www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
GERÇEK
____
İ. Sabri Durmaz
Grev hakkı sınıfın hakkı değil mi?
TIRTIL
____
Erdal Şekeroğlu
Yuvalar
YAŞAMANIN YEDİ RENGİ VAR
____
Gülsüm Cengiz
Buluşmalar...
AVRUPA GERÇEĞİ
____
Yücel Özdemir
Madrid acısı ve seçimler
UFUK
____
Fatih Polat
Oylarınızı satmayın!
ROJEVA CİWANAN
____
Eren Araman
BOP* ve Newroz
ARA SIRA
____
Mehmet Bekaroğlu
‘Tecrit’ hepimizi yutacak
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Diyarbakır
GERÇEK
..........
İ. Sabri Durmaz
Grev hakkı sınıfın hakkı değil mi?
Hükümet tarafından iki kez, komik gerekçelerle ertelenen grevle de öne çıkan, cam işkolunda, patronla Krital-İş Sendikası arasında süren anlaşmazlık; geçtiğimiz hafta sonunda, sözleşmenin imzalanmasıyla bitti. Sözleşmenin anlamı, işçiye ne getirdiği, patronların ne amaçla süreci böyle zorladıkları, hükümetin yasa tanımazlığı elbette bundan sonra da tartışılacaktır.
Ama; geçtiğimiz hafta başında, işçi hakları denince “en iyisi işçiyi ve hakkını hiç gündem yapmamaktır” tutumunu ilke yapmış iki yazar birden “çok önemli köşelerini” “cam grevi”ne ayırdılar.
Akşam’ın yazarlarından Prof. Deniz Gökçe üç gün ard arda köşesinde “cam grevi”ni erteleyen hükümetin önemli bir iş yaptığını, grev aşamasına gelen çimento ve lastik işkollarında da hükümetin aynı yolu tutarak greve izin vermemesini istedikten sonra, dönüp grev hakkının esasına saldırıyor.
Gökçe yazısını şöyle bağlıyor:
“Düşük sermaye hareketliliği ve yüksek rant ortamında ‘sınıf kavgası’ yaklaşımı uygun olabilir... bu tür sınıf çatışması tehlikeli bir oyun haline dönüyor... Dünya trendlerine bakıldığı zaman gene de sendikalar artık daha az güçlü, fakat daha akıllı hale geliyorlar...”
Özet olarak Deniz Gökçe, sendikaların grev yaptığı zamanın eskide kaldığını, bugün grevin tüm ekonomiye zarar verdiğini, bu yüzden de grevsiz sendikacılığa dönülmesi gerektiğini savunuyor. Ama, Deniz Gökçe’nin amaçlarını, onunla karşılıklı paslaşma içinde yazan Hürriyet’in yazarı Ege Cansen daha açıkça vurguluyor.
Sadece bugün değil, geçmişte de yanlış olan grev hakkının, sisteme dışardan, “özellikle 1. Cihan Harbi sonrasında” Ekim Devrimi ve öteki işçi eylemlerinin baskısıyla sokulduğunu iddia ederek, “grev hakkı”na tarihsel bakımdan da karşı çıkan Ege Cansen sözlerini şöyle tamamlıyor: “...grevlerin, emek arzı üzerinde tekelci baskı yaratmaya yarayacağı, bunun da emeğin ‘piyasa fiyatı’nın teşekkülüne engel olacağı düşünülmüştü. Hatta, ABD’de ‘grev’ kural olarak yasaklanmıştı... 1980’ler grev hakkının kullanılmasının ‘suistimale’ dönüştüğü devredir. 1990’lardan sonra bütün dünyada grev hakkı, ya gönüllü olarak ya da hukuken kısıtlandı. En önemli mevzuat değişikliği, işçileri greve çıkan işyerlerinde, işverenin greve çıkanlar yerine sürekli iş akdiyle işçi almasının ‘yasal’ olduğunun teslim edilmesidir. Türkiye’de de yapılması gereken budur... Şişe Cam işçilerinin veya greve çıkan bir başka şirket işçilerinin ‘ne biz bu ücrete çalışırız, ne de başkalarının bizim beğenmediğimiz ücretin yarısına dahi çalışmasına izin veririz’ demelerini hukuken savunmak mümkün değildir.”
Sermayenin basındaki en rafine sözcüleri cam, çimento, lastik işkolu ve bu işkollarındaki grevlerin ekonomiye etkisini tartışıyor gibi yaparken aslında, “grev”in bir işçi hakkı olmaktan çıktığı tezini gündeme getirip tartışmaya açmaktadırlar.
- Bu, uygulamaya bakıldığında, bütün patronların görüşüdür: Çünkü patronlar uzun zamandan beri işçinin grev hakkını önlemek için yasa, kural tanımamayı ilke haline getirmişlerdir.
- Bu, hükümetin görüşüdür. Hükümet, yasanın açık hükmüne karşın cam grevini ertelemiştir.
