazanmanın yolunun dikenlerle, çalılarla kaplı bir yoldan geçtiğini biliyoruz. Bunu yaşamın her alanında hissettirdiler bize.
Grup Yorum’un üyeleri diyor ki “Bu yaşadıklarımız, Grup Yorum gerçeğidir! Bu gerçeği değiştiremeyecekler, değişmesi gereken bu baskılardır. Grup Yorum elemanları serbest bırakılmalıdır. Hak ve hukuktan yana olan herkes bu talebimizin yanında olmalıdır. Bu hukuksuzluğa son verilmelidir. AKP iktidarı, demokrasi yalanlarına son vermeli, Powell’ın elinden, ABD onaylı iki yüzlü demokrasiyi değil, halkın talepleriyle şekillenen demokrasiyi istiyoruz”
İşte Grup Yorum üyelerinin başına gelenler...
***
Onlar bu ülkenin bağrından kopan türküleri söylediler... Ama bir şey daha yaptılar... Yaşadıkları ülkenin acılarla, baskılarla dolu tarihsel sürecinde özgürlük kavgasında yerlerini aldılar...
Onlara uygulanan bu cezalar bir ülkenin sanatçılarına yakışmıyor... Onların ellerine demir parmaklıklar değil, sevenleriyle birlikte, Anadolu ezgilerini hep bir ağızdan söylemek üzere mikrofon yakışıyor.
Egemenler bu ülkenin sanatçılarına yakışmayan bu uygulamaları gerçekleştirmeden önce bir dakika düşünsünler... Düşünsünler ki tarih aydınlarına yaptığı zulumlerden sonra hep başını utançla yere eğmiştir... Bunu hiç unutmasınlar...
e-posta:
selma2216@yahoo.com
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net