www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



KONUM ____Çetin Diyar
Halepçe, Hewlêr, Qamışlo…

DURUM ____Ahmet Yaşaroğlu
Güçbirliği ve basın

GÜNCEL ____Kamil Tekin Sürek
Fişleme

GÜNLÜK ____Yücel Sarpdere
Asfalt demokrasisi

ADA NOTLARI ____Kenan Ateş
Sosyal forumlar (2)

BAŞAK ____Bülent Falakaoğlu
Programlı katılımcılık

MEDİPOLİTİK ____Osman Öztürk
Sağduyulu-solduyulu hekimler

KENT YAZILARI ____Necati Uyar
Ankara’nın yazgısı

ARA SIRA ____Ali Baş
İşverene naklen miting

DÖNÜŞÜM ____Serdar Derventli
‘Terör’ terörü sürüyor

  KONUM..........Çetin Diyar

Halepçe, Hewlêr, Qamışlo…

Halebçe katliamının 16’ıncı yılı. Beş bin Kürt’ün, kadın, çocuk, yaşlı, genç olarak kimyasal gazlarla katledildiği Halepçe katliamının üzerinden bu kadar yıl geçmiş olmasına rağmen hafızalarda canlılığını korumaktadır. Ramazan Öztürk’ün fotoğraf karelerinde tüm dünyaya bir insanlık utancı, bir jenosit olarak geçen bu katliamda 11 bin Kürt’de sakat kaldı. Katliamı gerçekleştiren Saddam diktatörlüğü, kimyasal gazları ABD ve diğer emperyalist güçlerden edinmişti. On yıllarca yaptıkları bir yana Saddam diktatörlüğü bu katliamla tüm dünyanın tepkisini ve nefretini kazandı. Ancak ABD’nin başta Kürt halkı olmak üzere, bölge ve tüm dünya halklarının bu haklı tepkisini dayanak edinerek Irak’a yönelik yıllarca süren bir operasyon gerçekleştirdiği bilinmektedir. Kitle imha silahları ve zehirli gazlar arama bahanesiyle, yıllarca Irak halkını açlığa, ilaçsızlığa, ve ölüme mahkum eden ABD’nin Irak’ı işgal ederek gerçek niyetini açığa verdiği de biliniyor. Ancak Saddam diktatörlüğünün yıkılışı, bölge halkları ve özellikle Kürtler açısından bir yanılsamaya da neden oldu.
Halepçe katliamının canisi Saddam’ı deviren ABD’nin bir kurtarıcı olarak, bölgeye özgürlük taşıyan bir güç olarak değerlendirilmesi yeni melanetlere de açık kapı bırakmış oldu. ABD işgalinden sonra bölgede hep kan akıyor. Kürtler, Araplar, Şiiler, Sünniler, Türkmenler… bölgedeki tüm halkların kanı akmaktadır. Bir gün bir yerde diğer gün başka bir yerde, bir katliam gerçekleşmektedir. Halkların biri bir diğeriyle, İslam mezheplerinden biri bir diğeriyle boğaz boğaza bir kavgaya sokulmaktadır. Kitlesel katliamların ardı arkası kesilmiyor. Şiilere yönelik katliamın etkisi ve acısı dinmeden bu defa Qamışlo bir katliama mekân oldu.
Bölünmüş ve parçalanmış olarak bölgede gerici yönetimlerin baskı ve esaretine mahkum edilmiş olan Kürt halkı, kitlesel katliamlardan kurtulamıyor. Halepçe, Hewlêr, şimdi Qamışlo. Türkiye’de yıllardır süren kanlı ortamdan henüz kurtulan ve bir daha kan dökülmemesi için demokratik hak ve özgürlüklerinin tanınmasını isteyen halk, bu defa Qamışlo katliamıyla sarsıldı.
ATEŞ SURİYE’YE Mİ SIÇRIYOR!
Kendi halkları üzerinde de tam bir diktatörlük uygulayan işbirlikçi bölge yönetimleri Kürtlere yönelik katliamlarla kendi halklarını terbiye etmektedirler! Türkiye, Suriye, Irak ve İran’ın geçmişine bakıldığında görülebilecek önemli ortak paydanın Kürtlere yönelik uygulanan politikalar olduğu anlaşılacaktır.
ABD karşısında ‘süt dökmüş kedi’ durumundan kurtulamayan bölge yönetimleri, bölge halkları ve özellikle Kürtler karşısında aslan kesilmektedirler. Suriye gerici ve baskıcı yönetiminin on yıllardır uyguladığı baskı ve haktanımaz tutumunu, artık kitlesel katliamlarla üst düzeye çıkmıştır. Halkın, bunun devam edeceği kaygısı yersiz değildir.
Zira, Kürtlerin Suriye’de hiçbir statüye sahip olmadığı, vatandaş olarak bile kabul edilmedikleri biliniyor. Aydınların olmadık suçlamalarla tutuklandığı, gençlere ve kadınlara yönelik baskının ve işkencenin hat safhada olduğu, tepki gösterenlerin cezalandırılıp yıllarca zindanlarda çürütüldüğü Suriye’de, yönetim baskıyı giderek artırmaktadır.
Hafız Esat’ın oğlu Başer, babasından devraldığı geleneği sürdürmek istemektedir. Kürt sorunu karşısındaki tutumuyla Türkiye ile tam bir mutabakat içinde bulunan gerici Suriye yönetimi, Kürtler karşısında bölgedeki tüm yönetimlerden daha da baskıcı bir durumdadır. Demokratik hak ve özgürlüklerin kırıntısına bile rastlanmayan Suriye’de, Kürtlerin en ufak talebi şiddetle yanıtlanmaktadır. Başer Esat, Kürtlere gün yüzü göstermemeye kararlı olduğunu, bir süre önce ziyaret ettiği Türkiye’de de açıklamıştı. Bölgedeki gelişmelerden kaygı duyduğunu açıklayan Esat, Kürtlerin taleplerine müsamaha göstermeyeceğini belirtmişti. Suriye Devlet Başkanı “Kuzey Irak’taki gelişmeler bizi kaygılandırmaktadır, önü alınmalıdır” değerlendirmesinde bulunmuştu.
Kürtlerin özgürlük ve demokrasi taleplerinin ABD tarafından istismarı ve işbirlikçi Kürt oluşumların, ABD konusunda yaydığı hayallerin diğer bölge halklarının tepkisine neden olduğu bilinmektedir. Suriye’deki maçta, ABD işgaline tepki gösteren Arap gençlerin, Kürt gençlerini suçlayıcı slogan atmaları, ardından Kürtlerin baskıcı Arap rejimlerine duyduğu tepkiyle yanıt vermeleri Arap ve Kürt gençlerinin bir birini boğazlamasına neden olmuştur.
Kurban bayramında Hewlêr’de gerçekleştirilen katliamdan sonra Qamışlo’da bir kez daha Kürtler bir katliama maruz kaldılar. Türkiye, Iran, Irak ve Suriye gericilikleri bir türlü kana doymuyor. ABD ise “tam isabet” diyerek zafer işareti yapıyor!
e-posta:
diyar@evrensel.net