- Bu, uluslararası tekellerin görüşüdür: İstanbul’da toplanan en büyük 17 uluslararası tekelin CEO’ları, Türkiye’ye yabancı yatırım için “grevlerin önlemesi” talebini öne sürmüşlerdir. Hükümet de buna evet demiştir.
Bunlar demektir ki; sermaye güçleri çoktan işçi sınıfına karşı açıkça sınıf mücadelesi yürüttüğünü ilan etmiştir. Bu savaş sadece pratikte değil, ama aynı zamanda sınıfın hakları ve yasalar gibi siyasi ve ideolojik alanı da kapsamıştır. Hatta saldırıların ideolojik boyutu; işçi sınıfını ve onun haklarını meşru görmeme tutumu, ekonomik boyutun da önüne geçmiştir. Sorun böyle ele alınıp ona göre bir mücadele hattı izlemedikçe sendikal hareketin bugün itildiği açmazdan çıkması imkânsızdır.
Ama sendikal bürokrasi, büyük bir aymazlıkla patronlardan, hükümetten “anlayış” dilenmektedir.
Başa dön
TIRTIL
..........
Erdal Şekeroğlu
Yuvalar
Tüm canlılar yaşamlarını sürdürebilmek ve korunmak için şu veya bu şekilde barınaklar oluştururlar. Tümünde de temel amaç yavruların sağlıklı gelişmesidir. İşte bazı örnekler.
Kazıcı arıların bazı türleri toprak içerisinde kazdıkları yuvalarda yavrularına odacıklar hazırlarken, bazıları da dişi erkek ortaklaşa çalışarak çamurdan taşlar, duvarlar üzerine birçok odadan oluşan yuvalar kurarlar.
Toprak içerisinde açtıkları galerilere top şeklinde göbreler taşıyıp yavrularına sunan bokböceklerini bilmeyen yoktur.
İnsanoğlu dahil hiç kimse, yabanarılarının selülozdan yaptığı çok katlı binalarla yarışamaz.
Galarılarına gelince, her türün oluşturduğ gal kendine özgüdür. Dış etkenlerden tamamen korunmuş yavrular gal içerisinde gelişmelerini tamamlarlar.
Sosyal yaşam sergileyen balarısı, karınca ve termitlere gelince; onlar yuva yapımını çoktan aşmış olup, çağdaş şehircilik örneklerini sergilerler.
Ağaçkakan yuva yaparken önce ağaç gövdesinin merkezine doğru oymaya başlar, belirli bir mesafeden sonra yön değiştirerek dikine, düşey doğrultuda çalışmaya başlar. Yuva yapımı sırasında ağacın dibine dökülen odun parçacıklarını da özenle uzağa taşır, o ağaçta yuvası olduğu anlaşılmasın diye. Büyük enerji harcayarak açtığı bu yuvayı birkaç yıl süreyle kullanırlar.
Kırlangıçlar çamurdan yaptıkları yuvalarını saçak altlarına, bina içerisine kurarlar. Bir apartmanın merdiven boşluğunun üçüncü katına kurulmuş yuvayı görünce çok şaşırmış, bunlar buraya nasıl geliyor diye düşünmüştüm. Gözlemleyince hayranlığım biraz daha arttı. Apartmanın giriş katından girip merdivenleri dolanıp, uçarak varıyorlardı yuvalarına. Hem de kış bitip, göçten geri gelince yuvayı kuranlar, eski yuvalarını elleriyle koymuş gibi bulup, aynı yuvada yeni bir yaşama merhaba diyerek.
Sarı asma kuşları değme çingenelere taş çıkartır örgücülükte. Bitki liflerinden, karı-koca ortaklaşa ördükleri sepet şeklindeki yuvayı, ağacın dalına kandil gibi sarkacak şekilde asarlar. Bu nedenle Doğu Anadolu’da sarıkandil olarak adlandırılırlar halk arasında. Her türlü fırtınada hiç bozulmadan salınıp dururlar.
Bu doğal yuvaların hiçbirinin çatısı uçmaz, hiçbir çocuk yıkılan çatıların altında kalarak yaşamını yitirmez.
* Erdal Şekeroğlu’nun yukarıdaki yazısı ilk olarak 25 Şubat 1999 tarihli Yeni Evrensel gazetesinde yayınlanmıştır.
Başa dön
YAŞAMANIN YEDİ RENGİ VAR
..........
Gülsüm Cengiz
Buluşmalar...