  Başa dön

  DURUM..........Ahmet Yaşaroğlu

Güçbirliği ve basın

Yerel seçimlerin yapılacağı tarih giderek yaklaşıyor. Seçim çalışmalarının daha da hız kazandığı bir dönemdeyiz. Geçen her günün, hatta saatin ayrı bir önemi var. Halk kitlelerini etkilemenin, onların ülkenin durumu ve gidişatı konusunda aydınlanmasının en önemli araçlarından birisi de günlük basın. Duruma bu açıdan bakılınca ortaya çıkan tablo nasıldır? Güçbirliği günlük basında yeterince yer alıyor, platformu ve yapmak istedikleri konusunda halka objektif bilgi veriliyor mu? Dahası ranta, soyguna, özelleştirmeye vb. dayanılarak yapılan, sermaye partilerince sürdürülen egemen belediyecilik anlayışı ve hükümet uygulamaları günlük basında teşhir edilebiliyor mu?
Soruna bu açılardan bakıldığında, günlük büyük basında Güçbirliği’nin ya yer almadığını, ya da yer aldığında da çok sınırlı ve okuyucuya yanlış izlenim verecek biçimde yer aldığını görüyoruz. Özellikle Kürt illeri dışında Güçbirliği adeta yok sayılıyor. Onlar hükümetin, sermayenin borazanı gibi çalışıyor. Büyük basının oluşturduğu bu çerçeve ancak iki gazete tarafından kırılabiliyor. Evrensel ve Gündem, Güçbirliği’nin çalışmalarını ve sesini kitlelere duyurmaya ve halk kitlelerini, düzen partilerinin ve onları destekleyen onlarca gazete ve TV kanalının yanıltıcı propagandasına karşı aydınlatmaya çalışıyor. Seçim gününe kadar, bu iki gazetenin üstlendikleri sorumluluğu başarıyla yerine getireceklerinden kuşku duymamak gerekiyor.
Ancak burada şu soruyu da kendimize sormak durumundayız. Bu gazateler halk içinde ne kadar etkin? Bu etkinliği artırabilmek için halk arasında yaygın bir biçimde dağıtılıp, seçim çalışmalarının güçlü destekçileri olarak kullanılabiliyorlar mı? Ya da bu yönde gösterilen çabalar yeterli mi? Çabaların yeterli olduğunu ve günlük basınımızın seçim çalışmalarında yeterince etkili bir biçimde kullanılabildiğini söyleyemeyiz. Onmilyonlarca seçmenin oy kullanacağını, bunları etkilemek ve yanlış yönlendirmek için karşı propagandanın her gün, her saat yapıldığı koşulları dikkate aldığımızda, günlük basınımızın halk içerisinde çok yaygın etkiye sahip olmadığını, daha etkili ve yaygın bir biçimde kullanılmasının büyük önemini kolayca anlayabiliriz.
Mitingler, açılışlar yapılıyor, seçim toplantıları vb. yapılıyor. Belki buralarda basınımız yaygın bir biçimde dağıtılıyor. Bunlara belirli günlerde bazı emekçi semtlerine ulaştırılmaya çalışılan gazateleri de eklemek olanaklıdır. Ancak gazeteyi etkili bir biçimde kullanmanın bunlarla sınırlı olmadığı bilinmektedir. Bu etkinliklere gelmeyen, evinde, işyerinde olağan yaşantısını sürdüren, ama yine de düzen partilerinin propaganda bombardımanı altında bulunan geniş kitlelere ulaşmak, onlar arasında günlük basınımızı zaman sınırlamasına hapsolmadan dağıtmak ve yaygınlaştırmak son derece önemlidir.
Şu herhalde son derece anlaşılabilir bir şeydir; seçimlerin sonuçlarını en kolay ve çabuk ulaşabildiklerimiz değil, kolayca ulaşamadıklarımız, belki de hiç ulaşamadıklarımız belirleyecektir. Elbette her seçmene gazete ulaştırılamaz -başka araçlarla ulaşmak olanaklıdır- ama bu çevrelere ulaştırılacak her gazetenin büyük bir etki yaratacağı da kesindir. “Güçbirliği’ni bilsek niye desteklemeyelim” diyen işçi ve emekçi sayısı ne kadar azalırsa, seçim çalışmasının başarısı o kadar büyük olacak, seçimlerden taze ve diri güçlerle donatılmış, herhalde etki çevresi genişlemiş olarak çıkılacaktır.


 
Başa dön

  GÜNCEL..........Kamil Tekin Sürek

Fişleme

Bu seferki fişleme hikâyesi fazla ciddiye alınmadı. Ya da artık herkes bu tür olayları kanıksadığı için, haber rutin muamelesi gördü ve fazla yankı yaratmadı.
AB taraftarlarının fişlenmesi haberi en çok da AB yanlılarının ve AKP’nin işine yaradı ve haberden politik çıkar sağlamaya çalıştılar.
Olayların gelişiminden fişleme olayından ziyade fişleme olayının kamuoyu tarafından bilinmesi isteniyormuş gibi bir niyet seziliyor. Fişleme talimatı verenler, AB’ye, ABD’ye ve AKP’ye güya mesaj gönderiyorlar. Mesaj, sadece fişleme talimatı ile sınırlı değil. AB karşıtı görüşleri ile bilinen kişilerin katıldığı bir panele sekiz generalin katılması ve AB karşıtı görüşleri alkışlaması, fişleme talimatını Genelkurmay Başkanı’nın üstlenmesi vd. Generaller, ordunun yönetici kadrosu gerçekten AB, ABD ve emperyalizme karşı mı?
AB’ ye, ABD’ye, emperyalizme karşı olan ve siyasi iktidarda belirleyici bir konumda olanların yapabilecekleri tek şey panellere gidip konuşmacıları alkışlamak mıdır? NATO’dan çıkılması, ABD ve İsrail ile askeri işbirliğine son verilmesi, AB üyeliğinden vazgeçilmesi vd. bir dizi politikanın uygulanması gerekmez mi?
ABD Irak’a saldırıya hazırlanırken Türkiye’den en büyük desteği askerlerden görmedi mi? Hatta, ABD yetkilileri bazı isteklerini almak için hükümet ve Meclis’i by-pass edip doğrudan askerlerle muhatap olma yolunu seçmedi mi? O günlerde askeri yetkililer demeçler verip ABD’nin isteklerinin karşılanmasını savunmadılar mı?
Fişleme meselesi de, panellerde gövde gösterisi yapmak ya da “Kızıl Elma Koaliasyonu”nun sırtını sıvazlamak da gerçekten emperyalizme karşı olmaktan kaynaklanan davranışlar değil. Askerler ABD ve AB’ye mesaj göndermeye çalışıyor. Eski güzel günleri unutamıyorlar ve 12 Eylül günlerindeki iktidarlarını ve pozisyonlarını istiyorlar.
ABD ve AB emperyalistlerinin günümüze ilişkin Türkiye ve Ortadoğu projeleri onları siyaseten rahatsız ediyor. Görünürde de olsa, siyasi iktidarın sivil otoritelerde olması ya da sivil otoritenin ağırlının artması onları rahatsız ediyor. ABD ve AB’ye karşı imiş gibi davranıp onlarla pazarlık yapmaya çalışıyorlar. Bizim durumumuz değişmesin, biz sizinle anlaşırız ya da pazarlığı bizimle yapın demeğe çalışıyorlar. Emperyalizme karşı olmak, hele iktidarda iseniz, fiili adımlar gerektirir.
Belki, bir günde emperyalizmle bütün ilişkilerinizi kesemezsiniz, buna hem gücünüz yetmez hem de siyasi durum buna elvermeyebilir, fakat bütün bu koşullarda bile adım atmanızın önünde bir engel yoktur.
Bağımsızlık için atılacak çok küçük bir adım bile hem Türkiye, hem Ortadoğu, hem de bütün dünya halklarının coşkulu desteğine mazhar olacaktır. Halkların desteği diğer dezavantajları dengeleyecektir.
Türkiye’de bağımsızlıktan yana siyasi partiler, örgütler ve geniş emekçi kitleleri mevcuttur.
Bu nedenle, bağımsızlıkçı olmadığı halde bağımsızlıkçı imiş gibi gözükenlerin maskeleri indirilmelidir.
ABD ve AB işbirlikçileri fişleme olayından yararlanarak bağımsızlık fikri ile alay ediyorlar ve antiemperyalizm fikrine, politikalarına saldırmak için fişleme olayını kullanıyorlar. Fakat, gerçekten bağımsızlıktan yana olanlar, antiemperyalist politikaları savunanların kalkıp “bizi de fişleyin” gibi
kampanyalar düzenlemesi komik oluyor.
Bu fişleme olayı ciddiye alınmamalıdır. Çünkü, fişleme talimatı verenler gerçekten ciddi olsa, fişlemeyi devletin en üst kademelerinden başlayarak aşağıya doğru yapmaları gerekir ki, bunun için kaymakamlara talimat vermek de gerekmez.

e-posta:
surek@evrensel.net

  Başa dön

  GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Asfalt demokrasisi

Koltuğa oturduğu ilk günlerde, Kürt sorunu hakkındaki soruya, “Ben Siirt’ten evliyim” yanıtını vererek, meselenin çözüm yolunu gösteren Tayyip efendi, Diyarbakır mitingindeki sözleriyle çözüme ilişkin yeni ve önemli bir katkı daha sundu!
Dedi ki, “Ben zamanında buraya asfalt göndermiştim.”
Asfalt göndermesi insanlar arasında ayrım yapmadığını gösteriyormuş!
Böylece sadece Kürt sorununun değil, tüm dünyadaki ırkçılık ve ayrımcılığın kökten çözümü bulunmuş olmaktadır!
Nerede bir ırkçılık, ayrımcılık var, oraya birkaç kamyon asfalt gönder, mesele o dakka halledilsin!
Hiç kuşkusuz beyefendinin son icadı tarihin sayfalarına altın harflerle kazınacaktır:
“Irkçılığa, ayrımcılığa karşı asfalt!”
Ya da, “Ayrımcılığı asfaltlayarak çözüyoruz!”
Ama, mesele asfaltlanarak çözülüyor olsaydı, en başta Amerika’da şimdiye kadar zenci, beyaz ayrımı çoktan tarihin utanç dolu yapraklarından silinmiş olmaz mıydı?
Ki, Harlem bir baştan bir başa asfalttır.
Amerika’nın yolları asfalttır.
Ve o asfalt yollarda Ku Klanlar, eli sopalı Amerikan şerifler, zenci avlamaktadır!
Almanya’nın en büyük en geniş asfalt yolları, otobanları faşist Hitler döneminde yapılmıştır!
Yine Mussolini’nin İtalya’ya bıraktığı mirasında, onbinlerce ölü, kanlı bedenler, işkenceler ve asfalt yollar vardır!
***
Hiç şüphesiz asfalt yollar ticaretin gelişimine, sermayenin dolaşımına katkıda bulunabilir.
Ama asfalt yollar kardeşliği ve barışı sağlamanın tek seçeneği ve çözüm yolu olsaydı şu anda dünyada ne savaşların, ne düşmanlıkların kalması gerekirdi; her bir tarafın kardeşlik ve barış içinde yaşıyor olması lazımdı.
Asfalt gönderince insanların dil, kültürel haklar vb. istemleri mi çözülmüştür?
Köylerin yakılması, insanların topraklarından sürülmesinin önüne mi geçilmiştir?
Asfalt, demokrasi ve özgürlüklerin yerine mi geçmiştir?
Şimdi Diyarbakır’da asfaltlı demokrasi mi vardır?
Aç ve yoksul bölge halkı, asfaltla mı karnını doyurmaktadır?
Bu sözler bile tek başına, bölge halkıyla, talepleriyle, yoksullukla alay etmek değilse nedir?
Bölge, Türkiye gelir dağılımında en az payı alan yerdir.
Bölgenin pek çok ilinde insanlarımız mutlak açlık sınırının çok altında yaşamaya mahkûmdur.
Hatta, asgari ücret, ancak şanslı kişilerin elde ettiği gelir düzeyi olarak görülmektedir.
Herkesin bildiği, devletin resmi kurumlarınca tespit edilen bu durumu baş efendinin bilmiyor olması mümkün müdür?
Bölge halkı, kardeşlik, barış istiyor.
Bunun içinde en başta dil sorununun çözülmesi, kültürel hakların tanınması, demokrasi ve özgürlük gerekiyor.
Halk; iş, ekmek istiyor.
Yoksulluğun son bulmasını, insanca yaşam istiyor.
Köylere dönüşün kısıtlamasız, serbest bırakılmasını, koruculuk sisteminin son bulmasını, faili meçhullerin hesabının verilmesini talep ediyor.
Tayyip efendi ise, İki kamyon asfalt gönderiyor; şimdilik bununla idare edin, iyi tarafıma gelirse, birkaç kamyon da beton gönderirim diyor!
Demokrasi yerine asfalt!
İnsanlık yerine beton!
Bu halk sana dersini vermez mi?