Hiç kimse için, yaşam yolu dümdüz değildir. İnişler vardır bu yolda, çıkışlar. Zikzaklar, sapaklar, dönemeçler… Bazen de keskin U dönüşleri… Bu yolda yürürken; seçimler yapması gerekir insanın. İnsanın yaşamını; yaptığı seçimler, verdiği kararlar belirler. Okul seçiminden, eş seçimine, iş seçimine, yaşanacak kentin seçimine kadar. Günlük yaşamdaki küçük ayrıntılar konusunda; giyinme biçiminden, yeme içme alışkanlığına kadar sayısız seçimler yapması gerekir insanın yaşam boyu... Ancak bir de yaşamı temelden etkileyecek seçimler vardır. İnsanın yaşama bakış açısını, dünya görüşünü belirleyen… Yaşam yolunda hangi amaç için, kiminle birlikte yürüneceğini belirleyen temel seçimler… Bu seçimler sonucudur ki; kimi dümdüz yürüyüp gider yolunda; dibindeki çakıl taşlarının rengini gösteren berrak bir su gibidir. Kimi sağa sola yalpalar; geçtiği dolambaçlı yollardan suyunda tortular biriken bulanık bir dere gibidir. Kimiyse kendi çıkarları doğrultusunda duruma göre tavır belirler; bazen çıkmaz sokaklara girer bazen de keskin U dönüşleri yapar; dibindeki tehlikeyi renkli çiçeklerle gizleyen bir bataklık gibidir.
Yaşam yolunda sayısız buluşmalar yaşar insan. Bu buluşmaları da yaptığı seçimler, verdiği kararlar belirler. İnsan yaşam yolunda, kendisine benzeyen insanlarla yürür; belli dönemeçlerde, sapaklarda o insanlarla buluşur. Bazen, bu buluşmaların çeşitliliği ve karşıt görünümleri şaşırtır insanları. Birkaç yıl önce bir şeyhin önünde diz çöküp elini öpen kişiyi; ABD emperyalizminin başının önünde ceket iliklerken, elini büyük bir teslimiyetle onun eline bırakırken görmek bir çelişki gibi gelebilir insanlara. Oysa bu, o kişinin yaptığı seçimle ilgilidir. Birkaç yıl önceki çıkarları, insanların dini inançlarını sömürerek din üzerinden politika yapmasını gerektirdiği için, yolu o şeyhle buluşmuştur. Onun elini öperek ondan icazet almıştır bir bakıma. Bugünse, kendisine iktidar yolunu açan ABD emperyalizminin gücünü arkasına almak için, emperyalistlerin ağababasıyla yan yana durmaktadır. Onun, Müslüman Arap halklarına saldırısına, İsrail’in Filistinlileri yok etme politikasına destek olmaktadır. Yaşamak bir sınavdır çoğu kez. Bazen geçersin bu sınavı, bazen de kalırsın. Yaşamda yaptığımız her seçimin, verdiğimiz her kararın bir bedeli vardır. Bu bedeli ödetir yaşam, er ya da geç.
Yaşam yolunda sayısız buluşmalar yaşar insan. Bu buluşmaları da yaptığı seçimler, verdiği kararlar belirler. Yalnız kendi çıkarlarını değil, ülkesinin çıkarlarını, halkının sorunlarını dert edinen insanlar da var; dünyada ve ülkemizde. Hem de pek çok. Sorunların çözümünü, ortaçağ karanlığını geri getirmekte değil; savaşsız sömürüsüz yeni bir dünya kurmakta gören insanlar… Seçimini bu dünyayı kurmak için mücadeleden yana yapan insanlar…
Yaşamın çeşitli anlarında, değişik zaman dilimlerinde yolumuz bu tür insanların yoluyla çakışıyor. Sık sık, sımsıcak buluşmalar yaşıyoruz. Kar altında Bolu dağını tırmanan bir otobüste, Ankara’da bir sendika lokalinde, Amasya’da bir okul salonunda; Sungurlu’da 8 Mart etkinliğinde… Yaşamın her alanında; kent meydanlarındaki dev yürüyüşlerde, gösterişsiz düğün salonlarında, emekçi evlerinde, kahvelerde sayısız buluşmalar yaşanıyor bugünlerde. Emekçiler, sömürünün ortadan kalkması için mücadele edenler, seçimlerini yaşamdan yana yapanlar birbiriyle buluşuyor. Demokratik Güçbirliği, bu buluşmaların çoğalması için iyi bir olanaktır. Kendi çıkarlarını halkın çıkarlarının önüne koyarak yaşamında keskin U dönüşleri yapanların, ülkemizi bataklığa ya da uçuruma sürüklemesine engel olmak için; aramızdaki ayrılma noktalarını değil, birleşme noktalarını öne çıkararak bu buluşmaların çoğaltılması gerekiyor.
e-posta:
gulsum@evrensel.net
Başa dön
AVRUPA GERÇEĞİ
..........
Yücel Özdemir
Madrid acısı ve seçimler
İspanya 11 Mart sabahı, Franko faşizminden kurtulmasından bu yana başkent Madrid’de gerçekleştirilen en büyük katliamla uyandı. Patlayan bombaların yarattığı etki, İspanya ile sınırlı kalmadı, bütün Avrupa’yı sardı. 15-20 Kasım’da İstanbul’da patlayan bombaları, “Terör sınırımıza dayandı” şeklinde ele alan Avrupa, şimdi “Savaş Avrupa’nın kalbinde” diyerek, kazanılmış demokratik hakları yok etmenin gayreti içinde.