e-posta:
yucel@evrensel.net

  Başa dön

  ADA NOTLARI..........Kenan Ateş

Sosyal forumlar (2)

Geçen hafta sosyal forumları ele almıştık. Üçüncü Avrupa Sosyal Forumu ‘nun (AVS) bu sonbaharda Londra’da yapılacak olmasından yola çıkarak dünya ve bölge sosyal forumlarını ve bu forumların nasıl ortaya çıktıklarını anlatmaya çalışmıştık.
Emperyalist kapitalizmin, son yıllardaki, daha çok ABD-Washington kaynaklı örtüsüz, çıplak, doğrudan saldırılarına güçlü bir tepki olarak doğan sosyal forumlar, bilindiği gibi ne sosyal açıdan, ne de ideolojik ve politik bakımdan homojen bir yapıya sahip değiller. Hem resmi bir plarform yok, hem de tek bir politik yapı ya da düşüncenin tam egemenliği. Sınıfsal katmanlar bakımından da durum az çok böyle. Hem kitle hem de ideolojik bakımdan forumlara damgasını vuran esas güç küçük burjuva katmanlar. Ama son yıllarda başka sınıfsal katmanlar da işin içine giriyorlar.
Görünüşte sosyal forumların içinde her düşünce ve politik akım var ve herkese açık bir oluşum. Oysa, Dünya Sosyal Forumu Konseyi’nin aldığı karara göre forumlara politik partiler katılamıyor. Durum böyleyken, başından beri forumları düzenleyen iki ana gruptan biri bir parti, Brezilya’nın iktidardaki İşçi Partisi. Başkan Lula’nın partisi. Reformcu bir parti olan Brezilya partisi inisiyatifi kaptırmamak için DSF’larının ilk üçünü en güçlü olduğu şehirlerden Porto Alegre’da yaptırdı. Seneye yapılacak beşinci toplantı da yine aynı yerde olacak.
Hem Dünya hem de Avrupa Sosyal forumlarında egemen olan büyük grup, merkezi Fransa’da bulunan ATTAC. ATTAC hareketinin başını Fransa’nın burjuva liberal Le Monde Diplomatique çevresi çekiyor. İçinde eski solcu, çevreci, anarşist, sosyal demokrat, hümanist burjuva liberal aydın çevrelerden geniş öğrenci çevrelerine dek pek çok katman var. ATTAC’ın Fransa dışında da özellikle birçok batı Avrupa ülkesinde ve Brezilya başta olmak üzere bazı Latin Amerika ülkelerinde kolları bulunuyor. Buna rağmen ATTAC merkezine egemen anlayış burjuva liberalizmi ve lobici çizgi. ATTAC ideologlarının kitaplarının satır aralarına bakıldığında, günümüzdeki neoliberal küresel saldırılara karşı çıkılırken, alternatif olarak ‘demokrat’, katılımcı bir kapitalizm önerdikleri gözleniyor. Utangaç bir biçimde de olsa, adresi AB olarak gösteriyorlar. Genel olarak kapitalizm yerine, Washington kaynaklı kapitalizme karşılar. “Demokrat” ve “katılımcı” bir IMF, DB ve DTÖ istiyorlar. Brezilya partisinin çizgisi de çoğu yerde buna denk düştüğünden iki grup iyi anlaşıyor ve yönetimi, yani konseyi kimseye kaptırmamaya çalışıyorlar.
Sosyal forumlarda öne çıkan asıl slogan, “Bir başka dünya mümkün” sloganı. Yoksul emekçi kesimlerden katılımlar arttıkça Fransız - Brezilya önderliğinin bütün muğlak bırakma çabalarına rağmen o başka dünyanın nasıl bir dünya olacağı düşüncesi de daha fazla sorgulanıyor. Fransız-Brezilya cephesinin burjuva liberal, reformcu, devletçi çizgisinin yanı sıra, -egemen olmasa da- bir başka çizgi daha var bu forumların içinde. Kendilerini sosyalist, marksist gibi isimlerle adlandıran ve Brezilya-Fransız çizgisine karşı biraz daha “solda” duran çizgi. Bu kesimi çoğunlukla Troçkizmin değişik fraksiyonları oluşturuyor. Bu çizgi, merkezin lobici faaliyet çizgisinin yerine geniş yığınların harekete geçirilmesini savunuyor ama soruna sınıflar ve sınıf mücadeleri açısından bakmıyorlar.
Bu grubun içinde de asıl öne çıkan, merkezi İngiltere’de bulunan Tony Cliff çizgisinin “Sosyalist İşçi Partisi” (SWP). Bu partinin Türkiye dahil bir çok ülkede kolları bulunuyor. Sosyal forumlardaki iki çizgi SWP içine de yansıdı denilebilir. Son dönemlerde parti içinde içinde bir çatlak oluşturup, henüz resmileşip doğrudan açığa çıkmasa da iki grup ortaya çıkardı.
Sosyal forumlarda, belirttiğimiz iki çizginin yanında, son dönemlerde giderek belirgenleşip ağırlık kazanmaya başlayan üçüncü bir cephe daha oluştu. Az çok mücadeleci sendikacılar da işin içine girmeye başladılar. İngiltere’nin demiryolu işçilerinin RMT, öğretmenlerin NATHFE, kamu emekçilerinin UNISON gibi sendikaları AVS toplantılarına ciddi biçimde katılır oldular. Ve daha da olumlusu, bu sendikacılar öteki ülke mücadeleci sendikacılarıyla sıkı bağlar kurmaya ve birlikte davranmaya oldukça istekli görünüyorlar.
Kısacası bugün sosyal forumlar içinde üç ana çizgi var: Fransız ve Brezilyalıların devletle sıkı bağları bulunan liberal, reformcu, sosyal Avrupacı çizgisi. Paris ve Londra belediyeleri de bu çizginin yanında yer alıyor. İkinci olarak, daha solda görünen ama sınıf çizgisi yerine sivil toplumcu bakış sergileyen çizgi var. Üçüncü çizgiyi de mücadeleci sendikacılar oluşturuyor.
Londra’da yapılacak olan bu yılki AVS’nin bir sonraki hazırlık toplantısı 17-18 nisan tarihlerinde İstanbul’da yapılacak. Toplantıya İngiltere’den çok sayıda mücadeleci sendikacı da katılacak. Türkiyedeki sınıf bilinçli, mücadeleci sendikacıların toplantıya ve sosyal forumlara ilgi göstermesi bu üçüncü çizginin ağırlık kazanmasında belli bir rol oynayacak. Sosyal forumlara egemen olan çizginin burjuva liberal, reformcu, devletçi olması bu forumlara uzak durulmasını getirmiyor tabi ki. Forumların yönetimi her ne kadar öyle olsa da buralara katılanlar ve talepleri öyle değil.
Sosyal forumlar bir saflaşmaya doğru gidiyor. Ya mücadeleci çizgi ağırlık kazanıp işin rengini değiştirecek, ya da mevcut çigi daha da egemen olup hareketi dağıtacak. Mücadeleci çizginin kazanması biraz da bizim ellerimizde.

e-posta:
ates@evrensel.net

  Başa dön

  BAŞAK..........Bülent Falakaoğlu

Programlı katılımcılık

Bu köşede yer alan son iki yazının birinde, kamucu ve demokratik katılımcı bir yerel program etrafındaki mücadelenin önemine dikkat çekmiştik. Yerele nüfuz eden, onun hakkını veren ama yerelin sınırlarına hapsolmayan bir siyasetin önemine de değinmiştik. Son yazıda ise Türkiye tarımındaki çok parçalı ve etkisiz kurumların tarım politikaları belirlenirken söz sahibi olamaması, üreticilerin “gerileme” sürecine müdahalede yetersiz kalması karşısında üreticiler tarafından örgütlenen Türkiye Üretici Köylü Sendikası’nın (Tür Köy-Sen) etkin bir şekilde kullanılması gerektiğini belirtmiştik.
Bu yazıların andından üreticilerden, elektronik posta yoluyla, katılımcılık ve örgütlülük üzerine vurgularımıza katılan metinler ve bir dizi sorular aldık: “Biz çiftçiler nasıl bir program oluşturup, nasıl bir program ve taleple halk meclisleri vb. oluşumlarda yer almalıyız?”, “Çöken tarım politikalarına mı sahip çıkmak gerekiyor?”, “Etkisiz, yetersiz ve yetkisiz kalan kooperatif, ziraat odaları vb çiftçi örgütlerine sahip çıkmak gerekir mi?”
Sorun elbette ki basit bir eskiye dönüş değildir. Tıkanan tasfiye edilen eski ilişki ve kurumların yerine yenileri oluşturulmalıdır. Bu yeniler halkın demokratik ilişkilerle ördüğü, üreticinin inisiyatifini ve iradesini yansıtan bir yapıya sahip kurumlar olmalıdır. Söz ve kararın üreticilerde olduğu yapılar, üretici birlikleri, kooperatifler, demokratik yollarla oluşturulmalıdır.
Çokuluslu tarım tekellerinin gereksinimine göre hazırlanmış programların yerine, ülke tarımının ihtiyaçlarına göre, toprak ve iklimsel özelliklerine göre ulusal bir tarım programı hayata geçirilmelidir. Programın ana hatları şöyle sıralanabilir. Türkiye toprakların dağılımındaki eşitsizlikleri ortadan kaldıracak, GAP’ta yaratılan kaynakların toprak ağalarına aktarılmasını önleyecek demokratik bir toprak reformu. Devamında teknik bir çalışmayla toprak ve iklim koşullarına uygun üretim deseni oluşturulmalı. Tarımsal üretim ülkenin gıda güvenliğini sağlayan, avantajlı olunan ürünlerin ihracatını gözeten, tarım sanayi ilişkisini sağlayan bir plan dahilinde yapılmalı. Yine bu plan dahilinde, TEKEL, ÇAYKUR, TMO vb. var olan tarımsal KİT’lerin özelleştirilmesi durdurularak, teknolojik yatırımlarla kapasiteleri artırılarak üretime devamları sağlanmalı.
Tarım kesimine üretim maliyetini düşürecek, verimliliği ve kaliteyi artıracak şekilde destek verilmeli. Verilen desteğin oranı en az OECD ülkeleri düzeyinde olmalı. İlaç, gübre, kaliteli tohum vb. girdi desteği sağlanmalı. Desteğin yanı sıra IMF ve Dünya Bankası’nın dayatmalarıyla şirket statüsü verilerek özelleştirilmesi planlanan Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri’nin kooperatif sistemi dışına çıkarılmasına izin verilmeli. Birliklere ait sanayi tesisleri satılmamalı, vesayet altındaki kooperatiflerin demokratik bir yapıya kavuşturularak, söz ve karar yetkisinin üretici köylüde olduğu, siyasal iktidardan bağımsız kurumlar haline getirilmeli.
Hayvancılık ve organik tarımın geliştirilmesinin sağlanmasının yanı sıra insan, toprak ve doğa sağlığının ön plana çıkaran ekolojik bir yaklaşıma sahip olunmalı.
Üretici köylü ana hatları yukarıda değinilen kendi talepleriyle diğer emekçi kesimleri kapsayan oluşumların içersinde yer alarak demokratik bir hareketin parçası olmalıdır. Yerel seçimlerde çiftçiler hem tarımın hem de kendilerinin geleceğini düşünerek hareket etmelidir.