Sabahın köründe kalkıp, iş çantasını hazırlayıp eşine çocuğuna her günkü gibi “Akşama görüşürüz” deyip trenlerle Madrid’e doğru yıla çıkan işçiler, memurlar, öğrenciler; kadın ve erkeklerin 200’ü bombalarla can verdi. 1500’ü yaralandı ve bunların bir kısmı belki bundan sonra hayata, 11 Mart’ta aldığı darbelerden ötürü, eskisi gibi devam edemeyecek. 40 civarında yaralı ölüm ile yaşam arasında gidip geliyor...
Bombalamadan yaralı kurtulan bir kadın mikrofonlara bütün öfkesiyle bağırıyor: “Bizim suçumuz neydi?”
El Kaide’ciler, İspanya’nın Irak’ta ABD ile birlikte hareket ettiği için 200 insanın katledildiğini söylüyor. Peki sormak gerekmiyor mi; Aznar Hükümeti’nin ABD’ye verdiği desteği protesto etmek için defalarca meydanları dolduranlar arasında yer alan ve bugün artık hayatta olmayan İspanyol emekçilerinin bu pis oyunda suçu ne?
Geçen yıl Madrid’den Barcelona’ya, Sevilla’dan Bask bölgesine kadar yüz binlerce insan Irak’ın işgal edilmesine karşı, “Paz” (Barış) talebiyle yürümüştü.
Anketlere göre, İspanyol halkının yüzde 90’ından fazlası Irak işgaline karşı ve gönderilen askerlerin de geri çağrılmasını istiyor.
Ne var ki; Irak’ın işgalinin İspanyol egemenlerince desteklenmesinin faturası yine halka çıkarıldı. Bu insanlık dışı katliamın bir sorumlusu El Kaide ise, diğer sorumlusu da Irak’ın işgal edilmesine destek veren, asker gönderen Başbakan Aznar ve ekibidir. “Kör terörün” gerçekleşmesine zemin hazırladıkları için asıl suçlu onlardır.
Ama, bu katliamın gerçekleşmesinde payı bulunan Aznar, İspanya sermayesi ve onun basını bir haftadır timsah gözyaşları döküyor.
Önce bu “kör terör cinayeti”ni iç politikaya malzeme etmek için, sorumluluk ETA’ya yüklendi. İki gün boyunca hükümet, basın ve muhafazakâr Halkçı Parti (PP), ETA’nın defalarca “Biz bu eylemi yapmadık”, El Kaide’nin “Biz yaptık” açıklamalarına rağmen, saldırganların kimliği ve saldırının gerçek nedenini çarpıtmaya çalıştı. Ama Başbakan Aznar, Başbakan adayı Rajoy, İçişleri Bakanı Acebes’in “ETA yalanı” bir gün bile dayanamadı.
Seçimlerden önce salt çoğunluğu sağlayacağı, sandıktan birinci parti çıkacağına kesin gözüyle bakılan PP, açık bir farkla kaybetti. PP, Katolanya’da sosyalistler ve bölge partilerinin de gerisinde kalarak ancak dördüncü parti olabildi. Andalusya’daki yerel seçimlerde de Sosyalist Parti tek başına hükümet kurmayı başardı.
Seçimlerden önce, ETA ve göçmenler gerekçe gösterilerek estirilen iç güvenlik histerisinin de işe yaramadığı görüldü.
Patlayan bombaları ve cesetleri kendi hanesine yazarak durumdan fırsat çıkarmaya çalışan Aznar ve başbakan adayı Rajoy’un mumu yatsıya kadar dayanamadı.
Avrupa’da İngiltere, Polonya ve İtalya ile birlikte ABD’nin en sadık müttefiki olan Aznar’ın yalanları sadece 11 Mart saldırısıyla ibaret değil. O da, diğer yalancılar gibi halkı Irak’ta kitle imha silahları olduğuna inandırmaya çalışarak destek edinmeye çalışmıştı.
İspanya seçimleri, “Irak yalancıları”nı akıbetinin ne olacağı bakımından önemli bir mesaj içeriyor. Blair ve Berlusconi’nin de Aznar ile aynı akıbeti paylaşması bekleniyor.
Yalancıların maskesinin hızla düştüğü bir döneme doğru ilerliyoruz. İspanya’nın yeni başbakanı José Luis Rodríguez Zapatero, savaş karşıtı söylemleriyle halktan destek gördü. 30 Haziran’a kadar Irak’taki askerlerini geri çekeceğini açıklaması ise, İspanya’nın “şer cephesini” terk edeceğine yönelik işaretlerdir. Zapatero’nun, Almanya-Fransa ekseni ile birlikte hareket edeceğini açıklaması ve akabinde Schröder tarafından hemen Berlin’e davet edilmesi de, İspanya seçim sonuçlarının ABD aleyhine olduğunu gösteriyor. İtalya ve Polonya’da benzer bir sürecin yaşanması halinde, önümüzdeki dönemde ABD emperyalizminin Irak batağında yalnız kalma olasılığı büyüyecektir.