e-posta:
falakaoğlu@hotmail.com

  Başa dön

  MEDİPOLİTİK..........Osman Öztürk

Sağduyulu-solduyulu hekimler

Sağlık çalışanları 10-11 Mart günleri bütün Türkiye’de GöREVdeydiler. Böylece son dört ay içindeki üçüncü eylemlerini de gerçekleştirdiler.
Sağlık alanında ilk kez üst üste iki gün eylem yapılmasına rağmen katılım geniş oldu.
Sağlık Bakanı’nın uyarı eylemine karşı tavrı gene aynıydı. Sağlıkçıları “ideolojik” davranmakla suçladı. Oysa sağlık çalışanlarının talepleri belliydi.
Onlar işgüvencesi, insanca yaşayacak ücretler ve eşit-ücretsiz sağlık hakkı için mücadele ediyorlardı. Bu durumda yaptığı suçlama kamuoyunda rağbet görmedi. Sadece iktidar yanlısı gazetelerin manşetlerine yansımakla kaldı.
Sağlık Bakanı’nın bir diğer çabası hastalarla sağlık çalışanlarını karşı karşıya getirmeye çalışmaktı. İki gün boyunca sağlık hizmeti sunulamayan sağlık kurumlarında hiçbir üzücü olayın yaşanmamış olması bu girişiminin de sonuçsuz kaldığını gösterdi.
10-11 Mart günlerinde sağlık ocaklarında, dispanserlerde, sağlık merkezlerinde, üniversite-devlet ve SSK hastanelerinde bir araya gelen doktorlar, eczacılar, diş hekimleri, hemşireler, laborantlar, biyologlar, hasta bakıcılar, tüm sağlık çalışanları ve hastaların birlikte oluşturduğu tablo gerekli yanıtı vermiş oldu.
Sağlık Bakanı 10 Mart günü yaptığı açıklamada eyleme katılımın düşük olduğunu, sağduyulu hekimlerin rağbet etmediklerini söyledi. Böylece sağlık çalışanlarını bölmeye çalıştı.
Halbuki kendisi de gayet iyi biliyor, aslında. AKP’nin sağlıksız sağlık politikalarına karşı dört aydır ayağa kalkmış olanlar sadece “solduyulu” hekimler ve diğer sağlık çalışanları değil. “Sağduyulu” sağlıkçılar da mücadele sürecinin içindeler.
AKP’ye umut bağlamış ve daha bir yıl önce oy vermiş olan sağlık çalışanları da karşılaştıkları tehlikeyi görüyorlar. O nedenle diğer arkadaşlarıyla birlikte hastane bahçelerinde “AKP sağlığa zararlıdır” diye slogan atıyorlar.
* * *
Sağlıkçıların 5 Kasım 2003’ten bu yana yaptıkları etkinliklerin en önemli yanı da burada ortaya çıkıyor.
Daha önceki Sağlık Bakanları da çalışanların değişik tepkilerine hedef olmuştu.
Ama şimdiye kadar hiçbiri “sağduyulu-solduyulu” bütün sağlıkçıları böylesine birleştirmeyi ve ayağa kaldırmayı başaramamıştı. Bunu yapmak Recep Akdağ’a nasip oldu.
TTB ve SES’in dört aydır yürüttükleri mücadelenin gücü de buradan kaynaklanıyor. Değişik nedenlerle eylemlere katılamayanlar da dahil farklı politik görüşlerdeki bütün sağlık çalışanlarını aynı talepler etrafında birleştirmeyi başarıyor.
10-11 Mart’taki GöREV, esas olarak, 5 Kasım ve 24 Aralık’takilerin devamı niteliğindeydi. Talepler, hedefler ve biçim aynıydı.
Ama eylem sürecinde önemli bir farklılık da kendini gösterdi. Sağlık çalışanları sadece taleplerini dile getirmekle yetinmediler.
AKP iktidarının sağlık politikalarını yönelttikleri eleştirileri daha fazla öne çıkardılar.
Hastane bahçelerinde toplanan sağlıkçıları en çok heyecanlandıran slogan “AKP sağlığa zararlıdır” oldu.
Sanırım Sağlık Bakanımızı da en çok rahatsız eden bu tablo oldu.

e-posta:
osmoz59@yahoo.com

  Başa dön

  KENT YAZILARI..........Necati Uyar

Ankara’nın yazgısı

Ankara’da seçim havası tüm sokaklara yansıdı. Her yer bayraklarla ve afişlerle donatılmış durumda. AKP elindeki sınırsız izlenimi veren kaynağı propagandaya yönlendirmiş gibi. Tüm reklam panoları AKP’nin afişleriyle süslü. AKP’nin kampanyası yerel seçimden daha çok bir genel seçim havasında. Önce Tayyip Erdoğan’lı afişlerle başlatılan kampanya bugünlerde halk kesimlerini temsil ettiği varsayılan fotoğraflarla süslü beklenti afişlerine bıraktı yerini.
Ankaralıların kurtulmak için gün saydığı başkan Gökçek ise yeni yeni yer almaya başladı sokaklarda. Hem de olur olmaz yerde insanların karşısına çıkan fotoğraflı sinir bozucu bir afişle. Gülümseme ile sırıtmanın sınırında bir fotoğraf ve “O benim başkanım” başlıklı afişle sahne aldı Gökçek.
Zaman akıp gidiyor. Oysa ki tam on yıl oldu Gökçek Ankara’nın başına geleli. Ankara değişti, yüzyıl değişti geçen dönem içinde. Ancak bir şey değişmedi; Gökçek’i iktidara taşıyan inatlaşma. İnatlaşmayı izleyen Gökçek bu kez tarihi farkla kazanma iddiasında.
Solda yaşanan parti içi ve partiler arası kavgalar, kısır çekişmeler ve ben de varım diyebilme hevesleri, iki dönem artarda Gökçek’i oturttu koltuğa. İki seçim döneminde çok küçük farklarla kaptırılan Başkentin yönetimi bu dönemde yine tehlikede. Kendini solun sahibi belleyen Cumhuriyet Halk Partisi’nin adayıyla, solda oluşturulan Demokratik Güçbirliği’nin adayı arasında yaşanacak bölünme, oransal dağılımı ne olursa olsun, Ankara’nın bir beş yıl daha İ. Melih Gökçek’e teslim edilmesi demek. İktidar partisinden olmanın avantajlarını da arkasına alan Gökçek, bugün gelinen durumdan son derece hoşnut olsa gerek.
On yıldır neleri yaşamadı ki Ankara? Gökçek döneminde yaşananlar bir kent nasıl daha yaşanmaz hale getirilebilir dersinin uygulama mekanına dönüştürdü Ankara’yı. Gelir gelmez sanata tükürmekle başlayan Gökçek, Ankara’yı aydınlanmanın başkenti olmaktan uzaklaştırıp, pahalı malzemeyle boyanan rüküş bir kasaba havasına büründürdü geçen yıllar içinde.
Neler değişmedi ki Ankara’da son on yıl içinde?
Ülkemizde kent merkezinde yayalaştırmanın öncüsü olan kentin yerini, motorlu trafiğin üstün kılındığı bir kent aldı. Tek bir sokak bile yayalaştırılmadı geçen on yıl içinde Ankara kent merkezinde. Yayalaştırmayı unutan ve trafiği hızlandırmayı hedefleyen Gökçek yönetiminde, Ankaralılar her sokak köşesine yapılan merdivenli üst geçitlere tırmanmakla, hızla akan araçların arasına dalmak arasında tercihe zorlandılar.
Ulaşım sorununun çözümü denildiğinde özel araçlıların ulaşım sorunu geldi Gökçek yönetiminin aklına. Neredeyse her kavşak alt ve üst geçitlere dönüştürüldü son on yıl içinde. Toplu taşım konusunda ise geçmişte başlatılanlar dışında yeni bir adım atmak gelmedi son yıla kadar yönetimin aklına.
Kültürel etkinlik anlayışı, kavşak açılışlarında arabesk konser, havai fişek ve ucuz sirk gösterilerinden bir adım öteye geçemedi Gökçek yönetimindeki belediyenin. Sosyal yardım anlayışı ise halkın bir bölümüne bedava yemek ve kömür dağıtımından öteye geçemedi.
Planlama dışlananların başında geliyordu bu dönem boyunca kentte. Kentin Nazım İmar Planı işlemez hale getirildi, yok edildi. Eski planlardaki ağaçlandırılacak alanlar, kentin gelecekte nefes almasını sağlayacak yeşil kuşaklar ağır darbe aldı, konut alanına dönüştürüldü ve parçalandı.
Kentin amblemi de aldı yaşanan değişimden nasibini. Yıllardır Ankara ile özdeşleşen “Hitit Güneşi”nin yerini Gökçek ideolojisinin simgesi çift minareli amblem aldı, hem de yasaları hiçe sayarak ve yargı kararlarına rağmen kullanılarak.
Kentin havası da uyum sağladı yaşanan bu kirli değişime. Geçmişin kirli havasıyla ünlü kenti olan Ankara doğalgazla birlikte rahatlamıştı 90’lı yılların başında oysa ki. Doğalgaz kullanımı on yıl içinde pahalı da olsa yaygınlaştığı halde kış aylarında yeniden yaşanmaya başlandı hava kirliliği her nasıl oluyorsa. Şimdi şapkayı ele alıp düşünme zamanı. On yılda Ankara’nın ve Ankaralının yaşadıkları ortadayken, bir beş yılın daha Gökçek’e hediye edilmesinin sorumluluğu altından kalkılmaz bir yüktür kendini solda tanımlayan, Gökçek döneminden hoşnut olmayan her parti ve her aday için. Ankara’da üzerinde uzlaşılacak bir aday lehine diğerlerinin çekilmesi artık kaçınılmaz bir zorunluluktur.
Murat Karayalçın, solda yer alan diğer partilerin tabanından daha çok CHP tabanında kabul edilen ve istenilen bir isim. Beş yıl önce CHP adayı olarak seçime katılan Karayalçın, geçmiş dönemdeki adaylığına göre çok daha geniş bir tabanda uzlaşmayı sağlamış, çok geniş bir tabandan oy alma olanağını yakalamış durumda. 28 Martta Karayalçın’ın önünü açarak Ankara’nın yazgısını değiştirmek, gerek DSP adayı Tayfun İçli ve gerekse CHP adayı Yılmaz Ateş ve aday oldukları partiler için tarihsel bir görev ve sınavdır.

e-posta:
nuyar@mail.com

  Başa dön

  ARA SIRA..........Ali Baş

İşverene naklen miting

Organize Sanayi Bölgesi’nde kurulu Paşabahçe Fabrikası şimdiye kadar birçok eyleme, direnişe, mitinge tanık oldu. Cam işçileri, işten atmalar, taşeron uygulamaları, hak gasplarına karşı 1999 yılından bu yana fabrikanın içini ve dışını eylem alanına çevirdi. Cam işçilerinin anneleri, babaları, eşleri, çocukları günlerce fabrikanın önünde kaldılar.
Geçen hafta perşembe günü ise, fabrikanın önünde, şimdiye kadar ne Organize’de çalışan işçilerin ne de patronların tanık olmadığı bir ‘mitinge’ tanık oldu.
Çimse-İş Sendikası’na üye yaklaşık 200 işçi, 15 otobüsle fabrikanın önüne geldi. İşçilerin hepsinin elinde Türk bayrağı, otobüslerin önünde Çimse-İş’e bağlı şubelerin pankartları, içinde birer ikişer kişi var.
Fabrikanın içine iki komyondan oluşan bir platform kuruluyor. Genel Sekreter Hasan Akmenet, konuşmaya başlıyor. “Basın toplantımıza hepiniz hoşgeldiniz!” İşin ilginç yanı, Çimse-İş sendikası açık basın toplantısı yapıyor, ama ortada ne bir gazeteci, ne de bir televizyon çalışanı var. Dahası bu toplantı için Eskişehir’deki hiçbir medya çalışanına haber verilmiyor. Kendi kameralarıyla çekim yapıyorlar. Çekim yapan bir kişi daha var. Şişecam’ın kameramanı. Kamera doğrudan internete bağlı. Şişecam işvereni kulelerinde “mitingi canlı olarak” izliyor. Mitingten işçilerin, diğer sendikaların haberdar olmasına gerek yok? Miting, işverene canlı olarak seslenmek için düzenleniyor. Bir tek Şişecam işvereninin haberdar olması yeterli!
Çimse-İş Genel Sekreteri, dışarıdan getirdiği işçilerle işverene sesleniyor. Fabrikada çalışan işçilerden ise açıklamaya katılanların sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor.
Çimse-İş yöneticileri neler söylemiyor ki! “Sinop’taki fabrikayı kim kapattırdı? Biz bu fabrikanın kapatılmaması için uğraşıyoruz”, “Bizim illegal örgüt ve örgütlerle bağlantımız yok”...
Çimse-İş yöneticileri arada bir coşup patronlara da çatmıyor değil hani! “Uzanlar şimdi nerede? Toprak ne yapıyor?” İyi de Şişecam’ın önünde, Uzanlar’a ya da Halis Toprak’a yüklenmek neyin nesi!
İşçi sınıfı, çok ihanetlere tanık oldu. Ancak hiç birinde işverene naklen miting yapılmadı. İşverene canlı olarak seslenmek için kurulan platformun arkasındaki örtünün “sarı” renkte olması ise, her şeyi anlatmaya yetiyor da artıyor bile...