Kısacası; İspanya halkı, Aznar hükümetinin izlediği ABD yanlısı politikanın faturasını “Madrid acısı”yla ödedi ve bundan sonra ABD yanlısı politikalara öyle kolay prim vermeyeceğini sandıkta gösterdi.
e-posta:
yucel@evrensel.de
Başa dön
UFUK
..........
Fatih Polat
Oylarınızı satmayın!
Siyasi partilerin, seçmeni etkileme yöntemi olarak bir şeyler dağıtması yeni değil. Türkiye’de bunun tarihi, düzen partilerinin tarihi kadar eski. Çok partili rejime geçiş sürecinde CHP’nin tek parti sultasının canından bezdirdiği geniş halk yığınlarının desteğini arkasına almak için “Yeter söz milletin” sloganı ile ortaya çıkan Menderes’in liderliğindeki DP’den bu yana, sermaye partileri her seçim öncesinde “millet”le ilişkiyi, bu ahlaksız yöntemlerle yürütüyor.
Ancak hem barındırdığı rantın düzeyi, hem de seçmen sayısı bakımından yerel seçimlerin kalbi olan İstanbul, İstanbul olalı her halde bu seçimde olduğu kadar bir siyasi kirlenmeyi hiçbir seçimde yaşamamıştır. Kömür, altın, para, “gıda yardımı”, makarna... Bu listeyi uzatmak mümkün.
Seçim meydanlarını şöyle bir dolaştığınızda, yoksulluğun ağır bastığı bölgelerde birkaç saatinizi bile geçirdiğinizde ayağınıza bir “seçim rüşveti”nin dolanmaması mümkün değil. İstanbul’un nüfusu ve yüz ölçümü düşünüldüğünde el kadar bir yer olan Eminönü, düzen partileri tarafından aynı zamanda büyük bir rant merkezi olarak görüldüğü için “yardım” adı altında gerçeklenen bu siyasi kirlenmenin merkezlerinden biri durumunda. Belediye yönetimini elinde bulunduran Saadet Partili Kibiroğlu, DYP’nin adayı Vedat Bayram bu açıdan tarihe geçecek simalar.
Ve eskiden el atından yapılan bu uygulamalar şimdi, ulu orta yapılacak kadar “normalleşmiş” durumda. AKP iktidar olmanın da olanaklarını kullanarak bu açıdan oldukça “cömert” davranıyor.
Tüm bunlar, halkın oyunu satın alma tutumunu siyasetin doğal bir davranış biçimi haline getirmeye yöneliyor. Halkın yoksulluğundan, açlığından, işsizliğinden sorumlu olan düzen partileri, bunu istismar etmek için birbiriyle yarışıyor.
Kendisine kömür “yardımı” yapılmış seçmenler, bunun karşılığında oylarını vermeleri için, kurana el bastırılıp yemin ettirildiğini söylüyorlar ama, utanıp sıkıldıkları için bunun isimleri ve resimleriyle basında yer almasını istemiyorlar. “Yerel kalkınma 2004” sloganını seçim sloganı olarak kullanan AKP, Eminönü’nü seçim öncesi halka dağıttığı makarnalarla mı kurtaracak?
Halkın bu bir torba makarnaya muhtaç edilmişlik durumunun bizzat sorumlusu bugün için “tek başına iktidar” olan AKP’nin, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Kadir Topbaş’ın önceki akşam Star televizyonunda, işsizlik, açlık ve yoksulluğu önlemeye yönelik projelerden bahsetmesi nasıl bir kepazeliktir?
Demokratik Güçbirliği’ni oluşturan partiler, düzen partilerinin bu tutumlarına karşı onurlu bir siyasetin temsilcileri olarak, bu siyasi kirlenmenin karşısında yaygın bir teşhir faaliyeti de yürütmelidir. Parlamentarist siyasetin geldiği en çürümüş noktayı ifade eden oy satın alma faaliyeti, halkı sadece siyasetin dışına itmemekte, aynı zamanda yoksulları siyasi bir çürümenin içine çekmeye çalışmaktadır.
Seçim dönemlerinde elinde iki torba kömürle kapısına dayananlara karşı gösterilecek tavır, halkın oyuna ve onuruna sahip çıkma tutumu olarak bir oydan çok daha anlamlıdır. Yukarından, düzen partilerinin en tepesinden örgütlenen bu çürüme ancak aşağıdan kesilebilir. “Benim memurum işini bilir” anlayışının bugün geldiği nokta “Benim seçmenim işini bilir” anlayışıdır. Bu kirlenme ve kirletme yöntemi reddedilmelidir. Bu ülkenin yoksullarının, onların bu yoksulluğun içine itenlere karşı oylarının ve onurlarının, düzen partilerinin sandığı kadar ucuz olmadığını göstermelidir, siyaseti aşağıdan yukarıya doğru değiştirmeye hizmet edecek çok önemli bir adım olacaktır.
e-posta:
polat@evrensel.net
Başa dön
ROJEVA CİWANAN
..........