 
Başa dön

  DÖNÜŞÜM..........Serdar Derventli

‘Terör’ terörü sürüyor

Dün, AB Dönem Başkanlığı’nı sürdüren İrlanda hükümeti tarafından yapılan bir çağrıyla, bütün AB ülkelerinde saat 12.00’de, İspanya’da gerçekleşen saldırılarda yaşamını kaybedenler için üç dakikalık saygı duruşu yapıldı. Saldırılar ardından bayraklar sadece İspanya’da değil birçok AB ülkesinde yarıya çekildi. Bütün AB ülkelerinde güvenlik kurulları toplanarak alınması gereken acil önlemleri görüşmeye başladılar. Kamuoyunda ise başta ‘muhalefet’ partileri ve “güvenlik uzmanları” olmak üzere hükümetin aldığı önlemlerin yetersiz olduğu tartışılmaya ve daha sert önlemler talep edilmeye başlandı. Almanya’da da aynı durum söz konusu.
11 Eylül 2001 saldırılarını fırsat bilip hükümet art arda “1., 2. ve 3. Güvenlik Önlemleri” paketleri adı altında, muhalefetin “yetersiz” eleştirileriyle birlikte onayladığı onlarca yasa değiştirilmişti. Hak ve özgürlülerin kısıtlandığı yasaların yanı sıra “terörle mücadelede” kullanılmak üzere tütün vergisi dahi artırılmıştı. Almanya’da son 10 belki de daha uzun bir süre herhangi bir İslam örgütünün terör saldırısı yaşanmaması, yaşanacağına ilişkin verilerin bulunmaması bu durumu, yeni ve daha serleştirilmiş “güvenlik” yasalarının çıkmasını engellemedi. Aksine tartışmalar o kadar duygusal bir hararetlikle sürdürüldü ki yolda görünen her türbanlı, her “kara kafalıya” birer terörist gözüyle bakılmaya başlandı.
Bu kez de benzeri bir tartışma alevlendi. 16 eyaletin içişleri bakanları birbirileriyle yarışırcasına yeni güvenlik önlemleri talep etmeye başladılar. “Yükselen terör tehdidi karşısında daha etkin önlemler üzerinde durmalıyız” diye başlayan cümleler “Federal Ordu’nun ülke içinde görev yapması”, “terör suçu işleyen yabancıların sınır dışı edilmesi”, “terör örgütü bağlantısı olduğu tahmin edilenlere vize verilmemesi”, çıkarılması planlanan “Göç Yasası’nın güvenlik yönünün gözden geçirilmesi” gibi taleplerle sona eriyor.
Peki, Federal Ordu ülke içinde ne yapacak, kime karşı mücadele edecek. Bavyera Alplerinde “El Kaide” birliklerine karşı mı savaşacak, yoksa her tren istasyonunun veya havaalanı önüne birliklerini yerleştirip ağır silahlarla havadan ve karadan gelen saldırıları mı geri püskürtecek?!
Veya “terör suçu işleyen” yabancılar nereye sınır dışı edilecek, teröristler saldırı düzenlemeyi planladıkları ülkeye vize alıp mı giriyorlar? Talep edilen önlemlerin “saçmalığını” ortaya koyan sorular çoğaltılabilir.
Bugün Almanya’da ve diğer AB ülkelerinde estirilen terör havası ve buna bağlı yeni “ihtiyati önlem” talepleri gerçek anlamda vatandaşın güvenliği ile bağlantılı değil. Aksine kişisel hak ve özgürlüklerin sınırlandırıldığı, örgütlenme hakkının kısıtlandığı yeni güvenlik yasaları, telefonları dinlemenin, e-posta ve mektupları denetlemenin kolaylaştırıldığı yasalar vatandaşlara karşı alınmış önlemlerdir.
Sınırları korumakla yükümlü olan “Sınır Koruma Birlikleri”nin “grevler nasıl sona erdirilir”, “fabrika işgallerine nasıl son verilir” gibi başlıklar altında eğitildikleri 1980’li yıllardan bu yana biliniyor. Federal Ordu’nun ülke içindeki görevlerinin başında bunların da bulunacağından kimse şüphe duymamalı. Alman hükümeti, AB dönem başkanlığına acil olarak “Kalitede yeni bir düzeye ulaşan teröre karşı AB İçişleri Bakanları Konferansı” düzenlemesi için çağrıda bulundu. Hedef olarak “aynı derece terör tehdidiyle karşı karşıya olan ülkelerin ortak tutum almaları” gösteriliyor.
AB çapında devam eden ve birbirinin kopyası olan sosyal hak gasplarının gündemde olduğu, buna karşı mücadelenin de bütün ülkelerde geliştiği bir dönem, terör saldırıları gerekçesiyle kişisel hak ve özgürlüklerin sınırlandırıldığı, örgütlenme hakkının kısıtlandığı yeni ve ortak güvenlik yasalarının çıkartılması AB hükümetleri için iyi bir fırsat teşkil ediyor.
Teröre karşı mücadele adına estirilen terör havası, hedeflenen yasa değişiklikleri ancak kitlesel bir mücadeleyle engellenebileceği biliniyor. Bunun için 3 Nisan günü bütün Avrupa ülkelerinde düzenlenecek kitlesel gösteiler de işçi ve emekçiler için iyi bir fırsat olacak.

e-posta:
serdar@evrensel.de

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net