Eren Araman
BOP* ve Newroz
Başbakan R. Tayyip Erdoğan katıldığı bir televizyon programında, Diyarbakır ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin “yıldızı” olabilir diye konuşuyor. Bu durum yıllardır baskı, inkâr ve asimilasyon politikasına dayanan sistemin mevcut Kürt politikasının evrildiği yeni aşamayı da gösteriyor. Daha düne kadar “pişman” olması istenilen halktan, bugün emperyalizmin Ortadoğu Projesi’nin “yıldızı” olması isteniyor.
Bu tartışmalar arasında 2004 Newroz’una sayılı günler kaldı. Geçen Newroz’dan bu yana dünyada ve ülkede birçok şey değişti. Emparyalizm bu dönem gerçek yüzünü, açıktan halklara saldırarak, kitlesel katliamlar gerçekleştirerek göstermeye başladı. Küreselleşme, savaşsız bir dünya vaatlerinin yerini terörizme karşı mücadele adı altında savaşlar aldı. Terörizme karşı mücadele adı altında gerçekleşen ABD terörü, dünya halklarının nefretini topluyor.
Değişen dünyada Türkiye’de değişiyor! Kağıt üzerinde estirilen demokrasi rüzgarının genelde emekçiler, özel olarakta Kürtler üzerindeki pratik yansımaları tam bir fırtına ortamı yaratıyor. Tahribatları ve yeni sömürgeler elde etme çabası içerisinde AKP hükümeti işbirlikçi politikalarıyla ülkemizi sadık bir uşak olarak Diyarbakır’ın ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin yıldızı olması gerektiğinden söz ediliyor.
Tamda bu tartışmaların sürdürüldüğü döneme denk gelen 2004 Newroz’u egemenlere iyi bir cevap olacak. Newroz Kürt halkı için dün ne kadar özgürlüğün önemini ifade eden bir gün ise, bugün bu anlam kendini çok daha hissettiriyor. Çünkü Kürtler de ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin bir kuklası haline getirilmek isteniyor. Bu Projenin Kürtler için kanlı ve kirli bir oyunun senaryosu olduğu gerçeği ortadadır. Bu proje Kürt halkının tutsaklığını daha da güçlendirecektir. Elini kolunu bağlayacak, hareket alanını daraltacaktır. Kürtlerle, bölgenin diğer halkları karşı karşıya getirecektir. Bunu görmek için Irak’taki son bir aylık çalışmalara bakmak yeterlidir.
Sorun Diyarbakır’ın bir yıldız olup olmaması sorunundan öte kimin yıldızı olacağı sorunudur. Dünya halklarına kan kusturan ABD emperyalizminin mi, yoksa yıllardır Kürtleri asimile etmek isteyen Türkiye gericiliğinin mi?
Kürtler böyle bir yıldızın kabul edilemeyeceğini yıllardır tüm baskı ve saldırılara karşı özgürlük ve demokrasi mücadelesi vererek kanıtlamıştır. Ve her 21 Mart’da egemenlerin tüm gerici politikaları bu gerçeğe çarpmıştır.
2004 Newroz’una sayılı günler kala bu gerçek bir kez daha kendisini gösterecektir. Bu yılki Newroz’un özgürlük ve kardeşlik ateşi daha büyük, daha güçlü. Kürt emekçilerinin gerçek kurtuluşunu simgeleyen o yıldız ise daha çok parlayacaktır.
* Büyük Ortadoğu Projesi
Başa dön
ARA SIRA
..........
Mehmet Bekaroğlu
‘Tecrit’ hepimizi yutacak
Terör suçu işlemeniz gerekmiyor, terör örgütünün sair efradı sayılmanız için “ideolojik ve anarşik” bir eylem içinde bulunmanız yeterlidir. Duvarlara ideolojik bir slogan, mesela “Kahrolsun faşist diktatörlük” yazarken yakalanmış ya da okulda yapılan aramada çantanızdan toplatılmış bir dergi bulunmuşsa, maharetli savcılar kıyas yolu ile sizi derhal bir terör örgütünün sair efradı yapabilir.
Onların çoğu Türk Ceza Kanunu’nun 168. Maddesi’nin ikinci fıkrasına göre mahkum olmuş ya da yargılanıyordu, yani terör örgütünün “sair efradı” idiler. Resmi görüşe göre, cezaevlerini “terör yuvaları” haline getirmişlerdi; o nedenle özel olarak hazırlanan ve odalardan oluşan cezaevlerine konularak birbirleri ile irtibatları kesilecekti. Bütün bunlar terörle mücadelenin bir parçasıydı, zaten Terörle Mücadele Kanunu da bunu emrediyordu. Onlarsa hücrelerine girmemek için direniyorlardı; ölüm hücrelerine girmektense açlıktan ölmeyi tercih ediyorlardı.
İşte geçtiğimiz günlerde onlardan biri daha ölümü hücreye tercih etti; 30 yaşında genç bir insan, F tipi cezaevlerindeki “tecriti”i ve siyasi tutukluların ziyaretçilerine yönelik baskıları protesto etmek amacıyla Kandıra Cezaevi’nde 130 gündür ölüm orucunda bulunan Muharrem Karademir, kendini yakarak ölüme gitti.
Muharrem Karademir, F tipi inatlaşmasına verilen 108. kurban; müdahaleler, baskınlar ve nakillerdeki dayak ve işkencelerden ve ölüm orucundan sağ kurtulup sakat kalan yüzlerce genç insan daha var.
Sağı, solu, ortası, iktidarı ve muhalefetiyle müthiş bir sessizlik var, sanki bütün bir toplum, tüm insanlar birbirlerinden tecrit edildi, kimse kimsenin sesini duymuyor, kimse kimseyi görmüyor. Toplum olarak ve tek tek insanlar olarak en insani özelliklerimizi yitirdik; kanıksama, duyarsızlık, ilgisizlik ve aldırmamanın sessizliğine gömüldük, çaresizlik bataklığına saplandık ve kahrolası bir karanlıkta yitip gidiyoruz. İnsan olmanın en sığ sularındayız, en geride, her an aşağılarda sürünüyoruz, bırakınız ötekinin hak ve hukukuna sahip çıkmayı, kendi hak ve hukukumuzu, değerlerimizi, insan olmanın onurunu bıraktık, karnımızın doymasına, nefes alıp verebildiğimize şükrediyoruz.
F tipi cezaevleri sadece Türkiye’ye özgü terör suçlularının tecrit edilmesi amacıyla kurulan cezaevleri değildir; F tipi cezaevleri bir felsefedir, bir kuşatma, teslim alma, hegemonya ve postmodern kapatma felsefesi. F tipi cezaevlerinde sorun, mahpusların tek tek odalarda kalmaları, hücrelerde tecrit edilmeleri değildir. F tipi cezaevlerinde insanlar asıl toplu kullanma alanlarında; spor salonlarında, iş yurtlarında ve kütüphanelerde tecrit edilmektedir, orada tüyler ürpertici kelime “hücre” değil, iyileştirme (treatment)’dir. Terör suçluları deniliyor ama F tipi cezaevlerine tıkılanların büyük çoğunluğu, siyasi suçlular, yani farklı düşünenler, muhaliflerdir. Devlet, iktidar her kimse, egemen olan, farklı düşünmeyi, muhalif olmayı hastalık olarak kabul ediyor ve onları iyileştirmek istiyor. Önce mahpusları hücrelere koyarak fiziki olarak tecrit ediyor, onları diğer insanlardan uzaklaştırıp insani ilişkilerden mahrum ediyor. Sonra onlara “eğer şu programa uyarsan seni diğer insanlarla bir araya getiririm, seni spor alanına, kütüphaneye, iş yurduna götürürüm” diyor. Bu ortak kullanma alanlarında önceden hazırlanmış paket iyileştirme programları uygulanıyor; mahpuslara ancak bu programlar dahilinde diğer mahpuslarla temas imkânı veriliyor. Bu şekilde onlar, “tehlikeli” ve “hastalıklı” düşüncelerinden kurtarılıyor, iyileştiriliyorlar. Asıl tecrit bu, insanlarla birliktesiniz ama onlarla ancak iyileştiricilerin yaptığı program çerçevesinde temas kurabiliyorsunuz ve bu temasın sonucunda onlar da sizde kendiniz olmaktan çıkıyorsunuz.
Bu arada ihaleye çıkarılan iş yurtları aracılığıyla mahpuslar, sorunsuz ve ucuz işgücü olarak neo-liberel ekonomiye de eklemleniyorlar.
Amerikalı ve Avrupalı insan hakları komiserlerinden yıldızlı pekiyi alan, Adalet Bakanları’nın beş yıldızlı oteller dediği, F tipi cezaevleri bunlardır.
Bilmem, bütün bir ülkenin, hatta bütün bir yeryüzünün F tipi cezaevlerine dönüştürüldüğünün farkında mıyız? Hayata dönüş operasyonu, hücrelerde tecrit etme ve toplu kullanım alanlarında iyileştirme programlarına tabi tutma ile 12 Eylüller, 28 Şubatlar, baskılar, mahrumiyetler, sonra gevşetme ve iyileştirmeler arasındaki benzerlikleri görebiliyor muyuz? Aynı şekilde bombalar, füzeler, işgaller, açlık, sefalet, sonra demokrasi, özgürlük ve ekonomik iyileştirme programları.
Bu genç insanlar bütün bunların farkındaydılar ve bunlardan 108’i, operasyonda, işkencede, açlık grevinde bunun için öldü, yüzlercesi bunun için sakat kaldı, yüzlercesi de direnmeye devam ediyor. Başta televizyonlardan, gazetelerden seyirlik olarak izledik, onların bir deri bir kemik bedenleri ve ölümleri haberdi, yani medyanın malzemesi. Vicdanlarımızı, onların teröristliğini, marjinalliklerini, geçmişte takılıp kalmışlıklarını tekrarlayıp rahatlatmaya çalıştık. Giderek kanıksadık, unuttuk, artık onlar yoklar, haber de olmuyorlar. Ya biz, biz var mıyız?
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Diyarbakır
Madem Siirt’ten evlenmekle veya, böyle bir sorunun olmadığını düşünerek, mesele hallediliveriyorsa, Diyarbakır üzerindeki bu büyük tartışmaların nedeni nedir?
Madem her şey bu kadar basittir, ortada Kürt sorunu falan yoktur, öyleyleyse Tayyip efendinin Diyarbakır mitingi neden böylesine sayfa sayfa yazılmış, köşe yazılarının konusu olmuştur?
Taha Akyol gibi, idrar testinden karakter tahlili yapma becerisine haiz, kolonlanmış Amerikancılar, başefendinin Diyarbakır mitinginden yola çıkarak derin ve manalı tahliller yapma gereği duymuşlardır?
Hayret bir şey! Hiçbir sorun yok ama, bu kadar gürültü var!
Başefendi aslında sorun morun olmayan bölgeye (!) neden bu kadar büyük bir hevesle saldırmaktadır?
Diyarbakır meydanında toplanmış beş on bin kişiyi görünce kendinden geçmişçesine sevinç çığlıkları atmaktadır?
Diyarbakır’ı kazandım, diye bağırmakta ve tellallarını bağırtmaktadır?
Hadi döndük yine başa;
Sorunsuz Diyarbakır’ı kimden kurtarmaktadır?
Halktan mı?
Asfalt göndermekten mi?
Düşünmektedir ki, sermayeye kendimi biraz daha beğendirebilirim.
Süngülerin karşında, bakın sizin bitiremediğiniz işi ben bitiriyorum, diyerek elimi güçlendirebilirim.
Koltuk davasında bir adım öne geçebilirim.
Peki, başefendinin kurtuluş reçetesinde ne vardır?
Koltuk gücünü baskı ve şantaj aracı olarak kullanmak...
Paranın satın alma gücünün sonsuzluğuna inanç...
Ama o yolları kendisinden önce bütün hükümetler denedi.
Boyunun ölçüsünü alan geri döndü.
Çünkü bir halkı tümden satın alacak para henüz icat edilmedi.
Dilini, kültürünü, değerlerini, inançlarını satan fertler, sınıflar çıksa da, böyle bir halk yeryüzünde henüz görülmedi.
***
Ertesi gün aynı meydanda bu kez Güçbirliğinin mitingi vardı.
Onca yapılan, bölündüler, bölünüyorlar, bitkisel hayattalar, aday şuydu buydu yaygaralarına, bir bardak suda kopartılan fırtınalara karşın Diyarbakır bildiğiniz gibiydi.
Hafta içi olmasına karşın, halk mitingin yapılacağı meydana akmış, alan coşkulu kalabalık tarafından doldurulmuştu.
Diyarbakır her zamanki vefa duygusuyla Güçbirliğini oluşturan bütün parti liderlerini sevgiyle karşıladı.
Konuşmaları dinledi, Tayyip efendiyi yuhaladı, konuşmacıları alkışladı.
Bütün onca yaygaraya, bütün onca moral bozmaya yönelik propagandalara karşın halk, bir kez daha kararlığını göstermişti.
Bu miting, olmayacak şeyleri hayal eden yönetici, derin devletçi, yazar çizer takımının heveslerini kursağında bıraktı.
Bugün her bir şeyi arkasına almış başefendi esiyor, gürlüyor, aklına estiğini söylüyor.
Ama hiç kuşkusuz, Türkiye gibi gündemin neredeyse saat başı değiştiği, birkaç yıl da hükümetler eskittiği bir ülkede medyanın sözünün ettiği “Tayyip rüzgarı” da öyle uzun yıllarca sürmeyecek.
Şöyle geriye bir bakın nelerin, nasıl büyük bir hızla değiştiğini göreceksiniz.
Özallar, Demireller, Yılmazlar, Tansular... saymakla bitiremeyeceksiniz,
Diyarbakır oradaydı.
Halk miting alanındaydı.
Diyarbakır bildiğiniz gibiydi.
e-posta:
yucel@evrensel.net
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net